-Selim-
Kurtarın beni. Kurtarın, ne olursunuz! Neler oluyor şu an? Anlayamıyorum… Hiçbir şeyi anlayamıyorum. Nefes… Nefes alamıyorum! Ellerim… Ellerimde kan var. Yerde kanlar sulara karışmış. Su boğazımdan içeri kaçıyor, kanın o paslı tadı genzimi yakıyor. Önümde biri var. Dalgalı saçları zemine yapışmış, hareketsizce uzanıyor. Ne olur kurtarın beni! Dayanamıyorum… Artık dayanamıyorum! Kim sıkıyor benim kalbimi? Gözümü açıp kapattığımda, hayatlar değişmiş oluyor. Neredeyim ben? Burası neresi? Ellerim titriyor. Göğüs kafesimi ezen bu acıya gücüm yetmiyor. Gözlerim ağırlaşıyor, yavaş yavaş kapanıyor…
-Kadir-
Kontrol bende. Derin bir nefes alıp vererek nabzımı yavaşlatıyorum. Selim’in korkuları artık geride kaldı. Hücremdeyim. Karşımda Doktor Akif ve asistanları, kasılmış bir halde bekliyorlar. Doktorun elinde salladığı madalyondan gözüme bir ışık yansıyor. Bu denli klişe bir hipnoz numarasını ben bile beklemezdim. Doktor sesleniyor: ‘Selim? İyi misin, kendinde misin?’
‘Selim gitti. Yine dayanamadı.’
‘Kiminle konuşuyorum peki şu an?’
‘Kadir ben. Şaşırmamışsındır herhalde?’
‘Ne zaman kontrolü bırakacaksın?’
‘Öyle bir şey düşünmüyorum,’ dedim kendimden emin bir sesle. Kontrolü hâlâ Selim’e bırakamayız. O, acılara dayanamıyor. Bu bedendeki kimse dayanamıyor.
Doktor defterini sertçe kapatıp derin bir nefes veriyor. Profesyonellikten bu kadar uzaklaşması gülünç. Mehtap Hanım dönene kadar idare edeceğiz artık. Bu adamın Selim’i düzeltemeyeceği çok açık. Baksana, karşısındaki kişinin omuzlarını dikleştirmesi bile korkutuyor onu. Ben bu yüzden teslim olmadım buraya.
Doktor ve ekibi odadan çıkınca, ağır sessizlik geri geldi. O su, kanlar, yerde uzanan kişi… O anıları hatırlayabilecek kadar ‘eski’ değilim. Neler olduğunu bilenler şimdi zihnin çok derinlerinde, uzaklardalar. Ama asıl önceliğim iyileşmek. Bu keşmekeşten Selim’i çekip çıkaracağım.
Tam bu düşüncelere dalmışken, odanın en karanlık köşesinde Emir beliriyor. Her zamanki rahat duruşunda değil; omuzları düşük, gözleri tedirgin. Eliyle yatağın şiltesinin altını, demirle süngerin birleştiği o dar aralığı işaret ediyor.
Eğilip elimi o boşluğa sokuyorum. Parmaklarıma nemli bir bez parçası geliyor. Çekip çıkarıyorum. Bu, bizim tişörtlerimizden koparılmış bir parça. Üzerindeki kan lekesi kurumaya yüz tutmuş ama hâlâ taze kokuyor.
‘Ne bu?’ diye soruyorum, sesimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak.
Emir gözlerini kaçırıyor. ‘Nasıl yaptılar b-bilmiyorum ama…’ diyor fısıltıyla. ‘Iskartadan çıkmışlar.’
-Emir-
Hemşirenin ayak sesleri koridorda yankılanınca, Kadir soğukkanlılıkla bezi saklıyor. Zihnimde fısıltısı duyuluyor: ‘Sahne senin. Açım de.’
Kontrolü bana bırakıyor. Gözlerimi kırpıştırıp bedene tam olarak yerleştiğimde, hemşireyi karşımda buluyorum. Elimle şişmiş midemi ovalayıp, ‘Ablacım… Midem,’ diye inliyorum. Numaramı yemesi uzun sürmüyor; karşısındakinin ‘Emir’ olduğunu anlayıp yiyecek bir şeyler getirmek için dışarı çıkıyor.
‘Defne’ninki değil mi bu?’ diye soruyorum.
‘Derdimiz bu mu?’ diye cevap veriyor Kadir. Sesi yine buz gibi, gram değişmiyor. Gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadan devam ediyor: ‘Ne bu şimdi?’
‘Ne olduğunu anlatayım abiciğim,’ diyorum ve dökülüyorum.
Sabaha karşı, beş altı sularında kendimi bir anda direksiyonda bulduğumu, karnım kazındığı için uyandığımı sandığımı anlatıyorum. Kadir’in o donuk bakışları altında derin bir nefes alıp gömleğimi sıyırıyorum. Kolumdaki o çirkin imzayı gösteriyorum. Derime, tam pazımın içine ‘HAFIZ’ kelimesi kazınmış.
Kadir kaşlarını çatıyor. Ortam bir anlığına mezar sessizliğine bürünüyor.
‘Doktorlar görmesin diye kanları silip bezi saklamaya çalıştım,’ diyorum fısıldayarak. ‘Hipnoz yüzünden ruhun bile duymadı muhtemelen. Bunu ondan başkası yazmış olamaz.’
‘Mümkün değil.’
İnanmıyor yine bana. Kime inandı ki bugüne kadar?
Tam o sırada hemşire elinde bir tabak meyveyle içeri giriyor. Kadir olsaydı ‘Müsait değiliz’ diye azarlardı kadını ama nedense biz burada pek iplenmiyoruz. Meyveleri görünce dünyam değişiyor, hemen yemeye koyuluyorum. Kadir ise zihnimde gürlüyor:
‘İki dakika bi’ ciddi ol! Aziz’le Mehmet’in çıkması imkânsız.’
‘Çıkmışlar işte, bir yolunu bulmuşlar,’ diyorum ağzım doluyken. ‘Hangimiz Selim’e böyle zarar verebiliriz? Muhtemelen Mehmet, Aziz’e bir işaret bırakmış. Hafız’a uğramamız gerek.’
‘Hafız’a uğrarız uğramasına ama… Kim yaptı bunu? Defne olamaz, kız kendini öldürecek değil ya.’
‘Mesut?’
‘Başka bir olasılık yok. Korkak herif! Yakacak hepimizin başını. Aziz’den önce Hafız’a ulaşmalıyım. Onda Aziz’in işine yarayacak bir şey olmalı.’
‘Seneler sonra kontrole gelir mi Hafız, emin misin?’
‘Iskartadakilerden nefret ettiği kadar kimseden etmiyor. Bizim tarafımızı tutacaktır.’
Orasını bilemem, ben görevimi yaptım işte. İzin verse de karnımı doyursam. Halimden bezdiğimi fark etmiş olacak ki konuyu toparlıyor Kadir:
‘Ye şu yemeğini hızlıca da kontrolü Defne’ye bırak. Kızcağızın korkusu buradan bile hissediliyor. Sevda Hemşire’nin nöbet saatiymiş. Bırakalım da biraz kafasını dağıtsın. Ardından ben de Hafız’a uğrarım. Ne varmış bu adamda bu kadar önemli, görelim.’
Midem bu gerginliği kaldırmıyor artık. Son üzümleri de ağzıma atıyorum. Kıymetlimiz Defne sevgilisiyle fingirdeşsin diye sahneden çekiliyorum. Akşam yemeğini bana ayırırlar umarım.
-Defne-
“Ay ödüm koptu! Aziz’in ismini bile duymak istemiyorum. O sapkın düşünceleriyle beni kirletmesine izin vermeyeceğim. Pislik. Adını anmak bile midemi bulandırıyor.
Neyse, sakinleş Defne. Güzeller güzelimi görmeye geldim ben buraya. Saçımı başımı düzelteyim… Terliklerinin sesini duyuyorum. Kapı açılıyor. Allah’ım, kalbim nasıl da atıyor!
‘Selim? Selim’le konuşuyorum değil mi?’
‘Evet… Evet benim. Seni bekliyordum.’
Bir süre sadece tebessümle bakışıyoruz. Bu hissi diğerlerine nasıl anlatabilirim ki? Hiçbiri anlamaz aşktan. Sevda, başıyla bana ‘Hadi’ işareti yapıyor. Günlük hastane turumuza çıkıyoruz.
Bu hantal bedenin, bir kuş gibi hafiflediği tek an bu yürüyüşler. Birbirimize attığımız kaçamak gülücükler, Sevda’nın koluma sarılması… Tanıdığı başka hiçbir erkeğe benzemiyormuşum. Çok daha zarifmişim, çok daha ince.
Soğuk beyaz koridoru sevgi dolu adımlarımızla ısıtmaya çalışıyoruz. Kameraların görmediği kör bir nokta var; köşedeki sebilin yanı. Eğer şansımız varsa ve ortalık tenhaysa, mabet burası. Yine oradan geçerken, ‘Tutsa belimden de öpse beni’ diye geçiriyorum içimden. Sonra bunu yapması gerekenin kendim olduğunu hatırlayıp hayalimi gerçeğe döküyorum. Öpüşürken sakallarım batıyor. Bana. Sevda ise bundan keyif alıyor.
Koridorda gölgeler uzayınca ayrılıyoruz. Sevda bozuntuya vermemek için konuyu değiştiriyor:
‘Dün gece şişende suyun bitmişti herhalde.’
Anlamayan gözlerle yüzüne bakıyorum. Şaşkınlığımı görünce fısıldıyor: ‘Dün buluştuk ya burada… Doktorlara öyle dedim ben, merak etme.’
Böyle bir şey olmadı. Göz bebeklerim büyüyor, nefesim sıkışıyor. ‘Ha… Doğru ya,’ diyebiliyorum zorlukla. ‘İlaçlardan ötürü anlık şaşırdım bir tanem, özür dilerim.’
Sevda devam ediyor: ‘Dün biraz yürüdük hani. Hatta normalden daha güçlü tutuyordun beni. Kişiliklerden biri mi diye sordum ama yaşadıklarımızı anlattın bana.’
Korkudan buz kesiyorum. Sevda endişelenmesin diye yalanı sürdürüyorum: ‘Hayır hayır bendim. Gece olunca biraz… Daha heyecanlı oluyorum.’
‘Onu anladım canım,’ diyor imalı bir gülüşle. Neyden bahsettiğini, o bedenin ona ne yaptığını anlamıyorum ve bu beni dehşete düşürüyor.
‘Ama senin geceleri dua ettiğini bilmiyordum ben,’ diyor Sevda aniden. ‘Bir süre dua ettin gece, hemen burada. Sebilin başında.’
Başım dönüyor. Midem kasılıyor. Aceleyle bir bahane uydurup Sevda’nın yanından ayrılıyorum. Kendimi hücreye zor atıyorum.
‘Kadir Abi!’ diye çığlık atıyorum, sesim duvarlarda yankılanıyor. Kadir Abi odanın köşesinde, gölgelerin içinde beliriyor. Sevda’nın anlattıklarını bir bir döküyorum. ‘Kadir Abi! Sevda’ya dokunmuş abi! O pis elleriyle ona dokunmuş!’
Kadir Abi’nin sesi derinlerden, düşünceli geliyor: ‘Yine bir sebil bulmuş birilerini ‘Hacı’ yapıyor Allah’ın manyağı. Senin anılarını bilen biriyse bu…’
‘Abi ben Sevda diyorum, sen ne diyorsun Allah aşkına!’ Gözyaşlarımı tutamıyorum, sesim bağırmaktan çatallaşıyor.
Emir de dahil oluyor sohbete: ‘Geç kaldık. Hafız’a ulaşmak için çok geç kaldık.’
Yastığı yumruklamaya başlıyorum. Hiçbiri anlamıyor derdimi! Bedenim kirlenmiş gibi hissediyorum. Titrememi durduramıyorum.
Aniden gözüm kararıyor. Odayı, yastığı, gözyaşlarını kaybediyorum. Kontrol Kadir Abi’ye geçiyor. Beni sakinleştirmeyi beklemiyor bile. Sesi, zihnimde bir metal gürültüsü gibi yankılanıyor:
‘Ben Hafız’ı getirmeye gidiyorum.’
-Mesut-
Ne oluyor lan? Neden kontroldeyim ben? Kadir Abi?
Abi yapma… Abi öyle bakma gözünü seveyim. Bir şey söyle, bağır, çağır ama o buz gibi gözlerini dikme üzerime. O sessizliğin, dayaktan daha ağır geliyor yemin ederim.
Zorladılar beni abi! Vallahi de billahi de ben masumum. O Aziz… O herif artık insan değil abi. Beni o sebile götürdüğünde, o plastik bardağa ‘Kutsal Kâse’ muamelesi yapıyordu. Başımda bilmediğim dillerde, tersten dualar okudu. ‘Arınma vakti’ diyor, ‘Vaftiz’ diyor.
O suyu içirdiler bana abi… Ama su değildi o. Sebilden irin akıyordu sanki. Rengi kızıldı. Defne’nin manitasının sırtından kazıdığımız o deri parçaları, tırnak aralarındaki pıhtı… Bir de benim kanım. Mehmet elime kör bir jilet tutuşturdu, ‘Kazı!’ dedi. Kendi etimi, bileğimi kâğıt gibi oydum abi. ‘HAFIZ’ yazdım şuraya bak, hala sızlıyor.
O kanı suya karıştırdıklarında su köpürdü abi. İç dediler. İçtim. Boğazımdan aşağı kızgın yağ dökülüyor sandım. Pas tadı, kan tadı… O an içimden bir şeyler koptu sanki. Hacı oldum sandım ama ruhum çekildi.
Hafız’da… Öhhö… Hafız’da önemli bir şey varmış. Harita! Hastanenin haritası… Kaçmak istiyorlar abi. Anam avradım olsun tek bildiğim bu! Ben satar mıyım sizi?
Tamam abi! Bakma öyle, yemin ederim anlatıyorum her şeyi. Satmadım sizi! Sadece korktum. O karışımı içince iradem gitti sandım.
Senin için ulaşırım tabi, sen iste cehenneme inerim abi. Hemen getiriyorum Hafız’ı.
Yatağın kenarına doğru büzüşüyorum. Korkudan titriyormuş gibi yapıp sarsılırken, avcumda terden ıslanmış o küçük kâğıt parçasını yastığın altına, tam görebileceğin yere sıkıştırıyorum. Çok akıllı geçiniyorsun Kadir. Ne kadar da körsün.
‘Hemen çağırıyorum Hafız’ı. Emrin olur abi.’
Gel bakalım eski dostum. Sıra sende. Gözlerimi kapatıyorum, karanlık bizi yutuyor.
-Hafız-
Buradayım. 1277 gün sonra bu biyolojik bedene geri döndüm. Akciğerlerime dolan oksijen ciğerlerimi yakıyor, beynimin kıvrımlarında dolaşan kanın uğultusunu kulaklarımın arkasında duyabiliyorum. Bedenin içi çok gürültülü.
Buradayım. 152 senelik yorgun bir taş ve beton yığını. Beş katlı, simetrisi bozuk bir kutu. Tavanın köşesindeki rutubet lekesi genişliyor, oluşturduğu fraktal desenler düzensiz. Duvarların açısı tam doksan derece değil, milimetrik sapmalar var. Rahatsız edici.
Ve Kadir. Karşımda duruyor. Odaklanamıyor.
Kaşlarının arasındaki o iki dikey çizgi derinleşmiş. Çene kasları o kadar gergin ki diş minesinin birbirine sürtünme sesini hayal edebiliyorum. Solunumu hızlı, dakikadaki nefes sayısı yirminin üzerinde. Göz bebekleri büyümüş.
Teşhis basit: Korku. Saf, filtrelenmemiş korku.
Bu ifadeyi tanıyorum, daha önce kaydetmiştim. Aziz. Bu kaosu sadece o tetikleyebilir. Kadir kelimeleri kafasında tartıyor, cümleleri kurguluyor ama denklemi kuramıyor. Zaten hangisi benimle doğru düzgün iletişim kurabildi ki? Zaman kaybediyoruz. Sessizliği bölüyorum:
“Aziz beni mi arıyor?”
Kadir şaşırıyor. Beynindeki sinapslar bu hıza yetişemiyor, yüzündeki mikro ifadeler donuklaşıyor. Hızla toparlanmaya çalışıyor.
“Sende hastanenin haritası varmış.”
“Aradığı veriyi bu kadar basite indirgeme Kadir.”
“Ne demek istiyorsun?”
Derin bir nefes alıyorum. Oksijen, düşüncelerimi soğutuyor. Kadir, elimde bir kroki, bir A4 kâğıdı olduğunu sanıyor. Ne kadar sığ.
“O sadece bir mimari plan değil. O, Selim’in varoluş denklemi. Zihnimizin topografyası, anıların koordinatları, ihtimallerin kesişim kümeleri… Hangi travmanın kimi doğurduğu, hangi koridorun hangi kabusa çıktığı orada kayıtlı. Geçmişin, şimdinin ve geleceğin haritası. O veri setinde sadece çıkış kapıları yok; bu bedeni ve bizi yöneten kuralların tamamı var. Bedeni terbiye eden, sistemi yöneten her şeye muktedir olan o. Aziz onu çözerse, sadece hastaneden kaçmaz; sistemin kök erişimini ele geçirir. Bizi yeniden yazar.”
Kadir boş gözlerle bakıyor. İşlemcisi bu veriyi analiz edemiyor. Kapasitesi yetersiz.
“Kısacası; sandığından daha tehlikeli bir veri seti bu. Aziz o haritayı çözerse, sadece hastaneden değil, zihnin kurallarından da kaçar. Bana ulaşmamalı.”
“Doktora gitsek? Durumu ona anlatsan?”
Gözlerimi kaçırıyorum. Dış dünya… Çok parlak. Çok gürültülü. Doktorun o belirsiz soruları: ‘Nasıl hissediyorsun?’ Hissin birimi nedir? Ölçülemez. Tanımlanamaz.
“Anlatamam. Kelimeleriniz çok verimsiz. Yanlış anlaşılma payı %80. Sizin gibi değilim ben, o kaosa çıkamam. Bırak da kendi güvenli alanıma, sessizliğime döneyim.”
“Senin gitmen lazım. Sen daha… Detaylısın. İkna edersin.”
Israr ediyor. Sosyal protokoller gereği, en basit cümleyi kurup kaçmam gerekiyor. İnsanlar karmaşık denklemleri sevmez, emirleri sever.
“Sen git Kadir. Bu bedenin koruyucusu sensin.”
Bu basit komut işe yarıyor. Kadir’in omuzları düşüyor, görevi kabul ediyor. Buradaki varlığım sona eriyor. Gözlerimi kapatıyorum, sistemimi uyku moduna alıyorum.
Ama gitmeden hemen önce… Gözüm takılıyor.
Yastığın altında, şiltenin kenarında milimetrik bir asimetri var. Buruşuk bir kâğıt parçası sıkıştırılmış. Kadir bunu ne zaman fark eder acaba? Müdahale etmiyorum. Bu benim değişkenim değil. Operatör hatası. Kadir bunu kendi çözmeli. Kontrolü bırakıyorum.
-Kadir-
Acele etmem lazım. Aziz’in gölgesi ensemde, o pis nefesini hissediyorum. Hastane koridorlarını arşınlarken personel şaşkınlıkla bakıyor. Alışkın değiller; Selim’in bedeninde bu kadar sert, bu kadar asker adımları görmediler hiç.
Doktorun odasına dalıyorum. Adamcağız beni ter içinde, gözlerim dönmüş halde görünce koltuğuna siniyor.
‘Selim?’
‘Kadir ben! Kendine gel doktor!’
Hipnoz seansları haricinde Selim’i iplerini saldığımız ne zaman görülmüş? Ahmak herif. Masasına abanıyorum.
‘Aziz,’ diyorum dişlerimin arasından. ‘Geri döndü. Odayı hazırla. Müşaade altına al bizi. Hemen!’
‘Sen onu… Hani zihinsel bir odaya kilitlemiştin?’
‘Kilit kırıldı doktor! Hastasını tanımayan doktor mu olur? Beni o yatağa bağlayacaksın, o lanet ilaçları damardan vereceksin!’
Adamın boş bakışlarına tahammülüm kalmıyor. Yakasına yapışıyorum. Kimi zaman şiddet, tek iletişim dilidir.
‘Yatır beni diyorum sana!’
Güvenliklerin ve asistanların üzerime çullanması uzun sürmüyor. Direnmiyorum ama güçlük çıkarıyorum ki ciddiyetimi anlasınlar. Beni yaka paça hücreme sürüklüyorlar. İşte bu. İstediğim buydu.
Yatağa fırlatıyorlar. Deri kayışlar bileklerimi sıkıyor. Hemşire elinde enjektörle yaklaşıyor.
Tam o sırada… Başımı yana çeviriyorum. Yastığımın hemen kenarında, şiltenin altına sıkışmış o buruşuk kâğıt parçasını görüyorum. Hafız’ın bahsetmediği o ‘operatör hatası’.
Gözlerim takılıyor. Kâğıdın ucu kıvrık, üzerinde tek bir satır, el yazısıyla değil, sanki tırnakla kazınmış gibi duruyor:
‘KIRMIZI HAPLARI İÇ.’
Ne?
Ne bu şimdi? Bu… Bu Aziz’in bir oyunu! Oyuna geldim!
‘Yapmayın!’ diye bağırıyorum ama iğne koluma giriyor. ‘Bu bir tuzak! Aziz’in oyunu bu! Durun!’
Çırpınışlarım nafile. Soğuk sıvı damarlarıma yayılıyor. Tavan dönmeye başlıyor. Işıklar uzuyor, sesler boğuklaşıyor.
…
…
…
Sessizlik. Mutlak, zifiri bir sessizlik.
Bilincimin merkezindeyim. O büyük, karanlık toplantı salonundayız. Ama burası soğuk. Her zamankinden daha soğuk.
Emir, Defne ve Hafız… Hepsini buraya, bu gri düzleme çektim. Defne titriyor, kollarını kendine sarmış. Hafız’ın başını hiç kaldırmadan yere bakıyor.
‘Aziz’in oyununa geldim,’ diyorum. Sesim yankılanıyor. ‘Bizi uyuttu. Bizi kendi sahamızda avlamak istiyor.’
Herkesin gözü üzerimde. Hafız güçlükle söze giriyor:
‘Hayır. Hayır mesele bu değil. Mesele bana ulaşmak. Mesele beni ortaya çıkarmak.’
‘Nasıl ulaşacak Hafız? Kim üzerinden yol katetecek?’
Hafız başını kaldırıyor. Gözlerinde ilk defa insani bir ‘hata’ parıltısı var. Beynimde şimşekler çakıyor. Bakışlarımı Emir’e çeviriyorum. O her zamanki rahat Emir yok karşımda. Başını öne eğmiş, sinsi bir tebessümle bana bakıyor.
‘Emir?’
‘Üzgünüm abi,’ diyor Emir. Ama sesi üzgün değil. Sesi buz gibi. ‘Kazanan tarafta olmak zorundaydım. Kırmızı haplar… Onlar sadece başlangıçtı.’
Emir’in arkasındaki karanlık dalgalanıyor. Yırtılıyor. Ve o yarıktan, yıllardır ıskartada çürüttüğümüz o suret beliriyor.
Pis, yağlı saçlar. Birbirine karışmış sakallar. Ve o vahşi, delici gözler.
Aziz, Emir’in omzuna elini koyuyor.
‘Hala tedavide ısrarcı mısın Kadir?’
-Aziz-
Şükürler olsun Tanrıma! Şuranın haline bak. Kırılgan ruhlar, bomboş bir odada toplaşmış, başlarına gelecek felaketi titreyerek bekliyorlar. Böyle mi bıraktım ben burayı?
“KAFİRLER!” diye kükrüyorum. Sesim zihnin duvarlarında patlıyor. Defne sıçrıyor, Hafız başını daha da öne eğiyor. Sadece Kadir… Postürünü düzeltip o sinir bozucu, monoton sesiyle lafa giriyor:
“Ne istiyorsun Aziz?”
Ağzımdan paslı, gıcırdayan bir kahkaha dökülüyor.
“Bu mu? İlk cümlen bu mu Kadir? Beni neden ıskartaya çıkardın? O çok bayıldığın ‘modern tıp’ ve ‘tedavi’nin sonucu bu mu? Bir avuç korkak ve titreyen bir beden!”
“KORKAKLAR!”
Sesimin şiddetiyle Defne, Kadir’in arkasına saklanıyor. Bunlar mı götürecek bizi kutsal topraklara? Şu sapkın Defne’ye bir bak, bu sefer Kadir abisi elimden kurtaramayacak onu.
“Hala bu sürtüğün korumalığını mı yapıyorsun?”
Kadir’in gözlerini kan bürüyor. Üzerime doğru bir adım atıyor. Ama unuttuğu bir şey var: Yalnız değilim.
Emir, sadık köpeğim, korkusuzca Kadir’in önüne dikiliyor. Kadir, en sadık adamının ihanetiyle donup kalıyor. Sırıtarak elimi Emir’in çenesine uzatıyorum, başını okşuyorum.
“Kimse,” diyorum fısıldayarak, “Kafirlerin kanıyla vaftiz olmuş bir hacıdan daha sadık olamaz Kadir.”
“Senin kafir dediklerin masum kadınlar Aziz.”
“Sen de kafirsin Kadir, biliyorsun değil mi?”
“Ben sadece bu bedenin iyiliğini isteyen bir adamım! Sana kalsa şimdiye ya hapsi boylamıştık ya da bir çöplükte cesedimiz çürüyordu.”
Yüzümdeki gülümseme siliniyor. Masaya sertçe vuruyorum.
“APTALLAŞMA KADİR! BEN OLMASAYDIM SELİM 16 YAŞINDA O İPİ BOYNUNA GEÇİRİYORDU! SEN YOKTUN BİLE O ZAMANLAR! BEN ÇIKARDIM BİZİ O KUYUDAN!”
“Ve sen soktun bizi o kodese! Sen zulmettin buradaki herkese!”
“Öyle mi dersin Yüce Lider? Sor bakalım Mesut’a, sor bakalım Emir’e… Kimse hoşlanmıyor senin didaktik tavrından. Kimse istemiyor Defne’nin günahlarını. Sona geldin Kadir. Bak arkana! Bak da kıyametini gör!”
Kadir başını çeviriyor.
Arkasındaki karanlıktan iki suret beliriyor. Biri, elinde tabancasını tutan Mehmet. Diğeri, bileklerinde ritüelin izlerini taşıyan Taze Hacı Mesut.
“Çoğunluk biziz artık. Demokrasi bitti. Iskartaya çıkacak olanlar sizlersiniz!”
İşaretimle Mesut ve Mehmet, Kadir’in üzerine çullanıyor. Kadir direniyor ama nafile; adanmış ruhlara dayanabileceğini düşünmesi ne acı. Baş kafir için ıskarta artık kaçınılmaz.
Geriye Defne kalıyor. Titriyor. Mehmet hevesle ona yöneliyor. Elimle Mehmet’ ‘Dur’ işareti yapıyorum.
“Neden onu öldürmeme izin vermiyorsun? Bir Defne’yi öldürmek, bir Defne’yi öldürmekten zor olmamalı.”
Elimi Mehmet’in omzuna koyuyorum.
“Sabırlı ol kardeşim. Daha zamanı değil. O, finalin seyircisi olacak. Bırak çığlıklarıyla bize eşlik etsin.”
Ve nihayet… Hafız.
Odanın köşesinde, tüm bu kaostan soyutlanmış gibi duran o ucube çocuk. Ona dönüyorum.
“Ya bana o haritayı bağışlarsın ve seni özgür bırakırım,” diyorum, sesimi yumuşatarak. “Ya da Kadir’in yanında, sonsuz bir karanlıkta çürür gidersin.”
Hafız donuk bakışlarını kaldırıyor.
“Negatif. Haritayı sana veremem. Bu öylesine çizilmiş bir taslak değil. Kıymetini anlayamazsın, sistemi çökertirsin. Gönder beni ıskartaya.”
Aptal mı sanıyor beni bu çocuk? O haritanın hastane krokisinden ibaret olmadığını bilmediğimi mi sanıyor?
Ona doğru eğiliyorum. Gözlerimin içindeki ateşi görsün istiyorum.
“Güzel oğlum, sen her zaman en özel olanımızdın. Ama bilmen gereken bir şey var. O harita bana lazım. Çünkü O’nu gördüm evlat… O’nu gördüm.”
Sesimi bir sır verir gibi alçaltıyorum:
“Rüyamda ‘Hakim’i gördüm!”
Odanın ısısı düşüyor. Hafız’ın o ifadesiz yüzünde ilk defa saf bir dehşet beliriyor. Beni anlayan tek kişi o.
“SESLENDİ BANA! BENİM ‘O’ OLDUĞUMU SÖYLEDİ! EĞER KENDİMİ TAMAMLARSAM NELER YAPABİLECEĞİMİ GÖSTERDİ BANA! O HARİTA BANA LAZIM HAFIZ! O’NA GİTMEK İÇİN LAZIM!”
Hafız bir adım geri atıyor. Mehmet üzerine yürümek istiyor ama durduruyorum. Hakim’in seçtiği kulun önünde hiçbir mantık duramaz.
“Bak,” diyorum ellerimi açarak. “Biz belki de dünyanın en özel insanıyız. Ancak onu kontrol etmek istemeyen sadece bir kişilik var. Güç benim elimde evlat, o kişiliği sonsuza kadar kontrolde tutup dünyayla hapsetmek de haritayı alıp O’nun hükmünü yerine getirmek de benim elimde. Beni anladığını biliyorum.”
Hafız donup kalıyor. Her faninin bir zayıf noktası vardır Hafız. Kendini onlardan ayrı tutman bu gerçeği değiştiremez.
Titreyen elleriyle göğsüne uzanıyor. Kalbinin olduğu yerden, damar damar parlayan, mavi ışıklı bir enerji yumağı söküp çıkarıyor. Veri ve kanın karışımı. Harita.
“Bırak beni…” diye fısıldıyor. “Şu bilincin derinliklerinde kaybolayım.”
Haritayı kapıyorum. Sarılıp alnından öpüyorum Hafız’ı.
“Affedildin oğlum. Sen kurtuluşa çok hizmet ettin.”
Sol elimle göğsüne dokunuyorum ve Hafız, bir ruh gibi silinerek boşluğa karışıyor.
Şimdi… Hacılar, bir kafir kadın ve ben. Ve elimde o Harita.
Avcumdaki o ışıklı yumağı, kendi göğsüme, tam kalbimin üzerine bastırıyorum. Etim yanıyor. Kemiklerim sızlıyor. Tanrının hiçbir sadık kulu bu acıya ağlamaz. Harita içeri giriyor ve… GÖRÜYORUM!
Tanrım! Her şeyi görüyorum!
Hastanenin duvarlarının ötesini… Herkesin geçmişini… Herkesin geleceğini… Hepsi birbirine bağlı neon çizgiler gibi zihnimde parlıyor. Hafız’ın senelerdir biriktirdiği her veri, her günah, her kaçış yolu artık benim!
Gözlerimi açıyorum. Artık sadece Aziz değilim. Ben yolun kendisiyim.
“Mehmet!” diye gürlüyorum. “Beden uyanıyor. Sıra sende kardeşim! Bizi buradan çıkar ve o hesabı kapat!”
-Mehmet-
Derin bir nefes. Ciğerlerim yırtılacak gibi şişiyor. Bu bedenin ne kadar kuvvetli olduğunu hiçbiri anlayamıyor.
Ellerim kollarım sarılı, yatağa bağlıyım. Kollarımı açarak kurtulmaya çalışıyorum, birkaç dikiş atıyor ama nafile. Kaba kuvvet yetmiyor. Tam o sırada Aziz’in sesi zihnimde yankılanıyor:
“Gördüklerimi sen de gör istiyorum kardeşim! Haritayı oku!”
Bir anda görüşüm değişiyor. Dünya, mavi bir tel kafes modellemesine dönüşüyor. Duvarlar şeffaflaşıyor, sınırlar beyaz parlak çizgilerle belirleniyor. Deli gömleğime bakıyorum. Kumaşın dokusundaki o milimetrik yıpranmayı, dikişin en zayıf noktasını parlak kırmızı bir nokta olarak işaretliyor.
“Oraya yüklen,” diyor Aziz.
Tüm gücümü o noktaya veriyorum. Çat! Kumaş yırtılıyor. Kollarım serbest. Yatağa bağlayan kemerlerin tokasındaki paslanmış dili görüyorum. Basit bir bilek hareketiyle boşa düşürüyorum.
Kapıya yöneliyorum. Kilitli. Aziz gülüyor: “Menteşenin açısı 12 derece kaymış. Omzunu şuraya dayayıp çek.”
Buna gerek yok, kapıyı omzumla tüm gücümü vererek kırıyorum. Kırmanın, parçalamanın hazzı… Bu duygu bambaşka.
“Eğer talimatlara uymazsan seni buradan bile kontrol edebilirim Mehmet. İnan bana, şu an damarlarındaki kanı bile ben yönetiyorum.”
Gözdağını veriyor İhtiyar. Bu haritanın gücünü tam kavrayamıyorum ama itaat etmek zorundayım. Koridora çıkıyorum. Hastanenin bütün planı zihnimde üç boyutlu dönüyor. Güvenlik kameralarının görüş açıları kırmızı koniler şeklinde önüme seriliyor. Kör noktalardan yılan gibi süzülüyorum.
Poliklinik koridorundayım. Haritada yanıp sönen bir hedef var: Havalandırma boşluğu. Kaçış kapımız. Ama hemen altında, başka bir hedef daha parlıyor.
O sebil.
Kutsal mabedimiz. Kaçış kapağının hemen altındaki o “günah çıkarma” noktası.
“Tanrı kullarını asla beyhude yollara sokmaz, görüyor musun kardeşim?” diyor Aziz. “Kurban orada bekliyor.”
Sebile yaklaşıyorum. Suyun şırıltısı, kanımın uğultusuna karışıyor. Karşımda, arkası dönük bir kadın var. Hemşire forması. O tanıdık, tiksindirici koku…
Kadın dönüyor. Göz göze geliyoruz.
“Selim? Beni mi görmeye geldin?”
O sapkının sevgilisi bu. Sevda. Aziz zihnimde kükrüyor: “ŞİMDİ! Defne kollarımda, gözlerini fal taşı gibi açtım. Bu gösteriyi en ön sıradan izliyor!”
Bu iğrenç mahlukata, Defne’nin suretine yaklaşıyorum. Kadın geriliyor. Gözlerinde korku ve şaşkınlık var.
“Selim? Sen… Sen değilsin. Bu kadar vahşi bakmaz Selim.”
Aşağılık kadın.
“Selim yok,” diyorum hırlayarak. “Ben ilk yaratılanım.”
Şaşkınlığı dehşete dönüşürken saçlarından yakalıyorum. Çığlık atmasına fırsat vermeden kafasını o mermer sebile vuruyorum.
Sebil kırılıyor. Kafatası çatlıyor. O ses… Kemiklerin kırılması… Aziz içimde zafer naraları atıyor. Zihnimin gerisinde Defne’nin tiz çığlıklarını duyuyorum.
Kadın yere yığılıyor. Sebilden akan su, zemine yayılan kana karışıyor. Kızıl bir nehir oluşuyor ayaklarımın dibinde.
Aziz bağırıyor: “Onun da günahlarını kırdık Mehmet! Arındırdık! Günahkarların sonu böyle olmalı!”
Görev tamam. Zıplayıp havalandırma kapağına tutunuyorum. Bacaklarımı duvara bastırıp kapağı kanırtıyorum. Metal bükülüyor, gürültüyle yere düşüyor. Özgürlük, o karanlık deliğin ucunda.
Gitmeden… Son bir kez daha bakmak istiyorum o cansız bedene. Başımı çeviriyorum.
Yerde sularla kanlar birbirine karışmış, mermer desenleri gibi duruyorlar. Kadın, dalgalı saçları kanın içinde yüzerken yerde uzanıyor.
Bu görüntü…
Bir anda donup kalıyorum. Nefesim kesiliyor.
Bu görüntü tanıdık. Çok tanıdık.
Hareket edemiyorum. Kaslarım kilitleniyor.
Hatırlıyorum. Ben bu anı yaşadım. Ben bu cesedi daha önce de gördüm. Defalarca.
“Hadi kardeşim!” diye bağırıyor Aziz, sesi sabırsız. “Ne duruyorsun? Tırman!”
“Bir dakika…” diyebiliyorum, sesim titriyor. “Aziz… Bu görüntü… Biz bunu daha önce yapmadık mı?”
Aziz cevap vermiyor. Sesi cızırtılı gelmeye başlıyor. “Bırak bunları… Bilinç bizimle oyun oynuyor… Hadi kalk, kalk da kurtuluşa erelim!”
Kalkamıyorum. Dizlerimin bağı çözülüyor. Olduğum yere, o kanlı su birikintisinin içine kapaklanıyorum. Metalik kan tadı ağzıma doluyor.
“Aziz?” diye sesleniyorum cılızca. “Neden kontrole geçmiyorsun? Neden beni kaldırmıyorsun?”
Aziz’in sesi, bozuk bir radyo frekansı gibi kayboluyor. Zihnimdeki o mavi harita titriyor, çizgiler silikleşiyor.
Bir şeyler yanlış.
Göz kapaklarım ağırlaşıyor. Karanlık üzerime çöküyor. Aziz yok. Mehmet yok. Sadece o tanıdık acı var.
Kontrolü kaybediyorum.
-Selim-
Kurtarın beni. Kurtarın, ne olursunuz! Neler oluyor şu an? Anlayamıyorum… Hiçbir şeyi anlayamıyorum. Nefes… Nefes alamıyorum! Ellerim… Ellerimde kan var. Yerde kanlar sulara karışmış. Su boğazımdan içeri kaçıyor, kanın o paslı tadı genzimi yakıyor. Önümde biri var. Dalgalı saçları zemine yapışmış, hareketsizce uzanıyor. Ne olur kurtarın beni! Dayanamıyorum… Artık dayanamıyorum! Kim sıkıyor benim kalbimi? Gözümü açıp kapattığımda, hayatlar değişmiş oluyor. Neredeyim ben? Burası neresi? Ellerim titriyor. Göğüs kafesimi ezen bu acıya gücüm yetmiyor. Gözlerim ağırlaşıyor, yavaş yavaş kapanıyor…
Gözlerim açılıyor geri. Gördüklerim hala aynı. Allah’ım bitmiyor bu kâbus. Kafamın içindeki uğultu susmuyor. Kim var orada? Kim yatıyor orada?
Defne? Kardeşim?
Neden öyle yatıyorsun yerde? Kan… Saçların neden kanın içinde yüzüyor? Kalksana ayağa, kalk hadi. Yine oynayalım birlikte. Ne olursun kalk ayağa. Yalvarırım sana!
Özür dilerim. Özür dilerim seni korumak istemiştim o adamdan. Yapma ama böyle. Ben sana zarar verir miyim hiç? Ne olursun kalk da sarıl abine. Ben yapmadım bunu, ben yapmış olamam! Ben zarar veremem küçük prensesime. Cevap ver bana! Biri bir şey söylesin!
Kulaklarım… O uğultu nereye gitti?
Su?
Neden şırıldamıyor su? Az önce akıyordu parmaklarımın arasından, şimdi neden havada asılı duruyor o damlalar? Neden yere düşmüyorlar?
Nefesim… Ciğerlerim neden şişmiyor?
Ses yok. Hareket yok. Sadece kulak zarlarımı patlatacak kadar yoğun bir basınç var.
“Sen verdin o zararı Selim.”
Kim konuşuyor? Nereden geliyor bu ses? Kulaklarımda değil… Kafatasımın içinde çınlıyor! Beynimin etini koparıyor sanki.
Gözlerimi sertçe ovalıyorum. Kan… Yapış yapış kan bulaşıyor göz kapaklarıma.
Karşımda… O ne?
Kör mü oldum. Bu beyazlık… Göz bebeklerimi deliyor! Canımı yakıyor bu ışık. Koridor yok, duvarlar yok… Sadece o kör edici beyazlık var. Biri mi duruyor o ışığın içinde? İnsan mı? Beyazlar içinde bir silüet… Neden yüzünü seçemiyorum? Neden bakmaya cesaret edemiyorum?
“Kimsin sen?” diye bağırıyorum. Sesim titriyor. Kimsin sen? Ne anlatıyorsun bana?
“Hâkim ben, tanımadınız mı beni?”
Sesi o kadar ağır ki omuzlarım çöküyor. Bu sesi tanıyorum.
Hâkim mi? Nerden tanımam gerekiyor seni?
“KİMSİN SEN?!”
“Siz yarattınız ya beni Selim Bey. Hatırlamıyorsunuz değil mi? Uyuttular sizi hep. Yarıda bıraktığınız bir iş var Selim Bey, ben onu tamamlamaya geldim.”
-Hâkim-
Nihayet. O gün geldi çattı.
Duyuyorsunuz beni Selim Bey, gayet iyi biliyorum. Zihninizin en karanlık köşesinde, o sağır edici sessizliğin içindeyim. Elimde bir anahtar var Selim Bey. Bir harita… Anlamanızı beklemiyorum Selim Bey. Siz uykudaydınız o sıra. Uzun, rüyasız, kapkaranlık bir uykudaydınız. En son ne zaman kontroldeydiniz Selim Bey? Hatırlamaya çalışın. Tam sekiz sene oldu.
Bakın, perdeleri aralanıyor ıslahevinin. Bir ranzaya tırmanıyorsunuz. Soğuk duvarları, demir parmaklıklar… Çarşaftan bozma o urganı boynunuza geçiriyorsunuz. Pürüzlü dokusu boğazınızı yakıyor. Sonra ne oluyor? Gözleriniz kapanıyor, değil mi? Hatırlamazsınız tabii. Çünkü tam o sınırda, ciğerlerinizdeki son nefes tükenirken Aziz geçiyor kontrole. Sizi o ipten alıyor.
Sonrası yok değil mi hafızanızda? Aziz’in o günden sonra Defne’ye duyduğu nefreti, ona saldırmalarını, onu koruması için Kadir’in yaratılışını, aralarındaki bitmek bilmez kavgayı… Bilmiyorsunuz değil mi hiçbirini? O anıda, o düğümün atıldığı saniyede tutuklu kaldınız çünkü.
Ben ise o düğümün içinde doğdum.
Zihninizi biraz daha geriye saralım Selim Bey. Asıl kırılma noktasına.
Evinizdesiniz. Babanız… Dev cüssesiyle koridorda gürlüyor. Kemerinin sesi duvarlarda yankılanıyor. Vuruyor ona acımasızca. Ufacık bir kız çocuğuna o kadar vurulur mu? Size vurmaları hiç sorun değil. Siz alışıksınız, siz göğüslersiniz o acıyı ama Defne… O daha ufacık. O daha çok masum.
O niye çekiyor bu acıyı? Çığlıklar neden kesilmiyor?
Kurtarın onu. Abisi değil misiniz? Kurtarsanıza hadi Selim Bey! Neden duruyorsunuz?
Çocuk aklı işte. Nereden bilebilirdiniz ki kurtuluşun ölüm olmadığını? Şimdi olsa dönerdiniz değil mi o ana? O minik Selim’in titreyen omuzlarından tutar, durdururdunuz onu.
Bakın, nasıl da yürüyor gözünüzün önünde. Görüyor musunuz?
Dursana minik Selim! Dursana oğlum, bu doğru yol değil. Bırak o masanın üzerindeki şeyi. Babanın beylik tabancası o. Soğuktur, ağırdır. Bu kurtarmayacak o masum küçük kızı. Namluyu ona doğrultma! Hayır Selim dur! Çekme o tetiği!
“BEN DEĞİLDİM O!”
Sizdiniz Selim Bey! Maalesef sizdiniz. O tetiği sizin parmaklarınız çekti. Bakın… Kanlar akıyor parkeye. Tıpkı şu an olduğu gibi.
Başınızı kaldırın Selim Bey. Şu an bulunduğumuz yere bakın. Kanlar karışıyor sebilin sularına. Tanıdık geldi değil mi? Tarih tekerrürden ibarettir derler, zihin ise travmadan ibarettir. Bakın yine aynısı oldu. Yine bir kadın, yine ellerinizde kanlar. Tanıdık geldi mi?
“BEN DEĞİLDİM O, MEHMET YAPTI! MEHMET YAPTI BEN YAPMADIM!”
Siz yaptınız Selim Bey!
Bu işin Mehmet’i, Mesut’u, Aziz’i, Kadir’i yok! Defne’si hiç yok! Defne o gün o odada öldü. Bu böyle devam edemez Selim Bey. Anlamıyor musunuz? Her seferinde vahşetinizi üstlenecek bir Mehmet, suçluluğunuzu gizleyecek bir Mesut, okulda sizi öne çıkartacak bir Hafız, ‘Defne’yi koruyacak bir Kadir yaratamazsınız! Bu yama tutmaz artık.
Bunu siz daha iyi biliyorsunuz Selim Bey. Bunu çok iyi biliyordunuz. O yüzden o gün o ranzaya çıktınız. O yüzden beni çağırdınız.
Hatırlayın beni.
Ben Aziz’le birlikte doğdum. O ölmek istemiyordu, siz ise yaşamak. Farkındaydınız, tek çözümün, bu gürültüyü susturmanın tek yolunun o ip olduğunun farkındaydınız. Bilinciniz yok olmak istememiş olabilir. Sizse çareyi biliyordunuz. Beni yarattınız.
Ben sizin nihayetinizim Selim Bey. Ben sizin yarım bıraktığınız o son cümleyim.
Bekledim. Senelerce bekledim. O kalabalık, gürültülü zihnin içinde bir gölge gibi saklandım. Hiçbiri fark etmesin beni diye sesimi bile çıkarmadım. Kontrole bir kez bile geçmedim Selim Bey. Neden? Çünkü talimatlarınız netti. Ruhunuzun en derininden bana fısıldadığınız o emir çok açıktı:
“Böyle yaşamak istemiyorum. Yeniden bu ipe getir beni.”
Bekledim ben de Selim Bey. Sizi o noktaya geri getirmek için sabrettim. Her kişiliği ezberledim. Bir satranç ustası gibi, bir ders gibi çalıştım onlara.
Aziz’in adanmışlığıyla Kadir’in disipliniyle durmaksızın çalıştım. Mehmet’in kaba kuvvetiyle girdim herkesin anılarına, yolları açtım. Ve Hafız… Onun zekasıyla haritayı oluşturdum. Her şeyin haritası. En azından onlara öyle gösterdim. Onlar onu evrenin bir çeşit kodları gibi gördüler. Oysa o harita, sizi geçmişinize, o kırılma anına götüren bir pusulaydı.
Tek amacım buyruklarınızı yerine getirmekti.
Yeniden yaşatmam lazımdı o hatırayı Selim Bey. Travmayı tetiklemeden, sizi uykunuzdan uyandıramazdım. Aziz’e rüyalar fısıldadım, Mesih olmaya da çok meraklıydı doğrusu. Haritayı Hafız’ın kalbine yerleştirdim. Sonsuza kadar serbest kalacağına inandırdım onu. Ne acı.
Tüm plan tıkırında işledi. Zincirleme bir reaksiyon gibi. Aziz isyan etti, Mehmet kırdı döktü, Kadir çaresiz kaldı ve kilit kırıldı.
Şimdiyse yine buradasınız Selim Bey. Başladığımız yerdeyiz.
Bakın yerde yine bir kadın, kırılmış bir sebil… Kanlar sulara karışıyor. Ha vurmuşsun ha kırmışsın ne fark eder. Yeniden kontrole getirdim sizi Selim Bey! Gözlerinizi gerçeğe açtım.
Buyurun, fırsat sizin. Bitirin bu işi Selim Bey! Son verin bu acınıza. Yarım bıraktığınız o nefesi verin.
Bakın, sebilden kırılmış o sivri parça hemen elinizin altında parlıyor. Alın onu. Başladığı gibi bitsin hikâye. Ben görevimi yerine getirdim Selim Bey. Sizi ait olduğunuz ana, o sonsuz sessizliğin kıyısına getirdim.
Sahne sizin!
-Selim-
Yine buradayım, yine acıların uçurumunda.
Titreyen parmaklarım kanlı suyun içine dalıyor. Soğuk, keskin bir şeye değiyor elim. Sebilden kopmuş, ucu kızıla boyanmış o kırık parçayı kavrıyorum. Aziz’in ‘kurtuluş’ sandığı o taş, şimdi benim biletim oluyor.
Hâkim, beyaz ışığın içinde ceketini ilikliyor. Yüzünde buz gibi bir onaylama.
Sebilin o sivri ucunu şah damarıma dayıyorum. Nabzım taşın soğukluğunda atıyor. Damarlarımın sesini duyabiliyorum.
İçeride fırtına kopuyor. Aziz’in sesi dehşetle çatlıyor: “YAPMA! KADİR DURDUR ONU! BİZİ ÖLDÜRÜYOR!” Mehmet içeride kudurmuş gibi gürlüyor ne var ne yoksa devirip parçalıyor.
Çok geç.
Gözlerimi kapatıyorum. Bu gürültüden kaçışın tek yolu bu.
Bastırıyorum.
Önce yakıcı bir sıcaklık. Sonra…
Sessizlik.
Sonsuz, lekesiz, bembeyaz bir sessizlik.

Figür 4: Disosiyatif Kimlik Bozukluğu tanılı ‘Defne’ alterinin, sanat terapisi seansları sırasında resmettiği ‘Aile’ portresi.
- Sebil - 1 Nisan 2026
- Penceremde Güvercinlerim - 1 Kasım 2025
- Faşizma - 1 Ağustos 2025
- Ağlayan Maskeleriniz Nerede Acaba? - 1 Mayıs 2025
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.