Öykü

Karanlıkla Gelen Aydınlanma

Jean ile Jane’in ilişki bağları git gide kopuyordu. Araları açılan sevgililer birbirlerine vakit ayırmamaya başlamıştı.

“Senin bu tavırlarından gerçekten sıkıldım Jean. Sen istiyorsun ki seni elinden tutup yürütelim. Hiç mi kendi başına adım atmak zorunda kalmayacaksın? Hiç mi sınırlarını aşman gerekmeyecek?”

“Elimde değil Jane, anla artık şunu! Beni yargılamayı da kes artık. Ben de farklı şeyler yapmak istiyorum, hiç görmediğim yerler görmek istiyorum. Ama korkuyorum ve bunu aşamıyorum! Sen ise bana destek olmak yerine, tanıştığımız günden beri beni suçluyorsun.”

Jean ailesinin onu yetiştirme tarzından dolayı tanımadığı insanlara karşı pek samimi olamayan biriydi. Çevresine uyum sağlama özelliği, sokağa terk edilmiş bir evcil köpeğinki kadar ya var ya yoktu. Pusulasını kaybetmiş bir acemi kaptan gibi tek başınayken yönünü bulamayan biriydi Jean.

Okulunun ilk yılında pek fazla tanınmazdı. Arkadaşlarıyla, ona harita olan arkadaşı sayesinde arkadaş olmuştu. Ne kadar atılgan biri olmasa da eğer biri onun yakınıysa, onunla çok güzel anlaşırdı. İletişiminde, konuşmasında veyahut arkadaşlığında bu yönden hiçbir sıkıntısı yoktu.

Ailesinden ona aşılanan bir özgüven yoktu. Bütün vaktini onlarla geçirerek büyüdü. Harçlık bile almazdı, bir ihtiyacı olursa gider onlar alırdı. Kıyafetini kendi seçmedi, yatağının perdesini kendi beğenmedi, dolabını kendi dizmedi, giydiği ayakkabısını gidip kendi almadı. Bunları, onun yerine yapacak bir ailesi vardı, boşanıp ayrılana kadar.

“Duydun mu Jane, bu çarşamba Güneş tutulması olacakmış. Görmeyi çok istiyorum, gidelim mi?”

Jean yine bir şeye heves etmiş, gerçekleştirmek için ona harita olacak birilerine ihtiyaç duyuyordu.

“Çarşamba gelemem, başkasına sözüm var.”

Jean, onun için artık ikinci seçenekti.

“Benim hevesimi kırma Jane. Bana soğuk davranmana da anlam veremiyorum. Elimde olmayan şeyler yüzünden beni suçluyorsun. Seninle vakit geçirmek istiyorum, reddediyorsun.”

Telefondaki çiftte uzun bir sessizlik oluştu.

“Saat dokuzda seninle şehrin manzarasını izlediğimiz tepede ol. Bekliyor olacağım.”

“Bakarız.”

“Jane!”

“Tamam, olmaya çalışacağım.”

Jean arkadaşlarına çok bağlıydı. Onlar olmadan hiçbir şey yapmak istemiyordu. Kişisel meselelerini bile onları dahil ederek çözmek onu iyi hissettiriyordu çünkü başka türlü yapamazdı. Zincirlerle bağlıydı ve anahtar onun elinde değildi veya o öyle hissediyordu.

Yapmak istediği o kadar şey vardı ki… Fakat eli gitmiyordu. Arkadaşlarıyla yaptığı şeyleri kendi başına da yapmak için can atıyordu ama nafile. Son birkaç seneye kadar o adımı asla atamıyordu Jean, ta ki Jane ile sevgili olana kadar. Daha önce hiç sevilesi biri olduğunu düşünmemişti.

Jean hayatında ilk kez bir Güneş tutulmasını kendi gözleriyle görecekti. Böyle şeylere kırk yılda bir rastlandığı için evde babasının ona alacağı yeni oyuncağını bekleyen bir çocuk gibi heyecanlıydı. Böylesine bir an kaçırılamazdı.

Sabah erken kalkması gereken Jean, uyanması gerektiğinden geç uyanmıştı. Saatine baktı: saat sekiz. Varacağı tepeye otobüsle bir saat içinde yetişmesi imkansızdı. Jane’i hem oraya çağırıp hem de onu bekletemezdi. Kalktığı gibi uykudan şişmiş yüzünü ayılmak için soğuk suyla yıkadı ve hiçbir şey yemeden, dünden gardırobundan seçtiği kıyafetlerini ve cepli montunu giyerek evden çıktı. Sokaktan bir taksi çevirmek zorunda kaldı.

İnsanlar bindiği arabanın şoförüyle sohbet eder, onunla samimiyet kurarlar. Bu, insanı mutlu eden bir eylemdir. Jean gitmek istediği yeri söylemek haricinde hiçbir şey konuşmadı. Bir arkadaşı veya Jane orada olsaydı elbet onunla sohbet ederdi ama onlar yanında değillerdi. Yol boyunca yanında biri olmasına rağmen kendini yalnız hissederek yoluna devam etti. Taksi şoförü, onu konuşturmak için kısa sorular soruyordu:

“Tutulmayı izlemeye mi gidiyorsun?”

“Ha, evet öyle.”

“Peki kaçta olacakmış bu?”

“Dokuzda.”

Şoför onu konuşturamayacağını anlayınca yoluna odaklanıp sürmeye devam etti. Jean ise yanındaki camdan sessizce dışarıyı seyretmeye devam etti.

Jean, ortaokuldayken ebeveynlerinin boşanmasının ardından otoriter büyükannesiyle yaşamaya başladı. Kendi sözünün hiçbir hükmü kalmamıştı. Konuşmayan bir muhabbet kuşu gibi kafesinde oturan, kanatlanıp uçamayan biri oldu. Gezip tozup eğlenen arkadaşlarına gıpta ile bakarak büyüdü. İnsanlar sanıyordu ki Jean bir şeyler yapmaya hevesli bir çocuk değil ama bilmiyorlardı içinde ne fırtınalar kopuyordu onun.

Tepeye vardığında acele ettiğini fark etti, dokuza yirmi dakika vardı. İnsanlar da bu tutulmayı görmek için kimi ailecek kimi dostlarıyla kimi de tek başına orada bulunuyorlardı. Herkes kendini bir şeylerle meşgul ediyordu. Birisi ânı ölümsüzleştirmek için kamerasını, ailelerden biri oturup Güneşi seyretmek için sandalyelerini getirmiş; orada bulunan çiftler birbirleriyle aşk dolu sohbetler içindeyken Jean elleri cebinde durarak, hayatlarını kaygısızca eğlenerek geçiren, ânın tadını çıkaran, haritalarını kendi çizen insanlara özenerek onları seyrediyordu. Oradaki her insandan biri, onun olmaya cesaret edemediği kişilerdi.

İnsanların ortasında durmak onu rahatsız ediyordu. Herkesin gözlerinin onun üzerinde olabileceği ihtimali ürkütüyordu Jean’i. Gözlerden uzak, kenarda, bir ağacın gölgesinin altında kendine yer buldu. Jane henüz gelmemişti. Hem merak ettiği hem de boş durmamak için telefonuyla onu aradı. Telefonu açan yoktu. Sevdiği kadının onu ekmiş olabileceğini düşünmek bile istemiyordu. Jane’i çağırmak bir hataydı diye düşündü ama çağırabileceği başka biri de yoktu. Tatil vakti arkadaşları şehir dışında olduğu için yalnızdı. Jean onları tekrar göreceği günü iple çekiyordu.

Durduğu ağacın yanında bulunan aile oraya arabalarıyla gelmişti. Arabalarının yanında tutulmayı bekleyen bu aile, temiz havanın ve güzel manzaranın keyfini çıkarmaktaydılar. Jean onları seyrederken yüzünde tebessümüyle gözü oraya dalmıştı. Dünya’ya karanlığın çökmesine son iki dakika kaldı.

“Yanına gözlük almadın mı?”

Seyrederken dalıp gittiği ailenin annesi yanına gelmişti. Anne onunla konuşmaya başlayana kadar, yanına geldiğinin farkında bile değildi. Onu aniden karşısında görünce ne diyeceğini şaşırdı.

“Ah, hayır. Aceleyle çıktım, maalesef unutmuşum.”

“Çıplak gözle bakamazsın, senin için çok zararlı. Bekle biraz.”

Kadın arabasına gitti, içeriden bir güneş gözlüğü aldı ve Jean’in yanına geldi. Gözlüğü ona uzattı.

“Al bunu, gözlerine zarar gelmesin. Sonra verirsin.”

Kadının yüzünde hep insanın içini ısıtan bir gülümseme vardı. Jean onu kırmadı, gözlüğü taktı ve teşekkür etti.

“Yalnız başına mı geldin buraya?”

“Aslında sevgilimi bekliyordum ama… Sanırım gelmeyecek.”

Jane’in gelmemesi onun moralini çok bozdu. Hayalleri suya düşmüş, ona olan sevgisini sorguluyordu. Jean, gözlüğün altından gözleri kısık bakıyordu. Güneş ışığı gözünü aldığından mı yoksa üzüntüden ağlamamak için kendini tutmasından mı anlaşılmıyordu.

Tutulmaya saniyeler kalmıştı. Oğlanın ekildiğini anlayan kadın, yalnız kalmaması için Jean’in koluna girdi ve ailesinin yanına götürdü onu.

“Tamam öyleyse, o gelene kadar bizle seyredersin. İşte, bakın çocuklar. Başlıyor!”

Güneş yavaş yavaş göz alan haşmetli ışığının yerini bütün ufku saran karanlığa bıraktı. Ay’ın Güneş’i ortalamasıyla gökyüzünde kocaman bir yüzüğe benzediler. Jean’de bu sefer bir farklılık vardı. Tanımadığı insanların yanında bulunmaktan çekinmiyordu. Onlarla yan yana durmuş, herkes gibi kafasını kaldırmış ağzı açık gökyüzüne bakıyordu. Güneş, ona yönünü gösteren Kutup Yıldızı olmuştu. Sadece bedenini değil, ruhunu da ısıtan bu yıldız belki de Jean’in hayalini kurduğu ve olmak istediği kişiliğe araç olmuştu. O an kimseye bağlı değildi. Kendi iradesiyle, isteğini gerçekleştirmek için orada bulunuyordu. İlk kez çiçek açıyordu Jean.

Yaşadığı rastlantılar Jean’de, daha önce hissetmediği bir dinginlik ve mutluluk hissetmesine yol açtı. Belki de bunca zamandır hissetmek isteyip de hissedemediği şeydi bu. Bu ânın tadını çıkarmak yapabileceği en güzel şeydi. Gökyüzü çok güzeldi, Güneş çok güzeldi; kendi başına tattığı bu deneyim eşsizdi.

Jean’in titreşimdeki telefonu çaldı. Arayan, sevgilisi Jane idi. Hiç umursamadan telefonunu sessize aldı, ruhunu aydınlatan bu tutulmayı büyük bir hayranlıkla seyretmeye devam etti ve gülümsedi. Gülümserken gözünden akan bir damla yaş üzüntüden değil, belki de kendine göre edindiği bir zaferin rozetiydi.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *