Öykü

Benden Geriye Kalan

Soğuk metal masada uyandığında ciğerinde hissettiği üşümenin haricinde, başında ve midesinde alevler hissediyordu. Maskeyle bonenin arasından görünen kızarmış ve hissiz gözlerde az önce kaybettiği geleceğin sahneleri perdelendi. Gözleri tekrar kapandığında bunun bir kâbus olmasını istedi. Tıpkı çocukluğunda gördüğü o ağaçlı kâbus gibi bir kâbus olsa ne güzel olurdu. Bir süre herhangi bir bitkiye yaklaşamamıştı, ki bu botanikçi bir annenin çocuğu olarak sürdürmesi zor bir yaşam tarzıydı, yine de küçük bir doktor korkusuyla baş etmek daha kolaydı. Şimdi midesinde büyümekte olan bir şey vardı ve “bir ben vardır bende benden içeru” kabullenilmesi zor bir gerçeklikti.

Gözleri yeniden açıldığında bu sefer ağlayan gözler buldu karşısında. Annesi bir elini kızıl saçlarında gezdiriyor, bir eliyle de sümük dolu peçetesini burnuna tutuyordu. En çok annesi kırgındı, en çok o kızıyordu bu duruma. Tek ebeveyn olarak verdiği onca çabaya rağmen kızını güvende tutamamıştı. Hayatta kaybettiği her şeyin onun güvende olması için olduğuna, Tanrı’nın kızı için bir planı olduğuna inanmıştı. Ama şimdi o küçücük kızı “koloni menfaatine zarar verecek bir örgüt kurma” suçundan yargılanıyordu.

“Kızım… Özür dilerim, ben düşünmedim, böyle olabileceğini hiç düşünmedim…” hıçkırmaktan konuşamıyordu.

“Annecim biliyorum, bunun suçlusu sen…” sözünü bitiremeden bir feryat daha koptu.

“Nasıl yaptılar sana bunu? Nasıl kıydılar?” Kafasını kızının saçlarına gömdü, bir süre oradan çıkmak istemedi. Ciğerini küçük bebeğinin kokusuyla doldurdu.

Müşahede altında 5 gün geçirdi. Çalınmış bir ömrün yanında 5 gün mütevazi kalıyordu. Son 25 günü kalmıştı. Arkadaşlarıyla konuşabileceği, âşık olabileceği, üzülebileceği, kızabileceği, insana yakışan her şeyi yapabileceği son 25 gün. Ona kendinden geriye sadece bunu bırakmışlardı.

Hastaneden 5 mahkûm çıktılar zaten içeri de beraber girmişlerdi. Uzun boylu kıvırcık olanı karşılamaya erkek arkadaşı gelmişti. Uzun uzun sarıldılar, erkek arkadaşının omzuna akıttı gözyaşlarını. O da sevgilisinin kıvır kıvır saçlarını, sakallarını okşadı. Saç tellerinin arasından aldığı derin nefeslerde teninin kokusunu aldı. İkiz kardeşler anne babalarına sarıldı. Annesinin gözleri kıpkırmızı, babalarının gözlükleri buğuluydu, bacakları titriyordu. Kızıl küçük çocuğu karşılamaya kimse gelmemişti, sırtında çantasıyla ağır ağır metroya doğru yürüdü o da…

Arabanın camından sahte gökkubeyi seyre dalmıştı. Onun ardında gerçekten bir şeyler vardı, ama o şeyler görünenden çok farklıydı. Orada bir arkadaşı gitmekteydi. Onu düşündü, midesine bir ağrı girdi. Yorgundu ve bir anlığına her şey dursa, gözlerini bir ömür kapasa, belki geçerdi. Eve vardıklarında annesi daha ağzını açamadan,

“Anne şu an biraz uyumak istiyorum sadece gerçekten. Başım dönüyor, midem bulanıyor. Biraz ateşim de var galiba…” diye lafa girdi. Annesinin güzel ve yaşlı yüzü hafifçe sağa yattı,

“Peki kızım…” Sesi titriyordu. Gözünden akacak bir yaşı kalmamıştı ama kan gölüne dönmüş gözleri hâlâ yanıyordu. “Dinlen biraz olur mu? Bol su iç, iyi gelir. Ben sana bir şeyler hazırlarım.”

Odası aynı bıraktığı gibiydi, sadece daha topluydu. Kapıyı açtığı anda panjurlar kapanmaya başladı, klima otomatik olarak 12 dereceye ayarlandı. Fransız vanilya aromalı bir tütsü yandı kendiliğinden. Gözlerini kapadı istemsizce, içine çekti kokuyu. Holoekranda bir dizi kelime sıralanmıştı. İçerde bitirdiği kitap burada yarıda kalmıştı. Entegre bilgisayarıyla bağlantı kurulunca kitap da kapandı. Yatağına uzanıp biraz tavana baktı. Boş tavana. Hiçbir şey yansıtmadan. Gözlerini kapayıp derin nefesler aldı, beline neşterle bir kesik atılmış gibi oldu. Sistem verilerini okuyup panjuru açtı, koloninin yapay güneş ışınları bedenine isabet ettikçe acısı daha katlanılabilir oldu. Işığın altında daha önce hissetmediği bir sıcaklık kapladı içini. Kirpikleri gözaltlarına düştü. Her şey bir süreliğine duraksadı.

Gözleri açıldığında her şey olağan geldi. Sanki ders dönüşü uyuyakaldığı herhangi bir güne uyanmıştı. Hava henüz kararmakta, salyası akmış, terler içerisinde tişörtü. Ağzıysa kupkuru kalmış. Kalkıp yüzünü yıkadı, hiç içmediği kadar su içti. Odasına gelince holoekrana arama düştü. Dünyadan geliyordu.

“Alo, Cemre! Vardın mı lan? İki aydır sesini bile duyamadım lan nasıl özlemişim. Ne kadar oldu siz çıkalı ki?” Sesinde uzun zamandır eksik bir heyecan vardı.

“Yaa kızım iki buçuk yıl oldu, iki buçuk yıldır kara boşlukta süzülüyoruz o kadar bunaldım ki. Sen ne yaptın, bizim çocuklar ne yapıyor, çok özledim sizinle konuşmayı ya.” Bunu duyduğu an son 1 ayda yaşadıkları gözünün önünden geçti. Tırnakları dudağına gitti istemsizce.

“2 senedir burada birilerini boğmadıysam sizin sayenizde valla, ramak kalmıştı çünkü siz de olmayınca.” Sesinde bütün yolun gerginliği toplanmıştı.

Bir süre sessiz kaldılar. Cemre bu sessizliğe bir neden bulamamıştı. Kaldıkları yerden ama 10 yıldır ilk defa dürüstlüklerinde bir çatlakla konuştular. Telefon kapandığında zorlama gülüşüne gözyaşları yağıyordu. Kolları ister istemez annesini aradı.

“Söyleyemedim anne… Cemre’ye söyleyemedim. Yeni bir hayata başlıyor orada, kırmak istemedim. Nasıl söyleyeceğim?” Annesinin yıllardan sertleşmiş ama şefkatli ellerini saçlarında hissetti. Gözyaşlarını yine o eller sildi.

Birlikte evden çıktılar, her zaman gittikleri kafeden çıkmadan hazırlattıkları kahvelerini aldılar. Mucize Park’ta yürüdüler beraber. Uydu’nun yeşillendirilebileceğine dair yaşayan bir parktı bu. İçinde büyüyen tohum ilk kez buraya atılmıştı.

Haberlerden görüp tanıyanların bazıları memnun ve aşağılayıcı bir gülümsemeyle izliyordu onu. Ama kalan çoğunluksa dudaklarını büzüp kafasıyla selamlıyordu. Yürüyüşün sonunda karşılaştıkları Dünya doğumlu olabilecek yaşta bir amcaysa sıkıca sarıldı ona. Buruşmuş derisinin altından metal implantların soğukluğunu hissedebiliyordu. Gözlerini kapadığında kendini tekrar o ameliyat sehpasında buluyor…

Yürüyüşten sonra eve dönmek gelmedi içinden. Merkeze giden metroya bindi. Metro ismine ters şekilde yalnızca iki durakta yeraltına indi. Onun dışında bir mahallenin üstünden, araçların ortasından, bundan yüzyıl bile eski olmayan bir nehrin yanından geçti. Merkeze geldiğindeyse karşısında gerçek manada bir gökdelen buluyor. Bu binanın çevresinde kümelenmiş dokuz apartman favelasından yedinciye girdi. 12. Kattaki çarşıya çıktı, karşısında kalan küçük büfeye yöneldi.

“Diyorum abi, ama dinletemiyorum ki işte. Bak, onlar var ya…” Kısacık asker traşlı çocuk onu görünce büfenin arkasından şimşek gibi çıktı, boynuna sarıldı. Gözleri omzuna aktı, ayakları belinden arkaya savruldu. Ve bir an kalan günler bir yük oldu boynunda.

Faveladan çıktıktan sonra 5 gün boyunca durmadan ağladı, uyudu, uyandı, gitgide daha az yedi. Arkadaşları onu her dakika bir yere çağırdı, sürekli aradı, ama ne konuşabildi ne çıkabildi. 5. Günün sonunda kalktı, banyoya yürüdü. Sırtında feci bir acı vardı, cildi kuruydu. Yüzünü lavaboya iyice yaklaştırdı, soğuk suyu yüzüne çaldı, şelaleden atlamış gibi serinledi. Aynada yüzüne baktı, biraz kuruluk ve bir çift kanlı göz dışında yeni bir şey yoktu. Mor gözaltları her zamanki gibiydi. Tam arkasında kalan gömülü aynayı da açtı ve sırtındaki acının müsebbibini gördü. Sırtında kahverengi, çizgili, sertleşmiş bir tabaka vardı. Elini arkaya attı, tutup koparmaya çalıştı. Gözyaşları yanaklarından boynuna indi ama nafile çabaladı. Üstüne tişörtünü geçirdi. Batan güneşe aldırmadan arabayı aldı, merkeze sürdü.

9. Binada barlar katına çıktı. Asansöre en yakında soldakine girdi en boşu genelde o olurdu. Kenarda köşede sızmış orta yaşlılara bakarak bara gitti. Masaya gömülü ekrandan sipariş oluşturdu, barmen kokteyli hazırladı. Bir süre sessizce şekerli kokteylin tadını çıkardı.

“Bir tane daha içecekseniz çilek ekstraktı çıkarttırmam gerek. İşleme koyacağım…” Gözlüğünün üzerinden baygın gözlerle baktı. Kafasını hafifçe salladı, üzerindeki gözler aynı baygınlıkla önündeki ekrana döndü. Orada bir süre öylece oturdu. Mekânda ne bir saat ne de pencere vardı. Burada hayat dondurulmuştu. Gerçi çipin arayüzden istediği gibi saate bakabilirdi ve bakmamayı, fark etmemeyi kendi seçmişti. Önüne düşen aramayla zaman tekrar işe koyulmuştu. Dünyada sabah olmuştu.

“Ya sen bana nasıl söylemezsin? Ya çocuklar söylemeseydi, sana ulaşamayınca ne yapacaktım ben?” Sesinde kızgınlık ve kırgınlık arasındaki tek harflik fark erimişti. Acının kollarında ikisi aynı anda ağlıyordu. Aramanın bu yanında ikinci kokteyl bitmek üzereyken, utanç ve kaygı bacaklarını ve ellerini ele geçirmiş oynatıyordu.

“Sen ne dersen de cümle alem bunu bilecek, duyacak Koloni yönetiminin ne olduğunu. Burada siyasi birlik yok, hiç yoksa iktidar hırsından birileri bu duruma el atmak ister. Hem zaten…” Cümleler yavaş yavaş kulağından uzağa gidiyordu. Duymak ve dinlemek iki ayrı fiildi.

10. günde kollarının üstü de kabuk bağlamıştı. Parmaklarından geriye doğru gitgide daha da sertleşiyordu. Soğuk havada bunları saklamak pek zor olmuyordu ama acıyı bir türlü dindiremiyordu. Yatağında yorgun, bitap düşmüş yatarken bir arama geldi.

“Alo, iyi misin güzelim? Hâlâ çok mu ağrıların? Sana iyi haberlerim var. Birtane gazeteciden bahsetmiştim ya sana hani, burada fena olmayan bir kitlesi var, bizim kampüse de etkinliklere geliyor arada…” Böyle bir konuşma geçtiği kafasından silinip gitmişti. Son zamanlarda bir şeyler hatırlamak epey zordu.

“Onunla görüştüm işte, bir arkadaşımın tanıdığı vardı üniversitenin iletişim bölümünden. Onun da bir hocasının arkadaşıymış işte, buluştuk bir şekilde. İnanamadı duyduklarına. Bu adamın bir sürü muhalif kanalda tanıdığı var. Sana yakında telefonlar gelmeye başlar bak sana diyorum.”

Bunun ne önemi olduğunu pek kestiremedi. Şuradan buradan biraz sohbet ettikten sonra kapadılar telefonu. Gerçekten birkaç gün sonra bilmediği kişilerden telefonlar aldı. Kendisiyle görüşme talep eden bağımsız gazetecileri her birini reddetmişti. Konuşmak, anlatmak, düşünmek gitgide daha yorucu oluyordu. Günler makinede yıkanmış yün gibi çekmiş, bir göz kırpma kadar geliyordu. Eski arkadaşları ve muhalif topluluklardan ziyaret edenler oluyordu. Onlarla bile 5 dakikadan fazla oturamıyordu.

15.Günde Yataktan kalkamamaya başladı. Göğsünde kalbinin yakınlarında derin bir acı hissediyordu. En azından kollarındaki acı yavaş yavaş azalmıştı. Derialtı çipi bozulmaya başladı, gelen aramalar artık gözükmüyordu. Annesi elleriyle besliyordu onu. Dışardan kalabalık sesleri geliyordu, içerdeki televizyon artık onun odasına taşınmıştı. Oradan takip ediyordu her şeyi. Dünyadaki diplomatlar koloni yönetimini sıkıştırmaya başlamışlardı. Koloni yöneticileri her zaman olduğu gibi soğukkanlılıkla konuşuyorlardı.

“Efendim biz Kolonimizin ve hatta tüm insanlığın saadeti için ekolojik bir dönüşüm yaratmaya çalışıyoruz. Bu durumda biz de dahil olmak üzere pek çok birim sıkı çalışmalar düzenliyor. Fakat, ne yazık ki içimizde insanlığa, bilime, gelişime düşman olanlar var. Bu zatların özellikle çeşitli kampüslerde gençlerimizin beynini yıkadığını ve onları birer silaha dönüştürmeye çalıştığını tespit ettik. Bu örgütün önce dünyada filizlendiğini, 4 yıl önce Pekin’deki sözde kazanın da bu grubun işi olduğunu Dünyadaki onurlu istihbarat çalışanlarıyla beraber öğrendik. Kolonimize de yayılmış bu örgütü kampüslerde örgütleyen isimlerden birkaçını bundan bir ay kadar önce, Yönetim Merkez Binası önündeki protestolarda tespit edip yakaladık. Herhangi bir şiddet olayına izin ve sebebiyet vermeyen güvenlik güçlerimizce hukuka tamamen uygun yöntemlerle tutukladık. Çıkarıldıkları mahkemece cezalarının “14 koloni yılı hapis” olarak karar kılınmıştır. Koloni hukukunda “şiddet failliği bulunmasa dahi koloninin ve dahası türün menfaatine zarar verecek her türlü tehlikeli örgüt kurmak” suçuna verilen ceza anayasa mahkemesi tarafından da uygun bulunmuştur. Bunun akabinde cezaevindeki suçlulara sunulan Koloni hizmeti opsiyonu her biri için sunulmuş ve taraflarca kabul edildiği belgelerle sabittir.”

Her şeyi kitaba uydurmanın bir yolunu bulmuşlardı. Dünyadaki bazı onurlu gazeteci ve politikacılar bu konuyu bir hukuk tartışması haline getirse ve güncel tutmaya çalışsa da hararet yavaş yavaş sönümlenmeye başlamıştı. Bu cezayı alan 5 gençten hiçbiri konuşabilecek durumda değildi, görüntüleri medyayı tekrar sallayacak gibi olduysa da geriye pek de zaman kalmamıştı.

20.günde 5 genç de hastanedeydi. Yan yana yataklara kondular fakat konuşacak durumları kalmamıştı. Makineyle besleniyorlardı. Kaskatı derilerinin üstünde yeşil yumuşak bir yosun tabakası kaplamıştı. Suyu buradan emiyorlardı. Refakatçi olarak ikizlerin 1 ayda çökmüş, saçları bembeyaz kalmış annesiyle, pişmanlık ve utançtan kafasını kaldıramayan o güzel annesi kalmıştı. Evlat acısını daha kaybetmeden yaşayan iki anne, birbirlerini anlayabilecek tek kişilerdi. Hiç düşünmeden, kırk yıllık dost gibi birbirlerine içlerini döküyorlardı.

“20 yıl önce bütün tarihi değiştirdiğimi sanmıştım. Artık önümüzde hiçbir engelin kalmamıştı, istediğimiz her yeri yaşama uygun kılabilirdik. Yapay bir tohum geliştirmiştik, hemen her yerde büyüyebiliyor, olgunluğa geldiğinde havadaki maddeleri emip yerine oksijen ve azot salabiliyordu. Buralar daha bomboştu, kubbeyi bile bitirememişlerdi daha hatırlıyorsundur. Bu tohumu getirip o mucize parka ektiler önce, tutmadı. Buranın toprağında neredeyse hiç mineral yoktu. Biz de tohumdan vazgeçmek yerine önce yapay olarak olgunlaştırıp sonra ekmeye karar verdik. Ellerimiz kırılsaydı keşke. Parkın çevresindeki toprak ve hava da dahil olmak üzere her şeyi yaşanabilir hale getirdi. Koloni tahmin edilenden 5 kat daha hızlı ve 3 kat daha büyük oldu. Ben emekliye ayrıldım, kızımı büyüttüm. Sonra 2 sene önce botanikçiler tohumun canlıların içinde çok daha hızlı olgunlaştığını keşfetti. Başta anlamsız geldi ama şimdi…” Sözünü bitiremeden gözyaşlarına boğuldu. Kafasını kızının yattığı yatağa gömdü. Annesine sarılmak istedi, kımıldayamadı. Gözlerinden yaşlar bile akıtamadı.

Defin günü herkes kubbenin ucuna gelmişti. Camları filmli araçla getirdikleri 5 genç hareketsiz yosun tutmuş kütükler gibiydi. İkişer kişi biri baştan biri uçtan tutarak, nerenin başı nerenin ayağı olduğunu tam kestiremedikleri 5 genci kubbenin yerle birleştiği yerden hava kilidine girdiler. Kıyafetlerini giyindiler, kazma ve kürekleri katlayıp giysinin kemerine astılar. Gençleri sırtlayıp dışarı çıktılar. İlk defa koloninin dışını, uzayı, gerçek göğü görüyordu. Ve nefes almakta güçlük bile çekmiyordu. Çalışanlar gençleri teker teker belirlenmiş bölgelere gömdüler. Yosunlanmış yönleri üstte kalacak şekilde kabuklu yerleri kapattılar, birer şişe su döktüler üzerlerine. Yavaşça geri döndüler. Fısıltılar yavaşça artmaya başladı, sanki arkadaşlarının fısıldaşmalarını yakalar gibi oldu. Hissedebildiği tek şey buydu.

Benden Geriye Kalan” için 1 Yorum Var

  1. Ellerinize ve emeğinize sağlık. Gerçekten yaratıcı aynı zamanda etkileyici bir yazı olmuş. Sizi çok daha iyi yerlerde görceğiz gibi duruyor.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *