Siz hiç dünya haritasını açıp gözünüz kapalıyken parmağınızı herhangi bir noktaya koyup oraya gidip her şeye yeniden başlamak istediniz mi? Ben istedim. Hayat o kadar yordu ki beni sanki açık hava hapishanesindeyim de etrafımı görünmez teller çevirmiş ve bir el devamlı boğazımı sıkıyorcasına çırpınıyorum, nefes almak için uğraşıyorum ama yine de alamıyorum. İşte böyle hissediyorum son zamanlarda. Ben biraz size kendimi anlatacağım bugün. Benim adım Pakize, ev hanımıyım. 24 saat hiç bitmeyen bir işi yapıyorum.
imse farkında değil ne kadar çalıştığımdan, ne kadar yorulduğumdan. Bütün görevim ev halkını memnun edip onların mutlu ve sağlıklı olmalarını sağlamak. Ha bundan mutlu olmadığım, onları önemsemediğim, yaptığım bütün işleri görev olarak yaptığım varsayılmasın, fedakârca koşturuyorum ve gizli bir haz alıyorum yaptığım işten. Maaşım yok, boğaz tokluğuna çalışıyorum, onu da kendim pişiriyorum zaten. Hayallerim bile ev halkımla ilgili; çocuklar büyüyüp, okuyup güzel mesleklere kavuşup evlenecek yuva kuracaklar, torun torbaya karışacağız, eşim emekli olunca gezeceğiz inşallah. Hayaller böyle şimdilik. Güzel bir hayal değil mi?
Kızımın parkta gezerken yakalayıp cam fanusa koyduğu kelebeğe bakıyorum. Kanatlarını her çırptığında fanusun camına çarpıyor ve kanatları camda iz bırakıyor. İşte o kelebek benim galiba. Uçmak istiyorum, çabalıyorum her seferinde görünmez duvarlarıma çarpıyor kanatlarım. Biraz daha ölüyor ruhum, her çırpınışımda bir iz bırakıyorum ben de evimin duvarlarında, görünmez setlerinde hapishanemin. Kızımın odasını düzeltirken yere atılmış çoraplarına, yatağın üzerindeki pijamasına, karmakarışık hâle getirdiği dolabına bakıp “Yine mi ya! Daha yeni düzelttim hâlbuki, bu böyle olmaz ama odasını da her gün ben mi temizleyeceğim!” diyerek fanusun içindeki kelebeğe son bir bakış atıyorum. Kelebek hâlâ çırpınıyor fanusta. “Eve gelsin ilk iş seni kurtaracağım bu yerden.” diyerek odadan çıkıyorum.
Günlük işler beni bekliyor. Temizlik, ütü, bulaşıklar, en büyük derdim ise yemek. Bugün ne pişirsem acaba diye devamlı aklımda dönen düşünceler içerisinde günlük temizliğime başlıyorum. Odaları süpürüp, siliyorum, odaya yayılan yüzey temizleyicisinin sabun kokusunu içime çekiyorum. Her yerin temizlendiğinden emin olarak tuvalet ve lavaboları ovup parlatıyorum. Eşim tıraş olurken yine sakallarından parçacıkları fayansa sıçratmış “Bin kere söyledim ama ben sana ya! Yine aynı, yine değişmiyor” söyleniyorum kendi kendime, biraz daha ovuyorum. Evdekiler aynaya su sıçratmışlar, onları da ovup temizliyor, parlatıyorum. Aynada görünen saçı başı dağılmış, yorgun kadına bakıp fazla düşünmeden topladığım saçlarımdan isyan edercesine kaçışan bukleleri ellerimle düzeltip topluyorum. Ev temizliği tamamlanınca sıra yemek hazırlığına geliyor. Saat öğle suları, çocuklar okuldan gelecekler birazdan, onlar gelmeden yemeği yapmalıyım. Koşarcasına mutfağa giriyorum ve yine o tanıdık hareket, aceleden dirseğimi kapının koluna çarpıyorum ve bir “ahh!” sesi eşliğinde buzdolabına gidiyorum “Ne pişirsem ne pişirsem?” Kız diyette, malum ergenlik hâli, kendiyle pek meşgul. Oğlan sebze sevmez sadece köfte, makarna, patates kızartması. Eşim hamur işi ve et ister “Aman ne bulurlarsa onu yesinler!” diyerek pazardan aldığım fazla bekletmeye gelmeyen ıspanaklarda karar kılıyorum. Ispanakları su dolu leğenin içine alıp üzerine biraz da sirke döküyorum, bekletiyorum sonra yıkama faslı başlıyor. Kumu gitsin diye kaç kere yıkadığımı şaşırıyorum. Belimin ağrısı bıçak gibi sırtıma saplanınca tezgâhın önünde ellerimi belime koyup tutulan sırtımı düzeltiyorum. Ispanaklar tencereye konuluncaya kadar ne kadar zaman geçtiğine bakmak için mutfak saatime bakıyorum. Tencereden tıkırtılar geliyor. Yemeğin iştah açan kokusunu içime çekip yemeğin tuzunu kontrol ediyorum.
Oğlan memnun olsun diye makarnayı da haşlıyorum ve en son eşime sütlaç yapıyorum. Yemekler tamam çok şükür. Herkesi mutlu etmek için çırpınırken kapı çalıyor ve çocuklar okuldan geliyor. Kapıyı açıyorum, ellerimi bulaşık havlusuyla kurularken üzerimde mutfak önlüğüm “Hoş geldiniz benim kuzularım!” diyerek sevgiyle sesleniyorum çocuklarıma. İtişe kakışa giren kızımla oğlum beli ki yine bir şeye takılmışlar, benim hoş geldinizlerimi, kuzularımı, onlara döktüğüm dilleri duyan yok, onlar kendi hâllerinde tartışıyorlar hâlâ. Her biri kendi odasına dalıyor, beni gören yok, “Ben bile kendimi görmüyorum ki çocuklar ne yapsınlar?” Kendi kendime söyleniyorum. Sabah kahvesi vaktim geçti ama canım çok çekti vallahi. Kendime bir fincan sade Türk kahvesi yapıyorum, salona geçip açıyorum televizyonu, koltuğuma oturup kahvemi içeceğim, oğlum yanıma gelip başlıyor okulda yapacağı projeyi anlatmaya “Anne! Öğretmen sonbahar teması için ödev verdi, sararan ağaç yapraklarını toplayıp kartona yapıştıracağız, altlarına ağaçların isimlerini yazacağız. Hadi hemen çıkalım toplayalım ağaçlardan tamam mı? Anne hadi ama yapalım ödevimi!” Kahveyi güç bela bitirip odama gidiyorum ve çocuğumun öğretmenine söyleniyorum. “Tamam! Anladım da hemen ertesi güne de böyle ödev verilir mi? Azıcık zaman tanıyın bize de değil mi? Hafta sonu falan ormana gidelim toplayalım, hem değişiklikte olur bizim için, azıcık yürürüz belki piknik yaparız ahh ne güzel olurdu yaa!” Böyle iç çeke çeke hazırlanıp tarak görmeyen saçlarımı tarıyor göz kalemimi çekiyor ve ne zamandır aldığım ama hiç kullanmaya fırsat bulamadığım rujumu sürüyorum. Bir iki fıs da parfümümden, işte hazırım bile. Bu bile iyi geldi, dışarı çıkıyorum.
Akşam olup eşim eve gelince hazır olan sofranın başına oturuyoruz ailecek, “Yemekte ne var hanım?” diyen eşime “Ispanak yemeği yaptım size, yanında mis gibi yoğurt, salata bir de makarna yaptım” Gülümseyerek anlatıyorum yemeklerimi ama herkes mutsuz yemeklerden. Kızım ıspanak istiyor, oğlum “Makarna koy bana!” diyor, eşim “Allah’ını seversen güzel bir yemek yapsaydın ya, ıspanak ne? Ben yemem, bana yoğurtlu makarna ver, üzerine de salçalı sos yap!” Sofradan kalkıyorum, mutfakta salçalı sos yapıyorum, tavayı getiriyorum masaya ve hepimiz dalıyoruz kendi iç dünyamıza. Sofrada sadece çatal, kaşık sesi. Ben ıspanak yemeğimi yerken kimse ıspanakları yıkarken, pişirirken ağrıyan belimi, ev ekonomisine katkımı görmüyor. Yemek masasından kalkan çocuklar odalarına, eşim televizyonun karşısına geçiyor. Ben çayı koyuyorum, bulaşıkları toplayıp makinaya atıyorum, yemekleri saklama kaplarına koyarken daha kaç gün bu ıspanak yemeğini yiyeceğimi hesaplıyorum.
“Hâlbuki hepsi bir tabak yeselerdi bu yemek bitecekti” Her yer toplandıktan sonra çayları koyuyorum, sütlaçları buzdolabından alıp eşimin önüne koyuyorum, o kendini televizyondaki maça kaptırmış, “Çekil hanım önümden!” diye bana çıkışıyor. Çekiliyorum önünden. Çocuklara sesleniyorum “Gelin sütlaçlarınızı alın!” diye ama odasına istiyor kızım. Odaya giriyorum, gözüm kelebeğe takılıyor, hâlâ çırpınıyor garibim. Birden ona doğru yürüyorum, fanusu elime alıp pencereye doğru gidiyorum. Açtığım camdan kelebeği uçuruyorum akşamın karanlığında “Uç git, kısacık da olsa ömrünü özgürce yaşa!” diyorum. Kızım gözlerimden akan yaşlara bakakalmış hâlde beni izlerken kitaplığında duran dünya atlasını açıyorum. Dünya haritasına şöyle bir bakıyorum, sonra gözlerimi kapatıp işaret parmağımla bir ileri bir geri hareketler yapıp bir noktaya parmağımı basıyorum. Parmağımın denk geldiği ülkeye bakıyorum heyecanla “aaa Mısır!” tamam diyorum “Ben Mısır’a gidiyorum!” Sırt çantamı alacağım ve bu evden bir iki hafta uzaklaşıp Mısır’ı gezmeye gideceğim. Rahmetli babamdan miras olan kiralık evimden gelen gelire hiç dokunmadım, uzun süre o beni finansal olarak destekler nasılsa, pasaportlarımız nice zamandır yatak odasının şifonyerinde duruyor, artık işe yarasın niye bekliyorum ki? Kelebek boşuna çırpınmasın, kanatlarıyla uçsun o da. Biraz kendimi dinlemeye ihtiyacım var.
- Kelebeğin Çırpınışları - 1 Nisan 2026
- İstersem Olur - 1 Kasım 2025
- Hayatlarımızı Kurtaran Palyaço - 1 Ağustos 2025
- Maske - 1 Mayıs 2025
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.