“Hangi aleme çıkar bu patika? Hangi bilinmezi gösterir? Ona varılır mı? Yoksa ondan kaçılır mı? Sırtımda bir ağrı. Kürek kemiklerimin arasında. Nasıl da dağıtıyor dikkatimi. Yana mı dönsem? Eh, o zaman da yıldızları nasıl gözleyeyim? Bulutlar çoğalıyor zaten.”
Ritüeli olmuştu bu iş artık. Çocuksu bir merak olmaktan çıkmış, insanları kemirip bitiren cinsten bir takıntı haline gelmişti. İstisnasız her gece gözlerini ışıltılarına dikip hayallere daldığı yıldızlar, onun içinde yanan merak ve azim duygularını harlamaktan ziyade, bir zamanlar gayet berrak olan zihnini, kara dumanlı bir yangın gibi kavurmaya başlamıştı.
Yere yayıp üzerine sırt üstü uzandığı paltosunu toparladı. Dizlerinin üzerinde durmak canını yakıyordu. Bir an evvel yatağa gidip uyumalıydı. Hem yatağında istediği gibi uzanıp, istediği yöne dönebilirdi. Canı da yanmazdı. Oflaya puflaya doğruldu. Buruşmuş avuç içlerine batan toprak ve minik taş parçalarını silkeledikten sonra, paltosunu koluna atıp evine doğru yürüdü.
“18,000 alem, alemlerin içinde bir Adem. Bu çokluğa hangi ömür dayanır? Uyumak lazım.”
Yorganı boğazına kadar çekti. Derin bir nefes alıp verdikten sonra sol tarafına döndü ve gözlerini kapadı.
-Merhaba Barkın. Erken uyumuşsun?
-Bulutlar işte. Bir de boynum. Oturup da göğe bakamıyorum artık. Uzanmak lazım. O zaman da rahat edemiyorum. Alıştım ama. Bak, geldim yine Adem.
-Bitmiyor bu yol değil mi?
-Bitmiyor hakikaten. Bitecek gibi de görünmüyor. Nasıl bir haritaysa, tek bir yol da yok. Biri bitse, diğeri var. O da bitse, bir başkası. Nereye götürüyor beni? Bir yere varıyor muyum?
-Yıldızlar çizer bu haritayı. Onlar gösterir yolu. Bakmasını bilene elbette. Uzun zaman önce anladın ya sen de? Söyle, başka hangi yapı, hangi iz, hangi ses, hangi şey seni buralara getirebilirdi?
-Doğru.
-Rüyadasın, ama değilsin. Hayal gibi değil mi? Ama gerçek. Söyle, bu harita değil miydi sana seni gösteren? Ana rahmindeki senden, ihtiyar sen’e, meczup senden, şair sen’e. Mazlum seni de gördün, zalim seni de. Söyle, kime lütfeylenmiş bu?
-Şikayetim yok.
-O zaman daha nereye varmak istersin?
-Bu haritanın sonu nereye varıyor merak ediyorum. Mükafat mı? Kıyamet mi?
-Mükafat sana gelmez Barkın. Sen ona ulaşırsın. Ama kıyamet öyle mi?
-Doğru dedin. O halde bu yolculuk beni mükafatıma çıkaracak.
-Öyle diyelim.
Gözlerini açtığında, henüz havanın aydınlanmadığını gördü. Kalkmak istemedi yataktan. Gençliğinden beri geldi Adem rüyasına. Gençliğinden beri birlikte çizdiler yıldızların haritasını. Neler görmedi, nerelere gitmedi ki? Anlatmak istedi başkalarına da. Vazgeçti. İnanmazdı hiç kimse. Yorgundu, yaşlanmıştı.
“Ömür geçti be. Ama doğru dedi Adem. İnsana mükafat gökten inmez. Kendisi çabalar mükafat için.”
İşte o an aklına düştü bir zamanlar düşünmekten korktukları.
“Uyku küçük ölümmüş. Yaşlanınca anladım. Uyanmamam gerek bu rüyadan. Uyanmazsam, yıldızları gözlemek zorunda kalmam. Uyanmazsam, harita biter. Son hali ne ise, öylece tastamam olur. O zaman görürüm işte mükafat neymiş.”
Yatağının hemen yanındaki pencereden dışarıya baktı. Her şey aynı görünüyordu. Yıldızlar da öyle. Uzun zamandır yapmak istediği şeyi yapacaktı. Yapmalıydı. Bir hamle ile kalktı yataktan. Odanın diğer ucunda istiflenmiş yorgan ve yer yataklarının arasında saklanmış tüfeği çıkardı.
“Avcı da benim, av da benim öyle mi yadigar? Öyle gibi görünüyor ha?”
Babasından kalma silahın soğuk metal namlusunda gezdirdi parmaklarını. Yatağına oturdu tekrar. Omuzları düşmüştü. Yorgundu. Biraz boşluğa daldırdıktan sonra gözlerini, namluyu çenesine dayadı ve tetiğe bastı.
Bilmiyordu ki; insanın kıyameti ölünce koparmış. Barkın tetiğe basarken dahi düşünmüştü. Harita onu kıyamete mi götürüyordu yoksa mükafata mı?
- Yıldız Haritası - 1 Nisan 2026
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.