Öykü

Eşik

Buruş buruş eski tip haritasını yorgun gözlerle takip ediyordu. Issız bir ormanın güneş girmeyen karanlığında, daha ne kadar bu bitkinlikle devam edebilirdi? Ensesindeki ürperti hiç bitmiyordu. Anlık cılız ışıkların girebildiği öğlen vakti bile, bu lanetli diyarda hiç uyumayan bir şeyler vardı. Burada alınan nefes zehirdi. Burası onun doğum yeriydi. Kendini bildi bileli – tahmini olarak otuzlu yaşlarında olmalıydı – buradan çıkamamıştı. Çocukluğunda onu yetiştiren ışık varlıklarını zorlukla hatırlıyordu. Sanki tadı damağında kalan tek seferlik bir rüya gibiydi. Onları bir daha asla görmemişti.

Küçük yaşta avlanmayı ve ölümüne koşmayı öğrendi. Vahşi kediler kadar yırtıcı, yılanlar kadar sessizce gölgelerden kıvrılmayı öğrendi. Ama tek bir sorunun cevabı zihnini kemire kemire bitirmişti: Neden?

Tüm bunların anlamı neydi? Niye bu kara yeşil hapishanede doğmuş ve buradan hiç çıkamamıştı? Kendilerini doğuranlar neredeydi ve neden onunla iletişim kurmuyorlardı? O varlıklar ona niye yardım etmiş ama sonra ortadan kaybolmuştu? Ve belki de en önemlisi, buradan nasıl çıkabilirdi?

Sonsuza uzayan günlerden birinde, elinde ölü bir adamın haritasıyla yön bulmaya çalışıyordu. Paramparça olmuş haritadan okuyabildiğine göre kuzey doğu yönündeki patikanın yanından gizli bir sapağa girerse, içinde erzak ve belki de ilkel silahların olacağı kamufle bir sığınak bulabilirdi.

Yürürken nefesleri hızlıydı, tetikteydi çünkü arkasında git gide artan malum hışırtılar ve soluk sesleri duyuyordu.

O sesler, bu ormanın sesleri değildi. Ne rüzgârın yaprakları tırmalaması, ne de bir hayvanın ayak sesiydi. Daha çok… boğazı yırtılmış birinin nefesini andırıyordu; sanki bir şey koşuyor ama ciğeri yok, sanki biri konuşuyor ama dili çürük. Arada bir, kulak zarına iğne gibi batan fısıltılar yükseliyordu: Adını söylemiyorlardı. Onun adını kimse bilmiyordu zaten. Ona “sen” diyorlardı. Hep aynı kelime; yalnız ve aşağılayıcı.

“Sen.”

Bir an durup omzunun üstünden geriye baktı. Gördüğü şey, görmediği şeydi: karanlığın içinde karanlıktan daha kara bir kıpırtı. Gölgeler sanki yer değiştirmiş, ağaçların altı yerden kalkıp yürümeye başlamıştı. Gözlerini kısınca, iki sarı nokta belirdi; sonra kayboldu. Sonra üç. Sonra altı. Daha da iğrendirici olanı , o sapsarı hastalıklı ve morarmış damarlı gözlerin hepsi tek bir cehennemi organizmaya ait, yüzsüz ve ruhsuz bir garibeye ait olmasıydı.

Öfke, karnında boğulan bir hayvan gibi dönüp dolaştı. Bu öfke onu yıllardır taşıyordu: umutsuzluğun üstünde duran bir kaya parçası gibi. Kıpırdadıkça daha da ağırlaşıyor, nefesini kesiyordu. Ama bırakamıyordu. Çünkü öfke, hâlâ yürüdüğünün kanıtıydı.

Haritaya tekrar eğildi. Parmakları titriyordu; soğuktan değil, sinirden. Çizgiler arasında bir sapağı işaretleyen küçük bir çentik vardı. “Gizli” kelimesi yoktu elbette, ama haritanın köşesine işlenmiş o garip işaret… çocukluğunda ışık varlıklarının öğrettiği bir sembole benziyordu: tek gözlü bir güneş, etrafında üç kırık halka.

Bu işaret kalbiyle konuştu. “Buraya.”

Patika daraldı. Ağaçlar birbirine yaklaşarak bir tünel yaptı; gövdeleri, eski yara izleriyle doluydu. Kabuğun altında siyahımsı bir şey atıyordu, damar gibi. Bir süre sonra toprağın rengi değişti: yeşilden kül rengine. Ayaklarının altından, sanki taş değil de kemik basıyordu.

Birden, önündeki çalılığın içinden bir gölge fırladı.

Refleksle yan tarafa sıçradı. Elinde silah yoktu, yalnızca keskinleştirilmiş bir dal parçası. Ama yıllar ona, silahın sadece metal olmadığını öğretmişti: Keskinleşmiş niyeti de silahıydı , hayatta kalmaktan başka bir amacı olmayan saf niyeti…

Gölge, o çok gözlü biçimsiz iğrençlikti. Yüz yerine balçık gibi kaynayıp fokurdayan bir dokudan çığlığa benzer insanlık dışı çığlıklar çıktı. Sanki her bir bağırışında binlerce işkence çeken ruhun feryatlarını taşıyordu. Dokungaça benzer kolları açlıkla tıslayıp birbiri etrafında dönüyordu.

Gölge üzerine atladı.

O da aynı anda sıçradı ve sivri dalı gözlerden birine sapladı. Gölge uludu. Dalın kıymıkları, hastalıklı göz damarlarını parçaladı. Aynı zamanda gölgenin biçimsiz ağız yarığından çıkan sivri dişleri omzuna geçti. Etinin içinde bir kıvılcım gibi acı patladı. Öfke yükseldi. Umutsuz öfke. “Hayır,” dedi dişlerinin arasından, “Henüz değil!”

Dizini hayvanın karnına benzeyen pelteden gövdesine gömdü, sonra başıyla tüm gücüyle biçimsiz yüzüne vurdu. Yüzden mide bulandırıcı bir ses gelip çatladı. İçinden böcek gibi bir şeyler döküldü. Yaratık geri sendeledi, fısıltılar arttı. Arkadaki hışırtı daha da yakınlaştı.

Gölge tekrar hamle yaptığında, yana sıçradı. Gölge önüneki ağaç gövdesine çarptı. Anlık sendelemesi sırasında “o” yerdeki taşı gördü. Hemen alıp bir haykırışla tam suratına patlattı. Yaratık çırpındı, ağzı olabilecek biçimsiz yarıktan sıcak duman çıktı. O duman, kükürt kokuyordu.

Cehennem kokusu.

İçini bir an için çocukluğundan bir anı deldi: ışık varlıklarının onu bir dere kenarında yıkadığı, tenine soğuk bir ışık sürdüğü an. “Kokuyu takip etme,” demişlerdi sanki, “koku seni çağırır.” Ama o koku zaten buradaydı. Bu toprakların derisinde. Onun ciğerlerinde. Onun doğum yerinde.

Gölge nihayet yere yığıldı. O nefes nefese kaldı. Omzundaki ısırık yanıyordu, ama kanının rengi şimdilik normaldi.

Arkasından bir çıtırtı geldi.

Bu sefer tek bir düşman değildi. Ağaçların arasında, insan boyunda şekiller belirdi: paslı zırh parçalarıyla kaplı, yüzleri bezle sarılı, ellerinde kırık mızraklar taşıyan yürüyen cesetler. Göz yerlerinde sönmemiş kömür gibi kızıllıklar vardı. Her adımlarında toprağın altından ince ince duman sızıyor, ayak izleri yanık izine dönüşüyordu.

Haritayı göğsüne bastırdı. Koştu.

Sapağı bulmak zorundaydı. Yoksa bu orman onu, tıpkı diğerlerini yediği gibi yiyecekti. Patika sağa kıvrıldı, sonra birden kesildi. Karşısında, ağaç köklerinden yapılmış bir duvar vardı. Kökler birbirine örülmüş, aralarına kemik parçaları sıkıştırılmıştı. Üstünde o sembol: tek gözlü güneş, üç kırık halka.

İçinde bir şey titredi: umut değil, belki hatıra. Belki de öfkenin arkasına saklanmış son bir kıvılcım.

Köklerin arasında, neredeyse görünmez bir aralık vardı. Parmaklarını soktu, çekti. Kökler canlıydı; elini ısırır gibi kıpırdadılar. Ama o da inat etti, dişlerini sıktı, bastırdı. Aralık genişledi. İçeriden kuru hava değil, sıcak bir nefes çıktı. Tıpkı bir fırının kapağını açınca gelen gibi. Cehennemin nefesi. Yeniden ensesinde. Onu asla bırakmıyor , yine onu istiyordu. Çocukluğundan gelen lanet yine peşindeydi.

Arkasındaki yürüyenler yaklaşıyordu. Mızrakları toprağı kazıyor, fısıltıları çoğalıyordu.

“Sen. Sen. Sen.”

Bir an durdu. Omzundaki acı, boynuna yayıldı. Eğer şimdi içeri girerse, belki sığınak bulacaktı. Belki silah. Belki erzak. Ama belki de… tuzak. Bu yerlerin “belki”leri hep bir bıçak gibi ters dönerdi.

Yine de devam edecekti. Çünkü kara orman onun durmasını istiyordu. Çünkü çocukluğunda onu yıkayan ışık, “Ne olursa olsun devam et” demişti. Tutunabileceği tek söz buydu.

Kök aralığından içeri kaydı. Karanlık onu yuttu. Arkasından kökler kapanırken dışarıdaki fısıltı bir an yükseldi, sonra boğuldu.

İçerisi bir tüneldi. Duvarlar taş değil, kömürleşmiş ağaçtı. Tavandan sarkan şeyler vardı: kurumuş dil parçalarına benzer, ince ve uzun. Arada bir kıpırdıyorlardı, sanki kokusunu almış gibi.

Tünelin sonunda yuvarlak bir oda açıldı. Ortada, yarısı gömülü bir sandık duruyordu. Üstünde paslanmış bir kilit vardu. Yanında da yere çizilmiş bir daire: külle çizilmiş, içinde aynı sembol tekrar tekrar. Dairenin kenarına kazınmış cümleler vardı. Okumayı bilmiyordu. Ona kim öğretecekti? Ama işaretler, beyninde bir yere çarpıp yankılandı.

Sanki bir dil, ona çocukken verilmişti de yıllarca unutulmuştu.

Elini sandığa uzattı.

Tam o sırada, odanın köşesindeki karanlık hareket etti. Bir gölge değil; gölgenin altında saklanan bir şey. İnce uzun bir beden. Dört kol. Üstünde eski bir rahip cüppesi. Başının yerinde, bir insan kafatası vardı. İçinden ateş gibi bir ışık sızıyordu. Kafatasının çenesinden sarkan zincirler yerde sürünüyordu.

Varlık konuşmadı. Konuşmaya ihtiyacı yoktu. Oda, varlığın nefesiyle doldu. Hava ağırlaştı. Kükürt kokusu büyüdü. Duvarlardaki kömür damarları parladı.

O, ormanın yürüyenleri değildi.

O buranın karanlık efendisiydi.

İçinde bir anlık boşluk açıldı. Umutsuzluk, bütün göğsünü kapladı. “Neden?” sorusu, tekrar beynini ısırdı. Neden doğmuştu? Neden buradaydı? Neden ışık varlıkları onu bırakmıştı? Neden…

Varlık bir adım attı. Zincirler şıngırdadı. Kafatasının içindeki ateş büyüdü.

Tam o an, sandığın kapağı kendiliğinden tık diye oynadı. Sanki içeriden bir şey cevap verdi. Sanki “neden” sorusuna değil, “devam” cümlesine açılıyordu.

O, gözlerini varlıktan ayırmadan sandığın kilidine asıldı. Parmakları kanadı. Kilit sertti. Zincirler yaklaşırken, kalbi boğazına çıktı. Ama o, öfkesini tuttu. Öfkesini bir bıçak gibi inceletti. Umutsuzluğunu bir kalkan gibi kaldırdı.

Kilit kırıldı.

Sandık açıldı.

İçeride, beklediği gibi yiyecek ya da sıradan bir silah yoktu. İçeride bir parça ışık vardı: küçük, soluk, ama gerçek. Cam gibi bir kapsülün içinde nabız atıyordu. Yanında da siyah metalden yapılmış kısa bir bıçak; üzerinde aynı sembol, ama bu sefer çizilmemiş, sanki ateşle damgalanmıştı.

Varlık o anda durdu. Kafatasının içindeki ateş titredi. Sanki ışık, tehlikeyi varlığa anlatıyor ve huzursuzlanıyordu.

O bıçağı aldı. Metal, eline değdiği an omzundaki ısırık sızısı bir an kesildi. Bıçak sanki “ben buradayım” diyordu. Tıpkı yıllardır görmediği ışık varlıklarının dokunuşu gibi.

Varlık saldırdı.

 

O saldırdı.

Dört kol aynı anda uzandı. Zincirler bir ağ gibi fırladı. O, yere yuvarlandı. Zincirlerden biri bacağını yakaladı, derisine yapıştı, yakmaya başladı. Dişlerini sıktı, çığlık atmadı. Çığlık, bu yerlerde düşmana yemek olurdu.

Bıçağı savurdu. Zincir kesildi. Kesilen yerden siyah kan değil, kıpkırmızı kıvılcım çıktı. Cehennemin demiri can çekişti.

Varlık ikinci kez hamle yaptı. Bu kez kafatasını ona doğru eğdi; içindeki ateş bir alev dili gibi uzandı. Yüzünü yaladı. Kaşları kavruldu. Derisi acıdı. Görüşü bir an karardı.

Ama geri adım atmadı.

Eğer geri adım atarsa bu orman onu sonsuza kadar “sen” yapacaktı.

Bıçağı iki eliyle kavradı, alevin içinden ileri atıldı. Kafatasına sapladı.

Bir çan sesi duyuldu. Kemiklerin çarpışıp veba gecelerinde dans ettiği o ölümün hatırası olan çanları duydu. Oda titredi. Duvarlardaki damarlar çatladı. Kafatasının içindeki ateş bir an büyüdü, sonra söndü. Varlık geriye sendeledi, zincirler yere düştü. Karanlık, sanki bir an için nefesini tuttu.

O dizlerinin üstünde kaldı. Omzu, bacağı, yüzü yanıyordu. İçinde hâlâ umutsuzluk vardı; bitmemişti. Ama onun üstünde, küçük bir şey büyüyordu: “devam”ın kutsal inadı. Sanki bu, onun doğuştan lanetinin içinde saklı tek lütuftu.

Sandıktaki kapsülü aldı. Işık parçası avucunda titredi. Oda, o titremeyle aydınlandı; çok değil, ama yeterince. Duvarın bir yerinde, daha önce fark etmediği bir kapı belirdi: taş değil, külle çizilmiş bir eşik. Üzerinde aynı işaret, ama bu kez tamamlanmış gibi: kırık halkalar birleşiyor, tek gözlü güneşin gözünde bir damla ışık duruyordu.

Kapıdan sıcak bir rüzgâr vurdu. Dışarısı beklediği kurtuluş değildi. Dışarısı başka bir karanlıktı; daha geniş, daha derin. Uzakta, kıpkızıl bir ufuk titreşiyordu. Gökyüzü yoktu; yalnızca yukarıdan aşağı sarkan devasa zincirler ve erimiş taş kuleleriyle acı çeken yüzler vardı. Bitmek bilmeyen ızdıraplı bir uğultuyla yüzü yakan buharlar ve rüzgârlar atmosferi kaplıyordu. Uğursuz bir kızıl ton tüm havaya hakimdi. Eğer kara orman bir prova ise , burası cehennemin ta kendisiydi.

Orman , en dibe açılan bir kapıydı sadece.

“Çıkış” diye hayal ettiği şey, bir cennet değil, daha büyük bir savaş alanıydı.

Haritayı cebine soktu. Bıçağı sıktı. Işık kapsülünü göğsüne bastırdı.

Üzülmesi ya da kahrolması mı gerekiyordu ? Hayır. Daha iyisini yaptı. Gülümsedi. Sadece genişçe gülümsedi. Yorgun gözleri ufuktaki dalgalı savaş alanı seraplarını izledi.

 

Ve eşikten geçti.

Arkasında, köklerden duvar yeniden örülürken, ormanın fısıltıları son bir kez duvarın içinden sızdı:

“Sen…”

O, hiç dönmeden cevap verdi. Sesi kısık, ama sertti:

“Ben.”

Sonra cehennemin rüzgârı onu karşıladı. Düşmanlar uzakta bekliyordu; gölgeler, zırhlı yaratıklar, kanatlı kemik köpekler, taşın içinden çıkan eller. Hepsi, bir savaşın başlangıcı gibi.

O ise yürümeye devam etti. Umutsuz, öfkeli ve yorgundu. Ama daha önemlisi, hâlâ devam ediyordu. Her şeye rağmen devam etmek bu dünyanın cehenneminde kutsal sıfatına layık olabilecek tek eylemdi.

Can Çelikel

12.03.1992 Alanya doğumluyum. Kimya mühendisliği mezunuyum. İzmir’de yaşıyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *