Öykü

A-17 Paradoksu

Yüksek kürsüsünde, vakarın ete kemiğe bürünmüş hali gibi dimdik duran adam, çatık kaşlarının altındaki keskin bakışlarını odayı boğan karanlığın içerisinde gezdiriyordu. Tepesinden dökülen yoğun beyaz ışık, seyrelmiş saçlarının üzerinde bir hale gibi parlarken, ışık sütununda raks eden toz zerreleri, odanın geniz yakan rutubetli kokusuyla birleşerek atmosferi iyice ağırlaştırıyordu.

“Neden burada olduğunu biliyor musun?” diye sordu, yüksek kürsünün karşısında bulunan kalabalığın içinden yaşlıca adamlardan biri. “Yoksa sana açıklamamıza gerek var mı?”

“Hayır, durumumun farkındayım,” diye karşılık verdi adam, kelepçeli bileklerini yükseltip, burnunun üzerindeki gözlüğünün duruşunu düzeltti gelişigüzel bir şekilde. “Fakat tüm bu kalabalığın neden beni izlediğini açıklayabilirsiniz.”

Kürsünün karşısındaki yaşlı adam başını çevirip dört bir yanında dikilen adamları süzdü. Bazıları sorunun ağırlığı altında hissediyor edasıyla ellerindeki kâğıtları ve dosyalara gömülmüşlerdi; diğerleri ilgilerini gizleyemeden doğruca yüksek kürsüdeki adama bakıyorlardı.

“İlgi çekici iddialarda bulunmuşsunuz, bayım,” dedi yaşlı adam. “Benim de meslektaşlarımın da dikkat kesilmesi gereken iddialardı bunlar. Üstelik tutukluluğunuz sırasında üzerinizden çıkan eşyalar iddialarınızın doğruluğunu kanıtlar nitelikteymiş.”

“Ah…” Yüksek kürsüdeki adam derin bir nefes alıp, kendisine epey bol gelen koyu kahve keten takımının içinde silkindi. “İlginizi anlayabiliyorum, fakat bu kadar yoğun bir kalabalık beni biraz geriyor.”

“Sizi temin ederim, sohbetimiz fazla uzun sürmeyecek, yalnızca öğrenmek istediklerimizi öğrenip gideceğiz.” Yaşlı adam eliyle kalabalığa oturmalarını işaret etti. Bir yanı yaşandığından şüphelenilen tüm olayların deli saçması hikâyeler olduğunu bağırıyordu ona; diğer yanı ise yalnızca, salt ve içten bir merakla bu saçmalamaları dinlemek istiyordu.

“Bir sandalye de ben rica edebilir miyim, izninizle?” Yüksek kürsüdeki adam, bileklerine bağlı kelepçenin zincirini, onun ağırlığını vurgulamak istercesine salladı. Şıngırdayan metal halkaların yankısı bir süre asılı kaldı geniş odanın içinde.

“Korkarım bu mümkün değil,” dedi yaşlı adamın yanında oturan komutan. İki omzundaki apoletler odadaki yorgun ışıkla birlikte parıldadı sanki. “Daha uygun olan şey ayakta durmanız olacaktır, dava için…”

“Dava?” sordu kürsüdeki adam; komutanın cümlesinin dahi bitmesini beklemedi. “Bir davanın ortasında olduğumu söylememiştiniz… Nedir bu? Bir çeşit mahkeme mi?”

“Hayır, hayır, kesinlikle böyle düşünmeyin.” Yaşlı adamın tesellisi bir yalandan halliceydi. “Bir araştırma davası olarak düşünün bunu, öykünüz, şey, epey merak uyandırıcı. Bu sebeple doğruluğunu araştırmak ve sizinle tartışmak için buradayız.” Arkasına yaslanıp dikkatle karşısındaki adamın üzerinde gezdirdi gözlerini. Çerçevesiz, ince gözlükler, kalın ve ak düşmüş bir bıyık, sarkık kulaklar ve koca, kemerli bir burun. Sokakta ansızın yanından geçip gitse fark etmeyeceği, alelade, herhangi birini andıran herhangi biri… Buna rağmen… Adam bir şekilde tanıdık geliyordu Profesör’e. “İsminiz neydi, bayım?”

Kürsüdeki adam cevap vermek yerine bir an soruyu anlamamış gibi profesörün suratına bakakaldı, yüzünde aptal bir ifadeyle. “Anlamadım, efendim,” diyiverdi. Sözcükler adamın dudaklarından kararsızlıkla döküldü.

“İsminiz,” tekrar etti yaşlı adam. “Bilirsiniz, isim…” cümlesi karşısındaki adamın suratından sekip geri dönüyordu sanki profesöre. “Ben Christopher Hyke. Bana Profesör Hyke diyebilirsiniz.”

“Anladım, Profesör Hyke.”

“Peki biz sana nasıl hitap edebiliriz? İsmini bu seneple soruyorum.”

Adam bir süre düşündü. Geniş alnında belirmeye başlayan ter tanecikleri cevabı bilmediğinin mi yoksa söylemek istemediğinin mi belirtisiydi? “A-17,” diyebildi sonunda. “Normal şartlarda 17 üzeri 17 olarak kodlanır, ancak siz bana A-17 diyebilirsiniz.”

Aldığı cevap onu her ne kadar tatmin etmiyor olsa da, Profesör Hyke böyle detaylar üzerinde haddinden fazla durmak istemiyordu. Komutanların ve İstihbaratın ona açıkça belirttiği üzere bir saatten daha az vakti vardı ve bu vaktin dörtte biri kadarını çoktan heba etmişti bile. Doğrudan konuya girmek istedi. “Pekâlâ A-17, tutukluluğun sırasında atanmış avukatına bir zaman ve mekân yolcusu olduğunu…”

“Hayır, hayır, hayır,” itiraz etti A-17, ellerini panikle iki yana salladı. “Ben böyle bir iddiada bulunmadım. Yalnızca bir haciz memuru olduğumu söyledim. Yalnızca doğrusal zamanda ileri ve geri gidebilirim, uzayı ve mekânı nereden çıkarmış da eklemiş ifademe o suratsız avukat?”

Kalabalığı oluşturan fizikçiler eğilip dizlerinin üzerindeki kâğıtlara bir şeyler karalamaya başladılar hızla. “Bize ikisinin farkını söyler misin?” diye sordu Profesör Hyke ilgiyle.

“Farkı nasıl açıklarım bilmiyorum,” diye itiraf etti A-17. “Ben yalnızca haciz memuruyum, fizikçi değilim nihayetinde. Dilimin döndüğü kadarıyla sanırım… Bakın, zamanda ileri ve geri gitmek doğrusal denklemi koruduğunuz sürece, muazzam bir enerji harcanarak da olsa mümkündür; mekânda doğrudan seyahat ise doğrusal denklemin aksidir ve dördüncü boyut paradoksuna sebep olur. Teorik olarak bunun mümkün olduğunu söyleyen insanlar var, evet. Ama tüm evreni yakıp kül edecek bir girişim olduğunu savunanlar daha fazla sayıda…diye biliyorum. En azından Xia Hung’un fikri bu yönde.”

“Xia Hung mu?” isim Profesör Hyke için hiçbir şey ifade etmiyordu.

“Teorik Astrofizikçi… Sanırım onu henüz tanımıyorsunuz ve önümüzdeki 44 yıl daha tanımayacaksınız. Gerçi onun ilk nitelikli yazılarını yaşı 70’e yaklaşmışken yazdığını okumuştum, sayıyı 114 yıl olarak düzeltmek daha doğru olacaktır.”

“Xia Hung.” Komutan, yanındaki bir profesörü dürtüp ismi not alması için fısıltıyla ısrar etti. “Çinli mi? Çinli bir isme benziyor.”

“Etnik kökeni hakkında bilgi sahibi değilim maalesef,” diye belirtti A-17. “Kendisiyle tanışma fırsatım hiç olmadı; benim mesai çizelgemin dışında kalıyor.”

Profesör Hyke, duyduğu ismin ve telaffuz edilen tarihin ağırlığını tartarmışçasına bir süre sessiz kaldı. Odanın içindeki sessizlik, yalnızca havalandırma kanalından gelen boğuk ve ritmik uğultuyla kesiliyordu.

“Yani bir adam zamanda yolculuk yapabilir, fakat mekânda yapamaz mı?” Profesör Hyke’ın arka sırasında oturan bir başka astrofizikçi Profesör Dudovic kendini tutamayıp sorusunu sormuştu: Normal şartlarda A-17 ile iletişim kurmakla yükümlü kişi yalnızca Hyke olacaktı. Adamın merakı günlerce onlara tekrarlanan protokolü bile çiğneyip geçmişti.

“Zamanın doğrusal olduğunu söylediniz,” diye ortaya atladı Profesör Zebasky. Adamın tombul suratında her zamanki ketum ve duygusuz ifadesi yerine dersini hevesle dinleyen bir afacanın sırıtışı vardı. “Zaman yalnızca sizin için mi doğrusal ilerliyor, yoksa bizim için de durum aynı mı? Ayrıca burada olmanız bu varsayımda bir paradoksa sebep olmaz mıydı?”

“Be-ben bilmiyorum,” sayıkladı A-17 panikle. Adam titremeye başlamıştı. “Ben bir haciz memuruyum, bilim insanı sayılmam… Protokol…”

“Protokol mü? Bize protokol hakkında daha fazla bilgi verin lütfen.” Komutan ilgisini çeken bu sözcüğe karşı kulaklarını kabartarak oturduğu yerde, öne doğru eğildi. “Bu protokol herhangi bir tehlike arz ediyor mu? Nasıl işliyor?”

“Hayır, hayır. Tehlike söz konusu bile değil.” A-17 bir an duraksadı. “Bir sigara alabilir miyim lütfen? Size bildiğim her şeyi anlatmaya hazırım, fakat yalvarırım, tek tek sorun ve ‘bilmiyorum’u bir cevap olarak kabul etmeye hazır olun.”

Profesör Hyke süt beyazı önlüğünün iç cebinde sürekli eşlikçisi olan metal tabakasını çıkardı, içinden ince, sarılmış bir dalı çekip adamın titreyen parmaklarına doğru uzattı. Komutanın huzursuzca kıpırdandığını, bu ikramdan duyduğu hoşnutsuzluğu genzinden gelen hırıltılı bir sesle belli ettiğini duydu ama aldırmadı.

Çakmağın metalik sürtünme sesi odadaki fısıltıları bıçak gibi kesti. Cılız alev, karanlığın ortasında bir deniz feneri gibi parlayıp A-17’nin yüzündeki derin çizgileri, gözaltlarındaki mor halkaları ve korkunun terle harmanlandığı solgun ifadeyi aydınlattı. Adam sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırıp derin, ciğerlerini zorlayan bir nefes çekti. Ucundaki kor ateş parlarken, yanakları içine göçtü.

Dudaklarının arasından süzülen gri duman, tepedeki ışık hüzmesine doğru kıvrılarak yükseldi; o ana kadar odada hüküm süren toz zerreleriyle birleşip, ışığın altında ağır ağır dönen, hipnotize edici bir bulut oluşturdu. Odanın küf kokulu, ağır havasına şimdi keskin, geniz yakan bir tütün kokusu karışmıştı. Bu koku, sanki A-17’yi içinde bulunduğu korku çukurundan çekip çıkarmış, ona tekrar maddi bir dünyada olduğunu hatırlatmış gibiydi. Omuzları biraz olsun düştü, titremesi yavaşladı.

“Protokol…” dedi dumanı burnundan verirken, sesi artık daha toktu. “Sizin anladığınız anlamda askeri bir nizamname değil bu. Daha çok… bir kargo teslimat listesi gibi düşünün.”

“Kargo mu?” Komutanın sesi alaycıydı. “Yani zamanın dokusunda delikler açıp buraya bir paket bırakmaya mı geldin?”

“Bırakmaya değil,” diye düzeltti A-17, sigarasından bir nefes daha alıp külünü yere, pahalı halının üzerine silkeleyerek. Bu hareketi o kadar doğal, o kadar umursamazdı ki, odadaki herkes bir anlığına onun tutsak olduğunu unuttu. “Almaya. Haciz memuruyum demiştim. Protokol basittir: Sistemde bir ‘borç’ tespit edilir. Bu bir tablo olabilir, bir müzik çalar, bazen de sadece yanlış yerde duran bir tıraş makinesi… Merkez koordinatları belirler, bize bir iş emri çıkarır. Biz de önce uygun koordinatlara ve mekâna gider, sonra zamanda geri sarkıp borcu tahsil eder, envantere işleriz. Hepsi bu.”

Bakışlarını Profesör Hyke’a çevirdi. Gözlüklerinin camı dumanla buğulanmıştı.

“Benim ‘paradoks’tan anladığım muhasebe hatasıdır, Profesör. Eğer ben işimi yapıp o borcu almazsam, evrenin bilançosu tutmaz. Ve inanın bana, evren borçlu kalmayı hiç sevmez. Benim varlığım bir paradoks yaratmıyor, aksine, ben paradoksu engellemek için gönderilmiş bir… memurum.”

Profesör Hyke, elindeki metal tabakayı yavaşça cebine geri koyarken duyduklarını sindirmeye çalışıyordu. Karşısındaki adamın bayağılığı, anlattığı şeylerin kozmik büyüklüğüyle o denli tezat oluşturuyordu ki bu durum olayı daha da ürkütücü kılıyordu. Ürkütücü ve inanılması daha zor. Yarım akıllı bir meczupla mı konuşuyordu, yoksa karşısındaki adam gerçekten bir zaman yolcusu muydu?

“Peki,” dedi Hyke, sesini olabildiğince nötr tutmaya çalışarak. “Bu seferki iş emrin neydi, A-17? Tahsil edeceğin borç neydi? Buraya, yani 2026 yılına, neyi haczetmeye geldin?”

A-17 sigarasının sonuna gelmişti. İzmariti söndürmesi için yüksek kürsünün yamacındaki profesörlerden birine uzattı. “Korkarım hatırlamıyorum,” diye itiraf etti. “Batı sokaklarındaki kolluk kuvvetlerinin dikkatini çeken ve şey… tutuklanmama neden olan patlama sırasında haritada bir anomali oluşmuş olmalı.”

Patlama… Profesör Hyke, karşısındaki adamın bahsettiği patlamanın sonuçlarını umursamadan mı yoksa bilmeden mi bu kadar soğukkanlı konuştuğunu düşündü. Şehrin batı yakasında, bir hafta kadar önce, sabaha karşı yaşanan bir patlama… Yüzlerce insan ölmüştü, hem de basit bir şekilde değil, kavrularak, enkazlar altında kalarak, acı içinde.

“Bahsettiğiniz harita, üzerinizde bulunan tuhaf eşyalardan biri mi?” sordu, kendini toparlayarak Hyke.

“Evet, gerçi tutuklandığım zaman hâlâ üzerimde olup olmadığına kesin olarak emin değilim.”

Profesör Hyke, dizlerinin üzerindeki dosyayı parmaklarıyla huzursuzca ritim tutarak karıştırırken, odanın soğuk ve rutubetli havası sanki daha da ağırlaştı. Havalandırmadan gelen boğuk ses, sessizliğin içinde bir kalp atışı gibi gümlemeye devam ediyordu. A-17, kürsüde dimdik, ancak bir o kadar da yorgun görünüyordu. Gözlüğünün arkasındaki bakışları, bir zamanlar gördüğü veya göreceği ama şu an içinde bulunduğu bu karanlık ana hapsolmuş bir adamın hüznünü taşıyordu.

“Seni uyardım, A-17,” dedi Hyke, sesini sadece kürsünün çevresindekilerin duyabileceği bir seviyeye indirerek. Bakışlarında merhametle karışık bir bıkkınlık vardı. “Söylediklerin, iddiaların… Bunlar burada bulunan pek çok kişi için, özellikle de şu arkadaki üniformalı beyler için sadece saçmalıktan ibaret şeyler. Senin bir şarlatan olduğunu, zihninin bu travmatik patlama sonrası parçalandığını düşünüyorlar. Eğer biraz daha bu ‘haciz memuru’ hikâyesinde diretirsen, seni bir laboratuvara değil, ömrünün geri kalanını tavanı seyrederek geçireceğin bir hücreye kapatacaklar.”

A-17, Hyke’ın bu sözleri üzerine bir an duraksadı. Yüzündeki sükûnet yerini derin bir kırgınlığa bıraktı. Omuzları hafifçe sarsıldı, dudakları titredi. Kendisine bir meczup muamelesi yapılması, mesleki onuruna indirilmiş bir darbe gibiydi.

A-17 derin bir iç çekip gözlüklerini düzeltti. “Bakın, Profesör, karıncaya termodinamiği anlatmaya çalışmıyorum. Siz zamanı nehir sanıyorsunuz; ben ise sadece üzerindeki baraj kapaklarını kontrol ediyorum. Bana deli demeniz mesai ücretimi değiştirmiyor.”

Bakışlarını odadaki kalabalığa, özellikle de kendisine bir laboratuvar faresiymiş gibi bakan komutana çevirdi. “Haczettiğim eşyaları hatırlıyorum şimdi,” dedi. Sesi artık daha kararlı ve sert çıkıyordu. “Üzerimden çıkan tahsilat ürünleri… Onlar sizin için alelade çerçöpler olabilir, ama her biri defterindeki birer borçtu. 1924 yılından kalma, mürekkebi asla kuruyamamış bir dolma kalem; sahibinin ölüm anında durması gerekirken tersine işlemeye başlayan gümüş bir köstekli saat; ve 2112 yılında bir salgını durdurması gerekirken yanlışlıkla 1950’lerin bir eczane rafına düşmüş, üzerinde hiç bilmediğiniz semboller olan ahşap ilaç kutusu… Bunlar sadece eşya değil, Profesör. Nasıl borçlanılır, neden borçlanılır bilmiyorum ama bir şekilde bunlar haczedilmesi gereken nesnelerdir işte, zamanın dokusundaki yırtıklar ve borçlardır. Ben sadece onları şirkete, şirket ise onları ait oldukları zamana geri götürüyor.”

Odada bir fısıltı dalgası yayıldı. Fizikçiler birbirlerine bakarken, komutan elini belindeki tabancanın kılıfına götürdü. A-17’nin bu kendinden emin tavrı onu sinirlendirmeye başlamış gibiydi.

“Eğer bana inanmıyorsanız,” dedi A-17, ellerini kelepçelerin izin verdiği ölçüde ileri uzatarak, “O zaman haritamı getirin. Onu benden aldınız. Onu bana gösterin, size gerçeğin ne olduğunu kanıtlayayım.”

Profesör Hyke ve Komutan arasında kısa ama gergin bir bakışma yaşandı. Bilim insanları merakla öne doğru eğilirken, askerler bu isteği bir güvenlik tehdidi olarak gördüler. Komutan dişlerini sıktı. “Batı yakasındaki enkazdan hâlâ çocuk cesetleri çıkarıyoruz, Profesör. O harita dediğiniz taş parçası şehrin yarısını haritadan sildi. Şimdi bu adamın eline pimi çekilmemiş bir bomba gibi duran o şeyi vermemi mi istiyorsunuz?”

“Bir taş parçası nasıl bir silah olabilir, Komutan?” diye araya girdi Profesör Dudovic, heyecanla. “Üzerindeki geometrik şekillerin değiştiğini kendi gözlerinizle gördünüz. Bu, fizik tarihimizin en büyük keşfi olabilir. Sadece göstermesine izin verin. Kelepçeli ve etrafı silahlı adamlarla çevriliyken ne yapabilir?”

Uzun süren, boğucu bir tartışmanın ardından, sonunda uzlaşmaya varıldı. Harita getirilecekti ama A-17’ye dokunması kesinlikle yasaklanmıştı. Bir grup asker ve iki asistan, yüksek güvenlikli depodan tuhaf nesneyi getirmek üzere odadan ayrıldı.

İçeride kalanlar için zaman sanki donmuş gibiydi. A-17, kürsüde sessizce beklerken, odadaki meraklı gözler onun üzerindeydi. Genç bir asistan, çekinerek sordu: “Peki, o harita… Nasıl çalışıyor? Yani sadece bir taş gibi görünüyor.”

A-17, bakışlarını gencin üzerinde gezdirdi. “O bir taş değil,” dedi sakin bir sesle. “O bir Altı Boyutlu Çapraz-Referans Taşıyıcısı. Sizin üç boyutlu zihniniz onu ancak bir taş, bir mineral yığını olarak algılayabiliyor. Oysa o zamanın akışkan olmayan, spesifik noktalarını işaretleyen bir harita. Altı boyutun her biri bir olasılığı ve bir anı temsil eder. Yüzeyindeki o damarlar aslında zamanın sinir sistemidir.” A-17 yüksek kürsünün yanına doğru eğilerek, heyecanlı Profesör Cleryk’in kalemini istedi. Profesör kalemi uzattığında A-17 kalemi elinin tersiyle itti. Platform boyunca yuvarlanan kalemi işaret etti parmağıyla. “Bakın… Bu hareket ediyor değil mi? Aslında hayır, bu yalnızca sizin perspektifiniz. Haritaya göre ‘kalemin’ yalnızca konumu değişiyor. Şey gibi… Şey… Fotoğraf kareleri. Onlar sabit anlar ama aynı zamanda geçmişe aitler… Elbette bir paradoks yoksa. Eğer varsa, durum çok daha karmaşık olur; hem geçmişte hem şimdi var oluyor olabilirler, ama aynı zamanda bu zaman mekânla iç içe geçmeye başlamış, dolayısıyla enerji ve harita düğümleniyor demektir.”

“Peki ya gelecek?” diye sordu Zebasky, sesi titreyerek. “2026’dan sonrası? Bizi ne bekliyor?”

A-17 acı bir tebessümle başını iki yana salladı. “Bunu cevaplayamam. Protokol gereği değil… Sadece benim haritamda bazı yollar kapalıdır. Ben bir yolcu değilim, bir memurum. Sizin geleceğiniz, benim için henüz işlenmemiş bir borçtur. Ama şunu söyleyebilirim: zaman sandığınız kadar cömert bir ev sahibi değildir.”

“Peki ya o ilaç kutusu?” diye sordu Hyke, konuyu daha somut bir yere çekmeye çalışarak. “O salgından bahsederseniz, şimdiden önlem alabiliriz, değil mi?”

A-17’nin gözleri uzaklara daldı. “Hangi birini anlatayım, Profesör? İnsanlık, kendi sonunu getirmekte o kadar yaratıcı ki… Kutu, bildiğim kadarıyla var olmaması gereken bir umuttu. Bazen bir kurtuluşun kendisi bile paradokstur. O ilacın o eczanede kalması, seksen yıl sonra doğacak bir çocuğun hiç var olmamasına neden olacaktı. Ben o kutuyu aldım ve o çocuk doğdu. Şimdi o çocuk, sizin dünyanızda bir yerlerde büyüyor. Belki de bir gün dünyayı kurtaracak, belki de onu yakacak. Ben sadece hesabı denkleştirdim.”

“Peki süreç nasıl işliyor? Neyin borç olup olmadığı nasıl anlaşılıyor?”

“Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Satış danışmanları ya da sözleşmeciler bilebilir onu. Ben sadece tahsil ediyorum.”

Tam o sırada, odanın ağır metal kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye giren askerlerin taşıdığı metal bir kutunun içinde, A-17’nin ‘Harita’ dediği nesne duruyordu. Kutu açıldığında, odadaki zayıf ışık sanki o nesne tarafından emiliyormuş gibi bir anlığına kırıldı.

Harita, yaklaşık bir futbol topu büyüklüğünde, pürüzsüz ama dokunulduğunda parmakları kesecekmiş hissi veren keskin açılara sahip, simsiyah bir maddeydi. Bazaltı andırıyordu ama üzerinde akan gümüşi damarlar sanki taşın altında bir nehir akıyormuş gibi sürekli yer değiştiriyordu. En tuhafı ise, ona hangi açıdan bakarsanız bakın, taşın şekli değişiyor gibiydi. Sanki aynı anda hem bir küre hem bir küp hem de hiç var olmamış bir geometrik formdu. Taşın etrafındaki hava, yoğun bir ısı altındaymış gibi titriyordu.

A-17, haritayı gördüğü anda gözlerinde neredeyse kutsal bir hayranlık belirdi. Kelepçeli ellerini gayri ihtiyari kutuya doğru uzattı ama askerlerin silahlarını doğrultmasıyla durdu.

“Görüyor musunuz?” diye fısıldadı A-17. “Ona bakmayın, onu hissedin. O şu an burada değil. O, 2026’nın bu karanlık odasında, Şarlman’ın taht odasında ve henüz güneşin doğmadığı bir galaksinin merkezinde aynı anda var oluyor. O, benim evime, zamanın dışındaki büroma açılan tek kapım.”

Profesör Hyke, taşın yaydığı tuhaf, metalik kokuyu içine çekerken, hayatı boyunca inandığı tüm fizik kanunlarının bu nesne karşısında nasıl un ufak olduğunu hissediyordu. Bu, bir delinin uydurması olamayacak kadar imkânsız ve imkânsız olamayacak kadar gerçekti.

“Peki ya şimdi?” dedi Hyke. Sesi bir dua gibi fısıltıyla çıktı. “Haritan burada. Şimdi ne yapacaksın, A-17?”

Odanın içindeki hava aniden soğudu. Işık sütunundaki toz zerreleri raks etmeyi bıraktı ve haritanın üzerindeki gümüşi damarlar kör edici bir parlaklıkla parlamaya başladı. Zamanın doğrusal akışı sanki bir anlığına nefesini tutmuştu.

Dudovic’in gözleri büyümüştü. Kendi kendine mırıldanır gibi, “Entropiyi tersine çeviriyor,” dedi. “Görüyor musunuz? Enerji korunumu yasasını ihlal etmiyor, onu… onu baypas ediyor. Bu sınırsız enerji demek, Hyke. Termodinamiğin sonu demek.”

Odanın içindeki hava, görünmez bir el tarafından sıkıştırılıyordu. Profesör Dudovic’in heyecanlı sesi, taşın yaydığı tuhaf, pes tondaki uğultunun altında ezilip gidiyordu. A-17’nin yüzünde, yüzyılların yorgunluğunu taşıyan bir bezginlik vardı; Dudovic’in bahsettiği büyük keşifler ve insanlığın kurtuluşu gibi kavramlar, onun kulaklarında sadece hatalı bir muhasebe kaydının gürültüsü gibi çınlıyora benziyordu.

“Keşifmiş!” diye mırıldandı A-17, sesi artık daha derinden, sanki boğazında tozlu arşiv kâğıtları varmış gibi kuru geliyordu. “Sizin keşif dediğiniz şey, sadece envanter güncellemesidir. Tarihin akışını değiştirebileceğinizi sanıyorsunuz ama tarih, üzerine dökülen mürekkebi emen devasa bir kâğıttır. Mürekkebi silebilirsiniz ama leke orada kalır.”

Bakışlarını önündeki metal kutuda parlayan haritaya dikti. Taşın üzerindeki gümüşi damarlar, şimdi odadaki beyaz ışığı reddediyordu; kendi içindeki hiçbir spektruma uymayan soğuk parıltıyı yayıyordu. Taşın altı boyutlu doğası, odanın fiziksel sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Bakış açısını milimetrik olarak değiştiren bir profesör, taşın bir anlığına devasa bir boşluğa dönüştüğünü, bir diğer an ise iğne ucu kadar küçüldüğünü görüyordu. Bu, bir nesneden ziyade, zaman dokusuna saplanmış bir kıymık gibiydi.

“Harita,” dedi A-17, ellerini kelepçelerin izin verdiği ölçüde taşa doğru ama ona dokunmadan yaklaştırarak. “Ona neden harita dediğimi merak ediyorsunuz. Çünkü o, gidilecek yolları değil, durulacak durakları gösterir. Altı boyutun her biri, bir olasılığın koordinatıdır. Genişlik, derinlik ve yükseklik: sizin hapishaneniz. Zaman: dördüncü boyut, sizin kaçış yolunuz olduğunu sandığınız doğrusal yanılsama. Beşinci ve altıncı boyutlar ise… Şirketin tahsilat noktalarıdır. Orada zaman akmaz, sadece katlanır. Bir kağıdı tam ortasından katladığınızda, kağıdın iki ucu birbirine değer. İşte harita, o temas noktasıdır.”

Profesör Hyke, taşın yaydığı metalik kokunun genzini yaktığını hissediyordu. Koku, fırtına öncesi elektriklenen havanın ve eski, unutulmuş kütüphanelerin küf kokusunun bir karışımıydı. A-17’nin bahsettiği şirket, Hyke’ın zihninde tanrısal bir bürokrasinin dehşet verici görüntüsünü canlandırıyordu. İnsanlık, evrenin sahibi değil, sadece geçici ve borçlu kiracısıydı.

Komutan odanın köşesinde duran askerlerine bir işaret çaktı. Silahların emniyet mandallarının açılma sesi, odadaki metafiziksel ağırlığı bir anlığına bozdu. “Yeter, bu kadar felsefe,” dedi Komutan, sesi titrese de otoritesini korumaya çalışıyordu. “Bize bu taşla neler yapabileceğini göster. Eğer bir zaman yolcusuysan, bize bunu ispatla. Ama sakın ola ki bir numara deneme. O taşın etrafındaki her bir santimetre ateş altındadır.”

A-17, Komutan’ın tehdidine sadece hafif bir kafa sarsışıyla karşılık verdi, bir şekilde rahatlamış, hatta sohbetten zevk alıyor gibiydi. “Hâlâ anlamıyorsunuz,” dedi hüzünle. “İspat mı? Neyi ispat etmem gerekiyor? Sizin önemli veya önemsiz olmanız benim değil, istatistik departmanının sorunu. Ben sadece dosyayı kapatıp evime gitmek istiyorum. Bu oda, bu an, bu yıl… Evrenin muhasebe kayıtlarında ‘ihmal edilebilir’ olarak işaretlenmiş. Burada tahsil edilecek ne bir borç, ne bir icat, ne de bir gelecek var. Sizler, sadece iki büyük fırtına arasındaki sessiz ve önemsiz boşluksunuz.”

A-17’nin sözleri odadaki bilim insanları üzerinde soğuk bir duş etkisi yarattı. Hayatlarını adadıkları muazzam medeniyet, bir haciz memurunun gözünde sadece bir ihmalden ibaretti. Bu, bir insanın duyabileceği en ağır hakaretti; varlığının bile borçlanmaya değer bulunmaması.

“Peki neden buradasın?” diye sordu Hyke. Sesi bir fısıltı gibi çıktı. “Eğer burada haczolunacak bir şey yoksa, patlama neden oldu? Sen neden o sokakta belirdin?”

A-17, bakışlarını haritadan ayırıp Hyke’ın gözlerinin tam içine baktı. Gözlüklerinin arkasındaki yaşlı, sulanmış gözlerde bir anlığına büyük bir dehşetin gölgesi geçti. “Çünkü,” dedi, “bazen biz de hata yaparız. Yanlış koordinat, yanlış zaman dilimi… O patlama, haritanın sefil ve kaba zaman dokusuna çarpma anıydı. Ben buraya bir şeyi almaya gelmedim, Profesör. Ben buraya, haritanın yanlışlıkla işaretlediği bu anlamsız noktadan kurtulmaya geldim. Harita benim dönüş biletimdir.”

Taşın üzerindeki gümüşi damarlar aniden hızlanmaya başladı. Artık bir nehir gibi değil, sanki taşın içinde hapsolmuş bir yıldırım gibi çakıyorlardı. Odanın ışıkları titreşti; tavanın rutubetli köşelerinden dökülen tozlar havada asılı kalarak tuhaf geometrik şekiller oluşturmaya başladı. Yerçekimi, sanki yönünü şaşırmıştı; Profesör Zebasky’nin masasındaki kâğıtlar ağır ağır yükselirken, Komutan’ın ağır postalları yere daha da şiddetle yapışıyordu.

“Şimdi izleyin,” dedi A-17. Sesi artık odanın her köşesinden aynı anda geliyordu. Kelepçeli bileklerini haritaya dokunmadan, onun yaydığı titreyen aura alanının içine soktu. O an, metal kelepçelerin gümüşi ışık altında nasıl sıvılaştığını, sanki hiç var olmamışlar gibi buharlaştığını herkes gördü. Ama metal buharlaşırken ısı yaymıyordu; aksine, odanın ısısı bir anda sıfırın altına düştü. İnsanların nefesleri havada donmuş kristaller gibi asılı kaldı. Harita, A-17’nin elleri arasında genişlemeye başladı. Siyah yüzeyi, sanki bir pencere gibi açılıyor ve içinden başka dünyaların, başka zamanların görüntüleri hızla akıyor: İnşası devam eden piramitlerin üzerindeki yakıcı güneş, devasa metal şehirlerin üzerinde batan mor bir yıldız, hiçliğin ortasında tek başına duran bir ağaç… Hepsi birer saniye bile sürmeden geçip gidiyordu.

“Görüyor musunuz?” diye bağırdı A-17, yüzünde bir anlığına beliren vahşi ama melankolik gülümsemeyle. “İşte noktalar! Şirketin mühürlediği anlar! Sizin dünyanızda haczolunacak hiçbir şey yok, çünkü siz zaten çoktan yok olmuş bir hayalin yankısısınız. Bu tartışmalar, bu korkularınız… Hepsi sadece haritanın üzerine konan küçük bir toz zerresi.”

Profesör Hyke, taşın içindeki sonsuzluğa bakarken bir anlığına aklını yitirecekmiş gibi hissetti. A-17’nin neden alınmadığını, neden onlara bu kadar yukarıdan baktığını şimdi anlıyordu. Onlar için yarın olan şey, bu adam için çoktan kapatılmış bir dosyaydı. Daha önce bunu anlamıştı, fakat anladığı şeyi henüz idrak edebiliyordu.

“Dur!” diye bağırdı Komutan, silahını A-17’nin suratına doğrultarak. “O şeyi durdur! Nereye gittiğini sanıyorsun?”

“Hatırlıyorum… Evet, evet… Hatırlıyorum.” Adam derin derin öksürmeye başladı. “Çoktan geç kaldım bile… Demek bu yüzden. Oysa sanmıştım ki… Bir hata… Bir paradoks… Hâlâ çözülemedi mi?” Adamın parmakları küreye uzanırken Profesör Hyke onun niyetini anlamıştı bile; sandalyesinden sıçrayıp yüksek platforma doğru tırmandı. Sadece A-17 denen adamın bileğini kavramak, onun kaçıp gitmesini engellemek istemişti. Oysa parmakları kürede olan şimdi oydu.

A-17 ve Hyke bir kalp atımı sonra sonsuz bir karanlık sarmalın içinde, eğilip bükülerek, kendi etraflarında dönüyorlardı. Odada, onları izleyen herkes, komutanın patlayan silahından çıkan mermiler, ışık… Hepsi o yarım kalp atımının içinde eriyip gitmiş, yok olmuşlardı sanki.

“Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye bağırdı Hyke, boşluğun içinde boşlukla bütünleşirken. “Aptal! İkimizi de öldüreceksin! Hayır, hayır! Kapat şunu! Kapat şu haritayı! Geri götür, geri götür diyorum sana beni!”

Bir kalp atımı daha geçtiğinde, kulaklarında bir ses değil, adeta saf bir kıyamet infilak etti. Gürültü o kadar şiddetliydi ki Hyke sesin kafatasının içinde defalarca kez kırıldığını, her yankının bir öncekinden daha yıkıcı olduğunu hissetti. Etrafında tozdan bir kefen gibi yükselen, ölüm kokulu dumanın içinde kesik kesik parıldayan kan rengi, kızıl alevleri hayal meyal seçebiliyordu.

Her şeyin farkındaydı ama aslında hiçbir şeyi idrak edemiyordu. Yüksek kürsüde dikilirken kelepçeler sadece bileklerine değil, sanki diline de vurulmuştu. Ona sorular sordular; cevabını bilmediği, yalnızca haritanın beynine ilmek ilmek kazıdığı protokolü ezbere okuduğu sorular… Bir an sonra kendisi de haritayla bütündü; bir sonraki nefeste Dudovic’ti. Ardından Zebasky, Cleryk ve Komutan… Her biri hem A-17’ydi hem de haritanın kendisi. Şirketin diğer memurları gelip haritayı ve yarattığı paradoksu haczedene dek, hepsi aynı odada, aynı saniyede, tek bir kalp atışının arasına sıkışıp kaldılar.

–          –           –           –           –           –           –           –           –           –           –

Profesör Hyke 17 Aralık sabahında uyandı. Kentin doğu bloklarındaki lüks dairesinden erken vakitte çıkıp caddede onu bekleyen kırmızı arabasına bindi. Batı sokakları üzerinden çalıştığı laboratuvara giden yola saptı. Yol üzerinde gördüğü iş arkadaşı Profesör Clinton’ın yanında duraksadı ve kendisine laboratuvara kadar eşlik etmesi için adamı araca davet etti. Clinton her zamanki gibi yorgun, bezgin haliyle arabaya bindi, ön camı yarıya kadar açıp sarı filtreli sigarasının ucunu itinayla ateşe verdi. Kalın, keçe bıyığı altından sigarayı püfür püfür içmeye başladı.

Clinton boşandığı eski karısıyla ilgili duyduğu dedikoduları kadıncağıza karşı haksız bir öfkeyle Hyke’a anlatırken, Profesör Hyke’ın içini tuhaf bir his kapladı. Her insanın ömründe defalarca yaşadığı, nedensiz ve alelade bir histen fazlası değildi aslında. Sanki görünmez bir elin ağırlığını omzunda, varla yok arası bir nefesi ensesinde hissetmişti. Bir şeyi yapmaması gerektiğine dair içerisinde beliren, içgüdüsel bir his, dejavuyla karışık ilahi bir çeşit uyarı. Aracı yavaşlattı.

Yolun sağ tarafındaki sokak aralarından birbirine benzeyen, siyah, parlak takım elbiseler giyinmiş iki figür yolun ortasına öyle fırladı ki, Hyke eğer içindeki o hisse dikkat kesilip arabayı yavaşlatmak yerine biraz daha dalgın olsaydı, adamlardan birine çarpabilirdi. Frene asıldı, kornaya bastı.

Clinton sigarasının külünü üzerine dökerek küfrederken, adamlardan biri, kolunun altına sıkıştırdığı tuhaf kömür kütlesini andıran futbol topu büyüklüğündeki siyah bir küreyi, aracının camından onları izleyen Profesör Hyke’a gereksiz bir gururla ve suratında anlamsız bir gülümsemeyle gösterdi. Sonra araç laboratuvara doğru, siyah giyimli adamlarsa yolun karşısına doğru ilerlemeye devam ettiler.

Onur Kayra

Ben Onur Kayra Vecer. Kurgu ve kurgu dışı yazılarım Şato Dergi, YBKY Dergi, Parşömen Fanzin, Berzah Fanzin gibi platformlarda ve dergilerde yayımlandı.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *