Öykü

Kimera’nın Yasaklı Mabedi

Bir harita… Her baktığında farklı bir yönü gösteren, hiçbir zaman tutarlılık barındırmayan, iki yüzlü bir harita. Bir gün seni cennetin en temiz köşelerinde şaraba ve eğlenceye boğarken, ertesi gün cehennemin derinliklerinde iblislerin önüne atıp bir küle çevirirdi. Gideceğin yönü de, seçeceğin yolu da ruh halin belirlerdi. Ya da belki iyi ve kötü amellerinin vicdan terazisinde ağır basan tarafı…

Yüzyıllardır kimse bilemedi bu haritanın kıymetini. İnsanlar ya kendi korkularından yarattıkları o çakıllı yollarda, ayaklarına batan sivri taşların açtığı yaralarla can verdiler ya da çıkışını Tanrı’nın bile bilmediği labirentlerde süründüler. Akılsız ruhların gezindiği o arafta, öylece beklediler.

Derken bir gün, bir genç çıkageldi. Harita’nın dilini bildiğini iddia eden, cengaver bir delikanlı. Yaşlı Bilge ilk başta tereddüt etti. Görkemli kaslara sahip bu asker ruhlu adamı yakmak istemedi. Çünkü bilirdi ki, Harita’nın yolundan gidenler bir daha köye dönememişti.

Buna rağmen genç azimliydi. Sonu başından belli olan o amansız yolculuğa çıkmak istiyordu. Evde ilaç bekleyen garip bir anası vardı; onun sorumluluğu, kor gibi yanan yüreğine ağır gelmişti.

Yaşlı Bilge, gencin bu çaresiz yakarışına kayıtsız kalamadı. Çıkartıp verdi bir çırpıda Harita’yı. Ama uyardı: “Ey genç! Ben ki atalarımın izinden gitmeye yeminli Ulu Bilge’yim! Sana son kez öğütlerim: Bu harita sana sadece sefalet ve acı getirecektir!”

Genç umursamadı. Kendi canı, o an eline geçebilecek hazinelerden daha kıymetsizdi. Gururla öne atıldı: “Ey Ulu Bilge! Sana saygım sonsuzdur lakin beni kırk gün kırk gece acı çekerek doğuran kadına nasıl sırtımı dönerim? Ben ki köyde haşmetiyle bilinen Deli Yürek Ragnor’um!”

Genç, hazır ol duruşunda büyük bir kararlılıkla Bilge’ye baktı. “Sadece anama değil, bütün köyüme şifa getireceğim! Artık ne açlık ne de sefalet bize el süremeyecek! Çok yaşayacak benim halkım!”

Ulu Bilge gencin bu azminden etkilense de kalbini zifir gibi kaplayan karanlığa direnemiyor, şüphelerine boyun eğiyordu. “Selam olsun sana Yüce Savaşçı Ragnor! Dilerim ki bu yolda tanrıların eli her daim üzerinde olsun!”

Ragnor tereddüt etmeksizin başını salladı. Korkuyordu. Hatta vücudunu saran endişe onu küçük bir çocuk gibi ağlatmaya, dizlerinin üzerine çöktürmeye yetecek güçteydi. Çünkü biliyordu Harita’nın hezimetini. Usta bir illüzyonistten daha kurnaz, bir tanrıdan daha şaşmazdı. Gösterdiği seraplar hayalden öte, gerçek hayatın ta kendisiydi. Kanıp boyun eğersen, yandın demekti!

Ama Ragnor cesurdu. Sevdalıydı. Harita’ya yüreğini açacak, gözlerini kapatacaktı. Gerekirse uzuvsuz kalacak ama yine de yolundan dönmeyecekti.

Günler, geceler birbirini kovaladı. Köy halkı ellerinde ne varsa toplayarak savaşçılarına koca bir hurç erzak hazırladı. Yolculuk günü geldiğinde kadınlardan bebeklere herkes gözyaşlarıyla uğurladı bu yüce gönüllü savaşçıyı.

Dağlar, tepeler, düz vadiler gelip geçti Ragnor’un başından. Buna rağmen direndi, hünerlerini gösterdi. Yeri geldi aç kaldı, uykusuz kaldı; yeri geldi en kral hanlarda ziyafetlere doydu. Ve en sonunda başardı. Harita’ya kalbini açtı, gözünü yumdu.

Harita seslendi ona: “Ey yüce savaşçı Ragnor! Benden dileğini duydum, gördüm. Sana sunacağım iki yol var; hangisinden gidersen katlanacaksın sonuçlarına!”

Ragnor’un önünde iki patika belirdi. Biri güllük gülistanlık bir çiçek bahçesi, diğeri ise zifiri karanlık bir cehennem kuyusu. Ragnor’un tercihi belliydi. Görünene güvenmez, hissettiğine inanırdı. Güllerin keskin kokusu burnunu delip geçse de o biliyordu: Çiçeklerin yaprakları yılandan; meyve ağacından sarkan o kıpkırmızı, sulu elmaların tohumu zehirden, kökü ise kötülüktendi.

Ragnor tereddütsüzce attı adımını kara deliğin derinliklerine. Ve durup bekledi. Harita’nın oyununa kanmadığı için gelecek zenginliği bekledi.

Ama hata yaptığı baştan belliydi. Çünkü ortada ne bir zenginlik vardı ne de feraset. Sadece ışık geçirmez karanlığın arasında parlayan bir çift göz…

Ragnor afalladı. Emindi, hata yapmamıştı. Harita’nın illüzyonuna kanmamış, kalbini dinlemişti. Ama bilmediği bir şey vardı: Harita ona başından beri iyi bir son hazırlamamış, hep kendi felaketine gidecek adımların temelini attırmıştı.

Gül bahçesinden geçseydi yılanlar onu sokacak, zehirleyecek ve çok geçmeden ölecekti. Ama seçtiği bu bilinmez karanlık… Tekinsiz bir canavarın midesine açılan bir çöplükten başka bir şey değildi.

Kimera. Tanrılar katili. Her gördüğünü düşünmeksizin tüketen o aç ağız. Ve onun evi, o gizli mabet. Ragnor’un sonu, köyünün ise tükenişiydi bu.

Ragnor, neden bu kadere mahküm olduğunu sorgulayamadan, canavarın ağzında yok oldu.

Harita’nın kadri, bir kere daha yanıtsız kaldı.

Arkasında kalan hasta anası döktü gece gündüz gözyaşı, ellerindekini kaybeden köylüler ise bağırdı arkasından kinle.

Ragnor ise… Artık bir deri bir kemiktir. Canavarın ağzında parçalanmış aciz bir ceset. Kendi hayal kırıklığından yapılma bir mezara gömülü, isimsiz bir kemik torbası.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *