Öykü

Döngü

“Bildiği bir şey yok aslında,” dedi Çur. Bir soluk verdikten sonra devam etti,

“Selenga’dan sürgün gelmesinden belli bu zaten. Bizim kaderimiz bu. İş bilmeyen komutanların elinde oyuncak olmak…”

Buka’nın sözü üzerine yine aynı konuya dönmüşlerdi: Komutanlarının yeteneksizliği… Yaylarıyla beraber yürürken konuşmalarını bölen tek şey üstlerindeki silahların sesiydi sadece. Karanlık, kıyamet çağını haber verircesine üstlerine geliyordu. Biraz önce kesilen yağmurla birlikte komutanları Alpagu’nun emriyle yeniden yola çıkmışlardı. Gri pelerinin altında Alpagu son derece çevik adımlarla yürüyordu. Tek tük ağaçların dışında geniş ovalar uzanıyordu. Köylerin harap olması az sayıda kalmış bölük askerlerinin moralini bozdukça Alpagu üzerinde yoğunlaşan şikâyet yağmuru daha çok artıyordu.

Uzun aralıklarla belli bir disiplin halinde yürürlerken Çur konuşmaya devam etti.

“Başıboş bir şekilde bizi sürüklemek dışında bir şey bildiği yok. Dediğim gibi. Terken soyundan gelmesine rağmen buraya sürmelerinden belli zaten… Ama yine de önceki köydeki altınları unutmama mümkün değil. Gerizekalı kamların hiçbir işe yaramayan sunakları ilk defa işe yaradı.”

Buka kıkırdadı. Cepleri her köyde altın doluyordu. Terkedilmiş evlerden topladıkları altınları alırken sunakları yıkmayı özel olarak çok seviyordu Buka. Sonra bir dedikoduyu yeniden konuşmanın verdiği hazla Çur’un sözünü kesti,

“Temren isimli kadını biliyordun. Kam soyundan. Bununla evlenmek üzereyken tercihini Tokuş’tan yana kullanmış. Tokuş tahta namzet bir tarkan. Alpagu, Terken soyundan gelmesine rağmen daha düşük rütbeli.” Şehvetli bir fitne gülüşüyle ilave etti,

“Siyasetin oyununda zarları iyi atmak gerekiyor Çur. Yoksa bu bok çukurunda türlü musibetle uğraşır oradan oraya kolcu olursun. Bizim gibi…”

Hepsi kolcu olmasına rağmen Çur ve Buka gibilerin Alpagu’dan nefret etmesinin en büyük sebebi, hayatları boyu kendilerine verilmeyen imkanların bu uzun boylu ve suratsız adamın elinde hiç edilmesiydi. Üstelik Buka’ya göre utanmadan onların yanında yemek yemesi bir üstünlük göstergesiydi. Atlarının nalındaki arızadan gevşeyen yaya kadar Alpagu’nun, konumunu umursamaz şekilde her işe el atması Terken soylu biri için bir lütuf gösterisiydi ona göre. Buka’ya göre bu resmen kibirdi. Bu yollarda bir ömür tüketmişti ve Terken soylu bir kolcu başının emrinde çalışmak her şeyden önce işine karışılması demekti.

İleride bir yerleşim gözüktü. Çatılarından dumanlar çıktığına göre burada hâlâ yaşam vardı. Yıldır sınır boyu üzerinde yaşamın olduğu tek köy buydu. Körmöslerin saldırısından bu yana kaçışan tüm Alplerin içinde kalmış bir ada mıydı yoksa burası? Yağmur yüklü bulutların iyice kararttığı havada Alpagu elini havaya kaldırıp yumruk yaptı ve durdu. Artık on beş kişi kalmış bu bitik kolculara döndü. Yüzünde düşünceli bir ifade vardı,

‘‘Burada bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. O yüzden dikkatli olun. Şartlar uygunsa burada biraz kalacağız. Yaşayanların adetlerinin aksi bir şey yapan olursa ellerimle cezalandırırım.’’

Köy köy gezerken yağma yapan bazı askerlerin yüzlerinde hınzır bir gülümseme geçmişti. Son cümlesini ateş saçan gözlerle söylemişti Alpagu. Gittikçe yönetmenin zorlaştığı bu askerlerle iplerin bir yerde kopacağını biliyordu. Geceleri neredeyse hiç uyumamasının en büyük sebebi, askerleriydi. Arkasını dönüp peşinden gelmelerini emretti.

“Sanki bizi orada ne bekleyecek. Yemek ve sıcak bir yatak… ‘’ Çur’un mırıltıyı andıran sesine Buka karşılık verdi,

“Çok merak ediyorum ne ceza verecek. Nasıl korkuyorum biliyor musun…’’

Buka’nın müstehzi ifadesi yerini sinsi ve sessiz bir kahkahaya bıraktı. Çur ve Buka’nın en arkada rahatça konuşmalarını bölen şey girişte toplanan bir grup insanı görmeleri oldu. Silahsızlardı. Tüm köy, büyük ulu bir kayın ağacının döktüğü yapraklar misali yaşıyordu. Dev gibi ağacın altındaki küçük ve gri taşlı evler ona sığınmış gibiydi. Yaklaştıkça köyden biraz daha büyük sayılabilecek bir yerleşim, hatta bir kasaba olduğu ortaya çıkıyordu. Alpagu’nun okuduğu kitaplarda burası çok eski bir yerleşim yeriydi. Tahmin ettiği yerin olduğuna o an hükmetti. Karanlık içinde el yordamıyla bulmak gibiydi sınırda bir yerleşimi bulmak. Çünkü sınır boyları, Selenga’nın bilginlerinin ilgisini kaybedeli çok olmuştu. Burayı çevreleyen surların orası burası tamir edilmişti ve sağlamdı. Uzun ıssızlıktan sonra böyle bir yere gelmek, askerleri biraz olsun rahatlamış, Alpagu’nun başını kaldırmadan sürekli baktığı eski kitap ve haritaların yollarını buraya çıkardığını anlamışlardı.

Kasabanın girişinde onları beyaz sakallı ve renkli gözlü bir adam karşıladı. Alpagu’nun çocukken büyüdüğü kenti çevreleyen yüksek dağların tepesinde sürekli duran karlar gibi beyaz sakalları vardı. Yaşlı ama dinçti.

“Yıldır sınırında kolcuları görmeyeli çok olmuştu. Ben Korlak kasabasının başı Uldız’ım. Hoş geldiniz. Mükemmel ordalara benzemese de sizin için elimizden geleni yaparız. Ama reisinizi seçemiyorum’’ dedi kuvvetli bir sesle.

Alpagu bir baş selamı verdikten sonra kendini tanıttı.

“Ben Alpagu. Yıldır sınır boyundaki kolcu başlarından biriyim. Uzun süredir sıcak bir yatak ve yemek yüzü görmedi askerler. Sizi görmek bize büyük bir mutluluk kattı. Körmösleri geldikleri yere geri göndermek için hanımızdan emir aldık ve bu yüzden sınır ötesindeki yerlerde güvenliği sağlıyoruz. Konukseverliğiniz için teşekkür ederim Uldız.’’

Uldız, yüzündeki sevecen gülümsemeyle Alpagu’yla kucaklaştıktan sonra, komutanın anlattığı görevin büyüklüğünün karşısında pırasa püskülü gibi sırıtan askerle baktı. Eski bir asker olarak Alpagu’nun durumunu anlamıştı. Surlardan içeri girerlerken ulu kayın ağacına her yaklaştıkça Alpagu’nun yürüyüşü değişiyordu. Sarp kayalıkların ve kurak toprakların üstünde yaralı bir kurt gibi başı dik ve hırsla attığı adımlar yerini rahatlamaya ve güvenin verdiği huzura bırakmıştı. Askerleri aslında tek tek tanıyordu ve onların içinde görev kutsiyeti namına hiçbir şey olmadığını biliyordu.

Askerlerin yerleşimini halledip belli yerlere nöbetçiler koyduktan sonra büyük ağacın altına oturdu. Bir süre yerleşim yerine baktı. Ayaklarının altındaki toprak bile rahat bir nefes alır gibi dingin ve huzurluydu sanki. İleriden Uldız’ın yavaş adımlarla geldiğini gördü. Elinde, eski deri bir çanta taşıyordu.

“Yıldır sınırında hayat farklıdır evlat. Oturuşundan konuşmandan tipik bir kolcu başı olmadığını hissediyorum. Bir ipek şal gibi nazlı nazlı akan Selenga ırmağına benzemez Yıldır sınırı. Bileğin güçlü, atın doru ve yüreğin sert olmalı.”

Alpagu hüznünü belli etmemek için tebessüm etmek zorunda kaldı. Selenga’da hayat… Temren’in iri göğüsleri ve yumuşak teni… İnci bir gerdanlık gibi parlayan ışıltılı ordalar… Çok gerilerde kalmıştı. Alpagu’nın Tokuş’la stratejik evliliği, hanların aralarındaki birlikteliği kuvvetlendirmek içindi. Temren’in buna “evet” demesi ise Yıldır sınırındaki bütün tarih öncesi körmöslerden daha yıkıcıydı onun için. Uldız, bir kitap gibi okuyordu Alpagu’yu…

“Bazı sakallar vardır. Sen onları zannedersin ki bir ömrün yadigârı. Ya bütün günahları örtmek için uzatılmışsa? Sana günahlardan uzak durmak buraya çok önceden gelen bir ihtiyar olarak konuşuyorum. Yıldır sınırı artık aşıldı. Kadim toprakların bütün canavarları Selenga’yı da çok yakın zamanda yutacak. Körmösler bazen gerçek görünümleriyle karşımıza çıkarlar. Bazen bir ihanet sözüyle ya da kalp yarasıyla… Ya da dost görünümlü bir yüzle… Bazense gönüllü bir çaşıtın en karanlık gecede atının terkisinde gezerler…”

Nefes aldı. Kasabasının yıllar boyu sorumluluğunu almış bir adamın yorgunluğuyla uzaklara baktı.

“Kalp yarası yaraların en acısıdır ama. Onu geride bırak. Ve önüne bak. Ben kalp yarası olan bir bahadırı gözünden tanırım. Halk sınıfından değilsin sen. Bu belli.”

Alpagu, Uldız’ın kendisini bir kitap gibi okumasıyla duygulanmıştı. Böyle anlarda nereden biliyorsun ya da nasıl anladı gibi sorular mantıksızdı. Güneş batıp yerini türlü melanete bırakacağı anlara girmeden önce batan güneşe uzun uzun baktılar.

“Uldız, Yıldır sınırında neredeyse hiç yerleşim yerine rastlamadık. Eski kayıtlarda geçen bütün köyler tek tek yok olmuş. Körmösler buraya nasıl gelemediler. Kolcu birlikleri yetersiz… Bunu sana söylememe gerek yok. Senin bilmediğin bir konu olduğunu tahmin ediyorum. O da şu, Selenga hanlıklarının bütün alpleri, bahadırları ve kamları Yıldır’dan kopmuş durumda. Doğunun en karanlık köşelerine ilgilerini kaybettiler. Zenginlik ve refah içinde yaşamaktan savaşmayı unuttular. Çamura bulanmış bir altın gibi artık erdem. Gören gözler için bulunması zor. Dahası erdemi çamurdan bulup çıkarmaya istekli göz de kalmadı.”

“Ve sen de buraya kaçtın. Erdemi görmek isteyen göz kalmadığı için.”

Son cümlesiyle Alpagu’nun aklına yine Temren geldi. Boğazına bir yumru oturmuş gibi oldu. Hava kararıp serinlemeye başlıyordu. Kayın ağacının hışırdayan yapraklarının altında ayakkabılarının içlerine giren soğuk hava hatırlatıyordu bunu.

“Sınırda yaşayan insan yaşamın hakikatine bir adım atmıştır evlat. Selenga’nın refah dolu kentleri, ordaları bunun kıyamete kadar süreceğini zannetsinler. Ölümün kapılarında olduğundan habersizler. Zannediyorlar ki körmösler sınırda bekleyip duracaklar öyle mi? Kolcu birlikleri yetersiz olduğu için körmösler çoğalmadı Alpagu. Zenginlik hanlıklar için parayla değerlendirildiği için körmösler çoğaldı. ”

Elini, yanında getirdiği çantasına attı. İçinden ufak bir tohum çıkardı ve onu Alpagu’ya verdi.

“Burası son kale… Biz bir döngünün parçasıyız sadece. Kötülük ve iyiliğin sonsuz çarpışmasındaki bir basamağız. Bacakları titreyen bir tay nasıl doru bir at oluyor ve sonra yaşlanıp kemikleri çıkıyorsa, acunun bütün mahlukları nasıl doğup ölüyorsa halkımız da ölecek. Ama sonra yeniden doğacak.”

Evlerin arasından o sırada bazı sesler duyuldu. Küçük kulelerden yakılan ateşler gecenin karanlığını bir umutla aydınlatmaya çalışsa da artan rüzgâr ateşleri cılızlaştırıyordu. Kasabanın yiğit erlerinden biri yanlarına geldi o sırada. Nefes nefese kalmış kasaba eri, Alpagu’nun tüm adamlarından daha inanmış bir yüz ifadesiyle konuşmaya başladı.

“Uldız, ormanların ucunda sanırım bazı varlıklar görüldü. Yula haber verdi. Sadakları tükenene kadar ok fırlatmışlar ama işlemiyor.”

Tuluy sözlerini devam ettirmeden önce Alpagu’ya baktı. Biraz mahcup gibiydi. Ama ölüme bile götürse doğuyu söylemek Uldız’ın nasihatiydi. Onu tutması gerekiyordu.

“Alpagu, adamların ormana doğru koşturmaya başladı. Durdurmak isteyen Kutay’ı öldürdüler. İsmi Buka’ydı sanırım. Başlarında o var. Görmek istiyorsan eğer…”

“Gözleri nasıldı?”, diye araya girdi Uldız. Cevabını Alpagu da dahil üçü de biliyordu aslında.

“Gözleri kapanmaya ve bir avuç içi gibi düzleşmeye başlamıştı.”

“Saçları da dökülecek. Nefesleri de Toybadım’ın kara atları gibi kokacak. Vücutlarının bütün kemikleri eğrileşip sürüngen haline gelecekler ve durmaksızın bağıracaklar.”

Alpagu acı içinde yere baktı. Tuluy da öyle.

“Onları oraya çeken nedir Uldız?”

“Tamahkarlık ve fesat. Karanlık diyarın zenginlikleri, şan, kadın ya da makam… Herkes için farklı. Ama ruhlarını kaybetmeye başlamaları hayatlarının sonucu. Bir günde olmuyor. Sen onları taşıyarak sadece fitnelerini ve hırslarını arttırdın. Gücü ele geçirmeye çalışmak için gücün yanında durmak bir körmösün başlangıç noktasıdır. Unutma bunu.”

Ayların hatta yılların içsel çöküntüsünü, yaklaşmakta olduğunu hissettiği kıyımdan önce söylemek istedi ve Alpagu da daha rahat konuşmaya başladı,

“Hiçbir şey öğretemedim. Girdiğimiz her yerde sadece çaldılar. Ve benden nefret etmeye devam ettiler. Fitne ve altın hırsı, onur kelimesinin eş anlamlısı olan mesleklerini kirletti. Hepsini birer körmös haline getirmek için mi bu kadar gezdik?”

“Adamlarınızın bazıları kaldı Alpagu. Buka ve Çur’la beraber gidenler çok olsa da bazıları kaldı.”

Tuluy’un bu sözü üzerine Alpagu aylardan beri ilk defa yüzünün ışıldadığını hissetti. Ormanın derinliklerinden vahşi hayvan inlemelerini andıran sesler geliyordu. Bütün kasaba sanki bugüne hazırlanmış gibi kayın ağacına doğru gelmeye başlamıştı.

Uldız yerinden hızlıca doğruldu. Durmadan etrafı kolaçan ediyordu. Alpagu çok büyük bir pişmanlıkla Uldız’a yetişerek dedi ki,

“Size felaket getirdim. Beni affet Uldız. Adamlarım…”

Uldız o an sözünü kesti.

“Felaket o ormanın içinde hep bekliyordu. Sense felaket değil ışık getirdin. Seninle Selenga’nın arta kalan bütün ışıltısı, Yıldır sınırının mert insanlarıyla birleşecek. Kötülüğün egemenliğinin sürdüğü bu diyarda işte bu tohum yeni bir halkın ön sözü olacak. Bütün güzel kitapların başı gibi…”

Bakışlarıyla deri çantasından çıkarıp ona verdiği tohumu gösterdi. Tuluy bu sefer gözlerini ışıltıyla Alpagu’ya çevirmişti.

“Çamura bulanmış erdemi yeniden ortaya çıkar. Ve bu tohumu kocaman bir ulu kayın olması için en güzel yere ek. Bu yeri bulmak sana düşüyor. Ama sen zaten o yeri biliyorsun. Burası bu gece düşecek. İleride kasabanın sol ucunda bir ahır var. Yirmi beyaz at orada hazır bekliyor. Her şey hazırlandı. Sadece seni bekliyorduk.”

“Beni nasıl bekliyordunuz? Benim geleceğimi nereden bilebilirsiniz? Ayrıca benim kim olduğumu nereden biliyorsunuz Uldız?”

“Korlak’ın tayları Selenga’ya satılır. Çok az alp bilse de Korlak hâlâ daha atlarını alacak bahadırları her daim bulur. Ve bu kendi halinde gibi duran yerde bile Selenga’da kimin ne olduğunu bilen dostlar vardır.”

Bu sözleri söylerken Uldız ve Tuluy birbirlerine bakmıştı. Korlak, Uldız’ın eski bir asker olması sayesinde Selenga’da hâlâ yozlaşmamış alplerle bilgi alışverişine devam ediyordu. Genç Tuluy ise Uldız’ın ulaklarındandı. Bu gerçek Alpagu’ya ikisi tarafından kısaca anlatılınca Alpagu,

“Savaşacağım”, dedi.

“Bugün değil. En büyük savaş hayatta kalmak. Çabuk olun!”

O anda Uldız askerliğinden kalan bütün yetkinliğini konuşturmaya başlamıştı. Oradan oraya koştururken yaşını anlamak neredeyse imkansızdı. İyiden iyiye toplanan insanların arasında Alpagu bazı adamlarını görmüştü. Yıllar süren fitnenin içinden temiz çıkmayı başarmış, görevle yaşayan ve öyle ölecek askerlerdi bunlar. Bir avuçtular. Okuduğu kitaplardan bir cümleyi hatırladı.

“Bir Selengalı başlı başına halktır”

Uldız’ın etrafında yaşı geçkin ama dinç erkek ve kadınlar duruyordu. Kasabanın surlarında sesler artmaya başlamıştı. Güçlendirilmiş kapılar kendilerini zorlayan vahşi ellere dayanırken yıllanmış tozları silkiniyordu. Kapının ardında artan uğultu ve çığlıklar, kan ve pislik dolu mağaraların kadim zehrini haykırıyordu. Kayın ağacının altında bir grup sadaklarına ok sürüp kılıçlarını çekerken Uldız bu doru bir tayı ehlileştirir gibi konuşuyor fısıldıyor ve bağırıyordu. Alpagu, elinde almış adamlarını en kritik yerlere koymuştu ve ilk defa sırtını güvenilir askerlere dayamanın rahatlığı içindeydi. Çevresindekilerin itaati, inanmışlığı Alpagu’yu kendini sorgulamaya iterken Uldız bir anda yanında bitiverdi.

“Bundan daha büyüklerini sen yapacaksın. Bir ormanın içinde çiçekler çabuk büyür. Ama daha dayanıksız olur. Kayada biten bir ot bile sonsuza değin dayanır. Bak yanında duran adamlarına. Bir kişi bile büyüktür çünkü…”

Sözünün Alpagu tamamladı,

“Bir Selengalı başlı başına halktır”

Uldız gururla Alpagu’ya baktı. Kapıdaki sesler artık dayanılmaz hale geliyordu. Yüksek bir rakımda yürüyoelarmış gibi kulakları uğuldamaya başladı. Kayının dibinde hatırı sayılır miktarda ok, yay ve kılıç birikmişti.

“Bütün bu oklar ulu kayınımızdan. Körmösleri öldürebilecek tek şey ondan yapıldı. Yıldır’ın kutlu dağından demirleri eritip kılıçları yaptık. Körmöslere etki eden silahlar sadece ağacımızın ve dağımızın ruhuyla üflenenler. Onları kullanın.”

Alpagu ve adamları hemen ellerindeki kılıç ve yayları bir kenara koyup kasabanın yaptığı silahları kuşandı. O anda kırılan kapılardan yüzlerce körmös biçimsiz vücutları ve kel kafalarıyla gelmeye başladı. Olmayan gözlerinin eksikliğini bir köpek gibi gelişmiş burunlarıyla kapatıyorlardı. Uzun azı dişleri kanla bulanmış gibiydi ve bedenlerinin ölü beyazlığı siyah damarlarını daha çok gösteriyordu. Alpagu Buka ve Çur’u hemen tanıdı. En öndeydiler ve dönüşümleri henüz tam tamamlanmadığı için dizlerini daha çok doğrultabiliyorlardı. Diğer körmösler sadece çığlık atıp başka bir dilde konuşurlarken Alpagu’nun adamları henüz dillerini kaybetmemişlerdi. Gözleri de henüz tam anlamıyla kapanmamıştı. Diğer körmösler gibi eğilerek yürümüyorlardı henüz.

Kasabanın içinden koşturup gelen bir genci o an körmös uzun pençeleriyle yakalayıp gözlerinin önünde ikiye ayırdı ve dişlerini gencin midesine geçirdi. Ağacın altındaki insanların gözlerinde şimdi korku okunuyordu ama asla yerlerinden kıpırdamıyorlardı. Yüzlerce körmös bir emir bekler gibi etraflarını sarmıştı. Çıkan ses sadece gencin üstüne çullanan körmöslerin haz dolu ağız sesleri ve haykırmalarıydı.

Diğerlerinden daha büyük bir başka körmös arkalarında belirdi. Daha büyük kolları ve dişleri, daha dik duruşu vardı. Yine de tam olarak dik duramasa da dev gibiydi. Her yerinden siyah dumanlar çıkıyordu. Bir çığlık atınca körmöslerin hepsi bir avuç insanın üstüne koşmaya başladı. Yer titreyecek gibiydi sanki. Görünmez bir halka, insanların sığındığı ağacın çevresinde onları uzak tutsa da sayıları arttıkça her dakika daha çok yaklaşıyorlardı. Uldız ve Alpagu emir verdiği anda kadınlı erkekli herkes yaylarındaki okları bıraktı. Ritmik bir sıra halinde çıkan okların vınlaması, ışığın karanlıktaki direnişi gibiydi. Her saplanan okla bir körmös, çığlıklar atıp ölüyordu. Onlar öldükçe yaratıkların korkusu da artıyordu. İnsanlar büyük bir inançla saldırırken ölmekten korkmuyorlardı. Çünkü yıllar boyu etraflarındaki karanlık ve Uldız’ın öğrettikleri onların direncini arttırmıştı. Zaman içinde güce yenik düşen akrabaları ve tanıdıkları da yaratıklaşmıştı ve onların ruhlarını huzura erdirmek için de savaşıyorlardı. Buka, gözünden okunan öfkeyle Alpagu’ya doğru atıldı,

“Terken soyunun yeteneksiz komutanı!”

Arkasında Çur’u da sürüklüyor gibiydi. Alpagu yayına sürdüğü oku son anda fırlatmasaydı eğer az daha yetişecekti. Tam gözüne saplanan okla feci bir çığlık atıp can verirken Alpagu içinden, “Layığını buldun. Şimdi artık karanlıklar ülkesinde komutanlığını yapabilirsin adi herif!” dedi. Kılıcını Çur’a savurmasına bile gerek kalmadan leşini ilerideki siyah kanlar arasında görmüştü.

Körmösler iyiden iyiye geri çekilirken arkalarındaki liderleri sonunda öfkeyle haykırdı. Lanetlenmiş bir dille konuşuyordu. Askerleri korkuyla sağa sola çekildi. Hırsla kayın ağacının olduğu yere koştururken yer sarsılıyordu sanki. Uldız kılıcını çekip yaratığa doğru koşturdu ve yaşına rağmen büyük bir atiklikle kendisine hızla yönelen pençeyi kılıcıyla kesip attı. Yaratık acı içinde haykırırken Uldız büyük kollarının ve ayaklarının arasından son darbeyi vurmak için koşturdu. Korkusuzluğu yaratığı sürüncemede bıraktığı anda kılıcı kalbine soktu. Yaratıksa o anda son bir gayretle savurduğu pençesiyle Uldız’ın kafasını yerinden söktü.

Alpagu koşturmak istese de askerleri onu tutmuştu. Gözlerinden akan yaşları silerken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Liderlerinin ölmesi, diğer körmöslerin panik içinde kaçmalarına neden olmuştu. Bütün gece süren savaşta kasaba halkından da kayıp çoktu. Alpagu’nun askerleriyle birlikte toplam kırk kişi kalmışlardı. Uldız’ın cansız bedenini kucaklayan Alpagu göğsünde taşıdığı tohumla beraber kayın ağacının yanına gitti. Ağaca son bir kez dokundu. Halen daha ağlıyordu ve önünde duran görevin yakıcılığı onu bir süre sonra kendine getirmeye zorladı. Çevresinde toplanan kırk kişi. Atlarla beraber hazır vaziyetteydi. Herkesin yüzünde keder okunuyordu. Ama çok uzun bir yolları olduğunu biliyorlardı.

Tuluy, yaralı olan kolunu sarmıştı. Yara hâlâ taze olduğu için her hareketinde yüzünden acı okunuyordu. Dirayetli bir sesle Alpagu’yla konuşmaya başladı.

“Alpagu, komutanım. Uldız bize dört yanı dağlarla çevrili bir yerden bahsetmişti. Demirden yapılmış bu dağların başlangıç noktası Yıldır sınırının üstünde bir yerde… Oraya bir kez gitmiştik. Yeri biliyorum. Uygun görürseniz oraya gidelim. Çünkü bu dağın patikaları ve yolları bizim dışımızda kimse tarafından bilinmiyor. Patikaların sonunda, dört tarafı dağlarla çevrili geniş, bereketli bir yer var.”

Alpagu da okuduğu kitaplardan, bahsettiği yerin neresi olduğunu anlamıştı. Askerleriyle biteviye aradığı yer burasıydı aslında. Cebinde taşıdığı tohumu bir kez daha avucunun içine aldı ve tüm hazırlıkları yapmaya başladılar. Hiçbir askerinin hayatta kalmadığını gördü. Onları kayın ağacının altına gömdü ve mezarlarının başında ruhlarını ululadı.

Tek bir şahit bırakmadan yaptıkları yolculukta tüm kasabaların yok olduğunu ve körmöslerin Selenga’ya doğru gittiklerini öğreniyorlardı. Adım attıkları her yerde körmöslerin ve insanların siyah ve kırmızı kanları birbirine karışmıştı. Kuytuluklarda geçen yolculuklarını dağların, ormanların içinde gizlenerek yaptılar. Gün ışığına çıkamayan körmösleri atlatmak için planlı ve sessiz bir şekilde hareket ediyorlardı. Belli bir süre sonra insanların da körmösler gibi hareket ettiklerini sezmişlerdi. Fitne, tamahkarlık ve kıskançlık denizi içinde bir grup derviş gibiydiler. Kamlarını, Uldız’ı geride bırakmak zorunda kalsalar da Tuluy hocasından öğrendiklerini eksik etmiyordu. Alpagu’nun yöneticiliği ve Tuluy’un bilgeliğiyle birleşmişti.

Çevredeki insanların sayıları yolculuklarının son demlerinde iyice azalmış, tüm havayı Körmöslerin geldikleri diyarın uğursuzluğu kaplamıştı. Ancak aylar sonra Tuluy dışında kimsenin aklının ucuna bile getiremeyeceği bir mağara girişinde, kadınlı erkekli kırk kişi bekliyordu. Sonunda ulaşmayı başarmışlardı. Atları geride bırakmak zorunda kaldıkları için üzgün olsalar da yaşamak için bunu yapmaları gerekiyordu. Sanki yaşam, bu mağara girişindeki kırk kişinin ellerindeydi Alpagu için. Sürünerek girdikleri mağaradan tek tek geçtiler. Kadınlı erkekli kırk kişi mağaranın sonunda bir patikaya vardılar. Günlerce, yanları taşlarla sımsıkı kapalı patika üstüne yürüdüler. Etraflarını görmeleri mümkün değildi. Kayaların ucu bucağı yoktu. İki kişinin yan yana yürüyemeyeceği bu patikalardan geçerken havaya baktıklarında sadece bir avuç gökyüzü vardı.

Patika yavaş yavaş genişlemeye başlayınca rahatladılar. Sonunda dümdüz çayırların ve nehirlerin olduğu çok geniş bir araziye çıktılar. Her yer ağaçtı ve her çeşitten meyveler vardı. Geride bıraktıkları atlarının çok daha büyüklerini burada gördüler. Bugüne kadar insan görmedikleri için hiçbir hayvan yanlarından kaçmıyordu. Yere çöken, oturan ya da uzanan kırk kişi aylar süren yolculuğun sonunda mutluluk gözyaşları döküyordu şimdi. Usul usul akan bir nehir, Selenga’nın nazlı bir şekilde, salına salına gidişini hatırlatsa da Alpagu bu nehrin henüz hiç kirlenmemiş olduğunu hissediyordu. İnsan elinin değmediği bu nehir, Selenga’nın yaşadığı hoyratlığı hiç tatmamıştı. Eğilip toprağı öptü elinde olmadan.

Alpagu uzun uzun yürüdükten sonra çok geniş bir alanın ortasına cebinden çıkardığı tohumu ekti. İlk can suyunu verirken mırıldanıyordu.

“Bizden elini çekme Uldız. Terken soyundan ben Alpagu, seni hatırlatmak için her şeyi yapacağım. Bizden elini asla çekme ey Ulu Kayın. Yeni bir döngünün tertemiz başlangıcı olsun bu tohum.”

Alican Can

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *