Göz kamaştırıcı ışık dağılıp karanlığın dikişleri yeniden dikildiğinde, gecenin yerini ne geceye ne gündüze benzeyen süt beyazı bir ferahlık aldı. Bleda Gençay, sert ve soğuk bir zeminde yüzüstü baygın yatıyordu. Burnuna, ıslak taşla yeni kesilmiş camın arasında bir koku dolmuştu; metal değil, toprak değil… Sanki göğe ait bir şey. Nefesi titreyerek geri gelirken bilinci hâlâ kapalıydı; hareketsizdi, rüya ile gerçek arasında yitmiş halde. Yanında Recep de aynı şekilde yüzüstü, derin bir baygınlık içinde uzanıyordu. Onların gözleri kapalı, bedenleri hareketsizdi; sanki bu dünyaya ait olmayan bir huzur tarafından sarılmışlardı.
Az ileride, cam otağın merkezine yakın bir noktada Asena duruyordu. İnsan değildi; ama “insan değil” demek de eksik kalıyordu. Başında, alın kısmında kanat biçimli çıkıntıları olan miğferi duruyordu; ışığı kırarak yüzüne keskin bir ihtişam veriyordu. Saçları iki kalın örgü halinde göğsüne düşüyordu. Yüzündeki sertlik, yerini sükûnetle dolu bir meraka bırakmıştı; bakışlarında hem bilgelik hem de anlayış vardı.
Gövdesini saran zırh, gri-çelik tonlarındaydı; göğüs kısmında güneşi andıran bir damga parlıyordu. Belinden aşağıda metal pullarla örülmüş zırh eteği vardı; adımlarında bir savaşçının kararlılığı değil, bir koruyucunun sessizliği vardı.
Kolları göğsünde birleşmişti, fakat ellerinde artık ne yay ne de ok vardı. Asena, yerde baygın yatan Bleda Gençay ile Recep’i izliyordu. Bakışı, merhametle ve sabırla doluydu; sanki kaderin bir parçasını sessizce çözümlemekteydi. Onlar baygın yatarken, otağın içindeki süt beyazı ışık, sanki onların hafızalarını da bir süreliğine dondurmuştu. Asena’nın sessiz bekleyişi içinde, Bleda ve Recep’in uyanacağı an henüz gelmemişti.
Asena’nın karşısında ise Sanki orman, bir bedene bürünmüş; sanki yer ile su, kaslara, tene, nefese dönüşmüştü. Adı Yer-Sub’du. Gövdesi iri ve çıplak bir kudretle örülmüş, omuzları geniş, derisi toprakla güneş arasında bir bronzluk taşıyordu. Başında geriye doğru kıvrılan boynuzlar yükseliyor; yüzü, insana benzese de insanı aşan bir tabiat sertliğiyle çizilmişti. Belinden aşağısı yeşil tonlu bir örtüyle sarılıydı; çevresinde rüzgâr yokken bile orman kokusu dolaşıyor, yaprak gölgeleri adeta ona itaat ediyordu.
Asena’nın sesi birden yükseldi; cam otağın duvarlarında keskin bir yankı gibi dolaştı: “Mĕnšĕn ésir vĕsene ănsărtran karap çine ilse kiltĕr?”[1] dedi ve Yer-Sub’a doğru bir adım attı.
“Asena Hĕrarăm,”[2] dedi Yer-Sub, “Épir Çĕr çinči pĕtse pyrakan čĕrčunsene puçtarsa karappa hamăr çĕrĕster çine ilse kaâttămăr. Ančah çută pajărkisem çak ikĕ çynna ta çavărsa ilčĕç. Vĕsem pĕrenesen kurănu ujne kĕnĕren vĕsene te çavărsa ilnĕ.”[3]
Tam o anda Asena’nın sesi, Bleda’nın zihnine bir tokat gibi çarptı. Bleda gözlerini açtı; başındaki ağrı bir dalga halinde şakaklarına vurdu. Yavaşça doğrulmaya çalışırken eli istemsizce alnına gitti.
“Ner… neredeyim ben?” diye fısıldadı; gözleri önce otağın çizgilerinde, sonra Asena’da ve eğilmiş Yer-Sub’ta dolandı. Anlam veremediği bir ürperti içinden geçti.
Bleda’nın gözleri şaşkınlıkla etrafında gezinirken Asena bir adım yaklaştı. Bakışları, Bleda’nın ruhunu tarar gibi, gözlerinin içine dikildi. Bir an sessiz kaldı, bir veri okur gibiydi. Sonra bakışlarında bir kıvılcım belirdi; anlamıştı.
Asena, artık kusursuz bir Türkiye Türkçesi ile konuştu. “İyi misiniz, insan oğlu?” diye sordu, sesi artık tanıdık bir sıcaklık taşıyarak.
Bleda, şaşkın ve hâlâ başındaki uğultuyla doğrulmaya çalışırken, Asena’nın Türkçe konuşması onu hem rahatlattı hem de daha da şaşırttı. “İyiyim… galiba… ama neler oluyor?” dedi titrek bir sesle.
Asena hafifçe başını eğdi. “Burası sizin bildiğiniz dünyaların ötesinde bir yer. Korkmayın; anlamaya başladığımızda her şey daha net olacak.” dedi, sabırlı bir bilgelikle.
Bleda, Asena’nın kendisine yaklaştığını hissedince istemsizce geriye doğru kaymaya çalıştı. “Bana yaklaşmayın! Lütfen yaklaşmayın.” diye fısıldadı, sesi hâlâ şaşkınlık ve korkuyla titriyordu.
Asena, yüzünde yumuşayan bir ifade ile hafifçe başını eğdi. Sesi, bir annenin tesellisi kadar sakindi. “Korkma. Benden korkmana gerek yok.” dedi yavaşça. “Sizin atalarınız zamanında bana değer verirdi. Ben, onlara yol göstermek için kurt formunda yeryüzüne inerdim.”
Bu sözler Bleda’nın zihninde bir şimşek gibi çaktı. Gözleri, karşısındaki kadını şimdi bambaşka bir bilinçle taradı. Mitolojiden tanıdığı o kadim yol gösterici, o efsanevi koruyucu, Asena’nın ta kendisiydi.
“Sen… sen Asena’sın.” diye fısıldadı Bleda, şimdi hem bir hayranlık hem de bir güven hissetmeye başlayarak. “Bir efsaneden fırlamışsınız…”
Asena, yumuşak bir gülümsemeyle başını eğdi. “Biz efsane değiliz,” dedi sakin bir sesle. “Aslında, biz zaman zaman yeryüzüne inen, sizin ‘Urăhlanakan’ diye adlandırdığınız varlıklarındanız. Yapımızda az toprak, çok su olduğundan dolayı suyun akışkanlığı gibi farklı şekillere bürünebiliyoruz.”
“Aslında erkeklerinize dişil ve kadınlarınıza eril görünebiliriz. Bazen de yeryüzündeki düzen bozulmasın diye hayvan formunda geliriz.”
Asena, uzaklara bakar gibi duraksadı ve ekledi: “Mesela, sizin atalarınıza… Hani düşman askerler, küçük olduğundan onu öldürmeye kıyamaz. Onun kollarını ve ayaklarını keserek bataklık bir yere bıraktıkları Börülüş adını verdiğiniz prensinize ben annelik ettim, onu büyüttüm. Sonra ona eş oldum ve ona çocuklar verdim.”
Bleda, ağzı açık bir şekilde Asena’yı dinlerken kafasındaki tüm mitolojik destanlar bir anda canlandı. Karşısında, anlatılardan fırlamış bir yol gösterici vardı ve o an Asena’nın varlığına dair derin bir hayretle derin bir saygı hissetti.
Bleda, başparmaklarını sıkıca birbirine bastırarak onayladı. “Evet, şimdi kafamda her şey netleşti.” dedi. “Sizin, seçilmiş olanların cennette bizlere hizmetkârlar olarak sunulacağını duymuştum. Ama demek ki sizlerin hâlâ bir imtihan devam ediyor ve bu yüzden kendi gezegeninizde yaşıyorsunuz.”
Asena, hafif bir tebessümle başını eğdi. Bleda’nın anlamaya başlaması, aralarındaki mesafeyi daha da yumuşatıyordu. “Evet,” diye yanıtladı Asena. “Bizim de yolculuğumuz bitmedi. Siz, insanlara rehberlik ederken biz de kendi sınavımızı veriyoruz.”
Bleda, bu düşünceyle hem rahatladı hem de içindeki merak iyice alevlendi. Artık bu karşılaşmanın, bildiği tüm gerçekleri değiştireceğini hissediyordu.
Tam o sırada Recep hafif bir iniltiyle gözlerini açtı. Başını kaldırıp etrafına bakarken, şaşkınlıkla cam otağı, Asena’yı ve Bleda’yı fark etti. “Neler oluyor? Neredeyiz?” diye sordu, sesi hâlâ uykulu ve şaşkındı.
Bleda, hemen ona döndü. “Korsan, sakin ol.” dedi heyecanla. “Bu karşımızdaki, Asena. Bizim inancımızda bahsedilen Urăhlanakan* diye adlandırdığımız varlıklar var ya… İşte, ondan biri. Onlar, bazen hayvan formunda da yeryüzüne inermiş. Asena, bizim atalarımıza rehberlik etmiş.”
Recep, şaşkınlıktan bir an konuşamadı, gözleri sırasıyla Asena’ya ve Bleda’ya gidip geldi. Ne diyeceğini bilemezken Asena ona doğru hafifçe gülümsedi. Gülümsemesinde hem tanıdık bir sıcaklık hem de eski bir bilgelik vardı.
Bleda’nın zihninde bir anda o son anın hatırası belirdi. Utangaç bir ifadeyle Asena’ya bakıp “Peki,” dedi sesi hafif titreyerek, “ışık bizi içine çekmeden önce… arkadaşım beni öpmeye çalıştı mı?” diye sordu mahcup bir merakla.
Asena, hafif bir şaşkınlıkla arkasını dönüp Recep’e baktı, sonra tekrar Bleda’ya döndü. Gözlerinin içine bakarak sıcak bir gülümsemeyle, “Hayır.” dedi nazikçe. O anın gerçekliğini bilerek ama koruyarak, “Dünya’daki insanlığın imtihanı için, bu belirsizliğin sürmesi gerekiyor.” diye ekledi içtenlikle. Böylece, hem Bleda’nın zihnindeki soruyu yanıtlamış hem de Recep’in bilmemesi gereken bir anıyı korumuş oldu.
O esnada Yer-Sub, Asena’yı doğrularcasına Bleda’ya başını hafifçe salladı. Bleda, Yer-Sub’un onaylar ifadesine şaşkınca bakarken Recep de yavaş yavaş durumu anlamaya çalışıyordu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra, Recep merakla Asena’ya döndü. “Peki.” dedi, “bizi geri, gezegenimize yani dünyaya gönderebilir misiniz?”
Asena, Recep’e bakarken yumuşak bir tebessümle başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi sakince, “gidemiyoruz. Çünkü siz kendinize gelene kadar biz artık Güneş Sistemi’nin dışına çıktık. Şu an Akyıldız’a doğru yol almaktayız.”
Recep ve Bleda, bu beklenmedik açıklamayla birbirlerine şaşkın bakışlar attılar. Artık, bildikleri dünyanın çok ötesinde bir yolculuğun içindeydiler.
Bleda, endişeyle Asena’ya yalvarır gibi seslendi: “Asena Hanım, ne olur bizi geri gönderin. Bizim yokluğumuzda dünyada büyük bir sıkıntı olur. Ailem merak eder, Recep’in ailesi de merak eder. Yaşadığımız ilçede dedikodu da hemen yayılır; lütfen bizi geri gönderin!”
Asena, bir an duraksadı, yüzünde derin bir ciddiyet belirdi. “Kayra Han’a karşı sorumluluklarımdan dolayı, ona danışmadan sizi geri getiremem.” dedi sakince. “Fakat bilin ki gemide yalnız değiliz. Kayra Han’ın üç oğlu da burada bizimle.”
Tam o sırada, geminin bir kapısı yavaşça açıldı. Bleda ve Recep, bir anda o yöne döndüler. Gözleri kapıya kilitlenmişken, neyle karşılaşacaklarını merakla beklediler. Kapı, sessiz bir eklem gibi açıldı. Cam otağın içindeki çizgiler, sanki yeni geleni tanıyormuş gibi bir an titreşti. İçeri giren adam, adımını atar atmaz mekânın ağırlığını değiştirdi. Kalın bıyığının altında taş gibi duran bir yüz; başında konik başlığı; omuzlarında kurt başı çıkıntılarıyla tamamlanan halkalı zırhı… Mergen Han hiçbir şey taşımıyordu, ama taşımasına da gerek yoktu. Boş elleriyle bile “buyruk” hissi yayıyordu. Asena ile Yer-Sub, onu görür görmez aynı anda saygıyla eğildiler.
Bleda’nın boğazı kurudu. Recep’in nefesi kısaldı. Asena’nın eğilişinden, Yer-Sub’un başını yere yaklaştırışından, ikisi de o an anladı: Gelen kişi, Kayra Han’ın oğlu Mergen Han’dı. Mergen Han tam konuşacakken Bleda cesaretini topladı, öne doğru atılarak saygıyla eğildi. “Ne olur, bizi dünyaya ışınlayınız. Sizin akıl ve bilgeliğinizle meşhur olduğunuzu biliyorum.” dedi.
Mergen Han, hafif bir tebessümle Bleda’ya baktı. Karşısındaki insanın dilinden konuşmaya çalışarak, “Asena Hatun, nedir bu durum?” diye sordu. Asena, sakin bir sesle durumu anlattı.
Mergen Han, anlatılanları dinledikten sonra gülümseyerek, “Korkmayın…” dedi. “Bizim gezegene geleceksiniz. Babamla konuştuğumuzda, sizi en kısa sürede tekrar dünyaya geri getireceğiz.” Bu sözlerle ortamda bir güven ve umut havası dolmaya başladı.
Tam o sırada, kapının ardında zarif adımlarla Turan Prensesi belirdi. Uzun, dalgalı saçları, ışığı hafifçe yansıtıyordu. Sade ama asalet ışıyan bir giysi içindeydi; sanki gökyüzü ile toprağın birleştiği bir çizgiyi taşıyordu üzerinde.
Recep, onu görür görmez gözlerini kaçırmadan bakakaldı. Turan Prensesi’nin duruşu, içten gelen bir güç ve zarafetle doluydu. Recep’in içi, o anda bir anlam veremediği bir hisle kıpırdadı. Sanki o an, evrenin uzak köşesinde bile bir şeyler, olması gereken dengeye kavuşmuş gibi hissettirdi. Turan Prensesi hafifçe gülümsedi ve herkesin bakışları o anda Mergen Han’dan Prenses’e kaydı. O anda bile, sessiz bir saygı ortamı hâkimdi ama Recep’in kalbi artık daha hızlı çarpıyordu.
Asena, Bleda’nın sormadan zihninde beliren soruya cevap verir gibi konuştu: “Atanız Törüngey uçmağdayken, bizim ırkımızdan bir kadın yaratılmıştı. Sanırım siz kendi dilinizde ona ‘Ilgım’ adını vermiştiniz. Atanızın onunla çocuk sahibi olup olmadığı konusunda bir bilgi veremem. Fakat şunu hatırlatmalıyım: Sizler insan formundayken, maddi bir bedene sahipken, bizler ne hizmetçi ne eş ne de başka bir rol olabiliriz. Bizim de imtihanlarımız devam ediyor. Bu yüzden kurallara uymak zorundayız.”
Bleda, sakin bir şekilde “Haklısınız, Asena.” diye onayladı. O anda Recep’in içinde yeşeren umutlar bir anda söndü. Çünkü artık biliyordu ki bu insan formuyla Turan Prensesi ile bir gelecek mümkün değildi. İmtihanın gizemli kuralları, bu hayale sınır koyuyordu.
Recep derin bir nefes alarak Asena’ya döndü: “Peki, madem öyle, o zaman neden sizin ırkınızdaki bir kadın Oğuz Kağan’a geldi ve ona üç çocuk verdi? Ya da neden kolu bacağı kesilen Türk prensi Börülüş’e eş oldunuz? Bu konuyu açıklayabilir misiniz?”
Asena, sakince ve bilgece cevap verdi: “Öncelikle, benim eş olarak görev yaptığım Börülüş ve sizin yanlış hatırlamıyorsam ‘Selcen’ adını verdiğiniz prensesimiz, bizim ırkımızdan olmasına rağmen, bize gönderilen yalvaçtan izin alarak yeryüzüne inmemizle gerçekleşti. O zamanlar dünyanın dengesi için Türk ulusu, Tanrı tarafından seçilmiş bir ulustu ve yok olmalarını engellemek için zor durumlarda yardımcı olduk. Fakat o, geçmişte kalan bir istisnaydı. Şimdiki şartlarda, bizler kendi gezegenimizde ve bize gönderilen yalvaca danışmadan sınırlarımızın dışına çıkamayız. Fakat Recep, şunu düşünebilirsin: Eğer dünyada laik bir inançla yaşayıp öldükten sonra belki cennette bizim ırkımızın seçilmişlerinden biriyle, Turan Prensesi gibi hayal ettiğin biriyle karşılaşabilirsin.”
Recep hafif bir gülümseme ile Asena’ya döndü: “Ben, Bleda Gençay gibi inançlı biri değilim. Ortak inanç çerçevenizde hareket etmiyorum. Dinin yasakladığı şeylerden özellikle içkiden vazgeçemem. Hatalarım ve günahlarımla ancak cehennem ehlinden olabilirim. Ama ben sizin prensesinizi beğendim.”
Bu sözleri duyan Mergen Han’ın yüzü aniden ciddileşti. Bir adımda Recep’in yanına vardı, yakasından tutup onu havaya kaldırdı. “Ne cüretle benim kardeşime böyle bakarsın?” diye sertçe sordu.
Bleda, bir an bile tereddüt etmeden araya girdi: “Sayın prensim, ne olur onun hatırına bağışlayın. İlk kez sizinle temas halindeyiz, nasıl davranacağımızı tam bilemiyoruz.”
Mergen, Bleda’nın samimiyetini görünce derin bir nefes aldı ve yavaşça Recep’i indirdi. “Sizi anlıyorum…” dedi daha yumuşak bir sesle. “Ama unutmayın bu sınırlar içinde saygıyı öğrenmelisiniz.”
Mergen Han, kardeşi Turan Prensesi’nin yanına geçip onu koruyucu bir tavırla önüne alarak oradan ayrıldı. Sessizlikte Asena, Bleda’ya bakışlarıyla bir teşekkür iletti. Bleda, sessizce ama anlamlı bir ifadeyle başını eğdi. Ardından Bleda, Recep’e dönüp sessizce, adeta “Yazıklar olsun!” der gibi baktı. Recep o bakışın ağırlığını hissedince sessiz kaldı, söyleyecek bir kelime bulamadı. İçinde, yeni fark ettiği sınırları ve hatalarını anlamanın sessiz yankısı kaldı. Asena’nın sessizliği bile her şeyi anlatıyordu.
Asena, sessizce derin bir nefes aldı ve yumuşak bir ses tonuyla konuştu. “Gelin,” dedi, “Size gemimizi göstereyim.”
Bleda ve Recep’i önüne alarak geminin camdan yapılma koridorlarında dolaşmaya başladı. Her adımda, evrenin sonsuzluğunu gösteren cam duvarlardan yıldızlar, galaksiler ve uzayın derinlikleri parlıyordu.
Asena, sakin ve bilgece “Bu cam otağ aslında evreni anlamamız için bir pencere. Her yıldız, her gezegen bir hikâye taşır.” diyerek evrenin sakin ama devasa büyüklüğünü anlatmaya çalıştı.
Bleda, hayranlıkla dinlerken Recep de sessizce evrenin ihtişamına bakıyordu. Asena’nın her sözü, onlara hem bu geminin hem de içinde bulundukları evrenin ne kadar büyük bir bilinmezlik ve keşif alanı olduğunu hissettiriyordu.
Ardından, onları konaklayacakları odaya getirdi. Oda, cam bir otağın içindeydi ve tavanında parlak dolunay şeklinde bir yansıma vardı. İki farklı yöne bakan yer yatakları, eski Türk otağlarındaki gibi yerde seriliydi. Örtüler ise bulutları andırıyor, odada rüya ile gerçek arasında bir atmosfer yaratıyordu.
Asena hafif bir gülümsemeyle, “Burası sizin dinlenme yeriniz. Bu oda, size hem evrenin huzurunu hem de rüya gibi bir rahatlığı sunacak.” dedi.
Bleda ve Recep, bu büyülü atmosferin içinde, bir anlığına tüm yaşananları geride bırakıp, dinginliğin tadını çıkarmaya hazırlandı.
Bleda, tam Asena odadan çıkmadan önce merakla sordu: “Peki, evrende yaratılan yüzüncü gezegen… o, düş gezegeni mi?”
Asena hafifçe durdu, gözlerinde yine o bilge ışık belirdi. “Düş, bazen bir gezegenden daha fazlasıdır.” dedi. “Belki de düş gezegeni sandığınız şey, sizin iç dünyanızın bir yansımasıdır. Evrenin her köşesinde, belki de en büyük düş sizin kalbinizde saklıdır.”
Bleda bu sözlerle düşüncelere dalarken, Asena sessizce odadan çıktı. Rüya gezegeni ya da değil artık Bleda’nın zihninde evren de, rüya da başka bir anlam kazanmıştı. Bleda, merakla parlayan gözlerini Recep’e çevirerek, hafif bir gülümseme ile “Sen biraz dinlen…” dedi. “Ben bu cam otağa benzeyen geminin odalarını ve bölmelerini daha yakından keşfetmek istiyorum.” Ardından, kendinden emin adımlarla odadan çıkmaya başladı. Bleda’nın içinde, bu esrarengiz uzay gemisinin sırlarını çözme isteği her adımda büyüyordu.
Bleda, koridorda ağır adımlarla ilerlerken bir anda karşısına çıkan gezegen, gözlerini kamaştırdı. Sanki evrenin kendisi o gezegende parlıyor, ışıltılar adeta bir rüya daveti gibiydi. Bleda, aklında Asena’ya sorduğu o yüzüncü gezegen sorusunu hatırladı. İşte bu, tam da onun hayal ettiği gezegen olmalıydı. Gözlerini ayıramadan izlerken, o büyüleyici görüntü içinde kayboldu. Kendi kendine fısıldadı: “Acaba bu mu yüzüncü gezegen?” Gözleri hâlâ hayranlıkla parlarken, arkasından gelen adımların ritmi duyuldu. Hızla merak ve heyecanla geriye döndü. O an, karanlıkta beliren siluetin kim olduğunu anlamaya çalışırken, kalbi hızla çarpmaya başladı.
* * *
Recep, yatağa uzanırken gözleri tavanın ötesindeki evrene kaydı. Yıldızların parıltıları, galaksilerin sonsuzluğu gözlerinin önünde dans ederken düşünceleri yavaş yavaş dünyaya döndü.
“Neden içkiye yöneldim? Neden artık sevmeyi unuttum?” diye içten içe sordu kendine. Yıllar önce, eşinin onun sürekli komaltmasıyla* dalga geçişi hatta komaltmayı bırakması için baskı uygulayışı, eşinin ailesinin yargıları ve kendi kırgınlıkları onu bu noktaya sürüklemişti. “Rabia, Cem… Size iyi bir baba olamadım,” diye fısıldadı. Kendini kaybettiği o günler gözünün önünden geçerken, pişmanlıklar kalbini sıkıştırdı.
Fakat sonra aklına Bleda ile tanıştığı gün geldi. Onun neşeli halleri, yeniden sevmeyi, sevilmeyi hatırlatmıştı. Recep, gözleri dolarken fısıldadı: “Sana minnettarım Bleda; bana insan olduğumu hatırlattın.”
Cam kapı, ince bir tıslamayla aralandı. Recep, gözlerinden süzülen yaşları hızla sildi. Ağladığını belli etmemek için boğazını temizledi ve ses tonunu toparlayarak daha neşeli, daha ciddi bir hale soktu.
“Gir içeriye, Bleda!” diye seslendi, sanki bir anda hiçbir şey olmamış gibi.
Fakat cevap veren Bleda değildi. “Bleda’yı az önce koridorda gördüm.” dedi, tanımadığı bir kadın sesi. “Sizin bir ihtiyacınız var mı diye sormak için içeri girdim.”
Recep, bu beklenmedik sesle hemen doğruldu. Yatağın kenarına oturup kapıya baktığında, karşısında göz kamaştırıcı bir kadın duruyordu.
Kadın, başında altın tonlu küçük bir başlık taşıyordu; başlığın tepesinde ince bir çıkıntı vardı, sanki ışığı toplayıp saçlarına dağıtıyordu. Uzun saçları bal rengiyle kızıl arasında akıyor, omuzlarından aşağı süzülürken her telinde ayrı bir parıltı geziniyordu. Yüzü sakindi; bakışlarında hem merak hem de ölçülü bir nezaket vardı.
Üzerinde canlı fuşya-pembe tonlarında, belden kuşakla bağlanan uzun bir giysi bulunuyordu. Göğüs ve bel hattındaki altın renkli şeritler, onu sıradan bir elbise olmaktan çıkarıp tören kıyafeti gibi gösteriyordu. Bacaklarında dizlere kadar uzanan çizmeler vardı; ama ağır durmuyordu—sanki ayakları yere değil ışığa basıyordu.
En çarpıcı olan ise, onun çevresinde dolaşan urăhlanakan parlaklığıydı: Odanın cam yüzeylerine yumuşak ışıklar vuruyor, gölgeler bile incelip şeffaflaşıyor, Recep’in gözleri istemsizce kısılıyordu. Kadın sanki “ışığın içinden yapılmış” gibiydi; bir an bakınca gerçek, bir an bakınca rüya.
Recep, kelimelerini bulamadı. Sadece baktı.
Ve ilk kez, uzayın ortasında bile kalbinin bir yerinin hâlâ atabildiğini fark etti. Şaşkınlığını üzerinden atar atmaz, dünyadaki alışkanlığını düşünmeden dilinden hesapsızca bir soru döküldü: “Rakı var mı?”
Urăhlanakan, hafif bir gülümsemeyle başını salladı. “Hayır,” dedi yumuşakça “uzay gemimizde içki yok. İçki, Dünya’ya ait. Hele ki sizin geldiğiniz kültüre hiç ait değil.” Hafif kıkırdayarak ekledi: “Ama kımızı andıran, beyazlığı olan bir içkimiz var. O da ancak gezegene indiğimizde olur. Şu an size sadece insanların yiyebileceği meyveler getirebilirim.”
Urăhlanakan, bunları söylerken biraz çekingen konuşuyordu. Recep, yerinden kalktı ve yavaş adımlarla kapıya doğru yaklaştı. Gözlerini urăhlanakana dikerek, sanki bir sırrı çözmeye çalışır gibi bir ifadeyle sordu: “Sen… Afrodit misin?”
Recep, yavaşça ona doğru adım atarken gözlerini urăhlanakandan ayıramadı. Kadın, gülümseyerek gözleriyle Recep’i süzdü. Ardından kibar bir edayla konuştu: “Hayır, bahsettiğiniz kadın değilim. Benim annem Ayzıt Hatun’dur. Gezegenimizde aşk ve güzellikten sorumludur. Sanırım atalarınız bir zamanlar ona aşk ve güzellik tanrıçası olarak değer verip tapıyordu.” Hafifçe başını eğip, yumuşak bir gülümsemeyle ekledi: “Ben de onun kızı Gökçen’im.”
“Demek ki adın Gökçen,” dedi Recep, hafif bir gülümsemeyle. Takım elbisesinin ceketini yatağın üzerinde bırakmıştı; üzerinde açık mavi gömleği ve boynunda hâlâ bağlı kravatı vardı. Sakin ama meraklı adımlarla ona yaklaştı. Boğazını sıkan kravatını tek bir hamlede çözüp arkasındaki yatağın üzerine doğru fırlattı. Artık aralarındaki o mesafeyi korumak istemiyordu. Yavaş ve emin adımlarla Gökçen’e doğru yaklaştı, elini uzatıp onun parmaklarına dokundu. O temas anında Recep, daha önce dünyadaki hiçbir kadında hissetmediği, bambaşka bir enerjinin vücuduna akın ettiğini duyumsadı. Bu enerji; adeta suyun akışkanlığı, bir pınarın berraklığı gibi yumuşacık ve ipeksiydi. Dokunuşun sıcaklığı dalga dalga yayılarak yanaklarına kadar ulaştı. Aynı anlarda, bedeninin derinliklerinde uyanan bu büyüleyici enerji, bacak arasında hafif ama belirgin bir sıcaklığa dönüştü. Gökçen’in varlığı ve yaydığı o gizemli güç, Recep’in erkekliğini erkeksi bir dürtüyle harekete geçirirken, içindeki arzunun da fiziksel olarak canlanıp sertleşmeye başladığını fısıldıyordu.
Gökçen, Recep’in içten içe derinleşen bu duygusal ve fiziksel yaklaşımının altında yatan karmaşık insani dürtüleri tam olarak kavrayamıyordu. Çünkü o bir urăhlanakan idi; az toprak ve yoğun su elementinin birleşiminden, saf iyilik ve saf güzellik özüyle yaratılmıştı. Onun varoluşunda, dünyevi hırslara ya da ani yükselen şehvet dalgalarına yer yoktu.
Urăhlanakanların dünyasındaki sistem, insanoğlundan tamamen farklı, bambaşka bir düzene bağlıydı. Çok uzun ömürlü varlıklar oldukları için, nüfus dengesi son derece ağır ve belirli zaman dilimlerine yayılan, nadir çoğalma süreçleriyle sağlanıyordu. Kolay kolay çocuk sahibi olmuyorlardı ve en önemlisi, insanı ele geçiren o bildik cinsellik dürtüsü, arzu dalgalanmaları veya şehvet gibi duygular onların doğasında hiç var olmamıştı.
Recep, Gökçen’in narin ellerini kendi avuçlarının arasına alarak gözlerinin içine baktı. Sesindeki hayranlığı gizleme gereği duymadan, “Seni daha yakından tanımak istiyorum,” diye mırıldandı ve onu odanın daha loş, daha korunaklı iç kısmına doğru çekti.
Gökçen, Recep’in bu kararlı ama nazik yönlendirmesine karşı koymadı. Adımları, odanın dışarıdan asla içeriyi göstermeyen, tamamen özel olarak tasarlanmış geniş cam duvarına doğru geriledi. Sırtı o serin ve pürüzsüz cama yavaşça yaslandığında kaçacak bir yeri kalmamıştı.
Recep, gözlerini Gökçen’in bal rengi gözlerinden ayıramadan, hafif bir utangaçlıkla sordu: “Peki, ben yakışıklı mıyım? Yani, sizin gezegeninizdeki erkeklere göre…” Gökçen, bu insani soruyu önce şaşkınlıkla, sonra yumuşak bir gülümsemeyle karşıladı. “Evet,” dedi nazikçe, “siz yakışıklısınız. Gözleriniz… sanki evrenin ötesinden gelen bir mesaj gibi.” Hafifçe başını eğerek ekledi: “Asena, sizin bir ihtiyacınız var mı diye bakmam için beni yollamıştı.” Böylece, Gökçen o anda hem tatlı bir iltifatı hem de bulunduğu yerdeki masum görevini hatırlattı.
Recep, gözlerindeki samimiyetle hafifçe derin bir nefes aldı ve sordu: “Peki, benim ihtiyacım… sizi bir defa öpebilir miyim?”
Gökçen, bu istek karşısında tıpkı dünyadaki masum, ilk aşkını yaşayan liseli bir kız gibi aniden utangaç bir tavra büründü. Yanaklarına hafif bir pembelik yayılırken, bakışlarını bir anlığına yere indirdi. Doğasında kötülük, art niyet ya da insani şehvetin kodları olmadığı için, Recep’in bu arzusunu tamamen saf, temiz ve dostane bir sevgi gösterisi olarak yorumladı.
Recep, gözlerini Gökçen’in bal rengi gözlerinden bir an bile ayırmadan, fısıldar gibi bir sesle konuştu: “Ben de sizi çok güzel buluyorum…”
Bu sözlerin ardından, aralarındaki son mesafeyi de eriterek yavaşça ona doğru eğildi. Zaman adeta durmuştu. Nefesleri birbirine karışırken, bir anda dudakları birleşti. Recep, içinden taşan o yoğun arzuyla Gökçen’in yumuşak dudaklarını emmeye başladı. Tam o anda, Recep’in tüm benliğini daha önce hiç tatmadığı, tamamen farklı ve büyüleyici bir duygu kapladı. Bu, dünyadaki normal bir kadını öpmeye hiç benzemiyordu. Recep, sanki kavurucu bir çölün ortasında kalmış da ansızın karşısına çıkan coşkun bir nehirden kana kana su içiyormuş gibi hissetti. Gökçen’in dudaklarından ruhuna akan her zerre; saf, berrak ve el değmemiş temiz bir pınarın suyu gibiydi. O öpücükle birlikte sadece susuzluğunu gidermiyor, adeta o pınarın tazeliğiyle yenileniyor, ruhunun en derin köşelerine kadar saf bir enerjiyle dolduğunu hissediyordu.
* * *
Koridorun süt beyazı aydınlığında bir siluet belirmişti; cam çizgilerin arasından geçerken gölgelenmiyor, aksine ışığı kendi etrafında topluyordu. Bleda, yüzünü seçmek üzereyken, siluet bir an durdu. O an, koridorun ucundaki düş gezegen de sanki nefesini tuttu; ışığı kısacık bir an için titredi. Ve siluet, Bleda’nın adını biliyormuş gibi, çok sakin ama tam işiten bir sesle konuştu:
“Gençay…”
Bleda’nın kalbi hızlandı. Dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Siluet bir adım daha attı. Artık yüz hatları seçilecekken, gezegenin ışığı birden parlayıp koridora mavi-beyaz bir dalga gibi vurdu. Bleda, istemsizce gözlerini kırptı. Gözlerini yeniden açtığında…
Siluet tam karşısındaydı. Uzun saçları omuzlarından gece gibi dökülüyor, alnındaki taşlı taç göğün soğuk bilgeliğini taşıyordu. Bakışları sert değildi fakat insanın içinden sakladığı her şeyi sessizce bilen bir derinlik taşıyordu. Üzerindeki uzun, gök renkli kaftanın kıvrımları yıldız tozuna bulanmış gibi parlıyor; örgülü siyah saçlarının arasındaki turkuaz taşlar, koridorun ışığıyla birlikte usul usul titreşiyordu. Elinde açık bir kitap vardı. Sayfalar kâğıttan değil sanki ince ışık tabakalarından yapılmıştı. Satırların arasında parıltılar dolaşıyor, her harf kendi içinde canlıymış gibi kıpırdıyordu. Diğer elinde tuttuğu ince kalemin ucunda ise mürekkep değil yıldız ışığı birikiyordu.
Bleda, boğazı kuruyarak fısıldadı: “Sen… kimsin?”
Varlık, elindeki ışıklı kitabı hafifçe kapattı. Koridorun içindeki bütün çizgiler bir an susmuş gibi oldu. “Ben Tanha’yım,” dedi. “Gezegenimde doğan urăhlanakanların doğdukları ilk andan beri davranışlarınızı izleyen, yazan ve vakti geldiğinde yazgılarının yönünü tartanlardan biriyim.”
Bleda, kitabın ışıklı sayfalarına bakarken içindeki merakı bastıramadı. Orada kendi adını gördüğünü sanmıştı; bu ihtimal bile kalbinin daha hızlı atmasına yetmişti. Bir adım geri çekildi, sonra yeniden Tanha’nın yüzüne baktı.
“Peki…” dedi çekinerek. “İnsanların yazgıları hakkında da bilgin var mı?”
Tanha’nın yüzündeki ifade değişmedi; ne şaşırdı ne de gücendi. Yalnızca kararlı bir sessizlikle başını sağa sola salladı. Bu hareket, sözden daha kesindi.
“Hayır,” dedi sonra, sesi koridorun cam duvarlarında yumuşakça dolaşarak. “Ben insanların kaderini yazmam. İnsanların kaderi, sizin yaratılış sırlarınıza ve size gönderilen sınava bağlıdır. O defterlere biz dokunamayız.”
Bleda’nın bakışları yeniden kitabın kapağına kaydı. Işıklı sayfaların arasında kendi adını gördüğünü sanması şimdi daha da tuhaf gelmişti.
“Peki, o zaman…” diye fısıldadı. “Benim adım neden oradaydı?”
Tanha, kitabı göğsüne doğru biraz daha yaklaştırdı. Alnındaki turkuvaz taş, düş gezegenin ışığıyla bir an parladı.
“Çünkü senin kaderini değil…” dedi ağır ağır, “bizim yazgımıza dokunduğun anı kaydediyorum.”
Bleda’nın içinden soğuk bir ürperti geçti. Tanha, rüya gezegene doğru baktı. “Bu gemiye yanlışlıkla alınmış olabilirsiniz. Ama bazen yanlışlık dediğiniz şey, başka bir varlığın sınavında kapı olur.” Gözlerini yeniden Bleda’ya çevirdi. “Sen ve Recep, bizim kayıtlarımıza bugün girdiniz. İnsan olarak değil… temas olarak.”
Bleda yutkundu. “Temas mı?”
Tanha’nın bakışları derinleşti; “İki ayrı yaratılışın birbirine değdiği her an,” dedi. “Evrende yeni bir ihtimal doğar. Biz o ihtimali izleriz. Senin merakın, Recep’in zaafı, Gökçen’in saflığı, Asena’nın sorumluluğu… Hepsi artık aynı sayfanın kenarına yazıldı.”
Bleda, koridorun ucundaki parlak gezegene baktı. Az önce ona yalnızca güzel görünmüştü. Şimdi ise, sanki o gezegen de bu konuşmayı dinliyordu.
Tanha’nın sesi yeniden duyuldu: “Yüzüncü gezegenin ne olduğunu öğrenmek istiyorsan, önce şunu anlamalısın Gençay: Bazı gezegenler gökte değil, kararların içinde doğar.”
Bleda’nın zihninde birden, konuyla doğrudan ilgisi olmayan ama içini kemiren bir soru belirdi. Merakına yenildi; daha fazla tutamadı kendini.
“Peki…” dedi, Tanha’ya dikkatle bakarak. “Neden atalarımız sana yazgı tanrısı olarak taptı?”
Tanha’nın yüzündeki ağır ciddiyet ilk kez kırıldı. Dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. Elini ağzına götürüp hafifçe öksürdü sanki boğazını değil de eski çağların tozunu temizliyordu.
“Eskiden insanların dünyasına inerdik.” dedi. “Çünkü o zamanlar yeryüzünde kötülük ve içten pazarlık bugünkü kadar hâkim değildi. Irkımızla temas kurmanız daha mümkündü. Ben de sizin Tengri dediğiniz ortak yaratıcıya inanırım. İlk gelişlerimde, şamanların atası sayılan Irkıl Ata ile dostluk ettim.”
Bleda, dikkat kesilmişti. Tanha’nın sesi, cam koridorun içinden geçerken sanki uzak bozkırlardan gelen bir rüzgâra dönüşüyordu.
“Onunla geçirdiğim zamanlarda çevredeki insanların davranışları hakkında önceden bilgiler verirdim. Kimin hangi yöne sapacağını, kimin hangi sözü söyleyeceğini, kimin hangi niyeti içinde sakladığını çoğu zaman sezerdim. Öngörülerim gerçekleşince de…” Tanha hafifçe gülümsedi. “Her devirde olduğu gibi, insanlar abartmayı sevdi. Hele kadınlar… Onlar, küçük bir işaretten büyük bir efsane kurmakta pek mahirdir. Böylece bana kader tanrısı diye tapmaya başladılar.”
Bleda’nın kaşları hafifçe kalktı. Tanha, bu kez daha ciddi bir sesle devam etti:
“Oysa biliyoruz ki evrende hiçbir kimse yoktur ki üzerinde bir gözetleyici bulunmasın. Ben hiçbir zaman kendimi tanrı olarak görmedim. Irkımızın seçilmişleri gibi Uçmağ’da yer bulabilmek için ben de Tengri’ye layık bir kul olmaya çalışıyorum.”
Bu sözler Bleda’nın içini hem şaşırttı hem de güldürdü. Bir süre kendini tutamadı; cam koridorda yankılanan yumuşak bir kahkaha attı. Sonra gülmesini kesip gözleri ışıl ışıl, Tanha’ya döndü.
“Resmen akıllı insanlar gibi konuştunuz.” dedi. “Törüngey kızlarının belirgin özelliğini, insan olmadığınız hâlde birden söyleyiverdiniz.”
Tanha da bu kez açıkça güldü. Gülüşü, ışıklı kitabının sayfalarında küçük titreşimler oluşturdu.
“Siz ölümlüler nasıl diyorsunuz?” dedi. “Üzüm üzüme baka baka kararır. Ben de Irkıl Ata ile geçirdiğim günlerde insanlık hakkında çok şey öğrendim.”
Bleda, gülümseyerek başını salladı. Karşısındaki varlık artık yalnızca kader kayıtlarını tutan uzak ve soğuk bir güç gibi görünmüyordu. Tanha, eski çağlardan kalma bir bilgelik taşıyordu; ama o bilgeliğin içinde, insanlardan bulaşmış sıcak bir mizah da vardı.
Karşılıklı gülüşmelerinin arasında, birden Tanha’nın alnındaki turkuaz taş parladı. O parıltı, az önceki sıcak gülüşü bir bıçak gibi kesti. Tanha’nın yüzündeki neşe söndü; bakışları ağırlaştı, dudakları kapandı. Hiçbir şey söylemeden elindeki ışıklı defteri açtı.
Sayfalar, rüzgâr yokken kendi kendine çevrildi. Kaleminin ucunda biriken yıldız ışığı, defterin üzerine ince bir çizgi gibi aktı. Tanha yazmaya başladı. Her harf yazıldıkça cam koridorun süt beyazı aydınlığı biraz daha soğuyor, rüya gezegenin ışığı bile uzaklaşıyormuş gibi görünüyordu.
Bleda da gülmeyi bıraktı. Tanha’nın yüzündeki ciddiyet, içindeki merakı bir anda endişeye çevirmişti. Birkaç adım yaklaşıp deftere bakmaya çalıştı ama yazılar, onun gözleri değdikçe bulanıklaşıyordu.
“Tanha Bey…” dedi çekingen ama merakını saklayamayan bir sesle. “Ne oldu? Ne yazıyorsunuz?”
Tanha, başını yavaşça kaldırdı. İstifini hiç bozmadan Bleda’nın gözlerine baktı.
“Recep…” dedi ağır ağır, “zaafına ve Gökçen’in güzelliğine yenildi. Evrensel yasalara aykırı bir sınırı geçti. Gökçen’in saflığını, kendi arzusunun diliyle yorumladı. Böylece kadim kayıt yeniden açıldı.”
Bleda’nın yüzündeki kan çekildi. Tanha’nın sesi daha da derinleşti.
“Tarih yine kendini hatırlattı. Törüngey’in oğlu Doğuç, bir zamanlar ırkımızın inançlı kızlarından Şuralay’ın rızasını çiğneyerek büyük bir karanlık başlatmıştı. Bugün Recep, zorbalıkla değil; yakışıklılığıyla, sözüyle ve aklıyla Gökçen’in bilmediği bir dünyanın kapısını araladı fakat bilmeden verilen her onay, gerçek rıza sayılmaz. Bizim yasalarımızda saflığın kandırılması da bir ihlaldir.”
Bleda’nın başından kaynar sular dökülmüş gibi oldu. İçini önce korku, sonra utanç, sonra da Recep için duyduğu ağır bir endişe kapladı. Tanha’nın söylediklerinin henüz yaşanmış bir olay mı, yoksa gerçekleşmek üzere olan bir öngörü mü olduğunu anlamaya çalıştı. Eğer bu bir öngörüyse, hâlâ engellenebilirdi. Hâlâ koşabilir, hâlâ kapıya varabilir, hâlâ Recep’i durdurabilirdi.
Kendini zorla toparladı. Tanha’nın karşısında saygıyla eğildi.
“Tanha Bey,” dedi titreyen ama kontrollü bir sesle. “Biraz dinlenmek için odama geçebilir miyim?”
Tanha, yalnızca başını salladı. Ne izin verir gibi ne de engeller gibi… Sanki Bleda’nın bu davranışı da çoktan yazılmıştı.
Bleda, arkasına bakmadan koridorda yürümeye başladı. Adımlarını soğukkanlı tutmaya çalışıyor, koşmamak için kendini zorluyordu çünkü koşarsa her şeyin gerçek olduğunu kabul etmiş olacaktı. Cam koridorun ışıkları ayaklarının altında ince ince titriyor, rüya gezegenin parıltısı omuzlarına mavi bir yük gibi düşüyordu.
Tanha, onun uzaklaşan siluetini izledi. Alnındaki turkuaz taş yeniden parladı. Defterin sayfasına son bir çizgi daha attıktan sonra, kendi kendine fısıldadı:
“Recep çok şanslı… Senin gibi bir arkadaşı olduğu için.”
Sonra gözlerini yavaşça kapattı.
“Üzgünüm Bleda,” dedi, sesi cam koridorun sessizliğine karışırken. “Odaya vardığında iş işten geçmiş olacak.”
* * *
Odanın loş ışığında, uzay gemisinin gürültüsünden arınmış, zamanın sanki durduğu bir boşlukta nefes alıyorlardı. Recep, Gökçen’in varlığını bir keşif yolculuğuna çıkmışçasına parmak uçlarıyla tarıyordu. Gökçen’in teni, yıldız ışıklarının en duru haliyle yıkanmış gibi süt beyazı bir ışıltıyla parlıyor ve Recep’in dokunuşları altında adeta bir mermer heykeltıraşının sabrıyla ama çok daha canlı bir dokuyla şekilleniyordu.
Recep dudaklarını Gökçen’in boynuna bastırdığında, tenin yumuşaklığı ve serinliği zihnini bulandırıyordu. Ancak asıl şaşkınlık verici olan, aralarındaki fiziksel birleşmeydi. Recep, içindeki o yabancılaşma hissiyle irkiliyordu çünkü Gökçen, alışılagelmiş insani tepkilerin çok ötesindeydi. Fiziksel bir zorlanma, bir acı ifadesi ya da o tanıdık iniltiler yerine, Gökçen’in bedeni sanki Recep’in her hareketine uyum sağlayan, karşı koymayan bir su gibi akıyordu.
Recep, bu haz ve hayret arasında gidip gelirken zihninde garip bir benzetme uyandı. Bir kadınla değil, doğanın en saf haliyle, belki de kendi formunu sürekli yeniden yaratan akışkan bir bataklığın derinliklerinde kayboluyormuş gibi hissediyordu. Gökçen, acının sığ kıyılarında değil, urăhlanakanlara has o sonsuz ve biçimsiz hazzın derinliklerinde, Recep’i de kendisiyle beraber o uçsuz bucaksız, durgun ama dipsiz varoluşa çekiyordu.
Recep’in parmakları, Gökçen’in omuzlarından yastığa bir şelale gibi dökülen saçlarının arasında ağır ağır geziniyordu. Gökçen’in bal rengi gözlerine bakarken, o gözlerdeki yabancılığın masumiyeti onu derinden etkiliyordu. “Dünya’dayken hiçbir kadın beni bu kadar mutlu etmemişti.” diye fısıldadı Recep; sesi, odadaki sükûneti bir tütsü dumanı gibi sarmaladı. “Hatta çocuklarımın annesi bile… Keşke bu diyardan çıkıp bizimle birlikte Dünya’ya gelseydin.”
Gökçen, bu sözlerin ardındaki derin özlemi ve dünyevi hüznü tam olarak kavrayamıyordu. O, sadece Recep’in yüzündeki çizgilerde, bakışlarındaki yoğunlukta kaybolmuştu; bir insanın böylesine karmaşık duygular barındırabilmesi, onun urăhlanakan doğasına yabancı, büyüleyici bir gizemdi. Recep, kadının bu hayran dolu gülümsemesini gördüğünde, içinde yükselen arzuyla ona biraz daha yaklaştı. Dudaklarını, Gökçen’in dudaklarının üzerine bir mühür gibi kapattı.
Öpüşmelerinin ateşi odanın havasını ağırlaştırırken, Recep’in bedeni ritmik ve sarsılmaz bir kararlılıkla hareket etmeye devam ediyordu. Her gidip geliş, aralarındaki o akışkan bağı daha da pekiştiriyordu. Derken, bir an geldi; zamanın durduğu, nefeslerin kesildiği o saniyede Recep, kendi varlığının en öz parçasını, yaşamın kadim mirasını, Gökçen’in derinliklerine bıraktığını hissetti. Tohumunu o sonsuz, akışkan boşluğa emanet ederken, içindeki o yoğun gerilimin usulca yerini tatlı bir huzura bıraktığını duyumsadı. Ancak bu boşalma, bir son değil, bir teslimiyetin başlangıcıydı. Recep, içinde meydana gelen o mucizevi birleşmenin ardından bile geri çekilmedi. Gökçen’in ona sunduğu o karşı koymaz, dirençsiz yumuşaklığın içinde, sanki hiçbir şey bitmemiş gibi sevişmeye, o bataklığın huzur verici serinliğinde kaybolmaya devam etti.
Dudakları hâlâ Gökçen’in teninin sıcaklığını taşıyan Recep, odanın içine bir şimşek gibi düşen “Recep!” nidasıyla irkildi. Gözleri, tutkuyla kapalı olduğu o derin dünyadan, buz gibi bir gerçekliğe çekildi. Başını çevirdiğinde, kapı eşiğinde gölge gibi dikilen Bleda’yı gördü. Bleda’nın gözlerindeki o küçümseyici bakış, bir kamçı gibi Recep’in üzerine indi; zihninde, kadim kuralların duvarları birer birer yıkılmaya başladı: Asena’nın hatırlattığı iki ırkın birleşimi üzerine koyduğu o keskin, o amansız yasak.
Bleda, odanın içine bir fırtına gibi daldı, sesi koridorlarda yankılanarak duvarları sarstı: “Ne yaptığının farkında mısın? Sen, onların gezegeninin en seçkinlerinden, Ayzıt Hatun’un o güzeller güzeli kızı Gökçen’i tohumladın! Annesi duyduğunda o gazabın önünde nasıl duracağını sanıyorsun? Onların insanüstü güçlerini, öfkesinin dünyayı yerinden oynatan sarsıntısını hiç mi hesaba katmadın?”
Recep, büyü bozulmuş gibi Gökçen’in üzerinden doğruldu. Çırılçıplaklığı, odadaki gerginliğin ortasında bir günah gibi asılı kalmıştı. Aceleyle yerdeki çamaşırlarına uzanıp üzerine geçirdi, yüzünde bir savunma mekanizması geliştirmeye bile vakit bulamadan Bleda’ya doğru bir adım attı. Ancak Bleda’nın elinin hızına yetişemedi; sert, aşağılayıcı ve çınlayan bir tokat Recep’in yüzünde patladı. Bleda, ardında bıraktığı dehşetin ağırlığıyla hışımla odadan çıkarken, arkasında dilsiz bir bulğanuç bıraktı.
Yatağın üzerinde, o akışkan güzelliği bir anda donup kalmış gibi Gökçen doğruluverdi. Annesinin gazabı, zihninin derinliklerinde yankılandıkça, o kusursuz dudaklarını dişlerinin arasına aldı; insani bir korkunun, dünyevi bir endişenin ilk izleri yüzüne yerleşti. Recep ise dizlerinin üzerine çökmüş, elleriyle şakaklarını, patlayan bir yanardağı zapt etmeye çalışırcasına sıkıyordu. Pişmanlığın o zehirli sarmaşıkları, damarlarında ağır ağır dolanmaya başlamıştı.
Tam o sırada, kapının eşiğinde, daha önce hiç fark edilmeyen Tanha belirdi. Bakışları, odadaki tüm dehşeti bir kayıt cihazı soğukkanlılığıyla süzüyordu. Gözlerini Gökçen’e dikti; ağzını açmadı ama zihninin kapılarını zorlayan o keskin komutu gönderdi: “Çabuk hazırlan.”
Hiçbir şey söylemeden elindeki ışıklı defteri açtı. Sayfalar, rüzgâr yokken kendi kendine çevrildi. Kaleminin ucunda biriken yıldız ışığı, defterin üzerine ince bir çizgi gibi aktı. Tanha yazmaya başladı. O an, odadaki hava ağırlaştı, zamanın akışı bıçak gibi kesildi. Tanha durdu, başını hafifçe kaldırıp, defterdeki son cümleyi bitirdi ve Recep ise Gökçen’e dönerek, yazgılarını belirleyecek olan o hükmü fısıldadı bir soru şeklinde: “Artık geri dönüş yok, bize ne olacak Gökçen?”
[1] “Siz bunları yanlışlıkla neden gemiye aldınız?”
[2] “Asena Hanım,”
[3] “biz yeryüzünde soyu tükenmekte olan hayvanları gemiye alıp kendi gezegenimize götürüyorduk. Fakat ışık huzmeleri, bu iki insanı da içine almış. Huzmelerin alanına girdikleri için kendileri de alındı.”
* Huri (Arapça): Urăhlanakan (Çuvaş Türkçesi)
* Namaz (Farsça) Kılmak (Türkçe) yerine komaltmak eylemi kullandığım için Namaz yerine Komaltma sözü seçtim.
- Yazgının Cam Kırıkları - 1 Haziran 2026
- Yerdüşüm* - 1 Nisan 2026
- Kımıldatırağan’ın Damgası - 1 Kasım 2025
- Yeniden Yedi Numara “Soğuk Karartı” - 15 Ocak 2025
- Usagi – Hayat Devam Ediyor - 1 Kasım 2022
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.