Öykü

Anının Peşinde

Rüzgârla birlikte savrulan yeşil bir çayırın ortasında öylece duruyordu. Beyaz elbiseli bir kızın koşarak kendisine yaklaştığını gördü. Kız yanına gelince elini tuttu ve onu peşinden sürükleyerek çayırdaki tek ağacın altına götürdü.

Ağacın çevresi beyaz, sarı ve kırmızı çiçeklerle kaplıydı. Dallarındaki rengârenk meyveler, rüzgârla birlikte dans eden yaprakların arasında gizlenen bir gökkuşağını andırıyordu. Bu ağacın büyülü bir havası vardı. İnsanın yanı sıra o da cennetten sürülmüş gibiydi.

O, ağacı izlemekteyken kız onu birdenbire öptü. Çocuğun yanaklarından vücuduna doğru bir sıcaklık yayılmaya başladı. Şimdiye kadar hiçbir sobanın, ateşin veya güneşin veremediği bir sıcaklık…

Çağlar o zamanlar 6 yaşındaydı. O yaşlarda hayat da aynı bu anı gibi başlı başına bir sihirdir. Şimdi ise inandığı tek sihirli şey, bu anısının hatırladığı ilk şey olmasıydı.

Kızın adı Eda’ydı. Aileleri önceden tanışıyor olsa da onlar daha önce birbirlerini hiç görmemişlerdi. O gün hep birlikte piknik yapmak için oradaydılar. Eda ve ailesi piknik alanına Çağlarlardan sonra gelmişlerdi. Çağlar çayırda tek başına dolaşırken, Eda’yı babası onun yanına göndermişti ve bu onların ilk karşılaşması olmuştu.

10 yaşlarına gelinceye kadar ancak birkaç kez daha karşılaşabilmişlerdi. Çağlar her seferinde büyük bir heyecanla kızın tekrardan gelip elini tutmasını beklemişti. Ama bunun yerine büyüdükçe kız ona karşı daha ağırbaşlı ve mesafeli davranmaya başlamıştı.

14 yaşına geldikleri zaman daha yakın arkadaşlar olmuşlardı. Çağlar artık Eda’nın gelip elini tutmasını beklemiyor, sıradan bir şekilde muhabbet edip keyfine bakıyordu.

Her şeyin normal seyirde ilerlemekte olduğu günlerden biriydi. Çağlar yemekten sonra odasına geçmişti. Bilgisayarını açmak üzereydi ki telefonu çalmıştı. Eda arıyordu. Hemen her şeyi bırakıp yatağına uzanmış ve sakin bir sesle telefonunu açmıştı.

“Alo.”

Kendisinin aksine Eda’nın sesi heyecanlıydı.

“Emre bana çıkma teklifi etti!”

Çağlar’ın boğazı düğümlendi. O anda ne olduğunu anlamamıştı. Zor da olsa rahatsızlığını belli etmeden Eda’yı dinledi ve telefonu kapattı. Ancak sonra anladı ki Eda’nın bir gün gelip yeniden elini tutacağına inanmaktan hiçbir zaman vazgeçmemişti.

O günden sonra giderek daha az konuşmaya başlamışlardı. Çağlar artık Eda’yı aramıyor, onun aradığı zamanlarda da genelde telefonu açmamayı tercih ediyordu.

Eda ulaşılmaz bir noktaya gelince, Çağlar kendini daha iyi hissedebileceği umuduyla her şeyin başladığı o çayıra gitmeyi defalarca düşünmüştü. Ama orası kendisi için ne kadar önemli bir yer olursa olsun ailesi için öyle değildi. Ne kadar sorarsa sorsun, hiçbir zaman oranın neresi olduğu hakkında net bir cevap alamıyordu.

Çağlar şimdi 20 yaşındaydı ve Eda ile iletişimleri neredeyse tamamen kesilmişti. Yine de o huzur verici hissin eksikliğini duymadan geçirdiği bir günü bile olamıştı.

En sonunda bir akşam, sofra toplandıktan sonra büyükçe bir harita getirip masaya koydu ve,

“Neresi olabilir?” diye sordu.

Ailesi önce Çağlar’ın ne demek istediğini anlayamadı ama sonra annesi oğlunun sürekli olarak sorduğu o çayırı hatırlayarak,

“Oğlum ne yapacaksın orayı? Bir sürü yer olabilir.” diye sitem etti.

“Anne lütfen. Nereler olabilir?”

Oğlunun ısrarı karşısında duramayan anne haritaya uzun uzun baktı. Gözlerini yavaş yavaş gezdirerek haritayı baştan aşağı tarıyordu. Ne zaman ki bir yer gösterecek olsa, Çağlar yanında getirdiği kalemlerle oraları işaretleyerek not alıyordu.

Masadan kalkıp odasına geçtiği zaman toplam on beş yer işaretlemiş olduklarını saydı. Bütün gece boyunca bu yerler hakkında araştırma yaptı. İnternette işaretlenmiş on bir yere ait bilgi ve görsellere ulaşabilmişti ki bunlardan hiçbiri hatırladığı o yere ait değildi. Diğer dört yer ise şehre olan uzaklıklarından dolayı hâlâ bilinmezlikleri koruyorlardı. Buraları görmek için oralara kendisi gitmeliydi ama ne arabası ne de buraların yakınlarından geçen bir toplu taşıt rotası vardı.

Neredeyse sabah olmak üzereydi. Masa lambasının loş ışığı altında odada görülebilir olan tek şey haritaydı. Çağlar gidebileceği en uzak noktaya kadar otobüs ile gitmeyi düşünüyordu ki sonrasında yolun geri kalanını yürümesi gerekecekti. En kısası bile 10 kilometre olan bu yürüyüş mesafesi onu günde sadece tek bir yere gidebilecek şekilde kısıtlıyordu. Onun saatlerce karar vermeye çalıştığı şey ise ilk olarak nereden gideceğiydi. Özgürlüğü yaklaşmış bir mahkûm gibi sayılı günlerin baskısı, içindeki özlemle tezat oluşturuyor, onu karar vermesi zor bir duruma sokuyordu.

Bakışlarını dört konum arasında gezdirip durmasına karşın göz kapakları görüşünü bastırmaya başlamıştı. En sonunda büyük bir çabayla masadan destek alarak ayağa kalktı ve balkona çıktı. Dışarıda hava serindi. Günün ilk ışıkları ufku kızartmaya başlamıştı. Derin bir nefes aldı. Soğuk havanın içine dolmasıyla birlikte kendini tazelenmiş hissetti. Bir süre daha balkonda kalarak düşündü ve bir karara vardı.

Artık kendini daha iyi hissediyordu. Tekrardan masaya geçip haritaya baktı. Gözlerini kapatıp parmağını haritanın üstünde rastgele gezdirecek ve durduğu yere en yakın konuma gidecekti. Kararı kendi parmağının şansına bırakmak hileli bir talih arayışı olsa da yine de karar vermekten çok daha kolay olacaktı.

Derin bir nefes aldı ve parmağını haritanın ortasına, şehrin merkezine yerleştirdi ki o esnada masa lambasının sönmesiyle birlikte oda aniden karanlığa boğuldu. Ancak birkaç saniye sonra ışık geri geldiğinde, Çağlar karşısındaki manzara karşısında altüst olmuştu.

Masa lambası yerine tavan lambası yanmış, harita da dâhil olmak üzere etrafındaki bütün eşyalar değişmiş ve tam karşısında bulunan aynadaki yansıması kendisine benzemesine rağmen çok daha olgun duruyordu.

Panik içerisinde kapıya koştu ancak kapı olması gerektiği yerde değildi.

“Kâbus!” dedi kendini teselli etmek için. “Uyuya kalmış olmalıyım.”

Kapının odanın karşısında olduğunu fark edebilmesi için bir nebze sakinleşmesi gerekmişti. Ama kapıyı görür görmez tekrardan heyecanlanarak hızla koştu. Tam kapıyı açmaya başlamıştı ki kapının vurulduğunu duydu; ancak artık düşünmek veya “kimsin” diye sormak için çok geçti, kapı bir kere açılmaya başlamıştı.

“Hazır mısın?”

Çağlar sadece “Ne?” cevabını verebildi.

Kapının öbür tarafında zarif ve siyah elbisesiyle birlikte Eda durmaktaydı. O da kendisi gibi olgunlaşmıştı. Bu, elbisesi ile birlikte keskin yüz hatlarına eşlik eden vücudu sayesinde çok kolay bir şekilde fark edilebiliyordu.

“Daha giyinmedin mi?” diye başka bir soru sordu Eda.

“Giyin…”

“Çağlar, iyi misin?”

Çağlar, “İyiyim.” diye cevap verdi ancak sesi her hecesinde daha da sönükleşmişti.

Eda’nın ona inanmadığı yüzünden okunabiliyordu. Yine de üstüne gitmek yerine,

“Ben lobiye iniyorum. Hazır olunca beni oradan alırsın. Olur mu? Yemeğe birlikte geçelim.” diyerek onu rahat bıraktı.

Çağlar hâlâ ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu ki Eda’nın asansöre binip gitmeden önce ona attığı son bakışla kendine gelebildi. Kapıyı kapattıktan sonra bir kez daha odaya göz gezdirdi. Çift kişilik bir yatak, tuvalet ve televizyon dâhil bütün yaşam alanı tek bir odaya sığdırılmıştı. Eda’nın lobiden de bahsettiğini göz önüne alarak Çağlar o anda bir otel odasında olduğunu düşündü.

Vakit kaybetmeden hızla gardıroba doğru gitti. Kıyafetler arasından bulduğu en iyi takımı giydi ve aynı tempoyla odadan çıktı.

Birkaç dakika sonra lobideydi. Eda asansörlerin orada onu bekliyordu.

“Şimdi daha iyi gibisin.”

Çağlar, “Sen geldiğinde yeni uyanmıştım. Ancak kendime geldim.” diye yalan söyledi.

Eda sadece gülümsedi ve Çağlar’ın koluna girdi.

Kadife perdelerle süslenmiş bir koridordan geçerek otelin restoranına ulaştılar. Restoranda gösterişsiz ama sofistike bir ambiyans vardı ki Çağlar, Eda’nın onunla olmasının mutluluğuyla sadece ayaklarını sürüyor, çevresine hiç mi hiç aldırmıyordu. Bu nedenle Eda kendisini kalabalık bir masadaki insanlara takdim ederken ancak nerede olduğunu fark edebilmişti.

“Afiyet olsun. Sizi Çağlar’la tanıştırayım. Kendisi benim çocukluk arkadaşım.”

“Can sıkıcı.” diye düşündü Çağlar. Rüya bile olsa Eda ona hâlâ mesafeli davranıyordu. Yine de hâlâ onun yanı başındaydı ki üzerine sinmek üzere olan kokusuyla daha masaya oturmadan sarhoş olmuştu.

Hafif bir baş hareketiyle masadakileri selamlayarak karşılık verdi. Kendileri için ayrılmış sandalyelere yerleşirken masadakilerden biri,

“Çağlar da mı bu otelde kalıyor?” diye sordu.

“Evet, o da davetlilerden biri.”

Çağlar bilmiyordu ancak o masada oturan herkes aynı üniversiteden mezun olmuştu. Üniversitelerinin düzenlediği bir tanıtım haftasında konuşma yapmak için davet edilmiş olup bu otelde ağırlanıyorlardı.

“Çağlar Bey, sizin branşınız nedir?” diye sordu bir başkası. Çağlar etkinlikten haberdar olmadığı için soruyu anlayamadı. En azından fikir edinebilmek umuduyla tam soruya soruyla karşılık verecekti ki Eda onun yerine söze girerek,

“O bir mimar.” dedi.

Masada oturanlar arasından genç bir kadın gülümseyerek Eda’ya,

“Yoksa sizi tanıştıran kişi Çağlar mıydı?” diye sordu.

Eda, kadının gülümsemesine aynı samimiyetle karşılık vererek,

“Evet. Mert, Çağlar’ın sınıf arkadaşıydı.” dedi.

Çağlar çekinerek, “Mert kim?” diye sordu.

Eda, Çağlar’ın şaka yaptığını düşünerek, “Eşim. Başka Mert mi var ki tanıştırdığın.” diyerek güldü.

Çağlar ani bir hareketle masadan kalktı ve hızla çıkışa yöneldi. Resepsiyona vardığı zaman Eda da arkasındaydı.

“Çağlar, bekle, ne oldu?”

Olaylar onun için rahatsız edici bir hâl almaya başlamıştı. Çağlar artık uyanmak istiyordu. Kendini çimdiklemeyi denedi ama işe yaramadı.

“Çağlar… Çağlar beni duyuyor musun?” Eda’nın sesi şimdi daha telaşlı çıkıyordu.

“İyi değil gibisin. Hastaneye gidelim mi?”

Eda’nın bütün yakarışlarına karşın, Çağlar sadece kendini nasıl uyandırabileceğini düşünüyordu. Çevresine bakınıp ne yapabileceğini düşünürken duvarda asılı duran haritayı fark etti. Yaldızlı bir çerçeve içerisine hapsedilmiş olan bu harita, biraz önce başında saatlerini geçirdiği haritanın aynısıydı. Tam ortasında “Buradasınız” yazan yer ise birkaç dakika önce odasındayken rastgele bir seçim yapmak için parmağını koymuş olduğu yerdi.

Eda, haritaya bakarken sakinleşmiş gibi görünen Çağlar’a yaklaştı.

“Hadi, hastaneye gidelim.”

Çağlar bakışlarını haritadan ayırmadan,

“Artık bu şehirde yaşamıyoruz, değil mi?” diye sordu.

“Evet, üniversiteden sonra ikimiz de ayrıldık.”

Şimdi Eda da haritaya bakıyordu.

Çağlar durgun bir sesle,

“Bu şehri seviyor musun?” diye sordu.

“Evet.”

“Yeniden burada yaşayacak olsan nereyi seçerdin?”

Eda, şehrin bitişinden birkaç kilometre uzaktaki bir köyü işaret ederek,

“Bizimkiler buraya bir ev yaptırdılar. Bir daha gelecek olursam oraya, onların yakınına yerleşmek isterim.” dedi.

Çağlar ne olup bittiğini bilmiyordu ancak aklına gelen ilk şey Eda’nın gösterdiği yere dokunmak oldu.

Işıklar tekrar gidip geldi. Bu sefer bir lavabodaydı. Aynadaki yansıması aşağı yukarı 40’larındaymış gibi görünüyordu. Yaptığı şeyin bir çeşit zaman yolculuğu olduğunu düşündü ama pek de üzerinde durmadan hızlıca lavabodan çıktı.

Kapıyı açmasıyla birlikte,

“Çağlar, bahçeye geçtik biz. Buraya gel.” diye kendisine seslenildiğini duydu. Bu ses, geçen senelere rağmen birkaç dakika önce duyduğu sesin aynısıydı.

Sesi takip ederek koridoru geçti. Eda onu bahçe kapısının eşiğinde karşıladı. Kendisinin aksine o pek fazla değişmemişti. Hâlâ ona huzur veren, zaman ötesi bir gülüşe sahipti.

“Bizimkiler oturdu. Biz de geçelim.”

Çağlar bir an için tereddüt etti ancak bir şey diyemeden kendini Eda’yı takip ederken buldu. Bahçenin ortasında bulunan masada, beklediğinin aksine Mert yerine Eda’nın anne ve babasını görünce keyfi tekrardan yerine geldi.

“Çağlar gel oğlum, yanıma otur sen.” diye bağırdı Eda’nın babası onu görünce.

Çağlar gülümseyerek kendisine gösterilen yere oturdu.

“Oğlum ne iyi ettin de geri döndün sen de.” dedi baba ve devam etti:

“Sen Eda’dan önce gitmiştin aslında, daha önce dönmeni bekliyordu annenler ama ne yaparsın işte. Geç olsun güç olmasın, değil mi? Değil mi, kızım?”

Son soru Eda’ya sorulmuştu.

Çağlar ortasına düştüğü bu zaman diliminde ne olup bittiğini bilmiyordu. Bu nedenle bir önceki deneyimini de göz önüne alarak daha temkinli hareket etmeye, konuyu saptıracak hiçbir olaya mahal vermeden sadece işlerin nereye gideceğini görmeye karar vermişti.

“Evet, baba.” diye karşılık verdi Eda.

“Keşke daha önce haberimiz olsaydı.” diye hayıflandı babası, üzgün görünüyordu. Tekrardan Çağlar’a dönerek,

“Sen biliyor muydun oğlum, sana söylemiş miydi?” diye sordu ancak onun yerine Eda cevap verdi:

“Hayır, baba bilmiyordu. Avukat elimizdeki delillerle davanın tek celsede biteceğini söyleyince hiçbirinize haber vermedim.”

“Ama kızım tek başına korkmadın mı, üzülmedin mi? Ya Mert seni aldattığını reddetseydi, ya sana zarar verip kararını değiştirmeye çalışsaydı ne yapardık? Keşke yanında biz de olsaydık.”

Yaşadıkları aklına geldikçe gözleri dolmaya başlayan Eda bu soruya cevap veremedi. Ancak daha sonra kendisiyle birlikte anne ve babasının da üzüldüklerini görünce,

“Evet, tahminimden daha ağır bir süreç oldu ama sonunda bitti. Şimdi sadece biraz zamana ihtiyacım var.” dedi.

Eda “zamana ihtiyacım var.” derken Çağlar’a bakmıştı.

İçinde bir umut kıvılcımı yanan Çağlar, o anda zor bir zamandan geçmekte olan Eda ile gelecekte bir şansı olabileceğini düşündü ve kendi kendine,

“Bir kez daha zamanda ileri gitmeliyim.” dedi.

Ama bunu nasıl bilinçli bir şekilde yapacağını hâlâ bilmiyordu. Şimdiye kadar ne zaman bir harita ile temasa geçse zamanda ileri atlamıştı.

Bunu tekrar denemek için cebinden telefonunu çıkartıp harita uygulamasını açtı ve ekrana seri bir şekilde basmaya başladı ama hiçbir şey olmadı.

İçinden “Belki de gerçek bir harita gerekiyordur.” diye geçiriyordu ki o esnada gözü telefonunun ekranına takıldı. GPS verisinin yüklenmesiyle birlikte nerede olduğunu gördü. Burası, oteldeyken Eda’nın ona gösterdiği, ailesinin yaptırdığı yeni evin bulunduğu yerdi.

Bunu fark etmesiyle birlikte aklına bir fikir geldi. Haritayı kaydırıp şehir merkezini buldu ve tekrardan ekrana rastgele basmaya başladı.

Dördüncü basışında güneş söndü ve her şey sessizleşti. Bir an sonra üstünde bir sokak lambasının ışığı parladı, sonra da diğerleri. Lambaların aydınlattığı kalabalık sokakta kendine doğru gelmekte olan Eda’yı anında fark etti.

Telefon ekranına tekrar baktı. Şehir merkezine yakın bir yerdeydi. Önceki seferlerde de olduğu gibi yine dokunduğu konuma gitmişti ve ilk gördüğü kişi Eda olmuştu. O anda kafasında şimşekler çaktı. Sadece Eda ile karşılaştığı yer ve zamanlara gidebiliyordu. Nasıl çalıştığını bilmediği bu çarksız mekanizma, en azından şimdiye kadar ona bu şekilde hizmet etmişti.

Artık Eda sadece birkaç adım ötesindeydi ve son görüşmelerinden çok daha genç görünüyordu. Belli ki bu sefer zamanda geriye gitmişti.

Eda yanına gelince onu,

“Çağlar, nasılsın?” diye heyecanla karşıladı.

Ama o dönüp Eda’ya bakmak yerine haritada nereyi seçmesi gerektiğini düşünüyordu. Gelecekte onu nerede bulabilirdi…

En sonunda düşünmekten vazgeçti ve haritayı olabildiğince küçülterek yeniden ekrana rastgele basmaya başladı.

Işıklar gitti ve geldi. Gürültülü bir yerdeydi, bir kafede. Önünde bir fincan kahve ve karşısında da Eda vardı. Kafenin kapısının açılmasıyla birlikte eşikte Mert görüldü. Çağlar tekrardan haritaya basmaya başladı.

Işıklar gitti ve geldi. Bir sedyede yatıyordu. Üstündeki kıyafet otelde giydikleriyle aynıydı. Demek ki Eda o gece kendisini hastaneye götürmeyi başarmıştı. Gözünü açmasıyla birlikte sandalyesinden fırlayan Eda’nın ona doğru gelmeye başladığını gördü. Telefonu hâlâ cebindeydi. Hızla haritayı açtı ve…

Işıklar gitti ve geldi. Şimdi genişçe bir salondaydı. Eda küçük bir çocuk olarak karşısındaki koltukta oturuyor, yetişkinlerin konuşmalarını dinliyordu. Çağlar bir an için heyecanlandı. Geçmişi değiştirip değiştiremeyeceğini ve bunun geleceği etkileyip etkilemeyeceğini düşündü. Şimdi kalkıp Eda’nın yanına gidebilir ve onunla konuşup ilk adımını atabilirdi. Yine de kendisini ne kadar zorlarsa zorlasın harekete geçemedi. Arzu ettiği şeyi yıkıp geçen kişi yine kendisiydi. Yine de kendine inanmasa bile geleceğe inanıyordu. O nedenle yapabildiği tek şey, annesinden zorla telefonunu almak ve haritayı açmak oldu.

Işıklar gitti ve gelmedi. Ancak yukarı baktığı zaman ağaçların arasından sızan ay ışığını fark edebiliyordu.

“Eda.” diye seslendi.

Gözleri hâlâ karanlığa alışmadığı için çevresini göremiyordu.

“Eda, burada mısın?”

Cevap yoktu.

Bir süre sonra etrafındaki cisimlerin köşeleri belirginleşmeye ve anlam kazanmaya başladı. Artık nerede olduğunu açık bir şekilde görebiliyordu.

Bir mezarlıktaydı ve önünde bulunduğu mezar taşında Eda’nın adı ve ölüm tarihi yazıyordu. Bu tarihe göre Eda 45 yaşında ölmüştü. Onu köydeki aile evinde gördüğü zaman aşağı yukarı 40’larında olmalıydı. Demek ki kendini toplamak için istediği zaman onun son zamanları olmuştu.

Onun için sürekli olarak rüya ve kâbus arasında mekik dokuyan bu yolculuk neticesinde, sadece bekleyerek geçen bir hayatla senelerdir hayalini kurduğu huzura hiçbir zaman sahip olamayacağını anlamıştı.

Çağlar artık uyanmak istiyordu. Yaşadığı bütün bu yolculukların neticesinde gözünü açar açmaz ilk iş Eda’yı aramaya ve onunla açık bir şekilde konuşmaya karar vermişti.

Bu fikir hâlâ onu ürpertiyordu; oysa zaman, kendisinin aksine, onunla oyun oynamıyordu. Sakinleşmek için elini kalbine koydu ve derin bir nefes verdi.

Birdenbire karanlık gitti ve aydınlık geldi. Oradaydı, her şeyin başladığı o çayırda. Elini kalbine koymasıyla birlikte buraya gelmişti.

Kendisine doğru koşmakta olan kız çocuğunu gördü. Kız birazdan elinden tutup onu ağacın altına götürecekti. Sadece birkaç saniye önce mezarının önünde durduğu kız, şimdi hayat doluydu. Onu, özlemini duyduğu o huzura yeniden kavuşturmak üzere yanına geliyordu.

Kız elini tuttu ve ağaca doğru koştular. Hayatına yön veren bu ilk dokunuş onu etkisi altına almaya başlamıştı ki ağaca vardılar ve kız onu öptü.

O anda sert bir rüzgâr esti. Savrulan dallarından biri ağacın nizami çehresinden kurtulup çocuklara doğru uzandı. Dalın ucunda bir meyve sallanıyordu. Kız parmağıyla meyveyi gösterdi. Küçük bir vücudu olmasına rağmen yetişkin zekâsına sahip olan çocuk dala tırmandı ve meyveyi kıza verdi. Kız meyveyi ısırdı ve çocuğa geri uzattı. Çocuk meyveyi almak için uzanırken daldan düştü ama düşerken kendini koruduğu için hemen ayağa geri kalkabildi.

Kız telaşla ona sarılmaya çalışırken arkadan aileleri onlara doğru koşuyordu.

Çağlar, o anda “Yoksa!” diye düşündü ama sonra üzerinde durulacak bir şey olmadığını fark etti. Sadece düşmenin şiddetiyle uyanmadığı için mutluydu ve belki de bu rüyadan asla uyanamayacağı için de.

Onurcan Kurt

İsmim Onurcan Kurt. 1993 Samsun doğumluyum. Üniversite eğitimimi İzmir’de tamamladım ve şu anda bir fabrikada makine mühendisi olarak çalışmaktayım. İlk yazı deneyimim bir kitaptı. Yazdım, okudum ve açıklarımı gördüm. Senelerdir de bu açıklarımı kapatmak için okumalar ve mini denemeler yapıyorum. Hala bir sonuca varabilmiş değilim ama artık elimde olanları göstermeye başlamam gerektiğini düşünüyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *