Çok eski zamanlarda; çorak topraklı, etrafı sivri kayalar ve ucu bucağı görünmeyen dağların ortasında, kayıp kralın zulmüne boyun eğmiş bir halk, nüfusu bir elin parmaklarını geçmeyen bir köyceğiz yaşarmış.
Köylüler yıllarca ağzı pis kokan, ayyaş bir hükümdarın gölgesi altında köle gibi çalıştırılıp tarlalarına ektikleri üç küçük buğday tanesini bile kralın huzuruna sunarak açlıktan kıvranırlarmış.
Lakin günün birinde, bir yiğit ayaklanmış. Gecenin bir yarısı, Ay’ın Güneş’i yuttuğu saatlerde tek tek köydeki on evden dokuzunun kapısını çalmış; eli silah tutan bütün cengâver delikanlıları kendi virane gecekondusunun çatısında toplamış. Anası bir köşede, ellerini göğe açmış yedi Tanrı’nın yedisine de yalvar yakar dualar ederken, herkesin aklına yatan bir plan yapmış. Köyde eli ekmek tutan, öküzü yük taşıyabilen kaç insan varsa hepsi toparlanacak; emeklerine göz koyan kralın gözlerini oyacak ve alıp başını bereketli topraklara gideceklermiş.
Ama bilmedikleri bir şey varmış: Bir hain, bir namussuz.
Köyün delisi hemen atlamış eşeğine, kırk gün kırk gece yol gitmiş, varmış saraya. Demiş: “Kralım, kralım! Size çok önemli havadisler getirdim!”
Kral endişelenmiş, var gitmiş delinin yanına: “Ne oldu? Ey kırk köyün delisi, entarisi telli Barock!”
Deli ellerini dizine yaslamış, soluklanıvermiş. Kölelerin getirdiği suyu içmeyip yere fırlatmış. “İsyan var kralım! Aşağı Dere köyünün köylüleri size başkaldıracak! Kralımızın sözünü çiğneyecek, kellesini uçuracaklarmış! Telaşlandım, bir koşu size varıverdim kralım! Ne olur yardım edin! Şu kafir köylülerin ocaklarına ateş indirin!”
Kral duydukları karşısında öfkeden kıpkırmızı kesilmiş, bedeni ise azgın bir rüzgâra kapılmış gibi tir tir titremiş. Yıllarca savaşlardan savaşlara koşup zenginlik içinde yaşattığı halkının nankörlüğü, onu kör bir kuyuda boğulmaktan beter etmiş. Ama kral öfkesine kapılmamış, kılıcını çekmemiş. Emretmiş bütün hizmetçilerine; ta öteki diyarlardan dört kuvvetli büyücü çağırıvermiş sarayına.
“EY BÜYÜCÜLER! BENİM HALKIM NANKÖR, ACİZ VE SEFİLDİR! AMA BEN MERHAMETLİ BİR HÜKÜMDAR, GÖNLÜ BOL BİR ELÇİYİM.”
Kral, hizmetçilerine bahçeden toplattığı iki küçük tohumu, yerleştirildikleri kırmızı ipek keseyle beraber som altından yapılma tahtının önünde diz çökmüş büyücülerin önüne fırlattı.
“BU YÜZDEN HALKIMI ÖLDÜRMEYECEĞİM! ONLARA ÖMÜRLERİ BOYUNCA UNUTAMAYACAKLARI BİR CEZA VERMEK İSTİYORUM! SİZ, DÖRT DİYARIN ELİ KUVVETLİ, NEFESİ GÜR BÜYÜCÜLERİ! HER KİM BU İKİ TOHUMU DA İBRETLİK BİR ŞEKİLDE LANETLERSE ONA TAM BİR SANDIK ALTIN VERECEĞİM!”
Büyücülerin gözleri altını duyar duymaz fal taşı gibi açılmış. Dört büyücü; kırk gün kırk gece iki tohumu da büyülemek, başlarından musibet eksik olmayan köylüleri bir daha lanetlemek için parmakları kanayana, sesleri kısılana dek çabalamış. En sonunda deniz aşırı bir memleketten gelen Aram Nahra isimli kudretli bir büyücü, cehennemin dibinden çağırdığı kan kokulu, leş içinde yaşayan iki iblisle yaptığı anlaşma sayesinde tohumları lanetlemeyi başarmış.
Lanet der ki:
Her kim bu iki tohumu bir bahçeye ekerse on yıl boyunca zenginlikle yaşacak, hiç açlık çekmeyecektir. Çocukları sağlıklı doğacak, evin büyükleri uzun yaşayacaktır. Ancak on yıl sonra, lanetin zehri baş gösterecek; köy meydanının ortasında en az diğer iki ağaç kadar uzun ve gür, meyveleri de bir o kadar lezzetli bir ağaç doğacaktır. Diğer iki ağaç ise bir anda solacak, yaprakları büklüm büklüm dökülecek ve yavaşça can verip dikili olduğu toprakları bir bir kurutacaktır.
Eğer her kim bu yokluğa isyan edip zehr-i tohum ağacının meyvelerinden bir ısırık alırsa bütün kanı lanetlenecek ve soyu sonsuz bir kuraklığın içinde diri diri tükenecektir. Eğer her kim sabredip kralın yüceliğine boyun eğerse ağacın kudreti bütün evini saracak ve zenginliği ceplerinden taşacaktır.
Ağaçların verdiği zenginlik ilk başta tatlı gelmiş köylülere. Yarınlarını düşünmeden eğlenmişler, yiyip içmişler, sarhoşluğun dibini görmüşler. Kral ise bir köşede sessiz sedasız izlemiş; sahte mutluluğa düşen halkının isyankarlığına gün geçtikçe bıçak bilemiş.
Aradan yıllar geçmiş, kara gün gelip çatmış. Bir gecede bütün varlık bir kömür tanesine dönüşmüş. Köylülerin açlıktan mideleri sırtına yapışmış; yeri gelmiş yamyamlığa düşüp günah ilmeklerine birer düğüm daha atıvermişler.
O sırada gölgesi kendinden büyük bir ağaç daha bitivermiş evlerinin önünde. Köylülere bu ağaç Tanrı’nın bir lütfu, kanatları saklı kutsal bir melek gibi gelivermiş. Köyün yiğit delikanlılarından biri hemen evine koşmuş, sepetini kapmış. Ağacın dallarından sarkan sulu elmalara bir bir uzanıvermiş.
“Kurtulduk! Kurtulduk ey çilesi başından düşmeyen komşularım! Tanrı bize acıdı, dualarımıza cevap verdi! Bizi musibetlerimizden, vicdansız kralımızın elinden kurtardı! Yiyin kardeşlerim, yiyin! Bu ziyafet bize Tanrı’dan geldi, yiyin!”
Köylüler ne kadar meyve alırlarsa alsın ağaç tekrar büyümüş, dallanmış ve budaklanmış. Bunu gören köylüler, çölde serap görmüş gibi sevinmiş; yeniden sarhoşluğa ve tembelliğe düşmüş. Ancak ağaçtan her bir meyve kopardıklarında evlerine kadar uzanan zehirli köklerden, ak göklerine çöken kara bulutlardan habersizlermiş.
Kral, zehr-i tohumun büyüdüğü haberini alır almaz atlamış atına; çetin yolları aşıp varmış köye. Karşılaştığı manzara ise yüreğinde alev alev harlanan kine düşen ilk yağmur tanesine benzemiş.
Meyvelerden yiyen her bir köylü, aynı günün gecesi hastalanıp yataklara düşmüş. Bazıları kan kusmuş, bazıları sabahı bile göremeden acılar içinde göçüp gitmiş dünyadan. Yıllardır çalgı seslerinin, gülüşmelerin ve çocuk oynaşmalarının kesilmediği köyde ise sadece Kral’ın atının nal sesi ve aptallığa yenilip nankörlüklerinde boğulan köylülerin hallerine gülen Kral’ın kahkahası kalmış.
- Zehr-i Tohum - 1 Haziran 2026
- Kimera’nın Yasaklı Mabedi - 1 Nisan 2026
- Kırık Kemikler Köprüsü - 1 Kasım 2025
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.