Kaçıncı dünyada yaşadığımızı bilmiyordum, hangi paralellikte, kimin sonu olacak güneşimizin altında büyüdüğümü ve kimin cenneti olacak yeraltına gömüleceğimi de. Bildiğim tek bir şey vardı ki o da gezegenimizin yok olmak üzere olduğuydu.
Öyle ki tanrılar, yaşamı var ederken ayaklarımızın katman katman altına, biz insanoğlunu bir gün ebedi uykuya götürecek gizli bir silah yerleştirmişti. Bu silah, evrenimizin tam çekirdeğinde, binlerce yıldır patlamayı ve kendiyle birlikte zamanında var ettiği her şeyi yok etmek için bekliyordu.
Ve beklenen o gün gelmişti.
Bugün tanrılar, Sol’ün Tacı’na son kez adım atmışlar ve bize kıyameti getirmişlerdi.
Taç Federasyonu, bir saat önce bir basın toplantısıyla tanrıların bize verdiği yaşam süresinin dolduğunu ve sonraki günün sabahında ektikleri tohumu geri alacaklarını açıklamıştı.
“Solanya’nın sonu geldi!” Her adımımda çığlıkları yükseldi ve insanların sesleri birbirine karıştı. Solanya vatandaşları ne yapacaklarını bilemez bir hâlde delirmenin eşiğini yaşıyorlardı şu an. “Hepimiz öleceğiz!” diye bağırarak tırnaklarıyla yüzünü kazıyan adama kısa bir bakış atarak sokağın sonuna doğru yürümeye devam ettim.
Kıyamet anonsunun ardından insanlar, iş yerlerini terk etmişler ve kalan saatlerini aileleriyle geçirmek adına evlerine koşmuşlardı. Benim gibi avareler, kaybedecek hiçbir şeyi olmayanlar ve çoktan kaybetmişler, yani sarhoşlar Jacklyn’in barının yolunu tutmuştu. En azından ölürken mutlu olabilelim diye.
En sevdiğim kıyafetlerimi giymiştim televizyonu kapatır kapatmaz. Koyu mavi dar bir pantolon sarıyordu bacaklarımı, büyük tokalı gümüşi bir kemer, deri botlarım ve yıllanmış koyu kahverengi kısa ceketim.
Saçlarımı özellikle açmıştım uzun zamandan sonra, mavi ışıltılı şeritlerini yeniden boyamış, ışıltılarımla uyumlu safir mavisi gözlerimi siyah ve lacivert tozlara bulamıştım.
Benim için ölümü kabullenmek kolay olmuştu, her şeyin yarın biteceği ve varlığımla yokluğumun artık bir anlamı kalmayacağını hazmetmek gerçekten çok kolay olmuştu. Çünkü zaten yaşarken bile benim bir anlamım bulunmuyordu bu hayatta.
Kaybedecek pek bir şeyimin kalmadığındandı, pekâlâ Tanrılara inanmadığım tuzu biberiydi rahatlığıma, inançsızlık: Gözlerimi kapattığımda her şeyin biteceği fikrine beni daha çok itiyordu. Karnımda tuhaf bir kelebek çırpıntısı vardı, heyecan ile korku arasında bir yerde tüylerim diken dikendi.
Barın giriş kapısının önünde adımlarım durduğunda derince bir nefes aldım. Son bir gün diye düşündüm kendi kendime, her şeyin bitmesine son bir gün. Bundan sonra hastalıkların bile bir anlamı yok. Kapıyı araladım ve içeriye girdim.
Girer girmez burnumu yoğun bir alkol kokusu, kulaklarımı ise yüksek bir müzik sesi ile insanların ve diğer soyların kahkahaları doldurdu. Barın bir ucunda bilardo masalarında oyunlar oynandı, tartışmalara sebebiyet verdi bazı gözler, barın tezgâh önü yüksek tabureleri dolup boşaldı. Boşalan yerlerden birini gözüme kestirip oraya doğru ilerledim.
Buranın bugünü, dünden farklı değildi. Kimse aşırıya kaçmıyor, sanki kıyamet öncesi son sessizliklerini ve sıradanlıklarını yaşıyorlardı.
Dudaklarımı hafifçe bükerken taburenin üzerine oturdum. “Hey Jacklyn!”
Tezgâh arkasında başka bir müşterinin içkisini uzatan Jacklyn’in gözleri beni buldu hızlıca. Yüzünde neşeli bir ifade yeşerirken, birkaç adımda masanın benden tarafına geldi ve raflardan bir viski şişesi çıkartıp bir bardakla önüme koydu.
“Thea Moren! En sevdiğim müşterim!” şişenin kapağını açıp kristale doldurdu. “Kıyamete yirmi dört saat kala beni görmeye gelmen gözlerimi yaşarttı.” Bardağı almam için önüme bıraktı ve bir bardak daha çıkarttı kendisi için.
Gülümseyerek bardağa uzandım, “Bir düşündüm, şu hayatta en çok burayı sevdiğimi fark ettim. Sonuçta en yakın arkadaşım, en yakın arkadaşından kıyamete yirmi dört saat kala hesap almaz diye!”
Koca gürültünün içinde parlayan bir kahkaha attı Jacklyn, “Seni beleşçi!” gözlerimi devirmeden edemedim her ne kadar şaka yaptığını bilsem de. “Annenin yanına uğramadan direkt buraya mı geldin?”
Üzerine düşünmek istemediğim bir konuydu annemin durumu, içkimden yudumlarken saçlarımı hafifçe karıştırdım. “Hıhım,” dudaklarımı birbirine bastırırken gözlerimi kaçırmıştım. “Kıyamete birkaç saat kala uğrarım, nasıl olsa yapabileceğim bir şey yok.”
Yüzü hafifçe düştü, sıkıntılı bir nefes verdi ve masanın üzerindeki koluma elini koydu hafifçe, “Tedavi için gerekli tutarı henüz denkleştirmemiştin, değil mi? Sana verdiklerim de yetmedi tabii.”
“Cık!” başımı sola sağa salladım olumsuzca. Yaklaşık altı yıl önce galaksimizin içindeki yıldızlardan birisinin ömrünü tamamlayıp patlaması üzerine gezenimiz, Solanya’nın atmosferi yaklaşık yüzde yirmi beşlik bir incelme yaşamış ve bu incelme, Solanya’da yaşamını sürdüren insanlar için büyük bir değişime ve adaptasyona, bazısı içinse büyük bir kabusa dönüşmüştü.
Benim annem de bu değişimden etkilenen insanlardan biriydi. Patlamadan sonra kronik hastalıklara yakalanmış, yürüyemeyecek kadar nefesini kontrol edemeyecek hâle gelmişti ve en sonunda ise durumu o kadar ciddileşmişti ki kalbi ona yetememeye başlamıştı. Teknolojimiz sayesinde hastanede uyutuluyor, sürekli olarak oksijen veriliyordu. Taç Hekimler Kurulu kalp ve akciğer yetmezliği yaşayan hastalar için iki kesin çözüm geliştirmişti.
İlki hastaların vücutlarına nano-teknolojik biyonik blok adı verilen yapay kalp ve akciğer sistemiydi. Bu sistem için şu zamana kadar biriktirdiğim taşlarla henüz akciğerleri bile karşılayamıyordum ki kalp, çok başka bir fiyattaydı.
İkinci seçecek ise yapay alyuvarlardı: hastanın kanına milyonlarca mikroskobik elmas kaplı nano-biyotik alyuvarlar enjekte ediliyordu ve bu nano-botlar, bizim gibi sıradan insanların alyuvarlarından iki yüz elli kat daha fazla oksijen depoluyordu.
Tabii ki bu tedaviyi karşılayabilmek için bir servete ihtiyaç vardı. Ve ben de o servete sahip değildim.
Çalışmaya başladığım ilk günden beridir her şeyden kısarak birikim yapmaya çalışsam da maalesef bir akciğeri anca karşılayabiliyordum ve bütün parçalar aynı anda vücuda yerleştirilmesi gerektiğinden taksitle de ödeyemiyordum.
“Ama en azından kıyameti görmemiş olacak,” diye devam etti Jacklyn, kısa bir sessizliğin ardından. “Yaldız’da buluşacaksınız, inanıyorum ve her şey çok daha iyi olacak.”
Dudaklarımı iki yana gerdim sahte bir gülümseme için, “Yaldız diye bir yer yok, Jackie. Bunlar sadece insanları dizginler altında tutmak için uydurulmuş bir safsata.”
Jacklyn, seslice nefesini verip başını iki yana doğru salladı, “Hadi ordan!” derken içkisinden bir yudum alıp tokuşturmak için bana doğru uzattı. Keyifle kadehimi Jacklyn’e doğru kaldırdığım sırada ela gözleri, mavi gözlerimden ayrıldı ve arkamdaki kapının girişine kaydı ve birkaç saniye sonra kaşları çatıldı hafifçe
Ne olduğunu merak etsem de önceliğimin içkim olduğunu düşünerek hızlıca onun kristal bardağına tokuşturdum bardağımı, “Sol’e!” diye hafifçe sesimi yükseltirken içkim onunkine karışmıştı. Hızlıca dudaklarıma götürdüm ve bir yudum aldım, oturduğum bar taburesinde arkamı dönerken. O sırada bara girmiş olan iki opal askerini gördüm.
Soldaki askeri Sol’e en yakın gezegen Caldiumdan bir Fervendi. Yüzünün neredeyse yarısını kaplayan büyük siyah kristalden gözleri, kuş tüyünü andıran ama sert ve kısa pullardan oluşan derilerileriyle Taç’ın en farklı görünümüne açık ara onlar sahipti. Bu pulların gündüzleri yüzlerce dereceye ve Sol’ün radyasyonundan onları korumak gibi büyük bir işlevi vardı.
Fonslar, Solanya’nın da komşusu olan Avera’da yaşarlardı. Avera’nın Solanya ya da diğer birkaç gezegen gibi eksen eğikliği bulunmuyordu, bu yüzden neredeyse sıfır derecelik eğiklikle hep baharı yaşayan bir gezegendi. Bunun yanında mutlak dengeye alışan bedenleri, neredeyse her şeye karşı hassasiyet içinde bulunurdu.
İkisinin Taç’a çalışan opal askerleri olduklarını, üzerlerindeki üniformalardan anlayabiliyordum. Sıradan bir ceketin üzerine asılı olan opal taşlı askıdan rütbelerini, ceketin üzerindeki bir çember içinde Taç’ın amblemi olan metalik bir taştan yıldız broşu taşırlardı.
Görev üzerinde olmadıkları sürece ceketlerine opal taşlı askıyı takmaları yasaktı, bu nedenle bir nedenden ya da bir kişiden dolayı burada olduklarını düşünüyordum.
İlgimi içkime yönlendirmeye karar vererek önüme döndüm ve Jacklyn’in diğer müşterilerinin siparişlerini doldurmasını izleyerek, bardağımdaki keskin tatlı sıvıdan yudumladım. Çok geçmeden göz açıma opaller girdiler, yaklaştılar ve Fons olan yanımdaki boş bar taburesine otururken Ferven, yanında sanki korumasıymış gibi dikildi.
“Safir Thea Moren?” teyit etmek istercesine sorusunu bana yönelttiğinde neler olduğunu anlayamazken başımı ağırca aşağı yukarı salladım. “Evet? Sorun nedir?” kaşlarım çoktan çatılmış, içkimi bitiremeden tezgâha bırakmıştım. Opallerin beni araması pek olası değildi, diamantları anlayabilirdim, fakat opallerin benimle ne işi olabileceğine dair hiçbir fikrim yoktu.
“Federasyon, huzuruna çağırıyor,” dedi Fons olan ve kemerinden çıkardığı silahını alnıma doğrulttu.
Çatılmış kaşlarımı gevşettim, yine hangi trafik kuralını çiğnediğim için beni mahkemeye çağırdıklarına veya neden kafama bir silah dayama gereği duyduğunu anlayamadan saçlarımı karıştırdım. “Bakın, eğer bu Kreuz’daki Vegas’la ilgiliyse, benim bir suçum yoktu, bilginize.”
Fonsun yüzü daha dert bir hâle gelip kaşları çatılırken yanındaki iş arkadaşına kısa bir bakış atıp, “Bizimle ya zorla ya da iş birliği yaparak kolaylıkla gelirsin, safir. İki türlü de seni Taç’a götürmek zorundayız.”
İşaret parmağımı alnıma dayalı olan tuhaf silaha doğrulttum, “Yani, iş birliği yapmam için bana bütün seçenekleri sunuyorsunuz sonuçta, böylesine bir teklifi nasıl reddedebilirim ki?” onları pek kale almamam Fonslu askerin canını biraz sıkmış gibiydi, çatılan kaşlarından ve kibirle kıvrılan dudaklarından bunu okuyabiliyordum. “Benden ne istiyorsunuz?” biraz ciddileşirken kenardan içkime uzanıp birkaç yudum aldım hızlıca.
Sorumu, yanındaki Ferven askeri işaret diliyle yanıtladı. Fervenlerin ağızları olmadığından dolayı işaret dilini kullanırlar ve kemerlerindeki kaset adı verilen cihazda işaret dilini kullanırken giydiği eldivenlerin hareketlerini izleyerek sese dönüştürürdü.
Kasetin sese dönüştürmesi biraz sürerken anladığım cümle tüylerimi diken diken etti ve istemsizce başımı silahtan uzaklaştırdım. Gözlerim Ferven’den ayırıp tekrar Fons’a çevirdiğimde “Onur’un benimle ne gibi bir işi olabilir?” diye sordum.
Fons’un dudakları iki yana gerildi ağırca, tam ağzını aralamış cümlesine başlayacaktı ki Ferven’in kasetinden yayılan sesle durmak zorunda kaldı. “Onur’un senin için bir görevi var.”
Yüzünde hafif etkilenmiş hafif de henüz beni küçümseyen bir ifade süregeliyordu Fons’un. “Askeri işaret dilini hâlâ hatırlaman şaşırtıcı. Opallikten senin kadar kolay vazgeçeni görmemiştim.”
Kaşlarım havalanırken hoşlanmadığım konulara tekrar giriş yaptığımızı hissederek kristal bardağın dibinde kalan son yudumluk içkiyi bitirdim ve tezgâha bıraktım. “Okuma yazma bildiğinizi bilmiyordum.”
Bunu söylememle Fons’un silahını ateşlemesi bir oldu. Silahtan yayılan tuhaf ışın başıma isabet ederken yavaş yavaş bilincimi kaybetmeye başladım. “Onu vurmayacaktık!” diye kasetten mekanik bir ses yükseldi, adındansa Fons’un, “Bir safir için çok vakit kaybettik,” cümlesi duydum ve son duyduklarım da bunlar oldu.
* * *
Bilincim yavaş yavaş açılırken bütün vücudumun soğuktan kas katı kesildiğini ve ağrıdığını hissediyordum, sanki tutulmuştu. Zeminin dokusu bana mermeri anımsatıyordu, burnumu tuhaf bir vanilya kokusu dolduruyor, kulaklarıma ise tanıdık sesler çalınıyordu.
Neler olduğunu anlamak için önce ayılmam gerektiğine karar vererek gözlerimi açtım. Avuçlarımı zemine dayadım ve dikkatli bir şekilde ayağa kalkmaya çalıştım. O lanet olası Fons askerinin beni nasıl bir silahla vurduğunu bilmiyordum, bu yüzden yan etkilerini de kestiremiyordum, dikkatli olmalıydım. Zehirli olması da mümkündü. Opallere güven olmazdı. Bu, opallerin güvensizliğinden değil, Taç’ın her şeyi gizli tutmak istemesindendi. Federasyondu asıl ketumiyetin başı.
Henüz zonkladığını hissetmeye başladığımı başıma elimi götürürken gözlerimi bulunduğum odada gezdirmeye başladım. Tıpkı tahmin ettiğim gibi bembeyaz mermer bir zemine ayak basıyordum, büyük uzun camlardan sarkan metalik altın sarısı perdeler, birkaç metre ötemden başlayıp odanın karşısına doğru uzanan kalınca bir halı ve tam karşımda büyük Taç tahtında oturan Onur.
Taç’ın taht odasındaydım. Onur’un divanında.
Taç Federasyonu’nun başkanlığını üçüncü defa üst üste yapan Onur, aslen bir Zen’di Zeneth gezegeninden. Gerçek adını bilmiyordum, pekâlâ hatırlamıyor da olabilirdim, sonuçta opal olduğum günler geçmişte kalmıştı ve o zamana dair bildiklerimi de unutmaya başlamıştım artık.
Tahtın iki yanında yarım yay şeklinde büyük koltuklar dizilmiş ve üzerlerinde federasyon elçileri, erdemler oturuyordu. Önlerinde elips şeklinde metal bir masaydı onları birleştiren.
Herkes tam tekmil burada olduğuna göre beni Solanya’dan Zeneth’e, Taç’ın Kuvartz Sarayı’na getirmişlerdi. Yaklaşık üç buçuk saat geçmişti. Üç buçuk saattir baygındım.
“Bunca zaman bir insanı mı bekliyorduk yani?” arkamdan birinin konuşması üzerine odada başkalarının da olduğunu anlayarak arkamı döndüm. Birkaç metre ötemde beni izleyen dört çift gözle karşı karşıya kaldığımda tam onları incelemeye başlayacaktım ki Onur’un, “Masaya yaklaşın,” emriyle gözlerimi kendime saklayarak önüme döndüm ve emrine itaat ederek masaya yaklaştım, arkamdakiler beni takip ederken.
Masanın en köşesine geçtim, ki herkesi daha rahat bir açıdan görebileyim diye. Diğerleri yanıma dizildiklerinde Onur, bembeyaz gümüşi saçlarını karıştırarak hepimizde gözlerini gezdirdi uzunca ve ardından konuşmaya başladı. “Yıldızların ötesindeki tanrılar, yirmi saat sonra Sol’un Tacı’ndaki tohum adlı yaşamı sona erdireceklerinin haberini verdiler. Dünyalarımız bu haberin ardından mutlak bir kaosa ve kendi kendini yok etmeye başladı. Ve bu kıyameti eğer durdurmazsak, bütün varlığımız birkaç gün içinde tamamen yok olacak. Sizi buraya neden getirttiğimizi merak ediyorsunuzdur,” harelerinin yeşil saçılmaları parlarken gözlerini en sağda duran Zen’e çevirdi.
Zen, nedense çok tanıdık gelirken hızlıca onu incelemeden edemedim. Klasik bir Zen görünümüne sahipti: Gümüşi beyaz dalgalı saçları ensesine doğru kat kat dökülüyor, kısık lila üzerine yeşil saçılmaları olan gözleri kısıktı, kemikli bir yüz yapısı ile uzun sivri kulakları vardı. Üzerindeki kıyafetler bir Zen’in günlük kıyafetlerinden daha pahalı bir yapıya sahip gibiydi, altın işlemeleri uzun ceketinde, pantolonunun paçalarında ve botlarının burnuna yayılmıştı. İki kolunda bulunan altın bileklikler ile boynunu saran altın kalın kolye üst tabakadan biri olduğunu gösteriyordu.
Göz yapıları Onur’la benzer bir şekildeydi. Belki de akrabaydılar. Ben kim olduğunu merak ederken Onur, devam etti.
“Uygarlığımızın altın çağlarını yaşarken kıyametin gelişini kabul etmeme kararı aldık, bu yüzden Federasyon, bir kurtarma görevi planladı. Bir grup iyi donanımlı asker, tohumun gömülü olduğu Yaldız’a gidecek ve sönmek üzere olan tohumu bize geri getirecek ki kıyamet vakti gelmeden tohumu yeni bir gezegene nakledip yaşamın devamını sağlayabilelim.” Dirseklerini tahtının kolçaklarına yaslarken ellerini birleştirdi. “Bu noktada Yaldız’a gidecek olan grup, siz oluyorsunuz.”
Bizi bir intihar görevine gönderiyordu resmen! Başarılı olup olamayacağımız, tohumun naklinin gerçekten işe yarayıp yaramayacağı bile belli değilken böylesine teorik bir görevin kimin başının altından çıktığını çok merak ediyordum! Annemin kaldığı hastane odasında bir elimde viski şişesi, diğer elimde en pahalı pralinleri atıştırırken ölmek gibi mükemmel bir plana sahipken birden bu Taç olacak federasyon gelip beni bir intihar görevine gönderiyordu.
Saçmalıktı, resmen saçmalıktı! Ayrıca, ben bir opal değildim ki. Benden çok daha nitelikli elemanları yok muydu bu ordunun? Hah!
“Sizi birbirinizle hemen tanıştırıp görevin detaylarına geçmek istiyorum,” Onur, eliyle Zen’i gösterdi. “Biricik kardeşim,” kaşlarım şimşek hızlıyla çatılırken başımı Zen’e çevirdim. Benzerlikleri tesadüf değildi demek ki. “Vesperian Zenth,” Zeneth’in piç prensi, Vesperian. “Bu kurtarma görevini yönetecek olan lider olarak bu grupta bulunuyor.”
Gözümün onu nereden ısırdığı şimdi belli olmuştu. Bu intihar görevine asıl kardeşi Altairon’u asla göndermezdi, gözden çabuk çıkartılabilecek biri olmalıydı, ihale de piç prense çıkmıştı. Sadece ona da değildi, ben ve diğer üç kişi de aynı kaderi paylaşıyordu.
Biz, gözden çıkartılabilecek, kıyamet zaiyatlarıydık.
“Raphine Dorh,” prensin hemen solundaki Neelaslı genç kıza döndü. Açık koyu yeşil dalgalı hafif nemli saçları beline doğru dökülüyor, buğulu çekik siren gözlerini limon sarısı hareleri dolduruyordu. Açık mavi solgun teni, yanaklarından kulaklarına doğru uzanan ufak parlak pulları pembe mavi parlıyor, boynunun iki yanındaki solungaçları kapalıydı. Ayakları ve elleri biz insanlarınkine benzese de dört parmağı ve parmaklarının arasında pembe perdeler bulunuyordu, tıpkı bileklerinde ve belinin iki yanında kanada benzer perdelerin olduğu gibi.
“Neelas’ın en iyi avcısı olarak Neelas ordusunda görev yapan bir askerdi, bir süre önce dizindeki çatlak nedeniyle saha görevlerine veda etmek zorunda kaldı.” Onur’un sesinde umursamazlık ve sabırsızlık vardı, sadece sesinde de değil, salladığı hafif dizi; kemirmeye çalıştığı dudaklarında da. Tanışmayı hemen bitirip plana geçmek istiyordu.
“Calis Ito,” sıradan üçüncü kişi bir Skaurs’tu, yarı satir bir gövdeye sahip, gezegenleri kayalık cehennemi Sakaeus’lu genç bir adam. “Sakaeus’un Erdemi’nin direkt tavsiyesi olarak aramızda Calis, dağların ve kayalıkların bilgini olarak tanınıyor. Yaldız’ın nasıl bir gezegen olduğunu net olarak bilemediğimizden olabildiğince çeşitli bir grup kurmak istedik.” Calis, açık kahverengi kızıla çalan saçları, beyaz arkaya doğru kıvrılan boynuzlarıyla benden belki birkaç yaş gençti. Burnunun üzerinden başlayıp kulaklarına doğru yayılan beyaz büyük çilleri vardı, burnunda bir hızma, kulaklarında ise birçok küpe bulunuyordu. Bedeninin üst kısmı yün bir ceket ile sıradan siyah bir tişörtle kapatılmış olsa da bedeninin alt kısmı bir keçinin anatomisine sahipti. İki bacaklı, toynaklı ve bir tabii arkasından yere doğru uzanan bir de kuyruğu vardı.
“Aaron Leal,” bu sefer dişlerinin arasından konuşmuştu Onur, sanki yanımdaki askere bir garezi varmış gibiydi. “Lith bir opal,” sırtındaki büyük görkemli kara kanatlar onu bir Lith yapıyordu. Alnına kuzgun karası saçları dökülüyor, kısık hareleri koyu kırmızı parlıyordu, kulakları tıpkı bir Zen gibi uzun ve sivriydi. Üzerinde sivil kıyafetleri olsa da siyah uzun deri ceketinin üzerindeki broş, bir opal askerine aitti. Benden yaşça birkaç yaş büyük olduğunu düşünüyordum, yüzünün çoğu çizgisi daha derindi ve dudağının kenarında ise bir yara izi bulunuyordu. “Ordumuzun en iyi askerlerinden biri iken Taç’a ihanetten yargılanıyor şu an. Onurunu temizlemesi için aranızda bulunuyor.”
Kaşlarım çatılırken Aaron Leal’e döndüm, duruşması gizli yapılıyor olmalıydı çünkü haberleri sık izleyen biri olarak, basına tek bir fısıltı bile düşmemişti. Önemli biri diye düşündüm, orduda önemli bir yeri vardı ve şimdi onu bir hiçmiş gibi harcıyordu Onur.
Ve gözler bana döndü. Çeşitliliği korumak için getirilen sıradan bir piyon olan bana, bir insana. Onur’un bu sefer hareleri pek alaycıydı, gözleri hafif kısılmış, dudaklarında bir tebessümün izleri vardı. “Son olarak Thea Moren. Sevgili Thea, insan bir safir.” federasyonun küçümseyici bakışlarını göğüslemek zorunda kaldım, ellerimi ceketimin ceplerine büyük bir saygısızlıkla sokarken. “Bir insanın böylesine tehlikeli bir göreve çağırılmasının nedenini merak ediyor olmalısınız-”
“Hayır,” derince bir iç geçirdim. “Benim asıl merak ettiğim şey görevi kabul edeceğimi size düşündürenin ne olduğu, sevgili Bay Vieron Zenth.” ve adını sonunda hatırlayabilmiştim. “Aklınızda benim için nasıl bir rüşvet teklifi var?”
Federasyon üyeleri, ne kadar saygısız olduğuma dair fısıltılarda bulunurlarken Onur, ona karşı tavrımdan eğlenirmiş gibi gülümsüyor ve tuhaf bir yoğunlukla da gözlerimin içine bakıyordu. Taht soytarısı olmadığım kalmıştı bir, aman ne güzel. “Annenin tedavisini Taç olarak karşılamaya karar verdik, eğer görev başarılı olursa.”
Sağ elimi cebimden çıkartıp parmağımı şıklattım ve Onur’u işaret ettim. “Rüşvetini kabul ediyorum, Bay Vieron. Artık görevin detaylarına ve plana geçebilir miyiz? Malum, kıyamet yakın.”
Onur, Vieron Zenth, başıyla beni onaylayarak tahtından doğruldu ve metal masanın üzerine iki kere orta parmağıyla vurdu. Masadan Yaldız adlı gezegenin holografik görüntüsü yükseldi bir anda. “Sadece doğumda ve kıyamette görünen bir gezegen olan Yaldız, hedefiniz. Tacın yaşam merkezi ve tohum, orada bulunuyor. Avera’nın büyüklüğünde, bu yüzden tohuma ulaşmak gemiyle pek vaktinizi almayacaktır.” Hologramda gezegeni büyüttü. “Tohum, gezegeninin tam merkezinde toprağın altında gömülü,” tohumun yerini gösteren yeşil bir işaret parladı kürenin içinde. “Toprağı kazıp tohumu çıkartmak yapacağınız en kolay şey olacak. Gezegenin kendisi bir muamma. Bildiğimiz tek bir şey var ki tohuma ulaşana kadar üç farklı toprak yapısını aşmanız gerekiyor.” hologram üç boyutluyken bir anda iki boyutluya dönüştü ve tohumun çapından itibaren üç farklı çember çizdi. En dış tarafaki çember kırmızı renkle parladı, “İlk etapta geminizi park ettikten sonra dağlık alanı tırmanmanız gerekiyor.”
“Neden gemiyle direkt tohuma uçamıyoruz?” diye bir soru yöneltti Prens Vesperian.
Onur sıkıntıyla bir iç geçirdi. “Çünkü tohumun bulunduğu alan, yani üçüncü bölgenin tamamı uzun ve ağaçlarla kaplı. Bırakın bir gemiyi oraya direkt indirmeyi, sen tek başına bile dalların arasından geçemezsin. Bir ağ gibi üstü kapalı ilk bölgenin.”
“O zaman üçüncü bölgenin sınırına kadar uçup-” cümlesini bitirmesine bile izin vermeden böldü abisi Vesperian’ı. “Maalesef uçmanız de pek mümkün değil. İlk bölgenin sınırına, yani kayalık bölgesine ayak bastığınız an tanrıların tohumu korumaları için görevlendirdiği gözler ortaya çıkıyor. Havadan gelecek olan tehditleri yok etmek için programlandırılmış altı kanatlı izleyiciler. Eğer izleyiciler sizi görürlerse, ikinci bölgede bulunan deniz yılanlarını ve üçüncü bölgede tohuma kadar giden yoldaki korkulukları harekete geçiriyor. Yani tanrılar, önlemlerini iyi almışlar.”
Uçamayacağımıza göre kayalıkları tırmandıktan sonra dağların arasında bir mağara yolu, vadi ya da bir patikanın olması gerekiyordu ki ikinci bölgeye ulaşabilelim. İkinci bölgeye ulaştığımızda Neelaslı Raphine’in güçlerinden yararlanacağımızı tahmin ediyordum, Neelaslılar sadece gezegenlerinde suyun altında yaşayan bir ırk değil, aynı zamanda suyu kontrol edebilme özelliğine de sahiplerdi. Bu yeteneğe sahip her çocuk özel sayılır ve hidrokinezi üzerine eğitimler alırdı. Raphine Dorh’un da o çocuklardan biri olduğuna şüphem yoktu.
Denizi aştıktan sonra üçüncü bölgeye varana kadar eğer herhangi bir göze yakalanmazsak ve Onur’un bahsettiği korkulukları aktive etmezsek, çok da zor bir görev gibi durmuyordu. Gereğinden fazla eğerlere yer vardı bu planda.
Ve ben kendime henüz bir yer bulamamıştım. Geminin pilotluğunu yapacağımı düşünüyordum, eskiden pilot bir opal olarak çalışırdım, ta ki annemin durumu üç yıl önce kötüleşene kadar. Ondan sonra bırakmıştım opalliği ve bir safir olmuştum.
Kaşlarımı çatarak Onur’a baktığımda onun da gözleri bana çevrilmişti, yüzünde muzip bir gülümseme belirirken, “Yaldız’ın geçmiş gezegenlerin enkazlarından oluşan oldukça büyük bir halkası var, bu halkayı geçmek için de oldukça iyi bir pilota ihtiyacımız var. Eğer aklından geçen soru buysa evet, o pilot sen olacaksın.”
Aklımdan geçen tam olarak buydu ve sorumu cevaplamış oldu.
Onun seviyesinde kalarak dudaklarımı eğlenir bir ifadeyle iki yana gerdim, “Oldukça iyi ve harcanabilir bir pilot,” diye düzelttiğimde onu gülmeye başladı.
Gözlerimin içine baka baka kahkahalarını savurdu tüm Taç’ta ve ardından, “Görevinizin talimatlarını yazılı olarak da iletişim cihazlarınıza göndereceğiz, şimdi opallerin yardımıyla hazırlanmaya başlayabilirsiniz. Size Taç’ın en iyi ekipmanlarını sunuyoruz. Hepinize bol şans dilerim, ihtiyacınız olacak.”
ᯓ★
Geminin rotasını Yaldız gezenine çevirip havalandığımız andan beridir ekipman hazırlıklarını bitirmeye çalışıyorduk. Vücudumuzu soğuktan, aşırı sıcaktan ve yaralanmalardan koruyacak askeri tulumlarımızı giymiştik, bellerimizde deriden sağlam bir kemer takılmıştı, kemerin üzerindeki ceplere ise sahada ihtiyacımız olabilecek tırmanma aletleri, halat, bıçak ve silah tarzı şeyler bulunuyordu. Bir de sırt çantamız vardı, eğer kamp yapmaya ihtiyaç duyarsak kamp malzemeleri ve birinin yaralanmasına karşı ilk yardım kiti bulunuyordu. Bize on iki saat yetecek erzak, çok önemli görülmediğinden en son verilmişti.
Her şey tas tamam olduğunda çoktan geminin içinde iki saat geçmiş ve Yaldız gezegeninin halkasının atmosferine girmemize pek kalmamıştı.
“Bir safirsin demek,” diye yanımdaki yardımcı pilot koltuğuna oturdu Raphine. “Eskiden bir opal miydin? Askeri pilot?”
“Maalesef,” onu yanıtlarken uzun zamandır otomatik pilotta olan geminin, gezegenin neredeyse atmosferine girmek üzere olduğumuzu fark ederek, lövyeyi iki kolundan kavradım. “Kemerlerinizi bağlayın! Önümüzdeki yarım saat biraz zorlu olacak!” diye mürettebatı uyardığımda Raphine, hızlıca koltuğunun kemerini bağlamıştı.
Diğerleri de geminin kıç kısmında kalan banklardan kalkıp boş koltuklara oturdular ve hızlıca kendilerini koltuklara sabitlediler. “Atmosfere bu kadar çabuk geleceğimizi tahmin etmemiştim,” düşüncelerini sesli bir şekilde paylaştı Calis.
Aaron burnundan güldü, “Aradan saatler geçti keçi çocuk, fark etmedin mi?”
Kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı Calis, “Hayır, fark etmedim.”
Solumdaki koltukta oturan Prens Vesperian, “Halkayı sence hasarsız geçebilecek misin?” diye bana direkt bir soru yöneltti.
Gözlerim devrilirken gaz pedalını aşağıya doğru indirdim usulca ve “Merak etme küçük prens, bir zaiyat da olsam, alanımda en iyisiyimdir.” halkaya girişimiz için bizi karşılayan ilk taş parçasını sollayarak hızlıca arkamızda bıraktım.
Ardından bir diğerini ve diğerini. Üç buçuk kilometrelik yolu büyük bir ustalıkla, paslanmış olmama rağmen geminin koruyucu panellerini bile açmadan geçtim. Bu yarım saatte mürettebat, nefesini tutmuş bir şekilde yaptığım manevraları izlemişler ve ağızları açık bir şekilde henüz ölmediğimize dair bizi öldürmek isteyen tanrılara dualarını bahşetmişlerdi.
Aptallıklarına daha sonra uygun kelimeler bulmak isterken atmosferi geçtiğimize dair göndermemiz gereken mesajı hatırlatmak adına Prens Vesperian’a döndüm. “Abine ilk görevin başarıyla tamamlandığının haberini verebilirsin.”
Vesperian, büyük bir kibarlıkla gülümseyerek, “Tabii,” diye beni onayladı.
Başımı tekrardan önüme çevirdiğimde tohumun bulunduğu lokasyona ulaşmak adına Aaron’un haritada çizdiği yönü takip ederek tırmanmamız gereken kayalık alana doğru geminin hızını arttırdım alçaktan uçmaya özen göstererek.
“Sizce başarılı olacak mıyız?” gözlerimiz kısa bir süreliğine Raphine’e döndü. Bunun bir intihar görevi olduğunu onun da bildiğini düşünüyordum, görevde başarılı olamamamız hiçbir şeyi değiştiremezken, başarımız tüm bir Taç’a hayat bahşedecekti. Bu, çok büyük bir yüktü biz gözden çıkarılan zaiyatlar için. Annemin eski hâline dönebileceğini düşündükçe içimde mutluluk kelebekleri uçuşuyordu.
“Evet,” hiç düşünmeden yanıtladım onu, benimle Aaron da onu onaylamıştı. “Evet, başka bir seçeneğimiz yok,” diye devam etti kendinden emin bir sesle. “Burada söz konusu sadece kurtarılacak olan onurlarımız değil, aynı zamanda koca bir yaşam: Milyonlarca insan. Kıyameti durdurursak, birer kahraman oluruz ve tarihe Sol’un kahramanları olarak geçeriz. Bu yüzden evet, başarılı olacağız.”
“Çok iyi motivasyon konuşması, kral,” ağzımda bir sakızımın eksik olduğunu düşünüyordum nedense, beklediğimden çok lakayı çıkmıştı sözlerim. “Bunları bir vatan haininden duymak sizi ne kadar motive eder bilemem canım arkadaşlarım, fakat benim kalbimdeki kıvılcımları çoktan ateşledi.”
Diğerleri kahkahalara boğulurken Aaron, suratsız bir kurt gibi yüzünü buruşturmuş ve kollarını göğsünün üzerinde bağlamıştı. “Vatan hainiymiş! Hain falan değilim ben! Politik komplo kurdular üzerime. Hepsi senin o Prens abinin suçu!” diyerek suçu Vesperian’a attığında Vesperian, istemsizce arkasını döndü. Yani galiba döndü, göz açımdan çıktığını hissetmiştim sadece.
“Sinirini benden çıkartmaya çalışma Yüzbaşı Leol, döndüğümüzde kelleni aldırırım.”
Sahtece güldü Aaron, “Piç prens, senin öyle yetkilerin var mı?”
“Ay yeter!” Raphine, ikisini susturan kişi olmuştu. “Yeter arkadaşlar. Yeter! Birer zaiyat olmaktan başka ortak noktamız yok, biliyorum, hepimiz biliyoruz. Birbirimizle de çok iyi anlaşmak zorunda değiliz ama bu çeneniz bizi tohuma götürmeyecek,” kemerini çıkarttığına dair bir ses yükseldi sessizleşen gemide. “Ayrıca geldik, tırmanmaya hazırlanın.”
Hay hay, demek içimden gelse de kendimi büyük bir güçlükle susturdum ve gemiyi kayalıkların yakınına indirip üzerini örtmek için bankların altından tenteyi çıkartıp, gözlere yakalanmamak adına gemiyi büyük bir özenle tamamen kapattık ve gizledik.
Vakit kaybetmeden tırmanacağımız kayalıklara ilerledik, tırmanışımı kolaylaştırması için ayağımdaki tuhaf botların arkalarındaki ufak düğmelere basarak ön tabanın gizlenmiş ufak bıçakları açtım. Diğerlerinin ne durumda olduğuna bakmak için başımı çevirdiğimde Vesperian’ın da aynen benim gibi ayak bıçaklarını açtığını ve kemerindeki halatını çıkartarak boynuna astığını gördüm. Raphine, tırmanmak için pek müsait bir anatomiye sahip olmadığından Aaron, onu kucağına almış ve kanatlarını iki yana açmıştı. Calis ise çoktan üç metreye çıkmış ve bizi bekliyordu.
Onlar hakkında ne düşüneceğimi henüz bilemiyordum. Ama eğer bu görevde başarılı olursak, işte o zaman sadece dünyalarımızın kaderinin değil de bizim de kaderlerimizin değişeceğini hissediyordum.
Birkaç metre geriye adımlayıp hızımı almak için kendime alan açtım, ardından olabildiğince hızlı koşmaya başladım, kayalığa bir metre kala yukarıya doğru zıplayıp Calis’in yanında kayalardan birine tutundum, ayağımdaki bıçakları duvara geçirirken. Vesperian beni takip etti. Birkaç metre daha tırmanmamızı bekledi Aaron havalanmak için. İstese hiç zorlanmadan tepeye gidebilirdi, fakat hem yakalanma riskini azaltmak hem de bir grup olarak hareket etmek için bizi beklemeyi tercih etmişti.
En tepeye ulaşmamız kolumdaki saate göre yirmi dakika sürmüştü. Tepeye vardığımızda ikinci bölgenin duvarını görebiliyorduk, patikadan büyük kavak ağaçlarının ve dağların arasından duvardaki yarığa doğru yürümeye başladık. O sırada tepemizde uçan altı kanatlı kırmızı hareli büyük küre gözleri fark etmiştim. Onların bizi bu mesafeden görebileceklerinden şüpheliydim, ama yine de dikkatli olmalıydık.
Patikanın sonuna yaklaştığımızda ikinci bölgenin duvarının neredeyse tam tepesindeydik, büyük açıklık duvarın üst kısmının yıkılmış olmasından kaynaklanıyordu. Aşağı bakmadan edemezken nefesimi tuttum. Neredeyse gece kadar karanlık deniz, derindi, sudan hoşlanmayan ben için belki biraz fazla derindi. İçinde bizi her an yiyebilecek yılanları olması kanımın çekilmesine sebep olurken Raphine, “Önce ben atlayacağım ve denizi ikiye yararak olabildiğince bize mesafe sağlamaya çalışacağım. Dikkatli olun,” dedi ve limon sarısı gözlerini hepimizde son kez gezdirip gülümsedi ve zıplayarak duvardan denize atladı.
Boynumdaki halatı çıkartarak Vesparian’ın çantasından aladığı çapayla bir emniyet noktası kurmak için toprağın sağlam göründüğü bir noktasında çapanın ucuna halatını geçirerek toprağa vurmaya başladı. Toprağa sağlamca gömdüğünde çapayı, nefes nefese bana baktı, “Önce ben ineyim,” dedi temkinli olmak istercesine. “Sonra sen inersin, Thea.”
Başımla onu onayladım ve Aaron’un Raphine’in arkasından duvarın dibinden atlamasını izledim, kanatlarını kısa süreliğine açıp havada süzülüyor, arından kapatıp tekrar açıyordu düşüşünü yavaşlatmak adına. Raphine, denizin akışını iki yandan durdururken Aaron arkasına indi.
Calis, duvarın çıkıntılarına basarak zıplaya zıplaya aşağıya doğru kendisine bir yol oluşturduğunda geriye sadece ben ve Vesperian kalmıştık. Vesperian, eldivenlerini dirseklerine doğru çekti ve halata sıkıca tutunarak yavaş yavaş kaymaya başladı aşağı doğru. Birkaç dakika sonra o da onlara katıldığında hattın güvenli olduğuna kanaat getirdim ve ben de titreyerek halata asıldım ve hiç de emin olmayan adımlarla sürekli duraklayarak aşağıya indim.
İnişim beş dakika sürerken, Aaron, “Yüksekten korkan pilot mu olurmuş,” diye mırıldanmıştı kendi kendisine. Bunu duyan Calis, “Belki korktuğu şey yükseklik değildir, Aaron,” derken eliyle ayrılmış denizin içinde bize sivri dişlerini gösteren büyük su yılanlarını işaret etti.
Canımdan can gittiğini hissederken nefesimi tuttum ve Raphine’in liderliğinde duvara doğru son hızda ilerledik. Duvara geldiğimizde yukarıdaki yarığa ulaşmamız için tekrardan halat döşeyecektik fakat Raphine’in gücünün tükenmeye başlamasıyla Aaron, bana yaklaştı ve elini bana doğru uzattı, “Üç saniye bile sürmeyecek,” diye mırıldandı. “Sayacağımdan emin olabilirsin.” elini kavradım ve beni kucağına almasına izin verdim. Kanatlarını iki yana açtı ve birden havaya yükseldik, kanatlarını üçüncü çırpışında çoktan duvarın üzerindeydim. Duvara tutunduğumdan emin olduktan sonra aşağıya inerek Vesperian ile Calis’i iki omzuna atarak tekrardan havalandı.
Duvarın daha da üzerine çıkan sık ağaç dallarını gördüğümde Onur’un ne demek istediğini daha iyi anlamıştım. Bir çarşaf gibi örtüyordu çekirdek bölgenin üzerini ve bir nefes bile bırakmıyordu. Belimden bıçağımı çıkartırken kalın olan ağaç dallarından birine tutunarak ağaca çıktım, zemine inmememiz bizim için şu an en iyi seçenekti, tohumun gömüldüğü yere kadar kalın dallar üzerinde seyahat edebilirdik.
Raphine de duvarın üzerinde bize katıldığında en son Aaron, kanatlarını tamamen kapatıp dallarda ilerlediğim yolu izlemişti.
“Çok yaklaştık, ha?” diyerek sessizliği bozan Vesperian olmuştu, hemen arkamda elinde haritadan hedefimizin yönünü izliyordu.
“Evet,” önüme çıkan sarmaşıkları ve gereksiz dalları keskin bıçağımla kesiyor ve emin olmadığım dallara basmaktan çekiniyordum. “Çok yaklaştık.”
“Kaç saatimiz kaldı?” diye sordu Calis.
“Üç saat çoktan geçti bile,” onu yanıtlayan Aaron olmuştu.
Derince bir iç geçirdi Raphine, “Thea dışında hepimize onurumuz vaat edildi, ha?”
Vesperian, bir anlığına arkasını döndü ve “Öyle görünüyor,” dedi.
Kimsenin pek konuşacak hâli yoktu, aklımızda görevi başarıyla bitirebilmek ve evimize geri dönmek vardı, yaşamak vardı. Kalıntılarımızı toparlayıp tekrar nefes almak. Var olabilmek vardı, yok olmanın eşiğinden refaha kavuşmak. Tekrardan birileri olabilmek.
Bastığım dal birden kırıldığında çığlığımı bastım hiç düşünmeden, hızlıca aşağı doğru kayarken Vesperian kolumdan beni yakaladı, “Dikkatli ol, Thea,” derken beni sertçe yukarıya çekti, ona Calis yardım ederken hepimizin farklı dallar üzerinde durduğumuzdan emin olarak beni başka kalınca bir dalın üzerine bırakılar. “Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik, bu noktada pilotumuzu kaybedemeyiz.”
Kafalarıyla onayladılar hepsi.
“Özellikle de tohumu aldıktan sonra bu gezegene ne olacağını bilemezken, kaçışımız için Sol’ün en iyi pilotunu öldürmesek iyi olur,” diye seslice homurdanarak önüme geçti bıçağını çekerken ve benim yerime en önde ilerlemeye başladı. “Zaten pek bir yolumuz da kalmadı. Birazdan tohum, bizim olacak.”
Yarım saat öncesinden çok daha dikkatli ve yavaş hareketlerle yolumuza devam ederken, her an düşebileceğim korkusu bütün bedenimi sarmış, adımlarımı tereddütte düşürüyordu. Tereddütten hoşlanmıyordum, özellikle de yaşama bu kadar yaklaşmışken, bir şeylerin her an kabusa dönüşeceği hissinin kanıma karışması beni kaşındırıyordu.
“Sadece üç dakika kaldı,” diye haber verdi Vesperian. “Neredeyse tohuma geldik.”
Ağaçların bulunduğumuz seviyedeki dalları gittikçe inceleşmeye başlarken biz de bu sefer aşağıya inmeye başladık. Üzerimdeki oldukça sağlam askeri tulum, sandığımdan da iyi korumuştu vücudumu çiziklerden ve kesiklerden. Gidiş pek zor olmamıştı, fakat tohumu aldıktan sonraki dönüşümüzün nedense o kadar kolay olacağını düşünmüyordum.
İçimde geçmek bilmeyen kötü bir his vardı. Sanki birileri bizi musibet gözleriyle izliyormuş gibiydi. Tanrıların varlığını hissetmek böyle bir şey miydi?
Toprağa iki metre kaldığında daha fazla dalla uğraşmamak için hepimiz yere atladık. Üçümüzün askeri eğitimi, birimizin yarı keçi ve diğerimizin de bir siren olması atlayışımızı kolaylaştırmıştı, yaralanan yoktu. Tohuma birkaç metre kala sırt çantasından kürekleri çıkarttı Calis ve tohumu çıkardıktan sonra hemen güvenle muhafaza etmemizi sağlayacak kapsülü de Vesperian, çantasından çıkarttı.
Haritada tohumun gömülü olduğu noktaya vardığımızda toprak, yeşil bir ışıkla aydınlanmıştı. Aradığımız yerin burası olduğundan emin olduğumuzda elleri titreyerek Calis, toprağı dikkatle kazmaya başladı.
“Buraya kadar, ha? Pek de zor değildi,” diye mırıldandı Vesperian.
Başını iki yana salladı Raphine, “Asıl olay dönüşümüz olacak.”
Elindeki küreği kenara bırakarak parmaklarıyla toprağı eşelemeye başladı bu sefer Calis, tohumun etrafına bir çukur açtığında ne yapması gerektiğinden emin olamayarak başını kaldırdı ve bize baktı. “Ya tohumu yerinden çıkarttığımda hepimizi öldürürse?”
Omuzlarımı silktim, “Hiçbir şey kaybetmeyiz.”
Vesperian beni onayladı başıyla, “Nasıl olsa yarın sabah gözlerimizi açtığımızda kıyamet kopmuş olacak. Ha şu an ha saatler sonrası, pek fark etmiyor.”
“Prens haklı,” dedi Aaron burnunu çekerek. “Kıyamet zaiyatları olarak ilk ölenler oluruz ve zaiyat olarak kalırız, o kadar.”
Güldü Raphine, “İntihar görevini biz kabul ettik, bu yolda öleceğimizi de biliyorduk, Calis. Şimdi onurumuzu hiçe saymanın zamanı değil. Başladığımız işi bitirelim.”
Calis, gözlerini sımsıkı kapattı, kalp atışlarını karşısında ben bile duyabiliyordum. Hepimiz nefeslerimizi tutmuş bir şekilde onun tohumu topraktan kökleriyle yavaş yavaş çıkartmasını izliyorduk. Tohum, köklerinden koptuğunda koca bir ışık dalgası yayıldı tüm gökyüzünde, bir çığlık dalgalandı ve tanrılar, gözlerini açtılar.
- Kıyamet Zaiyatları - 1 Haziran 2026
Henüz yorum yok. Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.