Öykü

Merakperest Necati Molla

Necati Molla, yolun dışındaki evlerinden yeni çıkmıştı. Bir saat uzaklıktaki kazaya varıp gelecekti. Amcasını görecek, babasının söylediği tohum çuvalını aldıktan sonra eve dönecekti. Ve güz yağmurları başlamadan tarlalarını ekeceklerdi. Ama babası ne kadar acele etmesini söylerse söylesin Necati her zamanki gibi ağır adımlarla yürüyordu. Esmer bir teni zayıf uzun boyu vardı. Ağır adımlarla yürüyen genç sürekli sağa sola bakıyordu. Bazen duruyor yerdeki taşları inceliyordu bazen başını kaldırıyor üzerlerinde bir o yana bir bu yana savrulan bulutları izliyordu. Gözüne ilginç gelen bir ağaca yaklaşıyor ağacın kabuğuna, yapraklarına bakıyordu. Bir ara ayağı taşa takıldı ve tökezlendi. Kafasını doğuya çevirdi. Güneş yükselmişti. Sabah saatleri genç mollanın yürüyüşünden çok daha hızlı ilerliyordu. Adımlarını hızlandırdı ama birkaç dakika geçmemişti ki merakı galip geldi ve tekrar çevresine yöneldi dikkati.

Bu defa dikkatini çeken bir kelebekti. Açık renk kanatları üzerinde hoş motifleri olan kelebeği bir süre izledi. “Birbirimize ne kadar da benziyoruz” dedi kelebeğe bir an uzaktan bakıştıklarında. Yakalamak için ardından koşmaya başladı. O zaman bir küçük ağ yapmayı düşündü. Geniş bir kasnağa ibrişimden sık gözlü bir ağ takacaktı. İl ile kaza arasındaki geniş yolda koşarken yanından hızla bir şey geçti. O kadar hızlıydı ki delikanlının düz saçlarını havalandırdı. Ne olduğunu göremedi. “Tövbe estağfurullah” dedi birkaç defa, Gördüğü hayal biraz ilerledikten sonra göğe yükseldi. Kısa bir sürede mavilerin derinliğinde görünmez oldu.

Arkadaşlarının kendine verdiği adla Merakperest Necati olduğu yerde durmuş neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Düşünceleri tekrar kelebeğe ve kelebek yakalama aletine kaydı. Filenin ipleri ibrişim olmalıydı ki tutacağı kuşlara kelebeklere zarar vermemeliydi. Ona uzun bir sapta taktı mı her istediği arıyı böceği yakalayıp zarar vermeden inceleyebilirdi. Böyle düşünerek çalıların otların arkasına geçti yoldan bir hayli içeri girdi. Birden bir hendeğin içinde kır saçlı uzunca boylu ve zayıf bir yaşlı adamın yattığını gördü. Hemen yanına koştu. Yüzükoyun yatan adamı hafifçe çevirdi. Nefes aldığını görünce içi rahat etti.

“Ne oldu beybaba” dedi. Konuşmasında hafif bir pelteklik vardı ve hareketleri kadar sakin konuşuyordu. Adam gözlerini hafifçe araladı, “Göremediğim biri arkamdan başıma vurdu” dedi. Zorlukla nefes alıyordu. Ama Necati adamın elinde sımsıkı tuttuğu uzun yuvarlak kutuyu fark etti.

“Bizim buralarda böyle şeyler pek olmaz ama karşı tepelerin eteklerinde köyler var. Oradan gelirler bazen” dedi.

“Olabilir” dedi adam ve ekledi. Hatta çok çok uzaklardan gelmiş olmalılar.”

“Evimiz hemen şurada seni oraya götüreyim, biraz dinlenir ve anamın yaptığı çorbayı içersen kendine gelirsin.” Beraberce doğruldular. Necati yaşlı adamı sırtladı ve yola çıktılar.

Çiftçi Halil oğlunun sırtında bir adamla geldiğini görünce evin arkasında sürdüğü tarlayı bırakıp yardıma koştu. Beraberce yaşlı adamı içeri taşıdılar, pencerenin önündeki sedire oturdu adam. İçerisi sade döşenmiş odaya girdiklerinde baba oğlunu kenara çekip “Dışarda bin türlü insan var. İyisi var kötüsü var. Her tanıdığın insanı buraya getiremezsin. Anne var kız kardeşlerin var” dedi. Pencerenin önünde oturan yaşlı adam bu sözleri duymuş olacak ki

“Benden size bir zarar gelmez” dedi. Baba Halil sözlerinden utanmıştı. Adam yerinden doğrulmaya çalıştığında çiftçi yanına koştu

“Kusura bakma baba” dedi. Bizim oğlan böyle biri işte” dedi. Yaşlı adam yerine oturdu. Halil, başını hafifçe yere eğdi. “Öyle demek istememiştim” dedi

“Benim adım İdris” dedi yaşlı adam. Ama her gittiğim yerde farklı çağırdılar beni. Huşeng diyen de oldu Hürmüz, Andreas diyen de. Büyük beylerin yanında aşçılık yaptım bir süre. Sonra sürekli dolaştım Urum diyarını, Kafkasları Doğuyu Çini Maçin’i.”

“O zaman buralarda Gelibolu da ne arıyorsun” dedi. Sohbetin uzayacağını düşünmüş olacak ki İdris dedenin yanına oturdu. O ara evin hanımı içeri girdi. Elinde bir tepsi vardı. Tepside de dumanı tüten bir tas çorba. “Acıkmışsındır.” Halil yerinden doğruldu diğer duvarın dibinde duran yüksek sehpayı getirdi. Tepsiyi üzerine koydular. Adam çorbadan bir kaşık aldı. “Tarhana dedi. “Hem de benim sevdiğim gibi acılı.”

“Acı iyidir beyim, insanı sıcak tutar.” Yaşlı adam sessizce kaşıkladı çorbayı ve sıcak ekmeği. “Sorduğun soruya gelirsek harita çizmek isteyen çalışkan bir adam yardım ettim.” Zaten bildiği konuyu sağlamlaştırmış olduk” Sonra havaların soğumaya başlamasından söz ettiler. Tahta yeni çıkmış olan Padişahı konuştular. O ara çorba bitince adam içten bir “Elhamdülillah” dedi. Kısa bir duada bulundu ev sahipleri ve ölmüşlerine. Kalkmak için hamle yaptı ama dizleri titredi ve tekrar yerine oturdu.

“Benim bir an önce yola koyulmam gerekiyor. Üzerimdeki emaneti yerine ulaştırmalıyım. Yanında duran uzun bir ruloyu çıkardı. “Bunu Kemal Reisin yeğenine yetiştirmeliyim” dedi. Ama Halil ağa ileri atıldı.

“İdris baba, sen bu halinle gidemezsin.” Halil ağa biraz düşündü. “O kadar mühimse bizim oğlan götürsün.” Yaşlı adam kapının kenarında duran on beş on altı yaşındaki delikanlıya baktı. “Bu gencin bıyıkları bile terlememiş. Yapabilir mi? Dersin” dedi kuşkuyla. Necati Molla ileri atıldı birkaç adımda İdris babanın yanına vardı.

“Her işin üstesinden gelebilirim. Ata da binerim kılıç da kuşanırım hatta tek başıma yelkenli kullanmışlığım bile vardır” Bir nefes aldı. Yere bakan gözlerini kaldırdı ve yaşlı adamla göz göze geldiler.

“O kadarını herkes yapar. Buralarda tekne kullanamayana kız vermezler” dedi Halil Ağa gülerek. Necati araya girdi.

“Bıyıklarım var elbet. Daha gür çıksın diye bu sabah babamın usturasıyla kazıdım” dedi. Gözleri gururla parlıyordu. Adam karşısında duran delikanlıyı şöyle bir süzdü. “Sen gidip gelesiye kadar onlar uzar” dedi gülümseyerek.

“Bana bir fırsat verin neyse mesele halledeyim” dedi. İdris bir delikanlıya baktı bir de babasına.”

“İşte sana fırsat” dedi ve ardından Halil’e dönerek “İyi bir binit var mı?” dediğinde “Bir atımız var şimdi çiftte koşulu. Gidip çözeyim hemen.” Dedi ve dışarı evin arkasındaki tarlaya yöneldi. İdris babada “gel bakalım evlat” dedi Nasıl hareket edeceğini anlatayım. O ara boynunda taşıdığı kolye çıkarmaya başlamıştı.

 

Tek katlı binanın geniş avlusunda ağaçların altında bir grup genç oturuyordu. Kimi hasır taburelerde kimi getirdiği bir halının üzerindeydi. Şen sesleri küçük kahkahaları çevreye dağılıyordu. Başlarında kapının hemen yanında geniş bir hasırda oturan adam eliyle sarığını düzeltti. Yanı başında uzunca boylu bir levent vardı. Önünde oturan yaşları on beş civarında olan gençlere baktı. Çoğu esnaf çocuğuydu. Onları bazen bu bahçede topluyor, havadan sudan, tarihten ilmi simyadan ilmi coğrafyadan söz ediyordu. Onlardan gelecek sorularına cevap vermeye çalışıyordu. Derse başlamak için hafifçe öksürdü. “Herkes burada mı?” dediğinde Koca çınar ağacının dibindeki gençlerden bir “Bizim Merakperest gelmedi?” dedi. Osman Hoca’nın gözleri parladı. Necati o kadar çok soruyordu ki bıkmıştı, bazen cevap vermekte zorlanıyordu. Bu gün dersi dersi daha az soruyla geçecekti.

“Biz başlayalım o yetişir” dedi. Ardından boğazını tekrar temizleyerek daha etkili olduğunu düşündüğü genzinden gelen sesle anlatmaya başladı.

“Bugün sizlere haritalardan söz edeceğiz. Bu yüzden Zihni Reis burada.” Yanında duran kısa boylu hafif kilolu adam çocukları başıyla selamladı.

“Harita içinde bulunduğumuz yerin basit hatlarla işaretlerle kâğıt üzerine aktarımıdır” dedi. Elinde tuttuğu dürülmüş uzunca paketi açtı. “Bu Gelibolu’nun meşhur kaptanı olan Sinan Reis’in hazırladığı harita” dedi. Çocuklar ilgiyle hocalarının yanına yaklaştılar. Kargacık burgacık çizgiler daha iyi belli oluyordu. Zihni Reis anlatmaya devam ediyordu. “İyi bir denizci harita okuyabilmelidir. Hatta ilk defa gittiği yerlerin haritasını çıkarabilmelidir” dedi. Bir süre anlattı anlattı. Yoldan geçenlerin bazılarının da ilgisini çekmişti Reisin anlattıkları. Gençler yarı hayal yarı gerçek halde anlatılanları dinliyorlardı. Ama dışarıdan gelen nal sesleri ilgilerini bir anda o yöne çekti.

“Demek derse bensiz başladınız.” Gelen Necati Molla’ydı. Atından indi. Heyecanlıydı daha önemlisi kimsenin görmediği bir şekilde telaşlıydı. Hızla bahçeye girdi. “Ne anlatıyorsunuz, konu ne?” dedi. Zihni Reisin elindeki haritayı görünce “Bende daha esaslısı var” dedi. Omuzuna asılı olan ince uzun paketi açtı. İçinden deri üzerine işlenmiş bir harita çıktı. İlk şaşıran Zihni reis olmuştu. “Bu Muhyiddin Piri Beyin haritası, sende ne arıyor?” Durdu aklına kötü bir şey gelmiş gibi “Yoksa çaldın mı onu” dedi.

“Kaptan ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Ben hırsız değilim.” Herkesin ilgisinin kendisinde olması hoşuna gitmişti. Kasılarak.

“Tabii Muhyiddin Reisin bu harita. Evinde unutmuş şimdi kendisine götürüyorum” dedi.

“Dalga mı geçiyorsun velet. Koca Reis şimdi payıtaht’ta. Elindekini Padişaha sunacaktı” dedi. Sonra ekledi. Buradan Topkapı karadan üç dört gün denizden en az bir gün sürer” dedi. Necati elini istem dışı boynuna attı. “Olsun” dedi. Ben zamanında yetiştiririm” Bahçedekilerin hepsi hatta yolun kenarında ne oluyor diye toplaşanlar kahkahalarla gülmeye başlamışlardı.

Bıyıklarını mı kestin sen” dedi biri. Bir başkası “İşte o yüzden hayal görmeye başlamış” diye sözlerini tamamladı bir başkası. Necati bir dakika bekledi arkadaşlarının gülmeleri geçsin diye. “Neyse sağlıcakla kalın benim acelem var” dedi tam bahçeden çıkıp atına atlamak üzereyken Ahmet Hoca arkasından seslendi. Eli havadaydı kendisine el sallıyordu gülerek. “Oraya kadar gitmişken her Cuma dağıtılan altın sırma kağıtlara sarılı akide şekerlerinden de getiriver bir zahmet” dedi. “Emrin olur Hocam” dedi. Atına atlarken İdris Dedesinin kendisine verdiği kolyeye elini attı. Kolyenin kapağını açtı ve içindeki küçük düğmeye dokundu. İşte o zaman canlı cansız her şey dondu. Bahçede ders dinleyenler sokaktan geçenler öylece kalmışlardı. Koca caminin bahçe duvarına konmaya çalışan bir güvercin dikkatini çekti. Hayvanın minik ayakları duvara değmek üzereyken donup kalmıştı. “Zaman dediğin ırmak o kadar yavaş hareket eder ki senin bir haftan bir göz açıp kapama kadar olur” demişti yaşlı adam. Elini attığında doru atı kişnedi. Hayvanı bu zaman yavaşlamasından etkilenmemişti.

 

Topkapı Sarayı’nı bulması zor olmuştu. Zaman çok çok yavaşladığı için yolculuğunun ne kadar sürdüğü konusunda bir fikri yoktu. Bazen atının üzerinde uyumuştu bazen de. Yolda bazen bir kasaba fırınından bazen de bir esnaf lokantasından karnını doyurmuştu. Pınarlardan köy çeşmelerinden su içmişti. Ama en zoru Sarayın tören salonunu bulması olmuştu.

Salonun kapısında iki iri kıyım asker ellerinde palalarla bekliyordu. Yüksek ve geniş kapıyı geçti. Kapının sağında ve solunda iki ipekler içinde iki adam vardı. Bunların biri sırma kağıtlarda şeker ikram ediyordu gelenlere Diğeri de gülsuyu veriyordu. İçeri girdiğinde dizi dizi adamların Sultan Selim’in karşında el pençe durmaları hoşuna gitmişti. Başları önde duruyorlardı. Her birinin yüzüne bakarak ilerledi. Muhyiddin Reis’in sıraların en önünde Padişah’ın karşısında buldu. Bir eli çantasında, hafifçe eğilmiş başı önde bekliyordu. Çantasından bir şeyler çıkaracağı belli oluyordu. Necati Molla, yapması gerekeni yaptı ve elindeki deri üzerine işlenmiş haritayı Reisin çantasındaki harita ile değiştirmek üzereydi ki bir ses duydu

“Burada ne yapıyorsun çocuk” İrkildi çevresine bakındı ama kendisinden başka hareket eden bir nesne yoktu.

“Benim” dedi Muhyiddin Reis. Eğildi kırçıllı sakallı adamın yüzüne baktı. O da diğerleri gibiydi. “İdris Efendi gelemedi mi?” dediğinde sesin zihninden geldiğini anlamıştı.

“Kendisi kötü bir kaza geçirdi ve beni gönderdi” “Haritayı çantana bıraktım” dedi “Şimdi oyalanmadan geri dön” “Buraya geldiğimi ve seni gördüğümü nasıl ispatlayabilirim” dediğinde

“Kime?” sorusu geldi reisten. Sonra ses devam etti.

“Kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilsin.” “Bir an önce evine dön” dedi. İşte o zaman “Peki bir avuç şeker alırsam ayıp olur mu? “ Cevaben zihninde hoş bir kahkaha yankılandı. “Vakit yitirme” Delikanlı geldiği gibi çıktı ve dönüş yoluna girdi. Ama bir avuç akide şekeri almayı unutmamıştı.

 

Aynı yollardan ama bu defa daha tecrübeli bir şekilde geri döndü. Gelibolu’ya girdiğinde her şey bıraktığı gibi duruyordu. Hemen koca camiye gitti. Caminin önünde atından inerken aklına güvercin geldi. Hayvanın narin ayaklarının duvara değdiğini gördü. Kanatları da kapanmıştı. Eliyle hafifçe okşadı hayvanı. Bahçeden içeri girdi. Osman Hoca’yla Zihni Reis’in yanına vardı. Osman Hoca’nın eli havadaydı kendisine el sallıyordu. Osman Hoca ile Zihni Reis’in arasına girdi. Elini boynuna kolyesine attı ve küçük noktaya basınca hayat kaldığı yerden akmaya devam etti.

“Necati, sen ne zaman buraya geldin” dedi. Şaşkındı. Sadece hoca değil arkadaşları da şaşkındı. İstediğiniz şekerler” dedi ve cebinden çıkardığı şekerlerden birini Osman Hoca’ya verdi. Zihni Reis’e dönerek

“Muhyiddin Reisin size selamı var. Bu haritayı size gönderdi, müsveddeymiş” dedi. Ağacın dalına astığı haritayı gösteriyordu. Cebinden çıkardığı şekerleri arkadaşlarına dağıtmaya başladı. İçerinden biri Necati’nin yüzüne baktı

“Bakın, Necati’nin bıyıkları sakalları çıkmış” dedi. Delikanlı elini dudaklarına sonra çenesine sürdü.

“Haklısın sakallarımda uzamış” dedi. Akide şekerlerinden iki tane kalınca “Bunlarda kardeşlerime götüreyim” dedi. Hocasının karşısında hafifçe eğilerek selam verdi. “Teslim etmem gereken bir emanet daha var. Benim dersim bugün erken bitmiş olsun” dedi. Atına atladı eve evine doğru yol almaya başladı. Arkasında birçok hayretle bakan göz bırakmıştı. O günden sonra Maceraperest Necati’nin adı Ermiş Necati’ye çıkmıştı.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *