Öykü

Düşsüz Adam

Siz hiç düş göremeyen biriyle tanıştınız mı? Sakin inen geceye karşı telaşlı, hava karardığında rüyalara dalma umudu taşıyan, sabahın ilk ışıklarıyla yılgın biriyle karşılaştınız mı? Hiçbir şeyin farklı bir şekle bürünemediği; ağacın, taşın, kapı tokmağının, otobüsün, düşmanların, kedinin, farenin, masanın, aklınıza ne gelirse onların, sadece ve sadece kendi şekliyle görünüp, maddesel, katı gerçeklikle yaşandığı bir dünyaya mahkûm kaldınız mı?

Ben, Düşsüz Adam’la yıllar önce bir gece, parkta tanıştım. Henüz on yedisindeydim. Sevgilimle kavga etmiştik. Mutsuz ve umutsuzdum. Kendimi öldürmeyi bile düşünüyor, en havalı ve iz bırakacak yolu bulmaya çalışıyordum. Baharın ilk günleriydi. Akşam karanlığı bastırmış olmasına rağmen eve gitmek istemiyordum. İşte o gece, parkta kendi kendimle boğuşurken “O” geldi, gözlerini dikip bana bakmaya başladı. Zaten huzursuzdum. Bir de böyle garip bir adamın varlığına hiç tahammülüm yoktu. O, benim davranışlarıma aldırmadan ağır ağır yürüyüp tüm banklar boş olmasına rağmen, benim oturduğum banka oturuverdi. Sıkıldığımı belli etmek için, sırtımı ona dönüp bankın ucuna yan oturdum. Bir iki ofladım. Yapacak bir şey bulamayınca, cep telefonumu çıkartıp oynamaya başladım. O zamanlar böyle akıllı telefonlar filân yoktu. Oyalanmak için sadece çektiğiniz fotoğraflara bakabiliyordunuz. Aslında silmeyi çok düşündüğüm ancak bir türlü silmeye cesaret edemediğim, ayrıldığım güzeller güzeli sevgilimin mutlulukla gülümseyen yüzünü tekrar görmek, beni daha da efkârlandırdı. Birden adam omzuma dokundu.

“İyi akşamlar.”

“İyi akşamlar.” dedim sesim titreyerek.

“Size bir soru sormak isterim genç adam. Düş görür müsünüz uyuduğunuzda?”

Adamın kendisi mi, akşam vakti kimsenin olmadığı bu parkta gelip benim bankıma oturması mı, benimle konuşması mı, sorduğu sorunun saçmalığı mı ya da hepsi birden mi beni rahatsız etmişti şimdi çıkaramıyorum, yalnız çok korktuğumu anımsıyorum. Yüreğim yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başlamıştı. O aynı sakinlikle devam etti konuşmasına;

“Özür dilerim, böyle aniden sorunca doğal olarak şaşırdınız. Bu soruyu sormaya öylesine alışkınım ki. Bana sıradan geliyor artık. Eh! Sizse şaşırmakta çok haklısınız. Baştan alabilirim isterseniz. Merhaba, ben Engin, düşsüz bir adamım. En önemli sayabileceğim özelliğim bu.”

Onunla konuşmak, bir deliyle uğraşmak istemiyordum ayrıca korktuğumu da belli etmekten çekiniyordum. Söylediklerini duymuyormuş gibi yapıp yavaşça ayağa kalktım. Amacım bir an önce oradan uzaklaşmaktı. Ben kalktığımda, Düşsüz Adam da kalktı ve kolumu tuttu. Adamla karşılaşmadan, terk edilmişliğin acısıyla bin türlü intihar fikrini aklından geçiren ben, ne olur bana kıyma diye yalvaracak kıvamda kalakalmıştım.

“Sizi korkutmayı hiç istemem. Gece oldu mu uyumaya çekinir, böyle dolaşırım parklarda. Beni anlayacak, derdime derman olacak birilerini ararım. Öyle dertli oturduğunuzu görünce, belki karşılıklı dertlerimizi paylaşırız diye umdum. İstemiyorsanız sizi zorlayamam tabii. Hayret! Bu güzel havada parkta da ikimizden başka kimse kalmamış.”

Adamla konuşmalarımızı bugün gibi anımsıyorum. Eh, biraz kelimelerde farklılıklar olabilir. Yine de mümkün olduğunca yaşadıklarımı canlandırmanızı isterim gözünüzde. Akşam vakti, bomboş parkta iki adam karşılıklı birbirine bakıyor. Biri on yedisinde, diğeri tahminen kırkında. Çocuk yani ben, neredeyse iki katı gibi duran bu güçlü adamın elinden kurtulmanın yollarını düşünüyor ve bir türlü bulamıyor. Anlattıklarının çoğunu anlamamıştım bile. Seni burada kessem kimsenin ruhu duymaz dinle beni yoksa sana yapacağımı bilirim, anlamı çıkarmıştım sadece.

“Özür dilerim ama bizimkiler merak eder … Eve gitmeliyim… Parkta olduğumu biliyorlar…Şimdi aramaya gelirler…” gibi bir şeyler geveledim.

“Anlıyorum. O halde bir tur atalım, sonra sizi çıkışa bırakayım, o sırada da konuşuruz.” dediğinde hızla düşündüm. Hayır desem onu kızdırmış olacaktım. En iyisi idare etmek diye karar verdim. Çaktırmadan bir taş alabilme umuduyla ayakkabılarımı bağlama numarası yaptım ama şaşılacak şekilde; değil taş, bir ağaç dalı, biraz kum, toz toprak bile yoktu etrafımda.

“Peki, nasıl isterseniz…”

“O halde baştan başlayalım. Adım, Engin. Düşsüz Engin.”

“Ben de Özgür.”

“O kadar mı?”

“Ne kadar mı?”

“Yani sizi tanımlayacak başka bir ek yok mu sağında, solunda”

“Özgür, bugün sevgilisinin tekmelediği Özgür”

Hay, ağzıma sıçayım. Ulan adama ne açık veriyorsun? diye kendime kızdığımı çok iyi anımsıyorum. Adamın yüzünde bir tebessüm belirdi. Biraz düşündükten sonra devam etti konuşmasına:

“Hah! Gençlik aşkı desenize. Daha böyle ne çok fırtınalar yaşayacaksınız bir bilseniz. Neyse sizin yaşlarınızda kimse öğüt dinlemek istemez zaten. Size ukalalık etmeyeceğim bu konuda.”

Adamın fena konuşmadığını düşündüm. İleride yaşayacaksınız filan dediğine göre kötü bir niyeti olmayabilir diye anlık bir rahatlama bile hissetmiştim. Onu biraz daha konuşturup yürümeyi hızlandırmayı ve kaçmayı kuruyordum kafamda. O ise çok küçük adımlar atıyordu. Konuşmaya çok hevesli görünmemek için onun söze başlamasını bekledim. Zaten beni fazla bekletmedi.

“Sizden bir düş satın almak isterim.”

İşte şimdi sıçtık dedim içimden. Annem, “Hep delileri çekiyorsun sen,” derdi, dediği olmuştu. Yine çekmiştim işte. Bu kez, hiç de eğlenmiyordum. Oysa delilerle konuşmak eğlenceli gelirdi bana. Hastaneden kaçıp pijamayla dolaşanlara mahallede alışmıştık. Sigara isterlerdi sadece. Herkesten önce bana yanaşırlardı. Onlar için paket bile taşırdım yanımda. Bir keresinde paket bulan babam, sigara içiyorum diye bir güzel pataklamıştı beni. İçmediğimi anlatmak için babamın yorulmasını beklemem gerekmişti. İşte şimdi de akşamın bu kör karanlığında nereden bulduysa bir deli gelip bulmuştu beni. Ürkütmemek, sinirlendirmemek için sadece anlamışım gibi kafamı salladım.

“Bu gece sizi şaşırtıp duruyorum farkındayım ama uyumak için bir düşe ihtiyacım var,” dedi.

Yavaş yavaş yanından uzamalıyım diye düşünüp etrafı kolaçan etmeye kendime bir kaçış güzergâhı belirlemeye çalıştım. O ise düşüncelerimde yakaladı beni.

“Kaçmayı düşünmenizi anlıyorum. Sakın korkmayın. Size asla zarar vermem. Hani şu binbir gece masallarında vardır ya Şehrazat hep bir hikâye anlatır. Ben de böyle düşler arıyorum kendime.”

O an ne Şehrazat geldi aklıma ne de anlatıp kurtulacağım bir düş. Bağırsam, sesimi kimseye duyuramayacağımı biliyordum. Kendime, sevgilime, incir çekirdeğini doldurmayan kavgalarımıza, gelmişime geçmişime sövüp duruyordum içimden.

“Bak Özgür, telâş etmeyin lütfen. İsterseniz silahımı size vereyim.”

Belinden o güne kadar sadece filmlerde gördüğüm bir silah çıkarınca, sendeleyip yere düştüm. Bu kadarı çok fazlaydı. Gözlerimi kapatıp sonumu beklerken, sürünerek geri geri gitmeye çalışıyordum.

“Hay Allah! Bu silah sadece geceleri kendimi korumak için. Kalkın lütfen. Bu kadar korkunç olmasam gerek. Öleceksiniz korkudan.” dedi.

Beni tutup ayağa kaldırdı, üzerimi silkeledi. Yumruk savursam diye düşündüm ancak yumruklarım, çenesine bile yetişmezdi. O zamana kadar kimseyle kavgaya tutuşmamıştım, nasıl dövüşüleceğini bile bilmiyordum. Hoş hâlâ bilmem. Adam, sakinleştirici bir ses tonuyla derdini anlatmaya çalışıyordu; düş göremediğini, uyumak için buna ihtiyacı olduğunu, en güzel uykularını düşleri dinlerken çektiğini, bu acımasız dünyaya başka türlü katlanamadığını, katı gerçeklikten usandığını. Yarısından çoğunu anlayamamıştım. Sonunda cebinden benim bir yıllık harçlığım kadar bir para çıkardı.

“Gerçekten ciddiyim. Bana bir düşünüzü anlatırsanız bunu size vereceğim. Ben uyuncaya kadar bekleyin ama…” dedi.

Sonra banka uzandı. O koskoca adam, cenin pozisyonunda kıvrılıp masal bekleyen çocuk edasıyla bana baktı. O bakış yıllardır aklımda. Para cebimi ısıtıyordu ama çocukken okuduğum tüm masallar silinmişti sanki. Bir iki kere yutkundum. Adam bakışlarını yalvarırcasına bana çevirdi, gözlerini tekrar kapattı. Bekliyordu. Anneannem geldi aklıma birden. O kubbeli garip yüzüğünün hikâyesi. Annem, “O artık yaşlı oğlum, dediklerine inanma o yüzüğü Eminönü’nden beş liraya aldık birlikte,” diyordu her seferinde ama nedense ben çocuk aklımla onun doğru söylediğine inanıyordum. Sonraları, büyüdükçe, masallara kulaklarımı kapatır, hepsinin saçmalık olduğunu düşünür olmuştum. Zavallı anneannemi de dinlemeyi bırakmıştım. Şimdi sadece onun anlattıkları aklıma gelmişti işte.

“Hayat aslında çok uzun bir yolculuktur. Yolu uzatan da kısaltan da o yolda yürüyendir. Bu benim yolculuğum hadi kapat gözlerini, çık benimle yolculuğa. Aşalım dağları dereleri, binbir geceyi, düşleri. Hadi bin sırtıma uçurayım seni, gör aşağıda kubbeleri, denizleri, kızları erkekleri. Hadi hadi kapat gözleri.

Ben kendimi bilmez iken daha çok küçükken bir gün sokakta oynarken buldum bu yüzüğü. Parmağıma taktım takmasına da bir daha çıkmadı. Annem sabunladı, yıkadı, babam hocalara gösterdi, yok çıkmadı. Biri dedi ki ruh bedenden ayrılacağı zaman çıkacakmış bu yüzük. O zaman toprağa gömeceksin ki başka bir ruh sahibi olsun. Çok korkmuştum o zaman. Ruhun ne olduğunu bilmiyordum. Babam dedi ki iyi o zaman kalsın parmağında ama dikkat et kimse parmağını kesmesin onu almak için. Korkuma korku eklenmişti, annem de benim kadar korkmuştu. Hemen bana bir eldiven ördü. Onu taktım. Onunla yattım onunla kalktım. Yaşım on beşe geldiğinde âşık oldum bir delikanlıya. Elimi tutmak istedi, eldiveni çekip çıkardı bir hamlede. Aşk şaşkınlığında sakınamadım işte. O ne güzel yüzük derken birden yüzük titremeye başladı ve ben seni sevmiyorum ki seninle gönül eğlendiriyorum dedi genç delikanlı. Yüzünde beş parmağımın izini bırakıp ayrıldım oradan. Yüzüğe dokunmuş, bunları söylemişti. Önce tesadüf dedim ama içime de bir kurt düşmüştü. Yüzüğü tanıdığım birkaç kişiye dokundurdum. Yüzük doğruları söyletiyordu. Konuşulmayanı konuşturuyordu. İnanamadım. Sonra aklıma ağaçlar, hayvanlar geldi. Belki onlar da konuşuyordu ve ben bu doğrucu yüzükle onlarla da konuşabilirdim. Yüzüğü köpeğimiz Belki’ye tuttum. Belki, küçükken yaşayıp yaşayamayacağı belli olmayan bir yavruydu. Belki yaşar demiştik. Belki birden dile gelmez mi? Kulaklarıma inanamadım. Belki konuşuyordu. Ya da o havlıyordu ben anlıyordum. Yandaki evde oturan adamın ona taş attığını söylemesin mi? Koşa koşa adamın evine gittim. Bir daha Belki’ye taş atarsan evini başına yıkarım diye bağırdım. Ben mahallede hafiften deli diye bilinirim. Yaz kış eldivenle dolaşan bir kız. Çok arkadaşı yok. Kedi köpek peşinde. Neyse adam bir şey demedi. Ben artık yüzüğü her yere sürmeye başladım. Annem korktu beni öyle görünce. İçi dışı bir kadıncağızdı. Yüzüğün dediklerini anlatınca doktora gitmemiz gerektiğini söyledi. O zamanlar deli doktoruna gittin mi bir daha resmi deli olurdun. Korktum ben de. Evden kaçtım. Yüzük bana yol gösteriyordu. Gece ağaçların koynunda uyuyordum. Baykuşlarla sohbet ediyordum. Tavşanlarla oynuyordum. Tilkilerden yaşam dersleri alıyordum. Kurtlara saygı duyuyordum. Çiçeklerle, otlarla beslenmeyi öğreniyordum. Böylece az gittim uz gittim dere tepe düz gittim. Sonunda aynalar şehrine geldim. Her yerde ayna vardı. Aynalar sessizdi ama ben baktıkça bana bir şeyler söylediklerini düşünüyordum. Burnum daha küçük olabilirmiş, saçlarım daha parlak gözlerim daha iri, boyum daha uzun olabilirmiş. Ormanda ne kadar mutluysam bu şehirde o kadar mutsuzdum. Omuzlarım düşmüştü. Neşeyle koşan ayaklarımı sürümeye başlamıştım. Çok yorgun hissediyordum kendimi. Oraya bir yere çöktüm. O sırada yanıma yavru bir kedi geldi. Bana süründü. “Yaşam enerjisi içinde” diye fısıldadı. “Ayna diye bir şey yok” dedi. Gözlerimi açtığımda gerçekten de aynaların yok olduğunu gördüm. Yaşam enerjisi akmıştı sanki içime. Yola devam ettim. Artık kendimi daha çok seviyor, daha akıllı olduğumu hissediyordum. Yanımdan geçen insanlara biraz acıyarak bakmaya başladım. Hiçbir şeyden haberleri yoktu. Hayvanların konuştuklarından, ağaçların bilgeliğinden, otların çiçeklerin şifacı olduklarından. Bir ağacın dibine oturdum. “Kibir iyi değildir” demesin mi ağaç. Zihnimden geçenleri okumuştu oysa bu yüzük olmasa ben duyamazdım hiçbir şeyi. Ağaç hafif hafif konuşmaya devam etti. “Zihin bazen seni böyle ikna eder aman dikkat et zihnini susturmasını öğren” dedi. Saygıyla öptüm ağacı. Kucaklaştık. Ona sarıldığımda zihnimin boşaldığını yeniden sevgiyle dolduğumu hissettim. Teşekkür edip ayrıldım yanından. Kendimi öyle mutlu hissediyordum ki. Yol boyunca hep değişmiştim, mutluluğun da, sana mutluluk veren şeylerin de değişebileceğini öğrenmiştim. Yine bir ağaç gövdesinde uyuyakaldım. Annemin sesiyle uyandım. Yemek hazır diyordu. İnanamadım. Tüm bunlar rüya olamazdı. Elimdeki eldiveni çıkardım. Belki güzel mahzun gözleriyle bana bakıyor, bir yandan da yüzümü yalıyordu. Yüzüğü ona tuttum. Konuşmadı, sadece neşeyle havladı. Her yere, her yere tuttum. Yine bir şey olmadı. Hiçbir şey değişmemişti ama ben değiştiğimi hissediyordum. Sanki kendimi yolumu bulmuştum. Büyük bir neşeyle kalktım. Eldiveni anılar sandığıma koydum. Artık yüzük de ben de özgürdüm.”

Düşsüz Adam’a baktım. Uyumuştu hatta tebessüm ettiğine yemin bile edebilirim.

Yavaşça kalktım. Anneannem böyle mi anlatmıştı ben mi uydurmuştum öyle bir yüzük var mıydı hiçbir şey anımsamıyordum. Kafamın içi sanki sabunlu sularla yıkanmış gibi temizlenmişti. Nefesim açılmış, gözlerim dünyaya başka bakar olmuştu. İnsan kendi anlattığından etkilenir mi, etkileniyormuş, onu öğrendim. Yavaşça kalktım, onu gördüğünü umduğum düşüyle yalnız bırakıp oradan uzaklaştım.

Sonraları çok düşündüm onu. Onun deli olup olmadığını? Parayı nereden bulduğunu? Hatta kaç gece, görürüm belki diye o parka ve şehirdeki birçok parka gittim. Bazı günler onun bir düş olduğunu bile varsaydım. Cebimdeki para olmasaydı böyle kabul edip geçecektim belki de. Ben ona bir masal anlattım, o ise benim tüm yaşantımı değiştirdi.

Hikâyem burada bitiyor. Bir gün bir yerde, sizden düş isteyen bir adama rastlarsanız eğer, hikâye anlatmayı tutku haline getiren o zamanın delikanlısından bir selam söyleyin lütfen… Yıllardır her gece saat on birdeki “Binbir gece düşleri” radyo programımı sadece onun ve tüm düşsüzler için anlattığımı da…

Nurdan Atay

Endüstri mühendisiyim. Mesleğimi çok uzun süre yaptıktan sonra rotamı edebiyat çalışmalarına çevirmeye karar verdim. O tarihten beri de yazıyorum. İkinci üniversite Edebiyat okuyorum. Bir grup yazan/yazar arkadaşımla birlikte her ay Kil-Tablet adında öykü fanzini çıkarıyoruz. Ağırlıklı olarak öykü ve tiyatro oyun metinleri yazıyorum. Okumayı, seyahat etmeyi, film izlemeyi, yogayı, el sanatlarından becerebildiklerimi yapmayı, doğayı, öğrenmeyi, araştırmayı seviyorum.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Avatar for ozbabur ozbabur says:

    Tam tadında, hikâye içinde hikâyeydi tema gibi. Öykülerini okumayı özlemişim. Bu arada, tekrar tekrar tüm kalbimle tebrik ediyorum seni, bu yılki ödüllerin için.

  2. Avatar for benan benan says:

    Merhaba

    Hikâyenin anlatımı ve derinliği çok güzeldi. Ellerinize ve düşlerinize sağlık.

  3. Avatar for ebuka ebuka says:

    Nurdan Hanım selamlar;

    Kaleminize sağlık, çok güzel bir öyküydü. İyi bakın kendinize, esen kalınız…

  4. Merhaba Ebuzer Bey, çok teşekkür ederim, beğendiğinize sevindim. Gelecek öykülerde görüşmek dileğiyle…

  5. Merhaba;

    Dişil dili yakaladıysam ne mutlu:) Edebiyatta cinsiyetçilik olmaz tartışması bile başlayabilir buradan. Olmamalı diye düşünenlerdenim ben de. Yazarken köklerden gelen bir birikim oluyor doğal olarak. Siz de kabul edin sizinki de fazlaca erildi:)
    Öykümle ilgili güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Gelecek temalarda görüşmek dileğiyle

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

3 cevap daha var.

Yorum Yapanlar