Öykü

Ekim Defteri

Bahçıvan öldüğünde bana üç şey bıraktı: bir bahçe, bir defter ve toprağı dinleme alışkanlığı. Vasiyet falan yoktu; sadece kapısının altından kayan bir anahtar ve üstünde benim adımın yazılı olduğu bir zarf. Adımı onun el yazısıyla görmek tuhaftı, çünkü o güne dek bana mektup yazacak kadar yakın olduğumuzu sanmıyordum. Kasabaya geleli iki ay olmuştu. Bahçıvan bana her sabah çay verir, az konuşur, çok bakardı. O bakışı şimdi anlıyorum: bir şey eken adamın, ektiği şeyin filizlenmesini bekleyen sabrıydı.

Bahçe, mezarlığın bittiği yerde başlıyordu. İki taş duvar arasında, kasabanın kimsenin girmediği bir cebi. İlk gittiğimde toprağın olağandışı sıcak olduğunu fark ettim; ayağımın altında, derinlerde bir yerde, bir şeyin nefes alıp verdiğini hissettim. Bahçıvan sağken bunu sorduğumda gülmüştü. “Toprak hatırlar,” demişti. “Gömdüğün her şeyi geri verir, ama hep biraz değiştirerek.” Sonra bir saat gömmüştü toprağa, eski bir cep saati; üç gün sonra o noktadan tıkırtılar geliyordu, akrep gibi, ama düzensiz, sanki saat zamanı unutmaya çalışıyordu.

Kasaba küçüktü ve garip bir biçimde durağandı. Dükkânların vitrinlerinde toz hep aynı kalınlıktaydı, sanki kimse bir şey almıyor, kimse bir şey satmıyordu. Sokaklarda yürürken insanlar bana selam verir, adımı söyler, hatırımı sorardı; ama hiçbiri yanımda iki adımdan fazla yürümezdi. Sanki bana fazla yaklaşırlarsa bir şeyin bozulacağından korkuyorlardı. Akşamları meydandaki kahvede otururdum; yaşlı adamlar tavla oynar, hep aynı oyunu, hep aynı sonla bitirirlerdi. Zar her atışta aynı sayıyı gösterirdi. Kimse şaşırmazdı. Yalnızca ben sayardım pulları ve her sabah bir önceki günden bir fazla pul olduğunu fark ederdim — sanki tahtaya geceleri yeni biri ekleniyordu.

Defteri ilk gece açtım. Yarısı bahçıvanın el yazısıyla doluydu: hangi gün ne gömdüğünü, kaç gün sonra ne çıktığını yazmış. Bir gömlek gömmüş, ağacında düğmeler açmış. Bir fotoğraf gömmüş, topraktan tanımadığı bir yüz çıkmış, üç gün ona bakmış, dördüncü gün toprak yüzü geri yutmuş. Sayfaların çoğunda aynı uyarı tekrarlanıyordu, her seferinde biraz daha titrek bir elle: Diş gömme. Ne olursa olsun, diş gömme. Altında bir tarih, sonra tek kelime: Geç.

Çekmeceyi bulmam üç gün sürdü. Bahçıvanın evinin tavan arasında, kilitli. Anahtar uyuyordu. İçinde bir kutu, kutunun içinde bir kese, kesenin içinde bir avuç beyaz tane. Kuru fasulye sandım önce. Avucuma döktüm. İçlerinden biri ısırdı beni. Parmağımda ince bir kan damlası belirdi ve o an anladım ellerimde tuttuğum şeyin diş olduğunu — çünkü ısıran bir şey uyanıktır ve uyanık bir şey beklemektedir.

İnsanın aklı garip çalışıyor. Bahçıvan tüm defter boyunca yalvarmış neredeyse, diş gömme diye. Ben o gece, ay yokken, bahçeye çıktım ve dişleri tek tek gömdüm. Neden yaptığımı hâlâ açıklayamıyorum. Sanki yıllar önce verilmiş bir karardı da ben sadece infaz ediyordum onu. Elimde olan bir şey değildi; bedenim benden önce davranıyor, parmaklarım toprağı kendiliğinden kazıyordu. Bir an durup kendime, yapma, dedim. Ama o ses bile bana ait değildi sanki — bahçıvanın sesiydi, defterin sayfalarından yükselen, geç kalmış bir sesti. Toprağı örttüm, diz çöktüm, kulağımı verdim. Aşağıdan çıtırtılar geliyordu. Yeni kırılan tırnak sesleri gibi. Ya da yeni çıkan diş sesleri gibi — ikisini ayırt edecek kadar tanımıyordum kendi bedenimi.

İlk beyazlıklar üç gün sonra çıktı. Filiz değildiler. Yaprakları, dalları yoktu; kökleri gökyüzüne uzanan, kemik renginde ince sütunlardı. Bir hafta içinde bahçe ormana döndü. Gövdeler yükseldi ve dallarında meyve yerine küçük dişler sallandı. Rüzgâr estiğinde birbirlerine vuruyorlardı. Çıt. Çıt. Çıt. O ses geceleri uykumu böldü ve bölünen her uykuda eski bir rüya gördüm: bir salıncak, bir köpek, yağmur ve beni adımla çağıran bir kadın sesi. Sabah uyandığımda o anıların hiçbirinin bana ait olmadığını biliyordum. Ama kime ait olduğunu da bilmiyordum. Bir keresinde, dişlerden birine yaklaşıp dokundum; ılıktı ve dokunduğum an bir tat geldi ağzıma — süt tadı, çok eski bir süt tadı, hiç emmediğim bir memenin tadı. Geri çekildim. Parmağımda, dişin değdiği yerde, ince bir çentik kalmıştı. Tıpkı bir ısırık izi gibi.

Komşu kayboldu önce. Çayı masada sıcaktı, sandalyesi geriye itilmişti, sanki biri onu cümlenin tam ortasında silmiş, devamını yazmaktan vazgeçmişti. Yerinde, bahçenin kenarında yeni bir gövde vardı; üstünde insan yüzüne benzeyen bir kabarıklık. Tam yüz değildi. Beni asıl ürküten buydu: benzemesi, tamamlanmaması, neredeyse-tanıdık olması. Sonra ikinci kişi. Sonra üçüncü. Her kayboluştan sonra orman biraz daha büyüdü ve ben her sabah defteri açtığımda, bir önceki gün orada olmayan satırlar buldum. Benim el yazımla. Hatırlamadığım bir gece yazılmış.

Mezarlığa gittim, sayıları doğrulamak için. Hangi sayıları, bilmiyordum, ama bir şeyleri saymam gerektiğini hissediyordum. Taşların hepsinde yalnızca ölüm tarihleri vardı. Hiçbirinde doğum yoktu. Yüz taş okudum, iki yüz; tek bir başlangıç yoktu. Yalnızca sonlar. Sonra fark ettim: kasabada hiç çocuk yoktu. Hiç olmamıştı. Oysa herkesin çocukluk anısı vardı, herkes birbirini doğumdan tanırdı ve hepsinin anıları aynıydı. Aynı salıncak. Aynı köpek. Aynı yağmur. Aynı kadın sesi. Tek bir hatıra, yüzlerce kişiye bölüştürülmüştü ve ben o yüzlerden biriydim.

O gece, anıları yokladım birer birer, kendiminkileri ayıklamaya çalışarak. Annemin yüzünü hatırlamaya çalıştım; gelen yüz, kahvedeki yaşlı adamlardan birinin yüzüydü. Doğduğum evi hatırlamaya çalıştım; gelen ev, bu evdi, bahçıvanın evi. Adımı hatırlamaya çalıştım ve dehşetle anladım ki adımı yalnızca başkalarının söylediği için biliyordum. Kendi içimde adım yoktu. Yalnızca bir boşluk vardı ve o boşluğun kenarlarında, toprağın altından gelen o ses: çıt, çıt, çıt. Sanki birileri benim adımı orada, aşağıda, dişleriyle heceliyordu.

Bahçenin ortasındaki en büyük gövde o gece çatladı. İçinden toprak kokusu çıktı, derin ve eski bir sessizlik çıktı, sonra çıplak ayaklı bir çocuk yürüdü dışarı. Saçları kemik beyazı, gözlerinin yerinde iki oyuk, ağzında tek diş yok. Bana baktı — gözü olmadan baktı — ve ben onu tanıdım. Kendi yüzümü tanır gibi değil; kendi süt dişimi tanır gibi. Avucunu açtı. İçinde küçük, süt beyazı bir tane vardı, üstünde ince bir yazı.

Eğildim, okudum. Bir ad sandım önce. Sonra anladım ki ad değil, bir tarih. Bir ekim tarihi. Ve o tarih, bahçıvanın defterinde diş gömme uyarısının altındaki tarihti. Bugündü. Parmaklarım saydamlaşmaya başladı, fotoğraf kâğıdının güneşte solması gibi ve ben son bir kez defteri açtım. Bahçıvanın el yazısıyla, en son sayfada, biraz önce orada olmayan bir satır: Bu defteri okuyan, henüz toprağın altında.

Sonra anladım. Bahçıvan ölmemişti. Bahçıvan çıkmıştı. Defterdeki o titrek el yazısı, son günlerini değil, son saatlerini yazan bir adamın eliydi — toprağa geri dönmeden önce, kendinden sonra gelecek olana bir not bırakmaya çalışan birinin. Ben kasabaya gelmemiştim; ben ekilmiştim. O her sabah verdiği çay, filizini sulayan adamın eliydi. O az konuşması, gömdüğü şeyin konuşmaya başlamasını bekleyişiydi. O bakışları, kendi yüzünü bir başkasının yüzünde yavaş yavaş belirirken seyreden bir adamın sabrıydı. Ve şimdi sıra bendeydi — gövdem çatlayacak, içimden çıplak ayaklı biri yürüyecek, avucunda küçük beyaz bir tane, üstünde bir tarih. Onu kasabaya bir yabancı sanıp alacak. Bir bahçe, bir defter, toprağı dinleme alışkanlığı miras kalacak ona. Tavan arasındaki çekmeceyi bulacak. Keseyi açacak. Avucuna dökecek.

Ve içlerinden biri onu ısıracak.

Defteri kapatamadan eridi ellerim. Önce parmak uçlarım, sonra avuçlarım; mürekkep gibi yayıldı saydamlık, kâğıdı değil beni emerek. Son duyduğum şey, dalların birbirine vurması oldu. Çıt. Çıt. Yeni bir dişin topraktan çıkışı kadar küçük, yeni bir adın söylenişi kadar uzun. Birinin —belki yıllar sonra, belki yarın— bu satırları okuyacağını biliyordum. Onun da tıpkı benim gibi, kendini okuyan sanacağını; oysa okunan olduğunu. Ve ona söyleyebileceğim tek şey, bahçıvanın bana söyleyemediği, daha doğrusu zamanında söyleyemediği şeydi. Sayfanın en altına, eriyen parmaklarımla, son bir tarih bırakmaya çalıştım. Bugünün tarihini. Ama elimde mürekkep kalmamıştı; geriye yalnızca bir çentik kaldı kâğıtta, bir ısırık izi gibi ve onun da bir gün okuyacağını umduğum o tek cümle:

Diş gömme. Ne olursa olsun. Çünkü gömdüğün diş sen değilsin. Gömdüğün diş, seni gömecek olan.

Aynur Türk

1967 Ankara doğumlu. 1985-1989 lisans Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü. Tez Konusu: Çağımızda Yabancılaşma Sorunu 1990-1992 Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstütüsü Grafik Bölümü. Tez Konusu: Kitap Tasarımına Alternatif Çözüm Yolları. 1990-2019 Grafiker olarak kitap kapağı, broşür, katalog, prestij kitap, süreli dergi tasarımı ve editörlüğü, yayıma hazırlama işleri. 2016-2025 Minimal öykü, kısa öyküler ve şiirlerim basılı dergilerde yayımlandı.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *