Öykü

Yerdüşüm*

NOT: Bu öykü Kımıldatırağan’ın Damgası adlı bilimkurgu öyküsünün devamıdır.


Aniden beliriveren ak ışık, Otagan’ın “olmamalıydı”sını duymuyordu. Sözlerin üzerine serilen bir kefen gibi kubbeyi doldurdu; önce taşların aralıklarına sızdı, sonra camdan zemindeki desenlerini yuttu, sonra nefesleri aldı, gölgeleri silip götürdü. Beyazdı ama kör edici değildi; aksine, insanın içindeki en karanlık köşelere kadar giren, oraları tek tek yoklayıp temizleyen bir aydınlıktı. Zaman, ışığın içinde ince bir tül gibi yırtıldı; melodinin susan yerinden yeni, isimsiz bir ezgi doğdu. Otagan’ın yüz hatları dalgalandı, otağın sınırları eridi, gök ile yer üst üste bindi.

Sonra birden, her şey sessiz bir suya atılan taş gibi “şap” diye sönüverdi. Beyazlık çekilirken geride, geceyle cilalanmış bir oda kaldı. Odanın ortasında havaya asılı duran bir yatak… Yatak demeye bin şahit isterdi aslında; daha çok, rüzgârın yumağından örülmüş bir bulut parçasıydı. Yumuşak, süt gibi bir parıltı saçıyor, her nefeste hafifçe kabarıp iniyordu. Bulut yatağın içinde Bleda Gençay, yüzünde çocukluğundan kalma bir huzur kırıntısıyla uyuyordu; kirpikleri, rüyasında henüz adını bilmediği bir ülkeye giden yolları süpürür gibi titriyordu.

Odanın bir köşesinde, çatlak pervazlı pencerenin önünde Recep duruyordu. Elleri cebinde, sırtı duvara yaslı; gözleri, camın ardındaki göğe asılmış iki aya takılı kalmıştı. Biri solgun bir gümüş, diğeri kanatlı bir bakır leke gibi yan yana duruyor, siyah göğü iki nabız gibi atıp duruyorlardı. Ayların ışığı odaya vururken Bleda’nın bulut yatağı çiy taneleriyle serpiştirilmiş gibi parlıyor, duvarlara göçebe hayallerin gölgeleri düşüyordu.

Recep’in dudaklarından, kimseye hitap etmeyen, kendi içine sızan bir cümle döküldü: “Bu cehennemden ne zaman çıkacağız…”

Sesi kısık, yorgun ve kırgındı; sanki yıllardır aynı soruyu aynı pencerenin önünde fısıldıyor, her seferinde cevabını gökteki iki ayın kayıtsız bakışında kaybediyordu. Derin bir nefes aldı, gözlerini kısa bir an için kapadı. Kalbinin bir yerinde, az önce kubbeyi dolduran o beyaz ışığın soğumamış bir kıvılcımı hâlâ tütüyordu. Bleda’ya baktı; bulutun üzerinde, dünyadan habersiz uyuyan dostuna.

“En azından,” diye mırıldandı kendi kendine “cehennemin ortasında bile, birileri hâlâ rüya görebiliyor.”

Otagan orada değildi ama oradaydı. Gözle görünen hiçbir şey onun varlığını ele vermiyordu; ne gölgesi duvara düşüyordu ne de nefesi ayların ışığını buğulandırıyordu. Yine de odanın bir köşesinde, duvarla tavanın birleştiği o dar karanlık çizgide, varlığının ağırlığı asılıydı. Kendi kendine, sessizce, kimsenin duyamayacağı bir dilde Bleda için dua ediyordu. “Uyan… Ne olursa olsun, uyan…”

Dua ederken aynı anda içinden kendine de kızıyordu: “İleri gitmeyecektin. Sınırı aşmayacaktın…” Ama kalbinin bir tarafı, kuralları ince bir cam gibi yoklayıp duruyordu. Her nefeste çatlatmak, her duada bir adım daha yaklaşmak istiyordu Bleda’ya; onu bulut yatağın içinden çekip kaldırmak “Yeter artık, kalk!” diye haykırmak vardı içinde.

O sırada Recep, camın önündeki nöbetini bıraktı. İki aya son bir kez baktı sanki onlardan artık cevap beklemiyormuş gibi, bakışlarını yavaşça odanın içine çevirdi. Adımları sessizdi ama ağırdı, her adımda yılların yorgunluğu, pişmanlığı ve söyleyemediği cümleler yere vurup geri sıçrıyordu. Bulut yatağa doğru ilerledi sanki bir rüyanın içine, kendinden bile sakladığı bir anıya yürür gibi…

Yatağın yanına oturunca bulut hafifçe dalgalandı. Bleda’nın yüzüne biraz daha yakınlaştı ay ışığı; kirpiklerinin dibindeki ince gölgeler belirginleşti. Recep, tereddütlü bir hareketle elini uzattı. Önce yalnızca başının yanına koydu; sonra parmakları Bleda’nın saçlarına karıştı. Yavaş, titrek bir hareketle onun başını ve yüzünü okşamaya başladı. Parmak uçları, hem birini uyandırmaktan korkan hem de onu kaybetmekten deli gibi çekinen birinin o dikkatli, kırılgan sevgisini taşıyordu.

Sessizliğin içinden, sonunda kelimeler dökülmeye başladı: “Sen ile bu cehenneme çekilirken…” dedi, sesi kısık bir itiraftı. “burada ne zaman çıkacağımızı bilmezken sen ise hep umutla baktın ve ‘döneceğiz’ diyerek beni umutlandırdın…” Her cümlede, sanki boğazından bir diken sökülüyordu. “Dünya’da iken sana haksızlık ettim. Senin o güzel kalbini göremedim.”

Başparmağı Bleda’nın yanağında, çok eski bir suçluluğu okşuyordu sanki. Otagan, görünmez olduğu köşeden bu sahneyi izlerken, içindeki dua bir an için kesildi. Kaşlarının çatıldığını kimse göremiyordu ama zihninde düşünceler şimşek gibi çakıyordu.

“Ne olur gözlerini aç…”

Bu cümle, zamanın üzerine çizilmiş ince bir tırmalama gibi duyuldu ona. Recep konuşmaya devam etti: “Ne olur gözlerini aç…” diye fısıldadı, kelimeler boğazında düğümlenerek. “Seni bu cehennemin saray bahçesinde yerde baygın görünce çok korktum.”

Otagan’ın yüreği bir anlığına gerçekten durdu sandı.

“Bahçe mi?” diye düşündü. “Baygın hâli mi? Daha benimle tanışmadığı anlara doğru mu zaman geri çekilmiş…”

O an fark etti: Zaman, sadece biraz önce ak ışığın içinde ince bir tül gibi yırtılmamış, aynı zamanda geriye doğru kıvrılmıştı. Recep’in dudaklarından dökülen itiraflar, gelecekte yaşanacak anılar gibi değildi; sanki henüz olmamış bir günü çoktan yaşamış, şimdi de onu hatırlıyordu. Öyleyse… Kim, zamanı bu şekilde bükmüştü?

“Bu geriye çekiliş… Benim işim değil.”

Otagan kendi kendine dişlerini sıktı. “Peki kim yaptı ki bunu?”

Recep’in davranışlarını izlemeye devam etti.

Adamın bakışları, artık bir mahkûmunki gibi değildi; daha çok, kendi içinde hüküm giymiş birinin, karşısında sessizce yatan tanığa vicdanını döküşü gibiydi. Sanki Bleda uyanmasa bile, onun yanında söylenmiş her söz, yine de bir hesaplaşma tutanağına yazılıyormuş gibi…

Recep, elini Bleda’nın saçlarından çekmedi. Parmakları, bulut yatağın yumuşaklığında kayarken kendi yüreğinin sertliğini fark eder gibi oldu. Gözleri hafifçe doldu ama ağlamadı; gözyaşlarını geri yuttu çünkü bu cehennemde bile güçlü görünmek zorundaymış gibi hissediyordu. Otagan ise görünmez varlığında, kendi kendine daha da sertlendi: “İleri gitmeyecektin Otagan.” diye azarladı kendini.

Recep’in parmakları, Bleda’nın saçlarının arasında ağır ağır dolaştı. Bir süre yalnızca bu dokunuşun sesi vardı odada; bulut yatağın hışırtısı, iki ayın ışığının duvara vururken çıkardığı sessiz yankı ve bir de Recep’in göğsündeki suçluluğun ritmi… Sonunda elini yavaşça çekti. Sanki parmak uçlarıyla birlikte ruhunun bir parçasını da geri çekerken ürkmüş gibiydi. Derin bir nefes aldı; yıllardır içine gömüp de dile getiremediği cümleleri, şimdi bu bulut yatağın başucunda, uyuyan bir yüzün yanında boşaltmaktan başka çaresi kalmamıştı.

“İlk tanıştığımızda,” dedi, sesi titrek ama kararlı, “sen candan bana sarılıp yanaklarımdan öpünce sevgini gerçek gördüm.”O anı gözlerinin önünde yeniden yaşar gibi oldu. “Kardeşlerim İbrahim ile Hatice,” diye devam etti; “bana bu denli içten sevgilerini göstermediler.” Sözcükler, odanın içinde dolaşan küçük, kırık kuşlar gibiydi; uçmayı bilmiyor ama yere de konamıyorlardı. Recep yutkundu, başını biraz daha eğdi. “Yanaklarımdan öptükten sonra sana ‘başka’ derken sen akıllıca davranıp sözümü tutmadın.” Acı bir gülümseme belirdi yüzünde. “Belki de o ‘başka’, seni uyandıracak mı?”

Bu cümleyi fısıldarken sanki yalnızca Bleda’ya değil zamanın kendisine de bir meydan okuma bırakıyordu. Yavaşça öne eğildi; yüzü, Bleda’nın yüzüne doğru yaklaştı. Aralarındaki mesafe her nefeste biraz daha kısaldı; iki dünyanın sınırı, iki dudağın arasında ince bir çizgiye dönüşüyordu. Bleda’nın kirpikleri hafif kımıldadı; nefesi, bulutun üzerinde daha belirginleşti.

Otagan, görünmezliğinin içinden bu sahneyi izlerken şaşkınlıkla kaşlarını çattı. Recep’in niyetini anlamak zor değildi; o kadar yakındı ki, aradaki tek şey, henüz alınmamış bir karardı. “Ben ona gerçek sevginin anahtarını sununca Kımıldatırağan beni uyardı.” diye geçirdi içinden, öfke ve hayret birbirine karışmıştı;“Neden? Recep yapacak ama kimse uyarmıyor.”Kendi kendine kızıyordu; yalnızca kendine değil kurallara, dengeye, hatta belki göğe bile… Benim bir dokunuşumda ‘fazla ileri gittin’ diyen aynı ses, şimdi neden susuyor?

Tam bu kızgınlıkla içinden söylenirken odanın dokusu bir an titredi. Sanki duvarların içine gizlenmiş ince bir tel, biri tarafından hafifçe çekilmiş gibi… Ve o an, Otagan’ın yalnızca kendi zihninde sandığı o ses, bu kez daha berrak ve sarsılmaz bir şekilde duyuldu:

“Otagan, ne işin var orada?”

Kımıldatırağan’ın sesi, zamanın üzerinden geçen soğuk bir el gibiydi. Sözler devam etti; bu kez yalnızca bir uyarı değil, hüküm taşıyan bir açıklamayla: “Onlar insandır, doğruyu yanlışı onlar bilir. O durum gerçekleşse bile onların kaderlerini etkilemeyecek. Çabuk tekrar odana dön. Bleda’nın iyiliği için zamanı geriye doğru çektim. Arkadaşı, onu bahçede baygın olarak gördüğü anın serabını oluşturdum. Bleda’nın belleğinde sana ve Yırdoğan’a ait izler silindi.”

Bu sözler, Otagan’ın içini hem boşalttı hem ağırlaştırdı. “Zamanı sen çektin geriye…” diyen Otagan, iç çekti. Madem öyleydi, onun burada olması baştan sona bir fazlalıktı. Yine de gözlerini Recep’ten alamıyordu; kalbinin, hatırlamadığı hâlde hâlâ birine doğru nasıl eğildiğine, unutturulmuş bağlantıların yerine yeni, görünmez iplikler nasıl ördüğüne tanıklık etmek, onu hem büyülüyor hem acıtıyordu.

Bu sırada Recep, daha da yaklaştı. Artık Bleda’yla burun buruna gelmişti. Bleda’nın nefesi, dudaklarına kadar ulaşıyordu; bulut yatağın hafif hareketi, ikisinin de kalp atışını aynı ritme bağlıyormuş gibi… Recep, son adımı atmak üzereydi. Gözlerini yarı kapadı, başını çok az eğdi; aradaki mesafe bir nefesliğe düşmüştü.

Ve o anda, odanın dokusunu yaran tanıdık ama bu mekâna sanki hiç ait değilmiş gibi duran bir ses, havayı ince bir bıçak gibi yardı:

“Sanăn tusu vărančĕ-i, Recep?”

Recep irkildi. Sanki biri omzuna görünmez bir el koymuş gibi, bütün vücudu bir anda durdu. Gözlerini hızla açtı; dudaklarındaki son kıpırdanma dondu kaldı. Başını yavaşça, neredeyse suçlu bir çocuk edasıyla kapıya doğru çevirdi. Odanın kapısı aralık duruyordu. Ses, işte oradan gelmişti. Ayların ışığı, kapı eşiğini ince bir çizgi hâlinde parlatıyor, koridordan gelen gölgeyi görünmez bir perde gibi saklıyordu. Recep’in yüreği, göğsünde öfke, mahcubiyet ve dehşetle bir arada çarpmaya başladı.

Otagan ise, Kımıldatırağan’ın emrini çoktan anlamıştı.

Durum gerçekleşmediği için içinden bir ferahlık dalgası geçti; göğsüne çöreklenmiş o gerilim, yerini ince ama rahatlatıcı bir sızıya bıraktı. En azından, diye düşündü, o adım atılmadı. Ve odadan, varlığı duvarların arasından süzülen bir gölge gibi kayboldu. Kaybolmasaydı, kapıda beliren kişi —kim olduğuna daha kimse emin olamadan— onu görebilir, dengeyi büsbütün bozabilirdi.

İki ay, pencerenin dışında hâlâ göğü iki nabız gibi atarak aydınlatırken, odanın içinde bir anlığına her şey dondu: bulut yatağın hafif dalgalanışı, Bleda’nın uykulu nefesi, Recep’in kapıya çevrilmiş şaşkın bakışları… Ve kapı eşiğinde bekleyen, henüz tam seçilemeyen siluetin gölgesi, yeni bir yüzleşmenin habercisi gibi odanın eşiğine asılı kaldı.

İki ay, pencerenin dışında hâlâ göğü iki nabız gibi atarak aydınlatırken odanın içinde bir anlığına her şey dondu: bulut yatağın hafif dalgalanışı, Bleda’nın uykulu nefesi, Recep’in kapıya çevrilmiş şaşkın bakışları… Ve kapı eşiğinde bekleyen, henüz tam seçilemeyen karartının gölgesi, yeni bir yüzleşmenin habercisi gibi odanın eşiğine asılı kaldı.

O an, hava kararır gibi oldu ama karanlık değil, sanki zamandan daha eski bir dinginlik çöktü odaya. Karartı, yavaşça içeri doğru adım attığında ışık kendiliğinden ona yol açtı. Yaşlı bir bilgenin adımlarındaki sükûnet vardı bu varlıkta, ama insan değildi—daha eski, daha ferah, daha derin bir şeydi. Ay ışığı, yüzüne vurdukça kulaklarının zarifçe geriye kıvrılan hatlarını, alnının üzerindeki ince çizgilerin gizlediği binlerce yıllık bilgeliği açığa çıkarıyordu.

Cildi, bir yabancı gezegenin taşlarına benzeyen yumuşak bir solukluğa sahipti; dokunsan sıcaklık değil, kadim bir şifa titreşimi hissedilecekmiş gibi. Gözleri duruydu—ne korkutucu ne de yargılayan; daha çok, hastalıkları dinleyen, acıları unutmayan, insan kalbinin titreşimini ötelerden bile duyabilen birinin gözleri.

Sol elinde taşıdığı asa, bir ışık küresi ile son buluyor, küre nefes alıyormuşçasına kısılıp genişleyen bir parıltıyla titriyordu. Ama asıl dikkat çeken, sağ avucunu sessizce açtığında görünen şeydi: Avucundaki parlak kırmızı kabarcıklar—çiçek hastalığını temsil eden yedi kardeşin işareti—birer damla umut gibi hafif hafif titreşiyordu. Ne ilençti onlar ne de tehdit; daha çok iyileştirilecek bir yaranın, teskin edilecek bir ateşin sembolüydüler.

Odaya adımını tam eşiğe koymuştu ki, henüz içeri girmeden konuştu. Sesinin rengi tuhaftı; ne yaşlı ne genç, ne uzak ne de yakın… Sanki bir kuyunun dibinden değil, bizzat insanın kendi içinden geliyordu. Yine de Recep’in kulağına ulaşan cümle, belleğinin anladığı dile çoktan çevrilmişti: “Arkadaşın daha uyanmadı mı Recep?”

Recep, irkildi. İsminin bu varlığın ağzından bu kadar doğal dökülmesi bile kanını ürpertmişti. Bir an ne diyeceğini bilemeden Bleda’ya baktı; bulut yatağın üstünde, bütün bu sahneden habersiz uyuyan o yüz, ay ışığı altında neredeyse kutsal bir maske gibi duruyordu. Boğazındaki düğümü yutamadı; sözcükleri sanki dişlerinin arasından zorla koparıyormuş gibi, kısa ve sert bir “Hayır” çıktı ağzından.

Tam o anda yaşlının sol elindeki asa parladı. Asanın ucundaki ışık küresi, bir kalbin kasılması gibi ani bir hareketle büzülüp tekrar genişledi; odanın taşlarına, bulut yatağın kenarına, pencerenin pervazına, hatta iki ayın duvara vuran yansımalarına bile aynı yankı yayıldı:

“Çuk.”

Bu tek hece, saçma bir tıkırtı gibi değil; zamanı yoklayan, mekânın damarlarını yoklayan ağır bir mühür sesi gibiydi. Avucundaki kırmızı kabarcıklar da bu sesle hafifçe titreşti; sanki yedi küçük gezegen, aynı anda yer değiştirmiş gibi, kırmızının tonları bir an koyulaşıp yeniden soldu.

Yaşlı varlık içeri girmedi; eşiğin hemen içinde durdu.

Bakışları bir Recep’e, bir bulutun üstündeki Bleda’ya kaydı. Gözlerinde yargı yoktu ama her şeyi gören biri için fazla şey anlatan bir sessizlik vardı. Asa ucundaki ışık yavaş yavaş sönükleşirken, adam sanki kendi kendine bir karara varmış gibi başını hafifçe eğdi.

Ardından, arkasını dönüp odadan çıkmak için adım attı. Gövdesi kapıya doğru yönelirken Recep’in içindeki o tanımlanamaz merak ve ürperti, sonunda tek bir soruya dönüştü; sesi, korku ile saygı arasında ince bir çizgide titreyerek sordu:

“Sen… kimsin?”

Yaşlı adam, koridora tam çıkmadan, başını yarım bir dönüşle geriye çevirdi. Ay ışığı bu kez yüzünü daha net yakaladı; zarifçe geriye kıvrılan kulak hatları, alnındaki solgun çizgiler, gözlerinde binlerce yılın yorgun ama hâlâ tükenmemiş merhameti… Konuştuğunda, odanın duvarları sözü tanıyormuş gibi hafifçe ürperdi:

“Bana çok isim verdiler.” dedi.

“Atalarınız beni Çeçek Sayrısı” (Çiçek Hastalığı) denilen ve eski dönemlerde oldukça tehlike arz eden bir rahatsızlığa şifa veren tanrı olarak gördüler ve bana Korosun adını verdiler.”

Bu sözleri söylerken avucunu hafifçe açtı; kırmızı kabarcıklar, bir anlığına odanın duvarlarına yedi küçük yansıma bıraktı. Sonra elini yumruk gibi kapatıp cüppesinin içine gizledi.

Recep, ne diyeceğini bilemedi. “Şifa” diyen birinin bu kadar sarsıcı bir dinginlik taşıması, aklının sınırlarını zorluyordu. Bleda’ya baktı; uyuyordu hâlâ. Belki de bu isimlerin hiçbirini duymaması gerekiyordu—belki de bu sahne, yalnızca Recep’in omuzlarına bırakılan bir sırdı.

Korosun, artık gerçekten gitmek üzere kapıdan çıktı. Ayağı eşikten dışarı adımını atarken cüppesinin iç cebinden, kimsenin dokunmadığı hâlde ince, metalik bir hışırtıyla bir şey kaydı. Zamanı bu kadar ustaca büken bir varlık için bu, neredeyse kasıtlı bir dikkatsizlik gibiydi ama belki de tam tersiydi: bilinçli bir bırakış.

Küçük bir hologram kâğıt, sessizce odanın zeminine düştü. Taşa değer değmez hareketsiz kalmadı; yüzeyi, suya atılmış ince bir damla gibi dalga dalga yanıp sönmeye başladı. İçinde, henüz tam seçilemeyen çizgiler, harfler ya da belki de harf bile olmayan semboller kıpırdandı. Ay ışığı kâğıda vurdukça, kâğıdın ortasında sanki tanıdık bir isim, henüz okunmaya hazır olmayan bir kader satırı gibi titreyip durdu.

Recep, ne olduğunu anlamadan, içindeki bir ses ona bu kâğıdı yerden almasını fısıldıyordu. Kapının dışından gelen adımlar yavaş yavaş uzaklaşırken, odanın içinde, bir yanda bulutun üstünde uyumaya devam eden Bleda, diğer yanda taşın üzerinde titrek ışıklarla nefes alan hologram kâğıt…

Recep, yüreği göğsünden fırlayacakmış gibi çarparken yerinden fırlayıp birkaç adımda yerdeki kâğıda ulaştı; parmakları onu taştan kaldırdığı anda, ince yaprak bir nefes alır gibi titredi ve yüzeyi, ay ışığının altında ağır ağır haritaya dönüştü. Damar damar yollar, bilinmez diyarlara açılan işaretler, dağ ve ırmak çizgileri belirdi; bütün bunların üzerine, sanki yüzyıllar öncesinden seslenen Türk runik harfleri ateşle oyulmuş gibi yanıp sönüyordu. Çizgilerin ve işaretlerin baktığı yön, Recep’in kalbinde tuhaf bir sızıyla birleşti; bir an için kapıya, sonra bulut yatağın üstünde nefes alan Bleda’ya baktı. Kâğıdı titreyen elleriyle sıkıca kavrayıp, sanki haritanın üstündeki bütün kader yolları tek bir duaya bağlanıyormuş gibi kısık ama kararlı bir sesle fısıldadı: “Uyan Bleda… Bu yerdüşümü ve üzerinde yazılan harfleri bana tercüme et.” O an, iki ayın ışığı, bulut yatağın kenarı ve kâğıdın üzerindeki runlar aynı anda parladı; cehennemin ortasında bile, geri dönüş yolunun bir yerlerde hâlâ mümkün olduğuna dair ilk gerçek işaret, odanın ağır havasına ince bir umut çizgisi gibi kazındı.

Bleda Gençay Sönmez

3 Eylül 1989 yılında Diyarbakır'da doğdum ve Keldani kökenli Türk vatandaşıyım. İlköğretim ve lise eğitimimi Diyarbakır'da aldım. 2011 yılından itibaren Ankara Bilimyurdu DTCF Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümünü okuyorum. Okuduğum bölüm sayesinde Azerbaycan Türkçesi'ni severek öğrendim. Hikaye ve kompozisyon yazmayı çok seviyorum. İç dünyamı yazılarımla okurlarım ile paylaşmaktan zevk alıyorum. Kaan Güler ile tanışmamla ara verdiğim yazı çalışmalarıma yeniden döndüm. Bu dönüş bana çok şey kazandırdı. Yazdığım eserleri wattpad platformunda paylaşıyorum. Türkiye'de Hayran Kurgu Edebiyatı'nın temsilcilerinden biri olmak istiyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *