Öykü

Orası Burası mı

Yakın zamana kadar hangi denizde olduğu bilinen ama pek de umursanmayan bir adanın varlığı yüzyıllardır söylencelerde yer bulmuştur. Bu ada hakkındaki söylenceler genelde kısırdır, bir yere çıkmaz. Yani, sıradan bir denizci efsanesindeki herhangi bir ada gibi içinde ne olduğu bilinmez. Ne hazine ne de denizcileri bekleyen lanetli ve bir o kadar da korkunç bir ölüm sunması bu adanın çok da kullandığı bir yöntem değildir. Her ne kadar ada ile ilgili söylenceler kısıtlı olsa da onun hakkında bazı şeyler bilinir. Örneğin bu ada, Atlantis kadar görkemli bir kıta değildir, hatta bizim Sivriada ile aynı boyutlardaydı. İçinde kimsenin yaşamadığı konusunda herkes hemfikirdir. Bu ada öyle çok da matah bir yer değildir ama bu onun hiçbir şey vadetmediği anlamına gelmez. Tek bir şey vadeder, o da ün. Ün kimi zaman paradan, maldan daha önemlidir, çünkü insanın ün sahibi olma isteği, kendi varlığını kanıtlama gibi kutsal bir göreve hizmet eder. Ün, insanın ben varım diyebilmesi için kullandığı bir araçtır. Kimi zaman üne sahip olma yolunda ulaşılmak istenen bazı hedeflerin takıntıya dönüşmesi gibi bir gerçek de vardır. İşte Turgut Bey, bu ün yolunda kazandığı takıntının kuklası olacaktı.

Aslında ada Piri Reis tarafından bulunmuştu, hatta Piri Reis’in Kitabı Bahriye’sinde adanın bulunduğu bir harita bile vardı ama dediğim gibi adanın ünden başka bir şey vadetmemesi denizcilerin ona ulaşmaya en ufak bir çapa göstermemesine neden olmuştu. Doğaldır ki bu onu yapay bir görünmezliğin gölgesinde bırakarak aynı gölgede unutulup gitmesine neden olmuştu.

Turgut Bey’in paraya pula ihtiyacı yoktu, zaten kendisi Donanma-i Hümayun’da liva derecesindeki koskoca Oruç Paşa’nın oğluydu. Babası onun da kendisi gibi bahriyeli olmasını çok istedi hatta daha doğduğunda adını Turgut koymasının nedeni bu isteğiydi ama, Turgut Paris’te iktisat üzerine tahsil yapmayı seçti. Bu sebepten paşa babasıyla arası limoniydi, hele mezun olup yurda döndüğünden beridir babası onu hiçbir işe yaramayan, bomboş biri olarak görüyordu. Paşanın bu tutumunu Turgut derinden hissediyordu ama ağzıyla kuş tutsa bile paşa babasına yaranamıyordu. Kendisini yalının kütüphanesinde inzivaya çekti. Bir gün, iki gün, üç gün hatta bir hafta boyunca yemek ve tuvalet ihtiyacı dışında kütüphaneden çıkmadı. Sekizinci gün uzandığı uzun deri koltuktan kapının çalınmasıyla fırladı. Kapıdaki, yalının kahyası Lütfü efendiydi. Emri doğrultusunda her günkü gibi o gün de gazetesini getirmişti. Gazeteye üstün gözü baktığında, Yunanistan Krallığının günlerdir Osmanlı sınırlarını taciz etmelerinden doğan krizin meyvesini verdiğini ve Devleti Aliye’nin Yunanistan krallığına savaş açtığını görmüştü. Yine kahvaltı için odasından çıktı ama kahvaltıdan önce babasından bir haber almalıydı. Araları kötü olabilirdi ama sonuçta savaş çıkmıştı ve o onun babasıydı. Merdivenlerden inmekte olan Lütfü Efendiye seslendi:

“Lütfü Efendi, bir baksana.”

“Buyrun beyim.”

“Yahu paşa babam burada mı? Bi malumatın var mı?”

“Beyim paşamız günlerdir Bahriye Nazırlığında teyakkuzdalar. Malum bu hudut meselesinden ötürü Donanmayı Hümayun, Adalar Deniz’indeki bir tehlike ihtimalinden ötürü tetikte. Gazetede de okuduysanız bilisiniz, devletimiz Yunanlara harp ilan etti. Yani paşamız yalıya biraz zor uğrayacak gibi gözüküyor.”

Bu açıklamanın ardından biraz olsun içinin ferahlamasının ardından kahvaltısını üstün körü ederek yeniden kütüphaneye çıktı. Masasına oturdu. Günlerdir üzerinde çalıştığı, babasının zamanında temin ettiği Kitabı Bahriye’nin nüshalarından birini kaldığı yerden titizlikle incelemeye devam etti. Aradığı şey, babasının da ona küçükken anlattığı eski denizci söylencelerinde yer alan Tavşangezmez Adasıydı. Babasının ona anlattığına göre bu ada, Adalar Denizinin kuzeyinde kalıyordu. Yine Kitabı Bahriyede adanın nerede bulunduğunu gösteren bir haritanın bulunduğunu babasının anlattığı söylencelerden öğrenmişti. Zaten paşa babası Kitabı Bahriyeyi, bu adayı bulmak için daha genç bir kaptanken sahafın birinden temin etmişti. Zamanında kitabı biraz incelemiş ama adanın bulunduğu haritayı bulamamış ve bunun bir denizci safsatası olduğuna ikna olmuştu. İşin gerçeği, bu adanın pek de albenisi olmadığından ötürü kitabın pek de üzerine düşmemişti. Ancak Turgut, babasının bu umursamazlığını göz ardı ederek babasının başaramayıp bulamadığı (ya da bulmak istemediği) adayı bularak onun gözüne girebileceğini düşünüdü.

Günlerdir yaptığı incelemelerin sonucunda o gün adanın çizili olduğu haritayı buldu. Haritada Tavşangezmez Adası, Seddülbahir ile Bozcaada arasında kalıyordu. Tabi bir Atlantis keşfetmeyi ummuyordu ama bu kadar kolay bulunabilecek bir alanda adayı bulması onun moralini epey bozmuştu. Öte yandan, babasının bu kadar kolay bir adayı bile bulamayacak kadar beceriksiz olması onu mutlu etmişti. Belki paşa babasını buradan vurarak onu biraz olsun ezebilirdi. Çünkü artık bu onda babasının sevgisini kazanma isteğini geçerek babasıyla tutuştuğu bir savaşa dönüşmeye varacak kadar büyük bir takıntıya neden olmuştu. Şimdi, adanın yerini öğrenmişti ama adaya ulaşamadıktan sonra onu bulmuş sayılır mıydı? Oraya bizzat gitmeliydi.

Gereken hazırlıklarını yaptıktan sonra, içinde kitabın da bulunduğu bir çantayla bir sonra ki günün sabahı Şirketi Hayriye iskelesinin yolunu tuttu. İskeleye geldiğinde gişeden Gelibolu vapuruna bilet aldı. Uzun süren bir yolculuktan sonra Gelibolu’ya vardı. Amacı, balıkçı teknelerinden birini, kendisini haritada gösterdiği bölgeye götürmeye para yoluyla ikna ederek adayı bulmaktı ama savaş olmasına rağmen Türk donanmasının hâlâ Haliç’de bekletilmesinin de etkisiyle Yunan donanmasının Adalar Denizinde devriye gezmesi balıkçıların böyle bir sefere pek yanaşmamasına neden oluyordu. Rıhtımı tam isteksizce terk edecekken, küçük bir yelkeni olan teknesinin üzerinde ağlarını onaran bir balıkçı ona seslendi.

“Beyim, sen nereye gidecen? De bana hele.”

“Seddülbahir açıklarına doğru”

“Neden ne var ki orda?”

Turgut, bu sırı pek de ifşa etmek istemediğinden dolayı asabileşti:

“Sen götürecek misin, götürmeyecek misin? Ondan haber ver efendi!”

Bunun üzerine balıkçı kurnazca sırıtarak şöyle yanıtlar:

“Götürürüm ama kesenin ağzını açman lazım.”

“Orasını mühim değil. Sen onu dert etme , yeter ki beni istediğim yere götür.”

Bunun üzerine balıkçı onu o bölgeye götürmeyi kabul etti ve tekne ile Gelibolu’dan açıldılar ardından Seddülbahir kıyılarına ulaştılar. Seddülbahir’den güneye doğru yöneldiler. Tekne ilerlemeye devam ederken Turgut ise çantadan çıkardığı kitaptaki haritadan güney yönünü takip ediyordu. Bu kitap balıkçının ilgisini pek de çekmemişti. Çünkü o ilgilendiren tek şey bu bilinmez ve garip sefer sonrasında parasını alıp alamayacağıydı. Bir süre sonra önlerinde kayalıklarla çevrili ve üzerinde hiçbir canlının yaşamadığı bir ada çıktı. Turgut, haritadan kontrol ettiğinde aradığı adanın bu çoğunlukla kayalıklardan ibaret olan adacığın olduğunu büyük bir hayal kırıklığıyla görerek istemsizce şunları söyler:

“O babamın bile bulamadığı ada demeye bin şahit isteyen yer burası mıymış?”

O anda balıkçı Turgut’a söylenir:

“Yahu beyim iyi de bu ada burada bilinir zaten. Tavşangezmez Adası deriz buraya biz, hiçbir şey de yoktur burada, kayalığın tekidir. Ne yani? Bunun için mi denize açıldık biz? Neyse bir Yunan gemisiyle karşılaşmadan geri dönelim.”

Tekne kuzeye doğru yönelirken Turgut adaya nefretle bakakaldı. O an devriyedeki Yunan gemilerinden birinin gelip bu ucube adayı bombalamasını istedi ama onlar bile uzaktan gördükleri bu adayı tahrip etmeye değer görmedi.

Okan Ildız

Benim adım ve soyadım Okan ILDIZ. 1995’te Beyoğlu’nda doğdum. İlköğretimimi Eyüp Sultan/Ebusuud ilkokul ve ortaokulunda gördüm. Ortaöğretimimi yine Eyüp Sultan ilçesindeki Otakçılar Lisesinde okudum. Yükseköğretimimi ise Balıkesir Üniversitesi/Tarih lisans programında yaptım. İlkokuldan beridir yazmaya ilgim vardır ama öykü yazmaya üniversitede başladım. Öykülerim: Panzehir, Enikonu ve Birmetingiriniz adlı e-dergilerde yayımlandı.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *