Öykü

Umut Haritası

Ülkiye yavaşça yanıma ilişti. Sekiz kadındık Sığınma Evi’nde. On sekizden kırk sekize sekiz kadın. Kimimiz kocadan kimimiz babadan kimimiz oğuldan kimimizse her şeyden herkesten kaçan sekiz kadın. Göğsünden sekize katlanmış bir kâğıt çıkardı. Fısıltıyla konuşuyordu. Akşam saatlerinde sımsıkı kapalı perdelerin ardında elektriği bile açmak istemezdik. Erkenden yataklarımıza çekilir hayallere dalardık bir gün daha yaşadığımız için şükrederek. Sekize katlanmış kâğıt açılınca karşımıza bir harita çıktı. Haritadan kırmızı bir nokta daire içine alınmıştı. O noktanın üzerine parmağını koydu Ülkiye.

“İşte. Özgürce yaşayacağımız yer burası. Haftalardır anlattığım harita nihayet elime geçti.”

Haftalardır bir yerden söz edip hepimizi bıktırmıştı. Onun dışında hiçbirimiz böyle bir kurtuluş olacağına inanmıyorduk. Her akşam yataklarımıza girdiğimizde Ülkiye bir masal gibi anlatırdı. Kimse bizi bulamazmış, özgürce dolaşırmışız, hatta geceleri bile perdeleri açık elektriği yakabilirmişiz. Bunun gibi masalsı şeyler. Haritayı bulacağını ve istersek hep birlikte gideceğimizi söylüyordu. İşimiz bile olacakmış, para kazanacakmışız. On sekiz yaşındaki bir kızın hayallerine kapılmak mı? İmkânsız. Ben hayal kurmamayı daha on bir yaşındayken öğrenmiştim. Siyah okul önlüğümü çıkartıp beyaz kefeni giydiğimde. Ne gözyaşlarım ne ağlamalarım ne çığlıklarım elli yaşındaki adama satılmama engel olamadı. Dört çocuk doğurdum. Dördünü de büyüttüm okuttum. Yediğim dayakların haddi hesabı yoktu dayandım. En küçüğüm evden gelinlikle çıkınca ben de o evden çıktım. Silahı belinde beni arıyormuş. Arayan bulur belasını da mevlasını da.

Benim de silahım var yastığımın altında. Artık kim daha hızlı davranırsa. Ülkiye bizleri ikna etmeye çalışıyordu. Haritayı kimden ve nasıl aldığı sorularını umursamadı bile. Orası önemsiz dedi geliyor musunuz gelmiyor musunuz? Plan yapacağım ona göre. Harita bir çocuğun elinden çıkmış gibiydi. Bir kâğıda yollar çizilmiş sağına soluna evler yerleştirilmiş bol bol ağaç yapılmış. Küçük bir göl. Kırmızı noktaya ipnotize olmuş gibi bakıyorduk. İçimizde çoktandır sönmüş bir kıvılcım yavaş yavaş parlamaya başlamıştı. İnanmak için can atıyorduk. Sevgi ayağa kalktı. Otuzlarında Bergen misali saçlarıyla asitle yakılmış gözünü kapatıyordu. Ben geleceğim dedi ne olursa olsun bundan daha kötü olmaz ya. Başka kimseden ses çıkmadı. Tamam dedi Ülkiye. Size iki gün süre. Sayımız netleşince planı size anlatacağım. Sevgi’den sonra Nevin de atıldı. Geliyorum ulan ağzına sıçtığım bu yerden daha beter olamaz ya. Nevin çok küfürlü konuşurdu. Beş ağabeyle Tarlabaşı’nda büyüdüğümden derdi. Babası küçükken dilendirirmiş hepsini. Nevin maviş gözleri kirden yapışmış saçları üzeri başı yırtık dilenirken bir sokakta beş çocuk tarafından… Ağabeylerinin başı derde girmesin diye ses çıkarmamış ama kulaktan kulağa yaşadıkları mahallede duyulmuş. Bu kez de ağabeyleri başlamış bazı isteklere. Sonunda onbeşinde kaçmış evden. Sokaklarda yankesicilik, o bu derken yolu buraya düşmüş. On dokuzunda saçları kısacık erkek gibi giyimi de öyle. Kendini korumanın yolunu böyle bulmuş.

Rüyamda kırlarda bayırlarda koşuyordum. Sabah gözümü açar açmaz Ülkiye’ye geliyorum dedim. Ülkiye sevindi benim geleceğimi duyunca. Sakin ve sabırlı bir kadındım. Yıllarca nefret ettiğim bir adamla yaşamak zorunda kalan sakin ve sabırlı kadın. Böylece dört kişi olmuştuk. Hüsniye kedi gibi dolanıyordu etrafımızda. Bir yıldır sokağa adım atmamıştı. Her şeyden korkardı. Karanlıkta uyuyamazdı. Başında hep bir mum yanardı. Sevdiği gençle kaçmaya çalışırken yakalanmışlar, ikisi de kurşun yağmuruna tutulmuş. Sevgilisi oracıkta can vermiş, Hüsniye aylarca hastanede yatmış. Ailesi gelip almadan kaçmış memleketinden. Son gün beş kadın bir torbaya iki üç parça kıyafet sıkıştırdık. Sabaha karşı çıkacaktık. Hepimiz de bir heyecan. Ülkiye haritayı tekrar açtı önümüze. Altı kilometre yürüyüp otobüs terminaline varacaktık. Oradan Edirne’ye giden otobüslere binecektik. Orada sınırdan bizi geçirecek bir adamla buluşacaktık. Sınırı geçince de işte o haritadaki kırmızı noktaya ulaşacaktık. Tüm plan buydu. Gün aydınlanmadan kalanlarla vedalaştık. Ülkiye önde bizler arkada tek sıra evden çıktık. Beş dakika sonra bir silah sesiyle sarsıldık. Ülkiye kanlar içinde yığıldı yere. Çığlık çığlığa kaçışmaya başladık. Adam Ülkiye’nin başına gelip iki kurşun daha sıktı. Sonu ölüm olur demiştim dedikten sonra da başına.

Ülkiye’nin cansız elinde harita, bizim gözümüzde durduramadığımız yaşlar. O günden sonra hiçbirimiz kurtuluştan söz etmedik. Ta ki Melahat aramıza katılıncaya kadar…

Nurdan Atay

Endüstri mühendisiyim. Mesleğimi çok uzun süre yaptıktan sonra rotamı edebiyat çalışmalarına çevirmeye karar verdim. O tarihten beri de yazıyorum. İkinci üniversite Edebiyat okuyorum. Bir grup yazan/yazar arkadaşımla birlikte her ay Kil-Tablet adında öykü fanzini çıkarıyoruz. Ağırlıklı olarak öykü ve tiyatro oyun metinleri yazıyorum. Okumayı, seyahat etmeyi, film izlemeyi, yogayı, el sanatlarından becerebildiklerimi yapmayı, doğayı, öğrenmeyi, araştırmayı seviyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *