Öykü

Ay Işığı Altında Dans Eden Kadın

Fionnlagh, Yel Şakıyan adını verdiği lavtasının ıhlamur ağacından işlenerek üretilmiş, cilalı, armut şeklindeki gövdesinin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Lavta sedefli mat parlaklığıyla, sanki her bir ezgiyi sihirliymiş gibi açığa çıkarırdı. Lavtanın ön kapağı düz, merkezinde bir bülbül gözünden esinlenilen ses deliği vardı. Özenle, usta bir zanaatkarın elinden çıktığı belli olan lavtanın sapı karaçamlardan üretilirken, burguluğu bir kuğu başına benziyordu.

Kuzeyin elli tepeli krallığının hükmettiği topraklarda, Gümüş Hisar Düklüğü’nün güney şehirlerinden birine bağlı küçük bir kasaba olan Söğüt Dere’nin tek hanında, Fionnlagh, ilhamını kaybetmesinin üzüntüsüyle içeceğini yudumladı.

Kızıl saçlarıyla Hancı Sionn, bir tilki edasıyla masaları dolanıyordu. Hanın sıcak ortamı, insanların neşeyle bir arada oluşunu perçinliyordu. Han çok büyük olmamasına rağmen, sandalyesi masalarından çok daha fazla olan bir han daha yoktu Söğüt Dere’de. Hatta bırakın Söğüt Dere’yi, Gümüş Hisar Düklüğü’nde bile yoktu. Hancı Sionn’un kaliteli içeceklerinin bir formülü vardı, insanlar bu formülün tadına bakmak için buraya gelirken peşlerinde sürükledikleri yeni müşteriler de yüzünü güldürmüyor değildi. Ne kadar çok müşteri o kadar çok iş, ne kadar çok iş o kadar çok para derdi hep Hancı Sionn. Gözü pek para görmezdi, ama hanın bir şekilde kendisini idare etmesi de gerekiyordu. Bu yüzden, mutfağın arkasındaki deponun alt katına yeni bir kiler inşa ettirmiş ve stoklarını artırmıştı.

Hancı Sionn, masalar arasında insanlara bir yandan takılırken, bakışları Fionnlagh’ın gümüşi sarı saçlarını gördü.

“Ah,” dedi kendi kendine. “Demek oradasın!”

Hancı Sionn, masalar arasından kendisini sıyırarak Fionnlagh’ın yanına süzüldü. Karşısındaki sandalyelerden birini çekerek oturdu.

Fionnlagh, pek oralı değilmiş gibi önündeki lavtasına bakıyordu. Üzgün gözleri, Hancı Sionn’un tilki bakışlarıyla denk geldiğinde, onun pos kızıl bıyıklarını gördü. Bıyık altından gülümsüyordu.

“Bu kadar zayıf bir hancı görmedim,” dedi, Fionnlagh.

“Ne,” diye şaşkınlık la karşı çıktı, Hancı Sionn. “İnsanlar hancıların hep tombul olduğunu hayal ediyormuşsa bundan bana ne, be adam!”

Fionnlagh, somurtmaya devam ederken, Hancı Sionn masaya birkaç kez vurdu.

“Neyin var, anlat,” dedi heyecanla bekleyerek. “Gözlerin puslu vadilere bakan güvercinler gibi.”

Fionnlagh, derin bir iç çekti, bardağındaki son yudumu da içti ve arkasına yaslandı. Eliyle masada duran kaliteli lavtasını işaret etti.

Hancı Sionn, Yel Şakıyan’a baktı.

“Yel Şakıyan,” dedi gülerek. “Bunda iyi iş çıkarıyorsun, dostum.”

“Sanırım artık değil,” dedi, Fionnlagh. “İlhamımı kaybettim. Bu sabah uyandım, elime lavtamı aldım, bir ezgi çalamadım bile!”

“Ne? Ama bu nasıl olur?”

Fionnlagh, kafasını kaşıyarak şaşkınlığını tıpkı Hancı Sionn gibi gösterdi.

“Ben de onu merak ediyorum,” derken lavtayı eline aldı. “Bak şimdi.”

Fionnlagh, bir şeyler çalmaya çalıştı, ama başarılı olamadı. Ezgiler düzensiz ve hiçbir şey ifade etmiyordu. Sanki rastgele tellere vurmaya çalışan bir bebek misali yeteneği vardı.

Hancı Sionn, kollarını göğsünde birleştirdi ve arkasına yaslandı.

“Ne yapacağım ben, Sionn?”

“Sakin ol, sakin ol, dostum,” diyerek Fionnlagh’ı teselli etmeye çalıştı. “Bir çaresini buluruz. Köydeki şifacıyla mı bir konuşsan?”

“Denedim, çaresini bulamadı.”

“Hey Sionn,” diye bir ses geldi arka masadan. “Bize şu içeceğinden yine getirir misin? Bu bir su gibi ve hemen tükeniyor, dostum.”

“Pekâlâ,” dedi, Hancı Sionn. Sonrasında Fionnlagh’a yaklaştı. “Adamlar kör kütük sarhoş, bir de gelmiş su gibi tükeniyor diyor. Ben birazdan gelirim.”

Hancı Sionn, Fionnlagh’ı masada yalnız bırakıp müşterilerine servis yapmak üzere mutfağa yollandı.

O sırada Fionnlagh’ın masasına bir buçukluk oturdu.

“Selamlar,” dedi ince sesiyle. “Bir şey kaybetmişsin, belki ben bulabilirim. Benimle de paylaşır mısın?”

Fionnlagh, bezgin ifadeyle buçukluğa baktı. Uzun favorileri ve kıvır kıvır kestane saçları vardı. Fionnlagh, buçukluğun kehribar rengi gözlerini görünce aklında bir şeyler canlandıysa da olmadı.

“Ben Fenin Nehirtaş,” dedi buçukluk masanın diğer tarafından kısa kolunu uzatarak. “Seninki ne?”

“Fionnlagh,” diye cevap verdi, ozan kendisine uzatılan eli sıkarak.

“Vay,” diye heyecanla gözleri parladı Fenin’in, bir yandan boynundaki çantasını çıkardı ve masaya koydu. “Güzel ismin varmış. Bizim oralarda soyadın da olur. Senin bir soyadın yok mu?”

“Var,” dedi, fionnlagh bitkince.

“Pekâlâ,” diyerek geçiştirdi, Fenin.

Fenin, masada otururken merakla nefes alıp verdi. Gözleri Fionnlagh’ınkilere kilitlenmişti.

“Ee, ne kaybettin,” diye merakla sordu.

“İlham,” diyerek net bir şekilde cevapladı, Fionnlagh.

“İlham mı,” derken aniden saçlarını karıştırdı, Fenin. “Ben de var mı acaba?”

“Sanmam.”

“Neden olmasın?”

“Çünkü elle tutabileceğin bir şey değil.”

“Belki ilhamı bulmanı sağlayacak bir şey vardır.”

“Ne gibi?”

Fenin, çantasının deri bağcıklarını çözüp içini kurcalamaya başladı.

Fionnlagh, merakla ne yapmaya çalıştığını merak ederken onu izledi. Kaliteli bir deriden üretildiği belli olan çantanın işlemeleri vardı. İşlemeler batı illerinin zanaatını yansıtıyordu. Çeşitli çiçek işlemelerinin arasından görünen hayvan motifleri vardı. Çoğunlukla geyikler ve dikenler işlenmişti.

“Nerede bu,” dedi, Fenin. “Bulaydım iyiydi.”

“Ne arıyorsun,” diye merakla sordu, Fionnlagh.

“Ah,” diyerek, Fionnlagh’ın dikkatini çektiğini anladığında kendisini takdir edercesine bir havaya büründü, Fenin. “Bir harita arıyorum.”

Kısa bir süre daha kurcaladıktan sonra sonunda aradığını bulmuş bir edayla Fionnlagh’a dürülmüş haritayı gösterdi.

“İşte,” dedi heyecanla sırıtarak. “Buldum. Al.”

“Ne yapacağım ben bunu?”

“Sana yardımcı olur belki.”

“Nasıl olacak o?”

“Bu haritayı kuzeyde bir elften çal—-” diyecekken öksürdü. “Aldım.”

“Ya,” diye meraklı bir endişeyle haritaya baktı, Fionnlagh. “Demek aldın.”

“Evet,” diyerek Fionnlagh’a iyice yaklaşmaya çalıştı, Fenin. “Bana kendisi verdi. İstersen sana satarım. Elfleri bilirsin. İlahi varlıklardır, bizim gibi değiller ya da senin gibi ya da şu hancı gibi… Neydi adı? Sionn.”

Fenin dişlerini göstererek güldü.

Fionnlagh, haritayı açmaya yeltenirken, Fenin elinden haritayı kaptı.

“Hayır, önce para!”

“İçini görmeden doğru söylediğini nasıl anlayacağım ki?”

“Güven önemlidir, dostum.”

“Bir buçukluğa mı?”

“Kalbimi kırıyorsun.”

“Onu da çalmışsındır,” dedi, Hancı Sionn arkasında belirerek.

Fenin, yerinde zıpladı, ama kaçmadı.

“Neyi?”

“Kalbini,” diye cevapladı, Sionn.

“Sadece konuşuyoruz, Sionn,” dedi, Fionnlagh.

“Onu başkası çaldı, Sionn,” dedi, buçukluk yanakları kızarırken utanarak.

“Kim?”

“İsmi bende saklı.”

“Ah, Shannon’un Berrak Suları Aşkına,” diye hayıflanarak uzaklaştı, Sionn.

“Ee,” diye Fionnlagh’a umut dolu gözlerle baktı, Fenin. “Alıyor musun?”

“Ne istiyorsun?”

Fenin, eliyle beş yaparak Fionnlagh’a gösterdi.

Fionnlagh, kesesinde son kalan beş altına baktı. Ardından keseyi Fenin’in önüne attığında çıkan sesten memnun olan buçukluk keseyi kaptı ve çantasına koymadan önce içine baktı. Altın paralar vardı. Memnun bir suratla gülümseyerek keseyi çantasına koydu. Ardından haritayı Fionnlagh’a uzattı.

“Bu artık senin,” derken sandalyeden kalktı. “Ve beni görmedin.”

“Bir dakika,” dese de Fionnlagh, Fenin durmadı ve handan mutlu mesut ayrıldı.

Fionnlagh, haritanın iplerini çözdü ve dikkatlice açtı.

“Ay Işığı Altında Dans Eden Kadın,” diye tekrarladı haritada yazanı okuyarak. “Harita belli belirsiz bir çizime sahipti, ama sınırlar pek belli değildi. En azından yolun nereye gittiği belliydi. İncelemeye devam etti.

İlhamın kendisini terk ettiğini düşündüğünden, eski şanının küllerinden doğması için her şeyini riske atmaya hazır bir ozan gibi son parasını da buçukluğa vermişti. Buçukluktan fahiş bir fiyata satın aldığı, sadece Ay Işığı Altında Dans Eden Kadın’ın efsanevi istirahatine çekildiği ormanı gösterdiği iddia edilen solgun bir parşömendi. Fionnlagh için harita şu an belirsiz çizgilere sahip ceylan derisinden parçaydı.

Haritayı incelerken bir mesaj dikkatini çekti.

“Gecenin Hanımı, en parlak tacını taktığında, görünür olur saklı ormanların içindeki güzellik, tıpkı bir buse gibidir yel orada.”

O sırada barın nemli kokusu ve fısıltıları arasında, Hancı Sionn’un kalın sesi çatlak bir fısıltıyla yaklaştı.

“Ona güvenme, Fionnlagh,” diyerek tembihledi, Hancı Sionn. “O hergele hırsızın tekidir. Şu kağıt parçasını da kim bilir kimden çaldı.”

Fionnlagh, lavtasına elini attı ve kavradı.

“Sanırım bir buçukluk tarafından aldatılmaya hazırım, dostum” diye yanıtladı, Fionnlagh.

“Öyle mi? Bak Fionn,” diye homurdandı, Sionn. Ona sadece ciddi olduğunda Fionn derdi. “On kış boyunca bu diyara gelen her ozan o efsaneyi aradı. Ay Işığı Altında Dans Eden Kadın. Yine de kimse bulamadı. Hele o harita var ya… Onu sana satan o kurnaz, Fenin, bir ay önce kasabanın haritasını benden çalmaya çalıştı. Attığım dayağın izi hâlâ ensesindedir. Kim bilir bu haritayı kimden çaldı da değiştirdi.”

“Bu haritada, diğerlerinden farklı bir şey var sanki, Sionn. Bunu hissettim. Ona parayı verirken sanki satmak istemiyordu. Gözlerinde gülen bir korku belirmişti.”

“Korku mu,” derken güldü, Sionn. “O bir aç, Fionn! Buçukluklar her şeyi paraya çevirir. Elinden gelse beni bile satacak. O haritanın peşinden gidersen perişan hâlde geri döneceksin.”

Fionnlagh, Sionn’un sözlerinin ağırlığı altında ezildiğini hissetse de pes etmedi.

“Ben bir ozanım, dostum,” dedi gözlerinde yangın mavisi kararlılıkla. “Ve ozan olmak kalpten koparak gelir, tıpkı lavtamdan çıkan bir ezgi gibi. Kalbim ise artık sessizleşti. Bunun peşinden gitmem gerekiyor. Bu harita bana o son ezgiyi geri vermeyecekse, o zaman hayat da bana hiçbir şey vermeyecek. Benim umudum harita değil, son bir şanstı. Bir kıvılcım, Sionn.”

Ozan, haritayı çantasına yerleştirdi ve lavtasını sırtına astı.

“Dostum, inan bana geri döneceğim ve geri döndüğümde şuradaki masaları kaldırsan iyi edersin. Zira hanın benim sayemde daha çok para kazanacak.”

Hancı Sionn, başını sallayarak Fionnlagh’ın handan ayrılışını izledi.

 

Fionnlagh, haritanın gösterdiği yol ayrımına geldiğinde gecenin serinliği yüzüne vurdu. Gökyüzünde dolunay bir inci gibi parlamaya başlamıştı. Haritaya tekrar baktığında farklı bir şey gördü. Haritada daha önce görmediği bir yol fark etti ve bu yol doğrudan kıvrılarak Şakıyan Orman’a uzuyordu. Şakıyan Orman’ın işaretlendiği konumda ağaçlardan arınmış bir boşluk göze çarpıyordu. İşte tam orada bir kadının silüeti de belirmiş dans eder şekilde çizilmişti.

“Gecenin Hanımı, en parlak tacını taktığında, görünür olur saklı ormanların içindeki güzellik, tıpkı bir buse gibidir yel orada,” derken tüylerinin ürperdiğini hissetti, Fionnlagh. “Demek buçukluk dostumuz haklıydı ya da farkında değildi.”

Fionnlagh, görünen yol üzerinde ilerlemeye devam etti.

Haritanın rehberliğinde ilerlerken ormanın melodik bir ezgi fısıldadığını duydu. Ozanın kulakları onu yanıltıyor olamazdı. Her yel estiğinde ormandaki ağaçların yaprakları sanki Fionnlagh’a ezgilerle bir şeyler anlatıyordu. Başta anlamadı ama ilerledikçe ormanın onunla konuşmaya çalıştığını düşünmeye başladı. Toprak yol yer yer kıvrılarak uzanırken, yolun her iki tarafında yemyeşil ağaçlar ve yerde rengarenk çiçekler süslüyordu. Ormanın bereketli toprağının kokusunu solurken, ağaçların hışırtıları arasında yürümeye devam etti. Gökyüzünde ay saf bir kadife gibi parıldıyor, yeryüzüne öpüyordu.

Fionnlagh, soldan mı yoksa sağdan mı ilerleyeceğini bilemedi, zira harita bu yol ayrımına rehber olmuyordu.

O sırada bir ses duyuldu. Fionnlagh sesin arkasından geldiğini fark ettiyse de dönmedi. Omzunun üstünden kendisine doğru yaklaşan bir figür olduğunu anladı. Ağır adımlarla yaklaşıyordu. Önce bir ezgi duydu ama anlayamadı. Sonra bir tane daha ve bu seferki ipek gibiydi. Bir tane daha duydu. Arkasını dönme cesaretini gösterdiğinde karşısında bir kadın dikiliyordu. İnce ve uzun, narin ama bir o kadar da ilahi bir gücün ağırlığını taşıyan bir duruşu vardı. Fionnlagh’a sevecen gözlerle bakıyordu. Adımları çıplak ayaklarının altındaki nemli toprağı ezmiyordu, sanki hafif bir yelin esintisiyle süzülüyordu. Gecenin Hanımının gümüşi kadife ışıltısıyla âdeta yıkanmış cildi, fildişi ve gümüş tonlarında parlıyordu. Vücudunu saran yeşil renkteki ince, şelalelerin köpükleriyle dokunmuşçasına elbisesi, narin kadınsı hatlarını ön plana çıkarıyordu. Kadının durduğu yerde, ağaçlar, kollarını bir kemer gibi onun üzerine eğmişti. Yolun kenarlarında renkli ve büyülü çiçekler vardı.

“Ben Brighid,” dedi, kadın birden. “Beni ve halkımı orman perisi olarak bilir senin halkın.”

Fionnlagh, onu artık anlamasının şokuyla ne diyeceğini bilemeden yangın mavisi gözleriyle onu izledi.

Kadın aynı sevecen ifadeyle Fionnlagh’a bakıyordu ve tebessümüyle ışıldıyordu.

“Ben,” derken kekeledi, Fionnlagh. “Ben Fionnlagh.”

“Fionnlagh,” dedi, Brighid ipek sesiyle ve ezgiler Fionnlagh’ın etrafını bir titreşimle sardı sarmaladı âdeta. “Buraya kaybettiğin bir şey için mi geldin, Fionnlagh?”

“Evet,” diye cevapladı, Fionnlagh.

“Söyle o hâlde kalbindeki en derin pişmanlığın melodisi nedir? Söyle ki, sana yol göstereyim.”

“İlhamımı kaybettim,” dedi, Fionnlagh başını eğerken. Gözlerine dolan acı gözyaşlarına karşı koyamadı.

Brighid, gülümseyerek Fionnlagh’a yaklaştı. Çıplak ayaklarıyla bastığı yer yeşil çimlere bürünüyordu. Yaklaştıkça papatya kokuları çoğaldı ve Fionnlagh’ın burnuna hücum etti.

Fionnlagh, papatya kokularının ferahlatan etkisiyle kendinden geçmiş gibi gözlerini kapattı.

Brighid, ozanın yanaklarında biriken gözyaşlarına dokunarak onları aldı ve avucundaki gözyaşlarına baktı. Gözyaşı damlaları orman perisinin elinde saf, sabah çiyinin kıskandıran güzelliğiyle parlıyordu.

“İlhamımı kaybettikten sonra sanatımı terk etmeye çok yaklaştım,” dedi, Fionnlagh. “Bundan utanç duyuyorum.”

“Utanç duyma, Fionnlagh,” diye fısıldadı, Brighid. Sesi sanki bir nehrin usul usul akan sularının fısıltısıyla ve ormanın hışırtısı arasında bir köprü gibiydi. “Zira en kudretli şarkılar, sessiz aralardan sonra doğar.”

“Benim yeniden doğacak bir şarkım olduğunu düşünmemi sağlayacak gücüm kalmadığına inanmaya başlamıştım.”

“Bil ki, Tanrı Ozanlar bile,” derken Fionnlagh’a yaklaştı, Brighid. ”Yaratılışların ateşini kaybettiklerini sandıkları anlar yaşarlar. Onların ateşlerini söndüren yel, daima ondan sonra gelecek olan fırtınanın habercisi olmuştur.”

Brighid, Fionnlagh’ın arkasına süzülerek geçti.

“Yani ilhamımı tekrar bulabilir miyim?”

“İlhamın hiçbir zaman kaybolmamıştı, Fionnlagh. İlham tıpkı kışın toprağın altında bekleyen, baharda yeniden açmak için güç toplayan tohum gibidir.”

“Bana umut veriyorsun,” dedi, Fionnlagh sonunda zor da olsa. “Lütfen hiç gitme.”

Brighid, gülümsedi ve ışıldadı çevresi. “Ozanların kalbi, bir demircinin ocağıdır. Bu ocakta kayıp ve acı, yakıt olur. Tıpkı mutluluk gibi. Utancının yumuşatılmayı bekleyen demir olduğunu bil, Fionnlagh. Sanatını terk etmeye yaklaştığın işte o an senin en büyük ilhamın olmuştu. Sadece bunu keşfetmen gerekiyordu.”

Fionnlagh, gözlerini kapatıp derin bir iç çekti.

“Şimdi bu gözyaşlarını al”, dedi, Brighid. Gözleri parıl parıldı, elindeki gözyaşlarını havaya kaldırdı ve çiyle Fionnlagh2ın etrafını sardı. “Bunlar senin saflığını muhafaza çiydir. Kalbinin hâlâ bir ozan gibi attığının kanıtıdır. Yüreğini bu utançtan azat et, Fionnlagh.”

Fionnlagh gözlerini açtığında, Brighid orada yoktu. O an sesi duyuldu.

“O hâlde yol götürsün seni sanatının yeşerdiği diyarlara, Fionnlagh.”

Fionnlagh, arkasını döndüğünde sadece bir yol vardı ve o da sola kıvrılıyordu. Orman perisi, Fionnlagh’ın verdiği cevaptan memnun kalmışçasına ayrılmıştı ve ona belli ki doğru yolu göstermişti. Ozan çevresine bakarak Brighid’i aradı gözleriyle ama bulamayınca kalbindeki sızının ağırlığı arttı. Ardından bir yel esti ve papatya kokularıyla geldi geçti. O an Fionnlagh kalbindeki sızının kaybolduğunu fark etti. Yüzüne kondurduğu tebessümle yoluna devam etti.

 

Ormanın yolu sıklaşırken Fionnlagh bu sefer çıkmaza vardı. Yol herhangi bir yere çıkmıyordu ve önünde uçsuz bucaksız bir orman uzanıyordu. Ağaçlar sık, karanlık ve ay ışığının girmediği bir yerdi. Çevreyi dikkatlice inceledikten sonra olduğu yere oturdu, Fionnlagh.

O an bir ses duydu. Brighid olması umuduyla çevresine heyecanla bakındıysa da kimse yoktu. Ses gelmeye devam ediyordu. Ezgiler Brighid’in ipeksi sesi yerine, sertti ama duygu yüklüydü.

Birden gece mavisi rengiyle bir kuzgun, Fionnlagh’ın önündeki bir ağaca kondu.

Fionnlagh, ilk önce ne olduğunu anlamadı ama kuzguna baktıkça bunun da bir sınav olabileceği şüphesi kalbini sarmaya başladı.

“Evet,” dedi, kuzgun. Bir yandan kuzgunların o garip sesini çıkardı. “Bir sınav olabilir.”

“Nasıl,” diye merakla sordu, Fionnlagh. “Nasıl okudun düşüncelerimi?”

“Okumadım, sen söyledin.”

“Ağzımı açmadım,” dedi kuzguna cevap olarak, Fionnlagh.

“Kalbin konuştu,” dedi, kuzgun. Bir ses daha çıkardı. “Titreşim sadece sesimizde değil, bedenimizde de vardır. Nefes alırken, hep birlikte nefes alırız. Kalbin atarken, düşüncelerini fısıldar. Uyum içindeyizdir.”

Fionnlagh, yüzündeki endişe ve merakı silerek memnun bir şekilde kuzgunun bilgece sözlerine kulak verdi.

“Söylesene,” dedi, kuzgun. “Ün mü aradığın yoksa ilham mı? Yoksa ilhamını ün için mi kullanacaksın?”

“Aradığım ün değil nicedir,” diye cevapladı, Fionnlagh. “İstediğim tek şey dürüst, saf bir ezgi çalmak; yalın ve içten gelen bir şarkılar taşıyayım istiyorum diyarlardaki insanların yüreklerine.”

Kuzgun havalanarak Fionnlagh’ın dikkatini başka yere çekti. O sırada arkasında çıkmaz olan yol artık açıldı. Kuzgun o yolu takip ederek uçarken yükseldi ve ağaçların yapraklarının arasında kayboldu.

Fionnlagh, yolu takip ederken kalbindeki bir ağırlığın kalktığını fark etti. Sanki umutsuzluk artık gitmiş, yerine saf ve umut dolu duygular gelmişti.

“Benim sınavım Brighid’inki kadar derin değildir,” dedi, kuzgun. “Ben basit bir kuzgunum. Tıpkı kalbinin sesini dinlemen gerektiği gibi, basit bir hayat yaşamalısın.”

 

Fionnlagh, bu seferki yolun uzunluğundan şikayet edecekken bir ağaç oyuğu gördü. Oraya gidip dinlenmek üzere yayılarak oturdu. Nefes nefese heybesinden bir elma çıkararak yemeye başladı. O ana kadar orman perisi ve kuzgunla karşılaşmalarını kendi içinde değerlendirirken uykuya daldı. Bir süre uyuduktan sonra gözlerini açtığında karşısında bir grup sevimli ve ışık saçan yaratıkları gördü. Yaratıklar neşe ve uyum içindeydiler ve ezgiler eşliğinde dans etmeye başladılar. Ezgiler o kadar karmaşıktı ki, Fionnlagh önce anlamadı, ama bir süre dikkatlice onları izledikten sonra anlatmak istediklerini duymaya başladı. Lavtasını omzundan çıkarıp onların ezgilerine doğaçlama bir kontrpuan ekledi. Bir süre ışık saçan yaratıkların ezgilerine ayak uydurup lavtasıyla uyum sağladı. Yaratıklar hiçbir şey söylemeden sadece dans ederek Fionnlagh’ı bir kavşağa yönlendirdi.

Fionnlagh, yolun sonundaki bir parıltıyı gördü. Ay ışığının gümüşi saf parıltıları ormanın içindeki boşluğa dolarken bir kadın dans ediyordu. O ahenkle dans ederken, bir yandan da hoş ezgilerle şarkılar söylüyordu. Ozan bir adım attı ve omzunun üstünden az önce birlikte uyum içinde dans ettiği ışık saçan yaratıkları aradı. Son yaratığı diğerlerinin peşinden paytak paytak bir ağaç kovuğuna koşarken gördü ve gülümsedi.

“Ay Işığı Altında Dans Eden Kadın,” dedi kendi kendine, Fionnlagh. Haritayı bir kez daha açarak baktı. “Demek gerçekmiş.”

Ağaçların arasında narin ayaklarıyla, yemyeşil çimlerin ve rengarenk çiçeklerin üstünde, ay ışığının saf parıltıları arasında gümüşi saçları dalgalanarak, zarif bedeniyle dans eden elf kadını görünce donakaldı. Bir süre izledi, âdeta gözleri parlayarak, sevecen hislerle kadının mükemmel uyum içindeki dansını seyretti.

Kadın dansını bitirip, Fionnlagh’a bakarken bir an nefesini topladı ve düzenli nefes almaya başladı.

“O buçukluktan aldığın harita benim olmalı,” dedi, kadın ipek gibi sesiyle ve sevence tonda. “Alabilir miyim?”

Fionnlagh, bir an kendine gelerek kadına yaklaştı ve haritayı ona verdi.

“Ama biliyor musun,” dedi, kadın. Haritayı açtı ve usulca ay ışığına tuttu. “Bu harita onu bulacak kişiye inanmayana kadar sadece boş bir parşömenden ibarettir. Aslında haritaya da ihtiyacımız yoktur. Zira kalbimiz, aradığımız şeyi bulmaya yeter.”

Haritayı kapatarak elinde kaybolmasına müsaade etti.

Fionnlagh, şimdiye kadar gördüklerinden sonra kadının bu hareketine şaşırmadı.

“Buraya ellerinin arasından kayıp giden ilhamını aramaya gelmişsin diye çalındı kulaklarıma. Öyle mi?”

“Evet,” dedi, Fionnlagh şaşkınlığını koruyarak. “Sen gerçek misin?”

“En az senin kalbindeki hisler kadar,” diye yanıtladı, kadın. “Bana senin diyalarında ne dediklerini biliyorum.”

“Ay Işığı Altında Dans Eden Kadın.”

“Evet, bana öyle sesleniyorlar. Buraya nicesi geldi, ama beni bulamadı. Benim onları istemediğimden değil, onların beni bulmak istemesinden bulamadılar.”

“Anlayamadım,” diyerek kadının açıklamasına izin verdi, Fionnlagh.

“Ben ilhamın kendisiyim, Fionnlagh,” dedi, kadın. Fionnlagh’ın kalbine elini koydu. “İşte bugün buradayım. Yarın ise belki de bir deniz kenarındayımdır ya da bir dağın eteklerinde çiçekler arasında, dağ çiçekleriyle birlikte kar sularıyla besleniyorumdur. Bazen bir şehrin merkezinde güle oynaya hayata umut saçan çocukların yanındayken, bazen de bir kralın soğuk taht salonunda ya da metal seslerinin çınladığı cephelerdeyim. Ama her ne olursa olsun, buradayım. Tam kalbinde.”

Fionnlagh, elini kadının ellerine götürdü ve ipeksi elleri kavradı. “Bana inanmayacaklar.”

“Sen kendine inandığın müddetçe insanların fikirlerini değiştirecek ezgiler yaratırsın.”

“Ama ilhamımı nasıl bana geri vereceksin?”

“Ben değil, sen kendin keşfedeceksin. İlham oturduğun yerde sana süzülmez, Fionnlagh. Onu sen aramalısın.”

“Evet, belki de öyle,” diyerek hak verdi, Fionnlagh. Bakışlarını gökyüzüne, aya çevirdi ve izledi. “Belki de hiç kaybetmediğim bir şeyi aramaya çalışıyorumdur.”

“Kalbini dinle, Fionnlagh, o sana rehber olur.”

Kadının sesi bir sis gibi dağılırken Fionnlagh gözlerinin ağırlaştığını hissetti ve olduğu yere düştü. Bir süre huzurlu karanlığın kollarındayken, gözlerini bir an açtığında Söğüt Dere’deki Hancı Sionn’un hanındaki odasında olduğunu fark etti. Yel Şakıyan, karşısındaki duvarda asılıydı. Yüzüne bir tebessüm ve sıcaklık geldiğinde lavtasını kavradı ve içindeki ilhamın tellere akmasına izin verdi.

Deniz Kocatürk

Deniz Kocatürk, İstanbul Aydın Üniversitesi’nde Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünden 2013’te mezun olduktan sonra kariyerine teknoloji ve video oyun yayınlarında yazar olarak başladı, uluslararası oyun stüdyosunda tasarım ve geliştirme süreçlerinde deneyim kazandı. Daha sonra sanal gerçeklik (VR) müze deneyimleri (Menderes Magnesiası, Apollon Tapınağı) için senaryo ve metin yazarlığı yaptı. Tarih, mitoloji ve kurgu evrenlerine olan ilgisini fantastik roman serisi Luadun'Dal Efsanesi’ni yazarak genişleten Deniz, disiplinler arası hikâye anlatıcılığına devam etmektedir.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *