Aura-Prime’ın alt katmanlarında gökyüzü, sadece asit yağmurlarının metal tentelerde bıraktığı yanık izlerinden ve tepedeki zenginlerin atıklarını kusan devasa havalandırma fanlarının gri dumanından ibaretti. Burası Sektör-0’dı; şehrin çürük dişi, unutulmuşların mezarlığıydı.
Nova, “Ejderhanın Nefesi” adlı köhne dükkânın en kuytu köşesine sinmiş, önündeki soğumuş noodle kâsesini izliyordu. Dükkânın vitrin camı, dışarıdaki neon tabelaların epileptik titremeleriyle bir aydınlanıp bir kararıyor, içeriyi hastalıklı bir mor ışığa boyuyordu. Ancak Nova’nın dikkati ışıklarda değil, dükkânın ortasındaki masada, sırtı kapıya dönük oturan o yabancıdaydı.
Bu kişi, saklanmayı bildiğini sanıyordu.
Üzerine geçirdiği, yağ ve kurum lekeleriyle kirlenmiş o bol, gri pelerin, Sektör-0’ın yerlileri için mükemmel bir kamuflaj olabilirdi. Ama Nova, bir ajanın gözlerine sahipti. Pelerinin altındaki o dik duruşu, omuzlarının çökmemişliği, masanın üzerine koyduğu ellerinin o yara bere görmemiş, steril temizliği… O, bu çamurun insanı değildi. O, kristal kulelerden düşmüş seçkin bir avdı. Bu kişi, İmparatorun oğlu Prens Levi’ydi.
Nova, zihnindeki o karanlık fısıltıyı, örgütün ona verdiği emri tekrarladı: “Ona güven ver. Rehberi ol. Ve onu, kendi mezarını kazacağı yere götür.”
Yüzündeki ifadeyi, yılların getirdiği o donuk, profesyonel maskeyle sabitledi. Sandalyesinden kalktı. Botları, yapışkan zeminde sessiz adımlarla ilerledi. Levi’nin masasına vardığında, genç adam daldığı yerden irkilerek gözlerini ayırdı.
”Sakin ol, Yabancı,” dedi Nova. Sesi, dışarıdaki yağmurdan daha soğuk, ama bir o kadar da sakindi. “Burada ani hareketler, seni kurtarmaz. Aksine işini daha çok zorlaştırır.”
İzin istemeden, Levi’nin karşısındaki sandalyeye oturdu. Levi, kapüşonunun altından ona baktı. Gözleri… Nova bir anlığına duraksadı. O gözlerde, Sektör-0’da görmeye alışık olmadığı, neredeyse rahatsız edici bir parıltı vardı. Korku değil, saf bir inatçılık. Ve artık burada yaşayan herkesin unuttuğu bitmek bilmez bir umut.
”Sen kimsin?” diye sordu Levi. Sesi, maskelemeye çalıştığı soylu aksanını ele veriyordu.
”Hayatta kalmanı sağlayabilecek tek kişi,” dedi Nova, masanın üzerindeki yapay baharat şişesiyle oynayarak.” Seni üç sokak öteden beri izliyorum. Yürüyüşün, buradaki kimseye benzemiyor. Dronlar izine rastlamadan önce saklanman gerek. Ya da bir rehbere ihtiyacın var.”
Levi, etrafı kolaçan etti. Dükkânın sahibi olan yaşlı siborg, tezgâhın arkasında buharla çalışıyordu. Başka kimse onlara bakmıyordu. Genç adam derin bir nefes aldı ve Nova’nın gözlerinin içine baktı.
”Para arıyorsan,” dedi Levi fısıltıyla, “yanımda kredim yok.”
”Para, buradaki en değersiz şeydir,” diye karşılık verdi Nova, hafifçe öne eğilerek. “Burada bilgi, altından daha pahalıdır. Ve sen, aradığın şeyi bulamayacak kadar kaybolmuş görünüyorsun.”
Levi bir süre tereddüt etti. Sonra, sanki bir kumar oynuyormuş gibi pelerininin iç cebine uzandı. Çıkardığı şey, bir veri tableti ya da holografik bir bellek değildi.
Eski, kenarları yıpranmış, sararmış bir rulo.
Masaya koyup yavaşça açtığında, Nova’nın burnuna garip, neredeyse unuttuğu bir koku çarptı. Selüloz, mürekkep ve toz. Gerçek kâğıt. Dijital verilerin hüküm sürdüğü bu çağda, organik bir nesnenin varlığı, masanın ortasına bırakılmış bir ceset kadar şok ediciydi.
”Bu…” dedi Nova, rol yapmasına gerek kalmadan şaşırmıştı.
”Babama göre bir efsane,” dedi Levi, parmağını kâğıdın üzerindeki karmaşık çizgilerde gezdirerek. Harita, Aura-Prime’ın bilindik sokaklarını göstermiyordu. Şehrin altını, temellerini, o devasa makine dairesinin derinliklerini resmediyordu. Ve en dipte, kırmızı mürekkeple işaretlenmiş bir nokta vardı: Çekirdek.
”Yüzey,” diye fısıldadı Levi. “Bu harita, bizi gökyüzünün gerçek olduğu yere götürecek. Şehrin yalanlarını bitirecek kapıya.”
Nova, haritaya baktı. Gözleri, Levi’nin parmağının durduğu o kırmızı noktaya kilitlendi. Örgütün onu götürmesini istediği yer tam da orasıydı. Çekirdek. Levi, özgürlüğe gittiğini sanıyordu ama aslında kendi idam sehpasına yürüyordu.
İçinde cılız, anlamsız bir vicdan kırıntısı sızladı ama Nova onu hemen ezdi. Ailesinin çığlıklarını, İmparatorluk dronlarının evlerini yaktığı o geceyi hatırladı. Karşısındaki bu genç, o emri veren adamın kanını taşıyordu. Masumiyet, sadece bir illüzyondu.
”Yüzey diye bir yer yok, küçük prens,” dedi Nova, sesindeki alaycılığı gizlemeyerek. “Ama eğer ölmek için o kadar yolu yürümek istiyorsan… Seni oraya götürürüm.”
Levi gülümsedi. O an, Nova’nın midesinde garip bir düğüm oluştu. Prens ona minnetle bakıyordu. Katiline gülümseyen bir kurban.
”Teşekkür ederim,” dedi Levi, haritayı özenle rulo yapıp cebine saklarken. “Adın neydi?”
”Sessiz” dedi Nova. “Bana böyle derler.”
Tam o sırada, dükkânın camı titredi. Dışarıdaki cızırtılı neon gürültüsü kesildi. Yerini, havayı yırtan o ince, mekanik vızıltı aldı.
Nova’nın refleksleri devreye girdi. “Kalk,” dedi ani bir atakla. “Geldiler.”
Dükkânın buğulu camının ardındaki görece güvenli dünyadan çıkıp sokağa adım attıkları an, Aura-Prime’ın zehirli nefesi yüzlerine bir tokat gibi çarptı. İçerideki ağır baharat ve sentetik et kokusunun yerini, asit yağmurunun metal kaldırımlarda çıkardığı o ince tıslama sesi ve genzi yakan yanık ozon kokusu almıştı. Yağmur, sanki gökyüzünden değil, şehrin üst katmanlarından sızan endüstriyel bir atık gibi yağıyordu. Nova, kapüşonunu hızla başına geçirdi ve Levi’yi kolundan tutarak gölgelere, binaların arasındaki dar sığınağa çekti.
”Hareket etme,” diye fısıldadı Nova, elini refleks olarak belindeki manyetik tabancasına götürürken. Sesi, düşen yağmur damlaları kadar soğuktu. “Gölge Dronları… Normal devriyelerden daha sessizdirler. Ve daha ölümcül.”
Sokağın başında, yağmur perdelerinin arasından süzülen siyah, küre şeklindeki bir cisim belirdi. Üzerinde İmparatorluk logosu yoktu; sadece pürüzsüz, ışığı yutan mat bir metalden ibaretti. Dron, yerçekimine meydan okuyan bir sessizlikle havada asılı kaldı. Önündeki tek gözü andıran kırmızı lens, sokağı taramaya başladı. O kırmızı ışık, bir kan lekesini andırır biçimde ıslak zeminde geziniyordu.
Nova, nefesini tuttu. Levi’nin korkudan donup kaldığını düşünüyordu. Bu “Saraylılar” hep böyle olurdu; gerçek bir tehdit karşısında dizlerinin bağı çözülürdü. O çok övündükleri cesaretleri, gerçek bir lazer namlusuyla karşılaştıklarında buharlaşıp giderdi.
Ve çok geçmeden metalik ve tiz bir ciyaklama duyuldu.
Dronun kırmızı ışığı; saklandıkları kuytuya düştüğü an, yerleri tespit edilmişti.
”Çekil!”
Ses Nova’dan değil, Levi’den çıkmıştı.
Nova ne olduğunu anlayamadan, yanındaki o “ürkek” çocuk, bir gölge gibi ileri atıldı. “Yapma!” diye bağırmasına kalmadan, yağmurun altında savunmasızca duran bir hedef gibi dronun karşısına dikilmişti bile.
Dron, tehdit algıladığı anda nişangahından iki namlu çıkardı. Lazerlerin şarj olma sesi, yağmurun sesini bastırdı. Nova silahını çekmeye çalıştı ama geç kalmıştı. Dron ateş etmek üzereydi.
Ancak Levi; sanki tüm bu olanların farkında değilmiş gibi umarsızca pelerininin altından gümüş, işlemeli bir kabza çıkardı.
Baş parmağıyla kabzadaki bir düğmeye bastığı o mikrosaniye içinde, zaman sanki yavaşladı. Kabzanın ucundan, yoğunlaştırılmış plazmadan oluşan, göz kamaştırıcı yeşil bir enerji sütunu fışkırdı. Bu bir lazer değildi; bu, katılaşmış ışıktı.
Bu silahın adı Zümrüt Yemin’di.
Levi, elindeki enerji kılıcını zarif, dairesel bir hareketle savurdu. Hareket o kadar hızlı ve kusursuzdu ki, Nova sadece havada asılı kalan yeşil bir ışık izi görebildi.
Enerji kılıcı, dronun lazer namlularını ve gövdesini tereyağını keser gibi ortadan ikiye böldü. Sadece plazmanın metali buharlaştırma sesi duyuldu. İkiye ayrılan dron, yere düşmeden havada infilak etti.
Patlamanın turuncu ışığı, Levi’nin yüzünü aydınlattı. Islak saçları alnına yapışmıştı, koyu yeşil gözleri elindeki kılıcın yansımasıyla parlıyordu. Yüzünde korku yoktu. Tereddüt yoktu. Sadece yıllarca süren disiplinli bir eğitimin getirdiği o soğuk odaklanma vardı.
Nova, olduğu yerde kalakalmıştı. Eli hala silahının kabzasındaydı ama çekmemişti. O, korunmaya muhtaç biri değildi. O, başlı başına bir silahtı.
Levi, kılıcını kabzasına yerleştirdi. Yeşil ışık sönünce sokak tekrar karanlığa gömüldü. Ardından sanki az önce İmparatorluğun en tehlikeli avcılarından birini yok etmemiş gibi sakin bir tavırla kılıcı pelerininin altına sakladı ve Nova’ya döndü.
”Gidelim,” dedi.Nefesi soğuk havada buharlaşırken. “Patlama sesi diğerlerini buraya çekecek.”
Nova, şaşkınlığını gizlemeye çalışarak toparlandı. Boğazını temizledi. “Sarayda eskrim derslerinin sadece gösteri amaçlı olduğunu sanıyordum,” dedi, sesine sahte bir alaycılık katarak. Ama bu seferki alayı, öncekiler kadar keskin değildi; içinde bir merak tohumu filizlenmişti.
Levi, omuzlarının üzerinden ona baktı. Yağmur damlaları yüzünden süzülürken gözlerindeki o yeşil parıltı hiç sönmemişti.
“Sarayda hayatta kalmak istiyorsan, gösteriden fazlasını bilmek zorundasın Sessiz.”
Nova bir şey demedi. Sadece başıyla onayladı ve öne geçti. Artık arkasındaki çocuğu sadece bir “av” olarak göremiyordu. O, dişleri olan bir kurbandı.
”Beni takip et,” dedi, sokağın sonundaki paslı mazgalı işaret ederek. Sesi artık daha ciddiydi. “Metro hattına iniyoruz. Eğer o harita doğruysa, yolculuğumuz asıl şimdi başlıyor.”
İkili, yağmurun ve uzaktan yaklaşan siren seslerinin altında, şehrin karanlık bağırsaklarına, Yalanın Koordinatları’nı takip etmek üzere daldılar.
Mazgal kapağı, üzerlerine paslı bir tabut kapağı gibi kapandı ve yağmurun sesi aniden kesildi.
Geriye sadece damlayan suyun ritmik yankısı ve Levi’nin botlarının metal merdivenlerde çıkardığı tok ses kalmıştı. Nova, elindeki manyetik feneri açtı. Cılız, mavi ışık huzmesi karanlığı yararak aşağıya, dipsiz gibi görünen kuyuya doğru uzandı.
”Dikkatli bas,” dedi Nova, sesi tünelin akustiğinde boğuklaşarak. “Basamakların yarısı çürük. Düşersen, seni aşağıdaki yabani farelerden önce tetanos öldürür.”
Levi cevap vermedi ama adımları temkinliydi. Aşağı indikçe hava ağırlaşıyor, ciğerlere dolan o metalik tat yerini küf, çürümüş yosun ve tanımlanamayan, genzi yakan organik bir kokuya bırakıyordu. Burası Aura-Prime’ın sindirim sistemiydi; şehrin yuttuğu ve sindiremeyip kustuğu her şeyin biriktiği yer.
Son basamağa geldiklerinde, Nova feneri etrafta gezdirdi.
Eski Metro Hattı.
Yüzyıllar önce, İmparator Kronos “Yükseliş Projesi”ni başlatıp zenginleri gökyüzüne taşımadan önce, burası milyonlarca insanı taşıyan bir damardı. Şimdi ise devasa bir fosili andırıyordu. Tünelin tavanı, bir canavarın kaburgaları gibi kıvrılan paslı kirişlerle örülüydü. Duvarlarda, artık kimsenin konuşmadığı dillerde yazılmış isyan sloganları, üst üste yapıştırılmış ve zamanla birer kâğıt hamuruna dönüşmüş eski reklam afişleri vardı.
”Babam…” dedi Levi, sesi fısıltıdan halliceydi. Fenerin ışığında aydınlanan, rayların üzerine devrilmiş eski bir vagon enkazına bakıyordu. “Babam, alt ulaşım ağının ‘yapısal istikrarsızlık’ nedeniyle mühürlendiğini söylemişti.”
Nova, acı bir gülüşle homurdandı. Feneri Levi’nin yüzüne değil, tünelin derinliklerine tuttu.
”Baban, kontrol edemediği her şeye ‘istikrarsız’ der Varis. Burası yıkılmadı. Burası terk edildi. Çünkü yukarıdaki kristal kuleleriniz için enerji lazımdı ve buranın yaşam destek üniteleri, o kulelerin jakuzilerini ısıtmak için kapatıldı.”
Levi, duydukları karşısında biraz bozuldu. Gözlerini Nova’dan kaçırıp, tünelin duvarlarında kendiliğinden bitmiş, soluk mor ışık yayan biyo-luminesan mantarlara dikti. Yüzünde, inkâr ile kabulleniş arasında gidip gelen o acı ifade vardı.
”Harita…” dedi Levi, konuyu değiştirerek. Elini pelerininin cebine götürüp parşömenin varlığını teyit etti. “Haritaya göre ana hattan sapmamız gerek. ‘Sektör 7-B’ bakım tüneli. Bizi doğrudan Çekirdek’e indirecek.”
Nova, içinden ‘Biliyorum,’ diye geçirdi. ‘Seni götürdüğüm mezarın yolu orası.’
”Yürüyelim,” dedi Nova, tüfeğini omzuna daha rahat bir pozisyonda yerleştirerek. “Ve ışığa bakma. Burada ışık, sadece avcıları çeker.”
Rayların üzerinde yürümeye başladılar. Sessizlik, en az karanlık kadar yoğundu. Sadece ara sıra tavan arasından sızan suların oluşturduğu göletlere basarken çıkan şapırtılar duyuluyordu. Nova, Levi’nin hemen arkasında yürüyordu. Bu, bir koruma pozisyonu değildi; bu, bir celladın mahkûmunu infaza götürürken aldığı pozisyondu.
Tetiği şimdi çekebilirdi.
Burada, kimsenin duymayacağı bu karanlıkta, işi bitirebilirdi. Kızıl Lotus’un lideri Viper memnun olurdu. İntikam alınmış olurdu. Ama yapamadı. Zihninde, Levi’nin o dronu nasıl yok ettiği canlandı. Ve daha da önemlisi, o harita… Levi olmadan o haritayı okuyamazdı. Çekirdek’teki kapı, biyometrik kilitlere sahipti. Sadece bir İmparatorluk varisi o kapıyı açabilirdi.
”Sessiz?”
Levi’nin sesi, Nova’yı düşüncelerinden kopardı. Levi durmuştu. Başını hafifçe yana eğmiş, karanlığı dinliyordu.
”Ne var?” dedi Nova umursamazca.
”Bir ses…” dedi Levi. Elini pelerininin altına, kılıcının kabzasına götürdü. “Titreşim. Rayların üzerinden gelmiyor. Duvarların içinden geliyor.”
Nova kaşlarını çattı. Kendi gelişmiş işitme implantlarına odaklandı. Önce sadece su damlamasını duydu. Sonra…
Metalik bir sürtünme sesi. Sanki biri, paslı bir bıçağı betona sürtüyordu. Ve buna eşlik eden, hırıltılı, ıslak bir nefes sesi.
Nova’nın kanı dondu. Bu sesi tanıyordu. Sektör-0’daki çocuklara uyumadan önce anlatılan korku hikâyelerinin kahramanı.
Yitikler.
”Işığı kapat!” diye fısıldadı Nova, feneri anında söndürerek.
”Neden?”
”Soru sorma! Duvara yaslan ve nefesini tut!”
Zifiri karanlıkta, tünelin ileri kısmından, tavandan sarkan kabloların arasından iki kırmızı nokta belirdi. Sonra iki tane daha. Ve iki tane daha.
Bunlar dron değildi.
Bunlar, bir zamanlar insandı. İmparatorluğun başarısız deneyleri, onları hurda parçalarıyla hayatta kalmaya çalışan, zihinleri erimiş, ete ve metale aç sibernetik ucubelere dönüştürmüştü.
”Bizi fark ettiler” dedi Nova, sesi titreyerek. “Koşmaya hazırlan Varis. Çünkü bu sefer kılıcın onları durdurmaya yetmeyebilir.”
Karanlık, metalik bir çığlıkla yırtıldı.
Tünelin tavanından sarkan o kırmızı gözlü gölgeler, yerçekimine meydan okuyan bir hızla üzerlerine atıldı. Yitikler… Bir zamanlar insan olan bu sefil varlıklar, şimdi paslı hidroliklerin ve çürümüş etin grotesk bir karışımıydı. Birinin çenesi yoktu, yerinde dönen bir öğütücü dişli vardı; diğeri ise kopmuş bacaklarının yerine monte edilmiş metal pençelerle tavanda bir örümcek gibi yürüyordu.
”Ateş!” diye bağırdı Nova.
Tüfeğinin namlusundan çıkan mavi manyetik mermiler karanlığı deldi. Öndeki Yitik, göğsüne isabet eden darbeyle geriye savruldu ama düşmedi. Acı hissetmiyorlardı. Korku hissetmiyorlardı. Sadece açlık vardı.
Levi, Zümrüt Yemin’i bir kez daha ateşledi. Yeşil plazma, tünelin rutubetli duvarlarında dans eden devasa gölgeler yarattı. Levi, üzerine atlayan bir yitiği tek hamlede uzaklaştırmayı başardı. Ancak sayıları çok fazlaydı. Tünelin her deliğinden, her çatlağından sızıyorlardı.
”Geri çekil!” diye bağırdı Nova, Levi’yi omzundan tutup arkasındaki dar bakım koridoruna doğru iterken. “Sayıları çok fazla! Bizim etrafımızı sararlarsa kurtulamayız!”
Koşmaya başladılar.
Zemin kaygandı. Yosun tutmuş raylar ve su birikintileri, her adım attıklarında kaymalarına sebep oluyordu. Arkalarındaki metalik sürtünme sesleri, yaklaşan bir trenin gürültüsü gibi büyüyordu. Nova, bir yandan koşuyor, bir yandan da arkasına dönüp kör atışlar yapıyordu.
O sırada, tünelin tavanından sarkan devasa bir havalandırma borusu, paslı vidalarından kurtulup büyük bir gürültüyle önlerine düştü. Yol kapanmıştı.
Nova, panikle etrafına bakındı. Sağda, eski bir servis kapısı vardı. “Oraya!” diye bağırdı.
Kapıya yöneldiği anda, yıkıntının arkasından fırlayan dört kollu bir Yitik, Nova’nın bacağını yakaladı. Pençeler, Nova’nın zırhlı pantolonunu yırtıp etine saplandı.
Nova acıyla inledi ve yere düştü. Tüfeği elinden kayıp, ulaşamayacağı bir uzaklığa savruldu. Yitik, zafer kazanmış bir akbaba gibi üzerine abandı. Öğütücü dişlisi dönmeye başlamış, Nova’nın yüzüne doğru yaklaşıyordu. Nova, belindeki bıçağa uzanmaya çalıştı ama yaratığın ağırlığı altında sıkışmıştı.
“Buraya kadarmış.” diye düşündü Nova, zihnini felç etmiş ölüm korkusuyla boğuşurken.
Tam o anda, yeşil bir şimşek çaktı. Ama bu Zümrüt Yemin değildi.
Levi, yaratığın üzerine atlamamış veya kılıcını savurmamıştı. O, kendi bileğindeki metal bir bileziği söküp Nova’ya fırlatmıştı.
”Tut!”
Bilezik havada süzüldü ve Nova’nın üzerine düşmeden hemen önce aktifleşti. Nova’nın etrafında, bal peteği desenli, parlak turuncu bir enerji kubbesi oluştu. Kişisel Savunma Kalkanı. İmparatorluk ailesine özel, paha biçilemez bir teknoloji.
Yitik’in pençeleri ve öğütücü dişleri, enerji kalkanına çarpıp kıvılcımlar saçarak geri tepti. Nova güvendeydi.
Ama Levi değildi.
Kendi kalkanını Nova’ya verdiği an, savunmasız kalmıştı. Arkadan gelen başka bir Yitik, o boşluğu fırsat bildi. Paslı bir metal boru, Levi’nin sol omzuna, zırhının açıkta kalan kısmına indi.
Tok bir kemik kırılma sesi duyuldu.
Levi acıyla haykırdı, dizlerinin üzerine çöktü ama Zümrüt Yemin’i bırakmadı. Sağlam kalan koluyla kılıcı son bir kez savurdu. Yaratığın başını gövdesinden ayırdı.
”Kapıyı aç!” diye bağırdı Levi, acıdan dişlerini sıkarak. Sesi boğuktu ama emrediciydi.
Nova, kalkanın koruması altında şoktan sıyrıldı. Hemen doğruldu, servis kapısının elektronik panelini kısa devre yaptırarak açtı. Levi’yi sağlam kolundan yakalayıp içeri çekti ve ağır çelik kapıyı üzerlerine kapattı.
Dışarıda, Yitiklerin öfkeyle kapıyı tırmalayan sesleri boğuklaştı.
İçerisi, tozlu ve loş bir jeneratör odasıydı. Nova, yardımıyla Levi’yi duvara yaslanmış eski bir sandığın üzerine oturttu. Yüzü kireç gibi beyazdı. Sol omzundan sızan kan, gri pelerinini kızıla boyuyordu.
Nova, Levi’nin bileğinden çıkardığı o pahalı kalkan cihazını yere fırlattı. Öfkeyle Levi’nin üzerine yürüdü.
”Sen aptal mısın?” diye bağırdı Nova. Sesi titriyordu ama korkudan değil, anlam veremediği bir öfkeden. “O kalkan senin hayat sigortandı! Neden bana attın? Ben sadece bir rehberim! Hayatının senin gibi soylular karşısında en ufak bir değeri olmayan zavallı bir alt şehir faresiyim.”
Levi, başını duvara yasladı. Gözleri yarı kapalıydı ama dudaklarında o sinir bozucu, hafif tebessüm vardı.
”Kim olduğun ya da olmadığın benim umurumda değil.” dedi Levi, her kelimede yüzünü buruşturarak. “O şey seni öldürecekti.”
”Öldürseydi! ” dedi Nova, ilk yardım çantasını açmaya uğraşırken. “Görevin bu değil mi senin? Hedefe ulaşmak? Kendini feda edersen o harita ne işe yarayacak?”
Levi, sağlam eliyle Nova’nın titreyen bileğini nazikçe tuttu. “Kimse…” dedi Levi, gözlerini Nova’nınkilere dikerek. “Kimse, bir başkasının hırsı uğruna harcanabilir değildir Sessiz. Babamın dünyasında olabilir. Ama benim dünyamda değil.”
Nova şaşırmıştı; önce Levi’nin bileğini tutan eline baktı. Sonra kendi bacağındaki pençe izlerine. Ve en son, Levi’nin kanayan omzuna. Nova’nın içindeki o katı, buzdan duvarlarda incecik bir çatlak oluşmuştu. Ama şüphesiz, bu çatlağın adı merhamet değil şüpheydi.
Belki de, diye düşündü Nova, hayatı boyunca hiç yapmadığı şekilde kendisini sorgulayarak. Belki de canavar olan o değildir. Benimdir…
Bu garip bir histi Nova için.
Ne de olsa şu ana kadar hiç değer verilmemiş, kimse tarafından sevgi görmemiş yetim bir kızdı Nova. Alt-şehrin izbe sokaklarında yalnızca acımasız bir silah olması için yetiştirilmişti. Bu yüzden bu ilgiye bir anlam veremedi. Korkuyla elini çekti.
Prensin haberi yoktu ama bir suikastçıyı kurtarmak için kendini feda etmişti. Sadece görevi için ya da yolu bulmak için değil. Onu kurtarmak için.
Yolculuklarına devam etmeden önce Levi’nin omzuna tentürdiyodu dökerken, Nova ilk kez, bu yolculuğun sonunda Levi’yi o tuzağa nasıl götüreceğini düşünmekten korktu.
Tünellerin rutubetli serinliği, yerini giderek artan, boğucu bir sıcaklığa bıraktı.
Aura-Prime’ın kalbine, Çekirdek’e yaklaşıyorlardı. Burası yanan bir fırını andırıyordu. Duvarlardaki paslı borulardan tıslayarak fışkıran buharlar, görüş mesafesini birkaç metreye düşürüyor; devasa pistonların ritmik gümbürtüsü, zemini bir deprem gibi sarsıyordu.
Levi, omzundaki yaraya rağmen durmadı. Aksine, hedefe yaklaştığını hissettikçe adımları hızlanmış, gözlerindeki o yeşil ateş daha da harlamıştı. Nova ise onun birkaç adım gerisinden geliyordu. Eli tetikte, zihni ise karmaşık bir savaş alanıydı.
Levi’nin ona verdiği kalkan cihazı, hâlâ kemerinde asılıydı. O metal parçası, Nova’nın kalbine batan bir diken gibiydi. Beni kurtardı, diye fısıldadı içindeki cılız ses. Kendisinin ölmesini göze aldı.
Ama sonra başka bir ses, örgüt lideri Viper’ın sesi, o cılız fısıltıyı bastırdı: Merhamet, zayıflıktır. O, İmparator’un oğlu. O, ailenin katillerinin soyundan geliyor. Maskeni tak, Sessiz. Ve her zaman olduğu gibi kendi sessizliğine gömül.
Sonunda, sislerin arasından o devasa yapı belirdi.
Efsanelerdeki “Yükseliş Kapısı.”
Yüz metre yüksekliğinde, titanyum ve kara çelikten örülmüş, üzerinde karmaşık devrelerin damarlar gibi parladığı devasa bir kapı. Önünde, eski dillerde yazılmış uyarı levhaları ve tozlu bir kontrol terminali duruyordu.
Levi, kapıyı gördüğü an acısını unuttu. Yüzüne, bir çocuğun bayram sabahındaki o saf, lekesiz gülümsemesi yayıldı. Sendeleyerek terminale koştu.
”Gerçekmiş…” dedi Levi, sesi makine gürültüsünün arasında bir ilahi gibi yankılandı. “Babamın yalanları buraya kadar. Bunun arkasında gökyüzü var Sessiz. Gerçek rüzgâr, gerçek güneş…”
Nova, terminalin birkaç metre gerisinde durdu. Gölgelerin, buharın ve vicdanının arasında saklandı.
”Evet,” dedi Nova, sesi mekanik ve duygusuzdu. “Yolun sonu burası Varis.”
Levi, titreyen elleriyle cebindeki o eski parşömeni çıkardı. Haritayı, terminalin üzerindeki tarayıcı yüzeyine serdi. Kağıt, terminalin soğuk ışığıyla temas ettiği an, üzerindeki mürekkep çizgileri hareket etmeye başladı. Canlı bir organizma gibi kıvrıldı, değişti ve terminalin dijital arayüzüyle bütünleşti.
Bir kilit sesi duyuldu.
Kapıdan gelen derin bir inilti, tüm Çekirdek’i titretti. Mavi ışıklar artık yeşile dönmüştü.
Levi, nefesini tutarak arkasına, Nova’ya döndü. Gözleri yaşarmıştı. “Başardık,” dedi. “Sadece ben değil. Biz başardık. Sen olmasan buraya asla gelemezdim.”
Nova, Levi’nin o minnet dolu bakışlarına karşılık vermedi. Gözlerini kaçırmadı ama bakışları artık o yol arkadaşının bakışları değildi. O bakışlar, Sektör-0’ın soğuk, hesapçı bir katilinin bakışlarıydı.
”Haklısın Levi,” dedi Nova, elini belindeki tabancaya götürürken. “Ben olmasam gelemezdin. Çünkü burası bir kurtuluş kapısı değil.”
Levi’nin gülümsemesi yavaşça soldu. “Ne?”
”Burası bir tuzak noktası,” dedi Nova, silahını çekip namluyu Levi’nin göğsüne doğrultarak. “Ve sen, kendi ayaklarınla geldin.”
Çevredeki buhar bulutlarının arasından, metalik ayak sesleri gelmeye başladı. Gölgelerden birer birer çıkan silüetler belirdi. Kırmızı vizörlü, siyah zırhlı figürler.
Kızıl Lotus askerleri.
Levi, etrafını saran askerlere, sonra göğsüne doğrultulmuş silaha, en son da Nova’nın gözlerine baktı. Şaşkınlığı, yavaş yavaş derin, tarifsiz bir acıya dönüşüyordu.
”Sessiz?” dedi, sesi titreyerek. “Bu bir şaka mı? İndir silahı.”
”Sessiz yok,” dedi kız, parmağını tetiğe yerleştirerek. “Sadece Nova var. Ve görev tamamlandı.”
Buhar ve kırmızı uyarı ışıklarının arasında, zaman donmuş gibiydi.
Levi, etrafını saran namlulara bakmadı. Kızıl Lotus askerlerinin ağır nefes alışlarını ya da çelik botlarının zeminde çıkardığı tehditkar tıkırtıları duymadı. Onun dünyası, namlunun ucundaki o kıza, Nova’ya daralmıştı.
”Sessiz…” dedi Levi, sesi bir cam kırığı kadar keskin ama kırılgandı. Elini yavaşça, çok yavaşça alnının hizasına götürdü. Ama teslim olmak için değil. “O tünelde… Birlikte savaştık. Kendi hayatını riske attın. Bu da mı yalandı?”
Nova’nın parmağı tetikte milim kıpırdamadı. Yüzü, Sektör-0’ın buzlu rüzgârları kadar ifadesizdi. Ama içinde, o buzun altında volkanlar patlıyordu. Levi’nin bakışları… O bakışlarda öfke olsaydı, tetiği çekmek kolay olurdu. Nefret olsaydı, Nova bunu bir zafer sayardı.
Ama Levi ona hayal kırıklığıyla bakıyordu. Sanki Nova onu değil, kendi kendini öldürüyormuş gibi.
”Bir yatırım,” dedi Nova, sesinin titrememesi için insanüstü bir çaba harcayarak. “Seni buraya canlı getirmem gerekiyordu. Ölü bir prens, kapıları açamaz.”
Levi’nin yüzündeki o çocuksu inanç silindi. Yerine, babası İmparator Kronos’u andıran o soğuk, soylu ciddiyet yerleşti. Omuzları dikleşti. Yaralı koluna rağmen, bir anıt gibi dimdik durdu.
”Ben senin düşmanın değilim Nova,” dedi ilk kez ona gerçek adıyla hitap ederek. “Ben babam değilim.”
”Sen onun varisisin! Yakında onun gaddar rejimini sürdürmek için onun yerine geçeceksin!” diye bağırdı Nova.Sesi, yılların biriktirdiği zehri kusuyordu. “Ailem o yukarıdaki kulelerin gölgesinde can verirken, sen kristal teraslarında ‘barış’ oyunları oynuyordun! Masumiyet, senin gibi prensler için bir lükstür Levi. Bizim içinse bir zayıflık.”
Nova bir adım öne çıktı. Silahı Levi’nin kalbine kilitlenmişti.
”Şimdi çekil o terminalin başından. Karşında seni kurtaracak biri yok Levi. O inandığın masallar bitti. Karşında sadece sonunu getirecek olan kişi var.”
Levi, Nova’nın gözlerinin içine, o derin nefret kuyusuna baktı. Ve sonra, Nova’yı şaşırtan bir şey yaptı.
Gülümsedi. Ama bu neşeli bir gülüş değildi; hüzünlü, kabullenmiş bir vedaydı.
”Yanılıyorsun,” dedi Levi.
Ani bir hareketle, Zümrüt Yemin’i çekti.
Yeşil enerji sütunu, kırmızı sislerin arasında bir umut feneri gibi parladı. Askerler gerildi, nişan aldı. Nova dişlerini sıktı, ateş etmeye hazırlandı. Levi saldıracaktı. Savaşacaktı.
Ama beklediği olmadı.
Kılıcı ters çevirdi ve kabzasını Nova’ya uzattı. Yeşil ışık, Nova’nın yüzünü aydınlatırken, Levi sakinliğinden taviz vermedi.
”Benim sonumu getirebilirsin,” dedi bir boş vermiş bir kararlılıkla. “Ama inancımı öldüremezsin. Eğer intikamın, benim hayalimden daha değerliyse… Bunu ancak sen bilebilirsin… Artık bundan sonra yapacağın; beni yaklaşan verasetin sorumluluğundan kurtararak, iyilik yapmak olur ”
Nova donakaldı.
Bu hamleyi beklemiyordu. Bir savaş bekliyordu, bir direnç bekliyordu. Ama bu mutlak teslimiyet… Bu, Levi’nin ona olan güveninin son ve en acımasız kanıtıydı.
Silahı tutan eli titremeye başladı. Askerlerden biri, “Ne bekliyorsun Sessiz? Bitir işini!” diye bağırdı.
Nova tetiği sıkmaya çalıştı. Yapamıyordu. Levi’nin o yeşil gözleri, ruhunun en karanlık köşelerine ışık tutuyordu.
Tam o anda, arkalarındaki terminalden sağır edici bir siren sesi yükseldi.
Zemin sarsıldı. Levi ve Nova, dengelerini kaybedip sendelediler. Kapı… O devasa Yükseliş Kapısı açılmıyordu. Onun yerine, üzerindeki ekranlar kan kırmızısına dönmüştü.
Terminalden mekanik, ruhsuz bir ses yankılandı:
”İmha Dizisi Başlatılıyor. Hedef: Sektör-0 ve Alt Katmanlar. Geri sayım başladı.”
Levi dehşet içinde arkasına döndü. “Ne?”
Ekranda bir harita belirdi. Ama bu bir yol haritası değildi. Bu, şehrin altındaki patlayıcıların ve zehirli gaz vanalarının yerleşim planıydı. Ve Levi, o parşömeni okutarak, babasının kıyamet emrini vermişti.
Nova, silahını indirdi. Gözleri ekrandaki kırmızı sayaçtaydı.
”Yüzey…” diye fısıldadı Nova, dehşet içinde. “Yüzey yok. Harita bir anahtar değilmiş Levi… Harita bir tetikmiş.”
Levi, titreyen elleriyle terminale yapıştı, parşömeni çekip almaya çalıştı ama sistem kilitlenmişti. “Hayır… Hayır, ben halkımı kurtarmak istedim! Onları yok etmek değil!”
Askerler bile paniklemeye başlamıştı. Liderleri, “Bu planda yoktu! Çıkın buradan!” diye bağırarak kaçmaya başladı.
Ama Nova kaçmadı. Levi’ye baktı. Dünyası başına yıkılmıştı. Dizlerinin üzerine çökmüş, kendi elleriyle başlattığı kıyamete bakıyordu.
Ve Nova o an kararını verdi. İntikam, soğuk yenen bir yemekti belki. Ama şimdi, o soğukluk yerini yakıcı bir gerçeğe bırakmıştı.
Canavar Levi değildi. Canavar, onları bu satranç tahtasına koyan İmparator’du.
Kırmızı uyarı ışıkları, Çekirdek’in metal duvarlarında bir nabız gibi atıyor, her yanıp sönüşte Levi’nin yüzündeki dehşeti daha da derinleştiriyordu.
Siren sesleri, Kızıl Lotus askerlerinin panik dolu çığlıklarını bastırmıştı. O “korkusuz” isyancılar, o ölüm makineleri, şimdi birer hamam böceği gibi kaçışıyorlardı. Liderleri çoktan buhar tünellerinde kaybolmuştu. Geriye sadece duman, gürültü ve kendi elleriyle kıyameti başlatan o çocuk kalmıştı.
Levi, terminalin önünde diz çökmüş, titreyen parmaklarıyla sistemi durdurmaya çalışıyordu. Ama her tuş, her komut reddediliyordu.
ERİŞİM REDDEDİLDİ. İMHA GERİ SAYIMI: 04:59.
”Ben yaptım…” diye fısıldadı Levi. Sesi, mekanik uğultunun içinde kaybolup gidiyordu. Gözleri, yerdeki o lanetli parşömene, “özgürlük” sandığı o ölüm fermanına takılı kalmıştı. “Onları kurtaracaktım. Hepsini öldürdüm.”
Nova, silahını kılıfına soktu. Artık bir silaha ihtiyaç yoktu; düşman karşısında değil, zamanın kendisiydi. Levi’nin omzuna yapıştı ve onu sertçe sarstı.
”Kendine gel Varis!” diye bağırdı Nova, Levi’nin yüzünü kendine çevirerek. “Yas tutmanın sırası değil! Bunu durdurmanın bir yolu olmalı!”
Levi, boş gözlerle ona baktı. “Babamın sistemi… Kusursuzdur Nova. Geri dönüşü yok. Bu harita bir tuzakmış. Bir kez çevrildiğinde, durdurulamaz.”
”Her sistemin bir açığı vardır,” dedi Nova, Levi’yi ayağa kaldırıp terminalin yan tarafındaki devasa hidrolik vanalara sürükleyerek. Gözleri, o karmaşık boru yığınlarını taradı ve sonunda aradığını buldu.
Ana basınç tahliye kolu.
Üzerinde, sarı ve siyah şeritlerle MANUEL GEÇERSİZ KILMA yazan, paslanmış, devasa bir kol.
”Şurası!” diye işaret etti Nova. “Basıncı tahliye edersek, gaz tankları patlamaz. İmha durur.”
Levi, kolu gördüğü an gözlerinde cılız bir umut ışığı belirdi. Hemen oraya koştular. Kol, insan boyundaydı ve muhtemelen yıllardır hareket ettirilmemişti.
”Birlikte!” dedi Levi.
İkisi birden, paslı metale asıldılar. Levi’nin yaralı omzundan taze kan sızıyor, Nova’nın dişleri birbirine kenetleniyordu. Metal gıcırdadı. Direndi. Ve sonunda, büyük bir tıslama sesiyle aşağı indi.
Siren sesi değişti. Kırmızı ışıklar yavaşladı.
BASINÇ TAHLİYESİ AKTİF. İMHA BEKLEMEDE.
”Durdu,” dedi Levi, nefes nefese, alnını soğuk metale yaslayarak. “Sonunda… Durdu.”
Nova da derin bir nefes aldı. Ancak gözü, terminaldeki ekrana kaydı. Sayaç durmamıştı. Sadece yavaşlamıştı. Ve ekranda yanıp sönen yeni bir uyarı belirdi.
DİKKAT: MANUEL MÜDAHALE GEREKLİ. KOL SERBEST BIRAKILIRSA PROTOKOL DEVAM EDER.
Nova’nın kanı dondu.
Sistem durmamıştı. Sadece birisi o kolu tuttuğu sürece “beklemeye” alınmıştı. Kol bırakıldığı an, patlama gerçekleşecekti.
”Levi…” dedi Nova, sesi fısıltıdan farksızdı.
Levi de uyarıyı gördü. Yüzündeki rahatlama ifadesi, yerini korkunç bir idrake bıraktı. O kolu tutan kişi, buradan çıkamazdı. O kolu tutan kişi, şehirde kimse kalmayana kadar, belki de sonsuza kadar burada kalmak zorundaydı.
Ve Çekirdek, birazdan mühürlenecekti.
”Biri kalmak zorunda,” dedi Levi, sesi titreyerek. Gözlerini Nova’ya çevirdi. O yeşil gözlerde, çok güçlü bir fedakârlık parıltısı vardı. “Sen git, Nova. Asansör hâlâ çalışıyor.”
”Saçmalama,” dedi Nova, kolu daha sıkı kavrayarak. “Yaralısın. O kolu tek başına beş dakika bile tutamazsın. Gücün yetmez.”
”Gücüm yetmek zorunda!” diye bağırdı Levi. “Bu benim hatamdı! Bedelini ben ödeyeceğim!”
Nova, Levi’ye baktı. Bu çocuk, sarayda büyümüştü ama yüreği savaş meydanlarında dövülmüş gibiydi. Onu burada bırakırsa, Levi ölecekti. Ve Nova, hayatı boyunca taşıyacağı bir vicdan azabıyla yaşayacaktı. Ama eğer Nova kalırsa…
Kendi hayatı, Sektör-0’ın çamurlu sokaklarında bir hiçti. Ama Levi… Levi bir semboldü. Eğer o yaşarsa, o haritadaki yalanı tüm dünyaya anlatabilirdi. Eğer o yaşarsa, o vaat ettiği “huzurlu ülkeyi” inşa edebilirdi.
Nova, kararını vermişti.
Yüzüne, Levi’nin daha önce hiç görmediği, maskesiz, saf ve hüzünlü bir tebessüm yerleştirdi.
”Haklısın Varis,” dedi Nova yumuşakça. “Bu senin hatandı. Ama bunu düzeltmek benim görevim.”
Ve Levi ne olduğunu anlamadan, Nova ani bir hareketle iterek oradan uzaklaştırdı. Levi, hazırlıksız yakalanmıştı. Sendeleyerek geriye düştü.
Nova, tüm ağırlığını kola vererek onu kilitledi ve diğer eliyle, odanın çıkış kapısının, o kalın cam bölmenin butonuna bastı.
”Nova! HAYIR!”
Levi yerden fırlayıp cama koştu ama çok geçti. Güçlendirilmiş cam kapı, Levi ile Nova’nın arasına, aşılması imkânsız bir duvar gibi indi.
Levi’nin yumrukları, kırılmaz cama iniyordu. Sesi, kalın camın ardında boğuk, çaresiz bir haykırışa dönüşüyordu. Levi, Zümrüt Yemin’i çekmiş, lazer ucuyla camı kesmeye çalışıyordu ama nafileydi. Yükseliş Kapısı’nın camları, okyanus basıncına dayanacak şekilde tasarlanmıştı. Levi’nin öfkesi ya da kederi onu kıramazdı.
”Aç kapıyı!” diye bağırıyordu Levi, gözlerinden yaşlar süzülürken. “Bırak o kolu Nova! Bırak! Birlikte ölelim!”
İçeride, Nova dişlerini sıkmış, tüm vücut ağırlığını o paslı, inatçı metal kola vermişti. Kasları asit dökülmüş gibi yanıyor, damarlarındaki adrenalin yerini yavaş yavaş uyuşukluğa bırakıyordu. Odadaki basınç tanklarından sızan soğutucu gazlar, zemini beyaz bir sisle kaplamaya başlamıştı. Görüş alanı daralıyordu.
Ama Levi’yi görebiliyordu.
Cama yapışmış, elini ona uzatan Levi’yi görebiliyordu.
Nova, acı içinde gülümsedi. Bu gülümsemede maske yoktu. Sektör-0’ın kiri, Kızıl Lotus’un nefreti yoktu. Sadece bir kız çocuğu vardı.
”Gitme vakti Varis,” dedi Nova. Sesi camın ardından duyulmuyordu ama dudaklarını okuyan Levi, ne dediğini anladı.
Levi, kılıcını yere fırlattı. Çaresizlikle iki elini cama dayadı.
”Neden?” diye sordu, sesi çatallıydı. “Neden beni kurtardın? Ben düşmanındım!”
Nova, başını iki yana salladı. Kolu tutan elleri titriyordu ama bırakmadı. Gözlerini Levi’nin yeşil gözlerine dikti.
”Çünkü o harita yalandı Levi,” dedi Nova, sesi kendi kulaklarında bile yankılanarak. “Babanın çizdiği yollar, o parşömen, hepsi yalandı. Ama sen…”
Nova derin bir nefes aldı. Ciğerlerine dolan gaz onu öksürttü ama devam etti.
”Sen gerçeksin. Sen, bu şehrin sahip olduğu tek gerçek şeysin.”
Arkadaki terminalden mekanik anons duyuldu:
TAHLİYE ASANSÖRÜ AKTİF. KALKIŞ İÇİN SON 10 SANİYE.
Levi’nin bulunduğu koridordaki asansörün kapıları tıslayarak açıldı.
”Binmeyeceğim!” diye bağırdı Levi. “Seni burada bırakmam!”
”Binmek zorundasın!” diye haykırdı Nova, son gücünü toplayarak. Gözlerinden süzülen bir damla yaş, yanağındaki kirin üzerinde temiz bir yol çizdi. “Yukarı çık ve onlara gerçeği anlat. Babanın yalanını yık. Ve bu ülkeyi en baştan inşa et…”
Nova’nın sesi titredi.
”Eminim sizin saraydaki bahçenizde bolca çiçek vardır. Bahçene benim için de bir çiçek dik.”
Bu yersiz bir istek değildi. Sektör-0’da asla çiçek yetişmezdi. Orada yaşayanlar çiçeğin ne olduğunu bile doğru düzgün bilmezdi.
Levi hıçkırarak cama vurdu. Asansörün otomatik güvenlik protokolü devreye girdi. Görünmez manyetik kollar, Levi’yi geriye, asansör kabinine doğru çekmeye başladı.
Levi sürüklenirken ellerini Nova’ya uzattı. Nova ise olduğu yerde, o devasa kolu tutarak bir heykel gibi duruyordu.
Asansörün kapıları kapanmaya başladı.
Son gördüğü şey, Nova’nın dumanların arasında kaybolan silüetiydi. Ve dudaklarından dökülen son sessiz cümle:
”Artık kendi haritanı çiz.”
Kapılar kapandı.
Asansör hızla yukarı, ışığa, gökyüzüne doğru fırladı. Levi, dizlerinin üzerine çöktü. Ömrü boyunca bu yükü nasıl taşıyacaktı?
Aşağıda, Çekirdek Odası’nda, Nova kolu tutmaya devam ediyordu.
Gaz artık boğazını yakıyor, görüşünü tamamen kapatıyordu. Ama korkmuyordu. Yalnızlık, Sektör-0’da bir lanetti. Ama burada, bir tercih olmuştu.
Güzel hayaller kurarak zihnini oyalamaya çalıştı.
Ve sonra, büyük bir gürültüyle tavan çökmeye başladı. Işıklar söndü.
Ve sonsuz bir karanlık, Nova’yı kucakladı.
Yukarıda ise, asansör Aura-Prime’ın en tepesine, Kristal Teraslara ulaştığında, kapılar açıldı. Yapay güneş ışığı Levi’nin yüzüne vurdu.
Levi, asansörden çıktı. Yüzünde yaşlar kurumuştu. Gözlerindeki o saf, çocuksu ifade gitmiş; yerine asırlık bir kederin ve sarsılmaz bir kararlılığın sertliği gelmişti.
Aura-Prime hâlâ ayaktaydı. Ama temelleri sarsılmıştı. Ve Levi biliyordu ki, asıl savaş şimdi başlıyordu. Sadece babasına karşı değil; unutuluşa karşı.
Arkasını döndü ve şehrin puslu ufkuna baktı.
”Söz veriyorum Nova,” dedi rüzgâra fısıldayarak. “Kendi haritamı bu sefer başkaları değil, ben çizeceğim.”
- Yalanın Koordinatları - 1 Nisan 2026
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.