Öykü

Sır

Sabahın köründe uyanmaktan nefret ederim.

Savaş söylentileri, nüfusu beş yüzü geçmeyen küçücük adamızı sallarken aşağılık ustam Cappi dünyadaki hiçbir şeye aldırış etmiyor ve sabahın saat onlarına kadar uyuyordu. Eh, bu durumda çırağı olarak saat yedide uyanıp atölyeyi açmak da bana kalıyordu. İki saat sonra göbeğini hoplata hoplata geldiğinde ortalığın çoktan toparlanmış, yerlerin çoktan silinmiş olması gerekiyordu. Yoksa bu ağzı at pisliği, yumurta ve yosun karışımı kokan üçkâğıtçı adam, yaşıma bakmadan beni azarlar, hatta üstüne bir de tombul eliyle suratıma bir şaplak indirmekten hiç çekinmezdi.

İçi dolu gelen ama adadan asla tek bir adam bile almadan geri dönen, bana arkasından baktıran erzak gemileri Mestre’den limana doğru Adriyatik’in bu içte çekmece gibi kalan sularını yırtarak geliyordu. Çoğu insanın “Küçük Venedik” diye adlandırdığı Murano’ya, Venedik’ten erzak gelmezdi çünkü orada da tarım arazileri veya çiftlikler yoktu. Venedik Cumhuriyeti bu yüzden ticarete mahkûmdu, ona bağlı olan biz, Murano’lular da öyle.

Atölyeye girdiğimde Cappi’nin her zamanki gibi dün gece de buraya gelip içtiğinin kanıtlarını buldum yerlerde. Yine karısıyla kavga etmiş olmalıydı. Bana da döküntülerini toplamak düşüyordu. Zaten hayatım boyunca susup tahammül eden olmuştum. Bu adada sıkışıp kalmış olmam da bu yüzden değil miydi?

Tahta masaya ve yerlere saçılmış şişeleri toplayıp çöpe attıktan sonra musluğa hortumu takıp küçük verandayı yıkadım. Yerimde bir başkası olsa Cappi burada olmadığı için yerlere sabun dökmezdi, bu da tam ustama yakışır bir cevap vermek olurdu. Ama benim de günümün çoğu burada geçiyordu ve sabunsuz su dökmek verandaya geçici bir serinlik verse de temizlemekten çok uzaktı. Bu da içime sinmezdi. Hem zaten ben ne zaman gizli bir iş yapsam ortaya çıkardı.

Temizlenip mis gibi olunca bitmiş siparişlerini almaya gelmesi olası olan müşterilerin aynalarını verandaya dizdim. Böylece hatırı sayılır derecede boşalmış olan atölye için bir kova sabunlu su yaptım ve fırçayla taş zemini ovmaya başladım. Benim aksime Cappi müziği sevmezdi, bu yüzden müzik çalabilen herhangi bir aygıtı sokmuyordu içeri. Fakat karnımdan çıkan gurultular olmayan müziğe meydan okuyordu. Elbette kahvaltı yapmamıştım. Yirmi yılı dolduran ömrüm boyunca insanların çok şeye alıştığını gördüm, ama açlığa bir türlü alışamadım ben.

“Hey Maxim, hala bitmedi mi temizlik?”

Fırçanın üzerinde kalan son sabun kalıntılarını da temizleyip iki dakika oturacaktım Cappi gelene kadar. Ama adam beni oturtmamaya yeminli gibiydi her zamanki gibi.

“Bitti şimdi.”

“Hah iyi iyi. Hemen cam ocağına gidiver. Camlarımızı al, bak sana tuzlu kurabiye getirdim yine iyisin. Kahvaltı yapmamışsındır sen şimdi, dönüşte yersin bunları. Hadi bakalım.”

Avusturya-Macaristan’a mı yoksa İtalya’ya mı katılmalıyız tartışmalarının sürdüğü sıkış tıkış atölyelerin arasından birkaç selam alıp vererek çıktım meydana. Şimdi bir tarafımda ev muhitleri, diğer tarafta arkada da cam ocakları vardı. Aslında meydan demeye bin şahit gerekti, Venedik’teki San Marco Meydanını gördükten sonra öyle küçük geliyordu ki. Venedik’i düşünmek aslında hiç hoşuma gitmiyordu. Çünkü aklıma hep güzel Editta’m geliyordu. Tabi bir de buradaki esirliğim. Ama elimde olmadan her şeyi oraya bağlıyordum işte.

Küçük köprüden karşı tarafa geçtim. Arka sokaklara girip sıcak hava dalgasının yüzüme vurduğu ocaklara geldiğimi fark ettiğimde Cappi’ye hangi ocağa gireceğimi sormaya unuttuğum geldi aklıma. Küçük bir küfür savurduktan sonra tam dönecektim ki birinin bana bakarak seslendiğini gördüm.

“Hey delikanlı! Sen bizim Cappi’nin çırağı değil misin? Gel gel, al şu camlarını da biraz meydan açılsın yahu! Güya seni yedide gönderecekti!”

O saatte uyanıp bana haber veremez ki diye düşündüysem de bunu dile getirmedim. Bu heyecana, bu enerjiye şaşırıyordum doğrusu. Herkes vızır vızırdı ve çoğu kişi mutlu görünüyordu. Acaba hüznü içlerinde mi yaşıyorlardı? Ayna ve cam yapımının sırrını kimse öğrenmesin diye ülke adaya giriş çıkışı birkaç ay önce resmen yasaklamıştı. Erzaklar geldiğinde liman görevlileri gemilere adımlarını bile atmadan onları alıyor, ayna ve camları da yine aynı şekilde tayfaya emanet ediyordu. Bir ben miydim bu esaretten yakınan? Murano’luydum, burada doğup burada büyümüştüm ama dışına çıkamamak beni çıldırtıyordu. Hem hemen karşıda sevgilim, güzel Editta’m vardı. Ona bir daha dokunamamanın ihtimali bile kalbimi sıkıştırıyordu.

Eğer alacağım cam fazla olsaydı bunu bir at arabasının taşıması şart olurdu. Ancak sadece birkaç taneydi, aynalar için çok büyük camlara nadiren ihtiyaç duyulduğundan küçüklerdi de aynı zamanda. Bu yüzden sırtıma yüklenip yola koyuldum tekrar.

Atölyeye vardığımda Cappi acele acele aldı sırtımdan camları.

“Hadi otur masaya, şu tuzlu kurabiyeleri çabuk ye. Sallanma sallanma, getirdiğime beni pişman etme. Çok işimiz var çok.”

Öyle bir mizacım olsaydı, bu yağlı herifi kesin gebertirdim. Kesin.

Tek bir kelime daha etmesin diye lütfedip getirdiği iki kurabiyeyi oturmadan tıkıştırdım ağzıma ve içeri odaya geçtim. Bu oda da girişteki kadar geniş olsa da daha karanlıktı çünkü beriki verandaya bakıyordu. Burada ise hiç cam yoktu. İnce gümüş, kalay ve alüminyum levhalar olmasına ve olan azıcık ışığı yansıtmalarına rağmen yeterince aydınlık değildi.

Bir köşede Cappi tahta çerçeve için ince bir kalay levha aldı ve üzerine yaydı.

“Bugün gümüşten yapmayacak mıydık? Bay Sergio gümüş istemişti?”

“Sen bu kafayla gidersen para kazanamazsın Maxim. Seni neden çırak olarak aldım ben bilmem ki… Müşteri bunun gümüş mü kalay mı olduğunu ne anlasın oğlum?” genişçe sırıttı ve “Gümüş parası ödeyecek tabi o ayrı,” diye son verdi bu iğrenç demeçine.

“Hadi sallanmada şu cıvayı yay bakalım öğrenmiş misin?”

Kaptaki akışkan metali levhanın üzerine özel fırçasıyla dikkatlice yaydım ve kenarlardan taşırmamaya özen gösterdim. Cappi’nin yüzüne baktığımda kaş çatması, tükürükler saçarak azarlama ve ağız kokusunu yayma çabası gibi belirtiler göremeyince doğru yaptığımı anlayıp ince sarı kâğıdı üstüne dikkatlice yerleştirdim. Üç kenarındaki fazlalıkları kestim. Aslında kâğıdı nasılsa çekip alacağım için kesmeme normalde gerek yoktu, ama cam levhayı yerleştireceğim sınırları doğru tespit edebileyim diye kesiyordum yine de.

Son olarak camı hepsinin üzerine yerleştirdikten sonra yavaşça sarı kâğıdı çektim. Cappi devamını kendi kendime yapacağıma kanaat getirmiş olacak ki kafasını sallayıp verandaya geçti. Ustalık ne güzeldi. İşi bilen verandaya çıkıp tembel tembel oturuyor, her şeyi işi öğrenen yapıyordu. Üstelik çırağı bir hata yapmaya görsün, ağzını açıp dakikalarca en başından anlatır kafamı şişirirdi. Ancak doğru yapınca tek kelime etmezdi.

Yaptığım aynayı bekletirken yenilerine de giriştim. Akşamüstü saat dörde kadar aynaları yaptım, dörtten beşe kadar gelen gümüş ustası ile gümüş çerçeveleri, beşten altıya kadar gelen marangoz ile tahta çerçeveleri, altıdan sekize kadar gelen metal ustası ile de en değersiz aynaların metal çerçevelerini taktım. Sekizde, Cappi çoktan çıkmış olduğundan kapıyı güzelce kilitleyip kendimi sokağa attım.

Her gece yemek yediğim mekâna geldiğimde yorgunluktan tükenmek üzereydim. Tek başıma yaşadığım evime yemeklik malzeme almadığımdan günde bir kez burada, çok çok bu sabahki gibi Cappi getirirse birkaç kurabiye de sabahları yiyordum.

“Oo Maxim hoş geldin. Her zamanki saatte gelmişsin elbette. Sormama gerek var mı? Her zamankilerden getireyim mi?”

Tüm diğer garsonların içinden bu garson (adı neydi hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim, Lanz, Yanz, Janz gibi bir şey) sanki benden sorumluymuş gibi her gece yanıma geliyordu. Genç bir çocuktu. Kızıl saçları ve yüzünde çilleri vardı. Bir de sevgilisi vardı ki o da her gece buraya gelirdi. Eh sevgilisi yanında olunca bu adaya sıkışıp kalmak LYJanz’ı rahatsız etmiyordu tabi!

“Evet aynısından istiyorum, teşekkürler.”

En ucuzundan yahnim gelince iştahla silip süpürdüm. Üzerine de buraya özel olan Yuma adlı içkiyi içip serinledim. Yuma birçok kalitesiz içkiyle meyve suyunun karışımından ibaretti. Alkol oranı yüzde iki-üçü geçmiyordu muhtemelen. Bu yüzden boğazı yakmayan, kolay kolay kafa yapmayan ama tadı çok güzel, serinletici bir içecekti.

Parasını ödeyip eve doğru yürümeye başladım. Hava soğumuştu, evim daha da soğuktu muhtemelen. Zaten duygularım buz kesmişken, ben zamanı yasak kalkana kadar dondurmak isterken bu soğuk da iyi gelmiyordu doğrusu. Kapımı açar açmaz ilk iş gaz lambasını yakıp elimi yüzümü yıkayana kadar ısıtsın diye yer yatağımın üstüne koydum. Buz gibi suyla gerekmeyen bir serinlik yaşadıktan sonra da temiz kıyafetlerimi giyip rahmetli annemden kalan bu küçücük bodrumun içindeki yegâne eşyalardan olan gaz lambasını yatağın üstünden alıp başucuma koydum.

Bu lambaya bakmadan uyuyamaz olmuştum birkaç haftadır. Altın sarısı metal kaplama gövdesinde Editta’mın saçları, alev sarısında ela gözleri vardı. Sahi onu görmeyeli ne kadar olmuştu? Venedik’e son gidişim yasaktan birkaç ay önce olduğuna göre dört-beş ay olmuş olmalıydı. Şimdi hayali bana göz süzüyor, naz yapıyor, gülümsüyor ve ağlıyordu. Sanki çok düşünürsem ulaşabilecekmişim gibi iş yapmadığım her an beynimde ve gözlerimin önünde cirit atıyordu. Sadece bir kez öpebildiğim o pembe dudakları büzülüyor, “Neden gelmiyorsun?” diyordu bana. Acaba söz vermiş olmama rağmen neden gitmediğimi biliyor muydu? Beni anlıyor muydu? Tanrı biliyor ya, suya atlayıp karşıya kadar yüzmeyi bile düşündüm. Ama bu bana hiçbir fayda sağlamazdı. Yakalanıp adaya tekrar koyulurdum. Bu yüzden ayna çırağı olduğum güne lanet ediyordum.

Adadan kaçmak için birbirinden çılgın yöntemler denediğim ve her defasında yakalandığım kâbusların ardından uyanıp işe gitmek için yine koyuldum yola. Her zamanki gibi atölyeyi açtım ve temizledim. Özenle ama kesinlikle ruhsuzca. Cappi geldiğinde yine birkaç lüzumsuz nasihat etti. Ben de aldırış etmedim. Bu kez kahvaltı getirmemişti, teşekkür etmek için bile ağzımı aralamama gerek yoktu.

İçeri odada yeni bir aynanın kâğıdını çekerken tombul göbeğinin üstünde taşımakta zorlandığı büyük, kırık bir ayna getirdi Cappi. Gümüş kaplama, işlemeli çok güzel bir çerçevesi vardı. Zenginlerin evine layık; yaparken elimizden geçen ama buradan çıktığı andan sonra asla ulaşamayacağımız türdendi.

“Hey, Maxim. Bu aynayı al, modelini çıkar ve aynısından bir tane yap. Kadının tekinin aynasıymış, kaç kez yaptırmış ama hep kırılıyormuş,” aynayı güç bela yere bıraktı ve soluklandı. “Sonra burayı duymuş ve bize getirmiş. Bu kez gerçekten gümüş yap, bu kadın Venedik’ten, ballı bir müşteri. Ben çıkıyorum, bir saate dönerim. Döndüğümde aynayı alıp teslim edeceğim. O yüzden acele et. Hadi bakalım.” Sırıtırken çıktı odadan. Usta atölyede yokken çırak olarak benim çalışmamdan belki rahatsız olmam gerekir, ama aksine çok memnundum. Aynaları yalnızken ve kafam rahatken yapmak çok daha işime geliyordu.

Elimdeki ayna bittikten sonra Cappi’nin getirdiği kırık olanı aldım. Zaten gevşetilmiş olan bağlantı yerlerinden çıkardım çerçevesini. Sırın arkasındaki tahta zemini de çıkardığımda arkada bazı yazılar gördüm. Çok çok küçük yazıldığından uzaktan bakıldığında sanki ince bir çizgiymiş gibi görünen yazılara dikkat ettiğimde öndeki çatlakları aynen takip ettiğini fark ettim. Ancak sadece bir yığın harf kalabalığı gibiydi, okudum, ancak bir anlam veremedim.

Oysa aynayı çevirdiğimde az da olsa bir anlam verebilecek ve korkacaktım. Sanıyorum okuduğum çatlakları takip eden birkaç satır yüzünden aynanın yüzü şimdi akışkan gibiydi. Evet, akıyordu; dalga dalga aşağı aktıktan sonra dalga dalga yukarı akıyordu. Böyle şeylerden oldum olası ödüm kopardı kopmasına ama lanet olsun ki bir çocuğun yeni gördüğü nesneleri merak etmesi gibi merak ediyordum. Ayna beni sözsüz ve notasız bir melodiyle çağırıyor, elimi ona uzatmam için bana kur yapıyordu adeta. Ben de uzattım.

Uzattığımda her şeyin göz yanılgısıymış gibi son bulacağını sansam ve umsam da elim aynanın içine girdi. Arkasında yine bir havaya dokununca korkuyla elimi çektim. Acaba bir tür görünmez duvar gibi elim aynanın arkasından mı çıkıyordu? Görebilmek için bu kez karşıma başka bir ayna koydum ve elimi akışkan zengin aynasına sokarak diğer aynada arkadan çıkıp çıkmadığına bakmaya çalıştım.

Elim arkadan çıkmadığı gibi sanırım biraz fazla ileri de gitmiştim. Ayna beni içine çekti, tüm vücudumu aldı ve bir saniye bile sürmeyen ama kalbimin belki yüzlerce kez çarptığı kısa bir an sonra tekrar dışarı çıkardı.

Bu garip durumdan kurtulduğuma sevinecekken başka bir odada bulunduğumu fark ettim. Ayna tamamen aynıydı, ama az önce olduğum yerden çok farklıydı burası. Kocaman bir duvarın ortasında çift kişilik geniş bir yatak, yanlarında iki komodin, diğer duvarda üstünde hiçbirinin ne olduğunu anlamadığım şeyler olan kocaman bir çalışma masası ve kitaplık, bir başka duvarda renkli birkaç şişeye sehpa gibi görev gören ancak çekmeceleri bulunan bir tür masa, aynanın bulunduğu duvarda da duvarın içinde olduğu belli olan bir dolabın duvarla aynı yüzeydeki kapakları vardı. Her yerde ne olduğunu anlamadığım bir sürü ıvır zıvır, alet ve aygıt vardı. Bugüne kadar hiçbir odada görmediğim bir beyazlık hâkimdi odaya. Zengin odası kadar geniş ve bol eşyalı olmasına rağmen süsten kesinlikle uzaktı. Bu ayna dışında hiçbir yerde altın veya gümüş kaplamalı işlemeli nesneler, oymalı tavanlar yoktu. Sadece duvarın birinde çerçevesi incecik olan rengârenk karmaşık bir tablo vardı.

Neden sonra aynaya bakmak geldi aklıma ama baktığım an yerimden sıçrayıp geriye doğru emekledim. Aynada benim kahverengi saçlarımın aksine kumral saçları, kahverengi gözlerimin aksine yeşil gözleri, hafif yanık bir ten yerine beyaz bir teni olan benden biraz daha uzun ama benimle aynı yaşlarda bir adam vardı! Sanki bir şeyi değiştirecekmiş gibi bir de dolabın üstündeki aynaya baktım, ama aynı bedenle karşılaştım. Bu ben değildim, en uçuk ihtimalle aynanın bu tarafındaki birinin yerine geçtiysem bile o da benim yerime geçmiş olmalıydı. Bu da gece gördüğüm kâbuslardan bile beter bir kâbustu. Hakkında bir şey bilmediğim bir yerde mi kapana kısılmıştım bu kez? Peki ya yerime geçen bu adam orada işlerimi yapabilecek miydi? Dönsem bile Cappi kırık aynanın modelini yapmadığım için beni fırçalayacaktı…

Derken odanın kapısı açıldı ve içeri kırklarında bir kadın girdi. Diplerinde hafifçe siyah görünen ama kalanı sapsarı olan saçları ve dar bir elbisesi vardı.

“Emre hazır değil misin? Okula geç kalıyorsun oğlum hadi!”

Bir anne olmaktan uzak olan kadın belli ki Emre’nin annesiydi. Garip olan bu dili anlamamın şaşkınlığını atamadan üstüne bir de konuşabilmemin şaşkınlığı eklendi.

“Tamam, gidiyorum.”

“Neyin var senin? Bir garip bakıyorsun, rahatsız mısın?”

“Biraz.”

Yanıma gelip avuç içini alnıma dokundurdu kadın, sonra da gözlerini devirdi “Bir şeyin yok yine okula gitmemek için yapıyorsun bence.” Kolumdan tutup çekiştirdi beni, geniş bir koridordan geçtikten sonra süslü merdivenlerden indik. Bu geniş evin kapısından çıktıktan sonra adanın manzarasından bile güzel bir manzarayla karşılaştım. Yemyeşil bahçenin ardında çok güzel bir su birikintisi vardı. Göl müydü acaba? Çünkü karşı kıyısı da aynı şekilde yeşil bahçeler ve güzel evlerden bir sırayla süslenmişti. Bu manzarayı daha iyi görebilmek için bahçede birkaç adım attım.

“Arabana binmiyor musun Emre? Bir garipsin bugün.”

Arkamı döndüğümde arka arkaya iki büyük aracın öndekinin kapısını açmış beni beklediğini gördüm. Nasıl arabalardı bunlar böyle, arabaları atlar çekerdi benim bildiğim. Bunlar ise bir yığın parlak siyah metalden oluşan hantal şeylerdi.

“Ben bugün arabaya binmeyeceğim.”

“E, ben mi bırakayım seni yani?”

Bu yardımcı cevabın hemen üstüne atladım. “Evet.”

Arabanın diğer tarafında gittim ama kapısını açmak için biraz deneme yanılma yapmam gerekti. Kadın bu sırada da her zamanki gibi beni süzdü ve arabaya oturunca bana garip garip baktıktan sonra çalıştırdı.

Sanki ben manzarayı izleyeyim diye yolumuzun çoğu göl sandığım suyun kenarından oldu. Şimdi bunun geniş yataklı bir nehir olduğunu da düşünüyordum, gölse bile ince uzun bir göl olmalıydı. Her durumda çok güzeldi ama. Hiç görmediğim türde küçüklü büyüklü gemiler vardı üstünde. Ayrıca yol boyunca iki devasa köprünün altından geçtik. Hayatım boyunca görmediğim, hatta hayal bile edemeyeceğim büyüklükte köprülerdi ve üstlerinde az önce tanıştığım arabalar vızır vızırdı.

“Boğazı ilk kez görüyorsun herhalde oğlum.”

Buna ne cevap vereceğimi bilemedim. “Evet. Çok güzel.”

Araba yavaşlarken inanamıyormuş gibi baktı kadın bana. “Ay Emre, gerçekten bir garipsin bugün. Hadi in geç kalıyorum işe. Akşama düzelirsin umarım.”

Kapıyı açmakta yine biraz zorlansam da bir şekilde açıp indim ve arabanın uzaklaşmasını izledim. Ben dalmışken elimde bir el hissettim.

“Canım arıyorum arıyorum açmıyorsun?” çok güzel kokan uzun saçlı bir kız uzanıp yanağımı öptü. “Neden açmıyorsun?”

“Bilmem.” Gözünün üstünde, altında ve dudaklarında boyalar vardı. Kolunda göğsüne doğru bastırdığı kâğıt ve kitaplar tutuyordu. Diğer kolunda kocaman bir çanta, başının üstünde saçlarına takılmış kocaman, siyah camlı bir gözlük vardı.

“Ne demek bilmem? Almadın mı telefonunu yanına? Notların nerede?”

“Almadım hiçbirini. Evden boş çıktım.”

Kız bana annem olduğu muhtemel olan kadının arabadaki bakışlarının aynısı ile baktı. “İyi misin Emre? Bir şeye mi bozuksun, tavır mı yapıyorsun anlamadım ki?”

“Hayır, iyiyim,” dedim yarım yamalak gülümsemeye çalışırken.

Kız da sanki bundan emin olamıyormuş gibi bakarak, “İyi hadi derse gidelim o zaman,” dedi.

Neyse ki elimden tutuyordu, salon gibi geniş bir yere gelince elimi bırakıp bir sürü sandalyeden birine oturdu. Ben de yanına oturdum. Birkaç dakika sonra ön taraftan yaşça salondaki herkesten büyük görünen gri saçlı bir adam girdi ve girer girmez hiçbir şey anlamadığım bir şeyler anlatmaya başladı. Bir okul sınıfından daha büyük ve donanımlı gibi görünse de bu da bir tür sınıftı. Öğrencilerin bazıları kâğıtlarına bir şeyler karalıyor, bazıları masaların altında küçük aygıtlarda bir şeyler yapıyordu.

Öğretmen yaklaşık bir saat boyunca hiç susmadan konuştuktan sonra dersten çıkınca yanımdaki kız da suratsız bir şekilde “Dışarı çıkalım mı?” dedi. Bana sabahkinden daha temkinli yaklaşıyordu. Durumu olabildiğince kurtarmaya çalışmalıydım. “Olur.”

Çıktığımız bahçe evin bahçesinden bile daha güzeldi. Bu insanlar nasıl bir muhteşemliğin ortasında yaşıyorlardı böyle? Çimenlerin bittiği yerde iskele başlıyordu ve tamamen boğaza nazırdı. Çıktığımız binaysa kocamandı, aslında bu manzaraya biraz da hantal kaçıyordu. Bir danteldeki tütün lekesi gibiydi.

Yanımdaki kızın elinde gittim yine gitmemiz gereken yere. Başkaları bizi durdurup, sarılıp öptüler. Ve bir sohbet başladı. Ne hakkında konuştuklarını bilmediğim için sohbete giremiyordum. Kız da bana azarlarcasına bakıyor ve arada elimi sıkıyor, uyarıyordu.

“Şenliklerde Murat Dalkılıç gelecekmiş duydunuz mu?”

“Aaa açıklandı mı o? Başka kimler gelecekmiş?”

“Sertap Erener. 3D Parti falan da olacak. Bu sene baya iyi şenlikler.”

“Evet, sonunda 2012 yılında doğru düzgün şenlik yapabileceğiz.”

“Ne? 2012 yılı mı?” herkes dönüp şaşkın şaşkın bana baktı. “2012 yılında mıyız?”

“Ceren sevgilinin nesi var?” dedi uzun boylu yılışık herifin teki. Kızın adı buydu demek.

“Ne bileyim bu sabahtan beri bir garip. Canım, hangi yılda olduğumuzu biliyorsun herhalde?”

Demek aynı aynanın birkaç asır sonra olduğu bir noktaya gelmiştim. Ayna beni zamanda ileri atmıştı. Şimdi çok daha fazla korkuyordum. Sabahtan beri gördüğüm gariplikler yetmezmiş gibi ileri zamandaki bir dünyada ömrümü geçirecek olmak korkunçtu. Buradan hemen kurtulmalıydım. Ve kimseye bir şey hissettirmemeliydim. Acaba gerçek Emre diğer tarafta benim yerimdeyken durumu fark etmiş miydi? Belki de rüya gördüğünü sanıyordu. Neyse ki içimden ikna edici bir ses eğer ben dönersem onun da olması gerektiği yere döneceğini söylüyordu. Böylece her şey rayına oturacaktı.

“Şey ya, biraz rahatsız hissediyorum. Ceren, araban var mı?”

“Bilmiyor musun Emre, var tabi.”

“O zaman beni eve bırakır mısın?” bunu yalnızken sorsam daha iyi olacaktı sanırım. Kızı arkadaşlarının önünde küçük düşürmediğimi umuyordum.

“Ders var birazdan ama? Çok kötüysen bırakayım yine de.”

“Bırakırsan çok sevinirim.” Omuzlarını silkip diğerlerine veda ettikten sonra önden yürüdü. Ben de koşarak yetişip elini tuttum. Kızın hiçbir suçu yoktu, kalbini kırmak ve bu bedenin asıl sahibini ertesi gün zor bir durumda bırakmak istemiyordum. Bir başkasının benim kılığımda Editta’yı üzmesini hiç istemezdim doğrusu.

Sınıfa gidip çantasını aldıktan sonra binanın yol tarafındaki kapısından çıkıp arabaya bindik. Yol boyunca hiçbir şey konuşmadı. Ama yüzünden duruma canının sıkıldığı belliydi. Acaba şimdi ağlasa göz boyaları akar mı diye düşündüm istemeden.

Araba durduğunda hemen inmedim. “Özür dilerim Ceren. İyi uyuyamadım, sanırım o yüzden biraz garip davrandım,” dedim ve uzanıp yanağını öptüm. “Yarın telafi edeceğim.”

Gönlünü almış olacağım ki gülümsedi kız, “Konuşman bile bir garip ama affettim seni. Yarın görüşürüz canım.”

“Görüşürüz.”

Arabadan inip bahçe kapısını açtım ve koşarak evin kapısından içeri girdim. Kapıda bir kadın “Hoş geldiniz Emre Bey” dediyse de aldırış etmedim. Aceleyle merdivenleri tırmanıp sabah çıktığım odaya girdim. Aynanın önüne oturdum ama yüzeyi akışkan değildi. Önce çerçevesini sonra da arkasındaki tahtayı söküp yazılarını okumam gerekiyordu. Gümüş çerçevesini çıkarmayı denedim ama gücüm yetmedi. Atölyede elime geldiğinde çerçevesi genişletilmiş olduğunda rahatça açmıştım, şimdi ise bunu çıkarmam imkânsız gibi görünüyordu. Ne yapacağımı bilemeden aynada Emre olan bedenime baktım.

Şimdi o benim yerimde ne yapıyordu acaba? Muhtemelen başta şaşırmıştı, bir süre oyalandıktan sonra Cappi gelmiş olmalıydı. Aynanın kalıbını daha yapmadığı için ona kızacaktı. Söylene söylene kalıbı kendisi çıkaracak, çocuğun yüzüne bir de şaplak atacaktı belki. Sonra orijinal aynayı alıp limana götürecekti.

Bir dakika.

Limana götürecekti! Aynayı gemiye teslim edecekti! Bu durumda ben aynadan geçtiğimde gemiye çıkacaktım ve Murano’dan kurtulacaktım!

Az önce kapıda gördüğüm kadın kapıyı tıklatıp içeri girdi. “Erken döndünüz, iyi misiniz? Bir şeye ihtiyacınız var mı?”

“Hayır, teşekkür ederim.” Kadın kafasını salladı. Tam kapıyı kapatıp çıkıyorken aklıma bir fikir geldi ve durdurdum onu.

“Bir dakika! Aslında bir şey var. Bu aynanın çerçevesini çıkarmam gerekiyor. Çıkarabilecek birini çağırabilir miyiz?”

“Neden çıkaracaksınız ki onu?”

“Şey, ee… Arkasının nasıl olduğunu merak ediyorum da.” Aklıma gelen en iyi cevap buydu ama verebileceğim en kötü cevaptan bile yetersiz olabilirdi.

“Emre Bey antika o, sonra anneniz durumdan rahatsız olmasın? Neyse ben yine de bahçıvanı çağırayım. O yapabilir herhalde.”

Şaşkın şaşkın çıktı kadın odadan. Ben de heyecanımdan yerimde duramıyordum. Bu benim kaçış biletim olabilirdi. Birkaç dakika Venedik hayalleri kurduktan sonra yaşlı bir adam elinde bir takım alet edevatla odaya girdi ve bana soru soran bakışlarla baktı. Ben başımla onaylayıp aynayı işaret edince de önüne oturdu ve uğraşmaya başladı. Bana yıl gibi gelen yarım saatin ardından ayna parçalarına istediğim gibi ayrılmıştı.

Sevinçle, “Çok teşekkür ederim,” dedim ve aynanın önüne oturdum. Arkasını çevirdiğimde o yazıları görememe ihtimali içimi kemiriyordu, bu kadar basit olabilir miydi? Ama neyse ki gördüm aynı yazıları. Kapının kapanma sesiyle ikisinin de odadan çıktığını anladım ve anlamsız kelimeleri fısıldadım.

Bir şeyin ters gitmesinden korkarak aynayı çevirdim ve aynanın aynen atölyedeki gibi aktığını gördüm. Buraya geleli yaklaşık üç saat olmuş olmalıydı, bu da aynanın çoktan limana gitmiş olduğu anlamına geliyordu. Tereddüt etmeden dirseğime kadar aynanın içine soktum kolumu. O da itaatkâr bir biçimde beni içine aldı, harika duyguların egemen olduğu bir saniyeden kısa bir süre sonra tekrar çıkardı. Alacakaranlık bir odadaydım şimdi. Yavaşça ayağa kalktım ve zar zor seçtiğim kapıya benzeyen görüntünün yanına gittim. Tokmağı çevirdim ve kendimi bir güvertede buldum.

Murano arkamda git gide küçülüyordu ve ben denizin üstündeki bir gemideydim! Emre de odasına dönmüş olmalıydı. Bu durumda atölyedeki ben kaybolmuştu, ama kimin umurunda? Rahmetli annemin hatırına beni işe alan Cappi benim ortadan kaybolmama başta sinirlenir ama sonradan sevinirdi bile. Çok çok birilerini haberdar ederdi, ama beceriksiz bir ayna çırağının kaybolmasını kimse umursamazdı. Ben güvertede mis gibi deniz havasını içime çekerken Cappi’nin sinirden küplere bindiğinin hayali de zaten harika olan duygusal durumuma biraz daha neşe katıyordu.

San Michele Mezarlık Adasının etrafından dolaşıp limanda durduk. Gemi durur durmaz aynayı umursamadan aşağı atladım. Biri beni tutacak endişesiyle sürekli dönüp arkama bakarak şüpheli bir imaj çizmiş olduğumu düşünüyordum, ama tayfa sadece yükleri boşaltmakla ilgileniyor gibiydi. Nasılsa Murano’da gemiye adam almadıklarından eminlerdi.

Limandan Editta’nın evini bulmam mümkün olmuyordu. Önce San Marco Meydanına çıkmalıydım evi bulmak için. Zaten oklar hep meydanı gösteriyordu. Ama burası rüya gibi bir şehirdir, tabelalar eğer elinizde harita yoksa kaybolmanıza sebep olabilir. Çünkü her sokak meydana çıkar, bir sokakta birbirinin tam zıttı iki ok da aynı meydanı gösterebilir. Defalarca bu yollardan geçmiş olmama rağmen okların şaşırtmacası beni de hedef almış gibiydi. Sanırım saatlerce dolaştım. Deniz ulaşımına girişecek kadar vakit kaybetmek istemediğim için köprü bulamadığım noktalardan geri döndüm, kayboldum, tekrar tabelaları takip ettim…

Bir saati aşan bir zaman sonunda meydana vardığımda durdum ve derin derin soluklandım. Yüzlerce insan, kulak tırmalayan bir gürültü vardı meydanda. İşte ilk kez o zaman özgürlüğümün farkına vardım. O muhteşem ayna beni zincirlerimden arındırmış, belki de yıllar sürecek bir esaretten kurtarmıştı. Venedik’teydim işte artık! Bana bu kapının anahtarını kendi elleriyle Cappi’nin teslim edeceği kimin aklına gelirdi?

Suratımdaki sırıtışa mani olamadan bu kez adım gibi bildiğim sokaklarda yürüdüm. Büyük köprülerin birinden geçerken tekrar nefes aldım. Sonunda sevgilimin evinin önüne geldiğimde onu kolunda sepetle alış-verişten henüz dönmüş olarak buldum. Zarif vücudunu elbisenin üstünden bir de önlük sarıyordu. Saçlarını örmüş bir yanından bırakmıştı. Saatlerce onu seyretme dürtümü bastırarak avazım çıktığı kadar bağırdım.

“Editta!”

Şaşırarak arkasını döndü. Gözleri benimkilerle buluştuğu an şaşkınlığının eriyip akmasıyla beraber sepetini de elinden bıraktı. Şimdi sadece dudaklarıyla değil, sarı saçlarıyla, ela bakışlarıyla, incecik beliyle hatta zarif elleriyle de gülümsüyordu bana.

Sır” için 7 Yorum Var

  1. İşte kendini sonuna kadar okutmadan bırakmayan bir hikaye 🙂
    Elinize sağlık, mutlu son, aşk yine kazanmış.
    Daha önce de birkaç hikayenizi okudum. Kalitenin hiç düşmediğini görüyorum fakat bir eleştiriden ziyade beklentim olacak. Karakterlerinizin çocuksu bir saflığı var sanki. Yani belli ki Cappi iğrenç bir adam ama bana oldukça sempatik geldi 🙂
    Yazılarınızın devamını okumak dileğiyle…

    1. Karakter yaratma konusunda eksiklerim varmış evet. Elimde olmadan masalsı oluyor onlar. Öyle amaçlamıyorum, ama bir bakıyorum öyle olmuş. Kontrolümün dışında gelişiyorlar. Ama inan bana Cappi çok gıcık biri ^^

      Yorumun ve eleştirin için çok teşekkür ediyorum 🙂

  2. Öykünüzü çok beğendim. Sade bir üslup ve güzel bir kurgu. Ben, eğer üslup sadeyse, kurguda şahanelik isteyen okurlardan biriyim ve sizin öykünüz bunu gayet karşıladı.

    Ancak çocuksu saflık meselesine ben de katılıyorum. Ana karakterin geleceğe düştükten sonra yaşadığı yabancılığın anlatımı biraz yetersiz geldi bana. Çok daha büyük şaşkınlıklar, korkular, garipsemeler bekliyordum. Siz de kabul edersiniz ki, karakterin verdiği tepkilerin boyutu biraz küçüktü.

    Bunun haricinde söylenecek pek bir şey yok. Öykünüz gayet güzel olmuş, konusu bakımıyla da ilgimi çekti. Bundan sonraki öykülerinizi de okuyacağım sanırım.

    Tebrikler.

    1. Beğenmenize çok sevindim. Ben de tekrar okuduğumda geleceğe düşüş kısmının öykünün tamamına oranla biraz kısa kaldığını farkettim. Yani bir başkasının öyküsü olsaydı o bölümü biraz baştan savılmış diye eleştirirdim. Baştan savmadığımı bilsem de öyle göründüğü bir gerçek. Daha detaylı, daha uzun, daha özenli olmalıydı.

      Beğeniniz ve eleştiriniz için çok teşekkür ederim.

  3. Öncelikle şunu söylemek istiyorum, ilk öykünüzü Nisan seçkisinde okumuşum. O günden beri de takip ediyorum gelişiminizi ve şaşkınlıktan ağzım açıldıkça açılıyor. “Hanım”dan beri yazdığınız her yeni şey bir öncekinden çok daha iyi yazılmış bir öykü oluyor. Dahası, birbirinden bu kadar farklı öyküler deniyor ve başarıyor olmanız apayrı takdire şayan. Buna tanık oluyor olmak çok güzel. Her seferinde yüzümde bir gülümsemeyle bitiriyorum hikayelerinizi. En başından söylüyorum, kaleminize sağlık.

    Bir şeyi merak ediyorum tıp okuduğunuz için: Acaba hikayeciliği, ya da edebiyatı ne kadar ciddi düşünüyorsunuz? Bir hobi gibi mi, bir amaç gibi mi? Nedir sizin için? Gerçekten merak ediyorum bu sorunun cevabını; zira eğer bir hobiden fazlası olarak görüyorsanız öykücülükte çok başarılı olacağınızı düşünüyorum. Romanlar için bir şey diyemem; çünkü o kadar uzun soluklu bir denemenizi okumadım; ama kesinlikle harika bir öykücü olabilirsiniz diye düşünüyorum.

    Gelelim bu öyküye özel yorumlara. Sanıyorum ki şimdiye kadar en sevdiğim öykünüz bu oldu… diyordum ki Metrobüs’lü öykünüz geldi aklıma. Yok, en sevdiğim öykü o; ama bu da ikincisi.

    Zannediyorum ki sağlam bir araştırma yapılmış öykü için. Gerek ada ve Venedik, gerek dönemin koşulları, ve özellikle de “aynacılık!” belli ediyor bunu. Şahsen, öykülerde böyle hiç merak etmediğim işlerin, mesleklerin vs. inceliklerinin anlatılmasını hep çok beğenmişimdir. O kadar hoşuma gider ki okuduğum / izlediğim şeylerde bir şeylerin yapılışının anlatılması. Karakterimiz de aynayla ilgilenirken geçen o 1-2 paragrafta nasıl mutlu oldum anlatamam. Uzasın da uzasın istedim. Uzamalı diye söylemiyorum bunu. Bazı insanlar da tam aksine sıkılacaklardır bundan; ama ben uzun uzun anlatılsın bana bir aynanın nasıl yapıldığı istedim.

    Adamımızın aynadan hops diye günümüze gelmesini hiç beklemiyordum. Çok şaşırdım; ama çok da hoşuma gitti. Şaşırtılınca mutlu oluyorum. Öte yandan sizin de söylediğiniz gibi günümüzde geçen zamanlarda karakterin iç dünyasına daha çok bakmak gerekiyormuş gibi geldi. O şaşkınlık, korku, panik, alışamama vs. hele hele birinci tekil şahıstan yazarken bize daha çok sunulmalıydı. İlla daha uzun yazılmalıydı demiyorum; ama birkaç paragraf, belki aralara serpiştirilmiş birkaç cümle bize karakterimizin tam o sırada deneyimlediklerini anlatsaydı çok daha sağlam olurdu bana kalırsa.

    Ana karakterimiz ve Cappi sağlam yaratılmış karakterlerdi bence. Öte yandan keşke adları tam tersi olsaymış dedim; çünkü daha öykünün en başında nerdeyiz ne oluyor derken ilk duyduğumuz ad Cappi oldu ve o kadar güzel bir ad ki şu anda bunları yazarken öykü içinde aklımda kalan (Emre dışında) tek ad oldu, ve dönüp diğer adlar neydi diye bakmadım bu yorumu unutmayayım diye.

    Bu adadan çıkamama muhabbettinin gerçek olup olmadığını da merak ettim bu arada?

    Bir de öykünün sonunu kişisel olarak beğenmedim. Yazımıyla ilgili bir sorun yoktu, gayet de güzeldi; ama ben resmen istedim/bekledim ki aynaya ikinci kez girdiğinde bu sefer de 2600 gibi bir yılda bulsun kendisini ve öyle bitsin.

    Sevgilisiyle ilgili (ne olduğunu bilmesem de) bir şeyler daha görebilirmişiz dedim; çünkü o sevgilisine kavuşmak için can atarken ben sevgilisiyle kavuşsun diye can atmıyordum. Bir şekilde sevgiliyi ve ona olan aşkını daha çok alabilmek isterdim diyeyim.

    Günümüzlü kısımlarda özellikle en baştaki diyaloglar çok kafa karıştırıcıydı benim için. Emre, arabana binmiyor musun, ben bırakayım vs. derken Emre’nin tam yaşını da bilemeyince “Ne olmuş servis mi var? Lise mi? Üniversite mi? Zengin mi bunlar neler oluyor?” diye bir kafa karışıklığı yaşadım. Öte yandan eş zamanlı olarak karakterimizin de beyni benim gibi yandığı için hiç sorun değil bence bu.

    Son olarak da 3 çok küçük şeyle ilgili not almışım. Hemen onları diyeyim:

    1. Başlarda bir yerde ana karakterimiz “rahmetli annem” diyor; fakat bulunduğu yer ve zamanda “rahmet” sözcüğünü kullanması mantıksız geldi bana; zira yamulmuyorsam İslam’la bağdaşık bir sözcük.
    2. Bir yerde bir cümle bitirip sonraki cümleye (noktadan sonra) “fakat” ile başlamışsın; ama noktalı virgüllük bir cümleymiş gibi duruyordu. TDK’nın son durumu ne oldu bağlaç sözcüklerle cümle başlatmanın yanlış olması hakkında.
    3. Günümüzde geçen kısımda arkadaşlarla otururken “sonunda 2012 yılında doğru düzgün bir şenlik” gibi bir repliği vardı birinin. Hangi tarihte olduğunu belirtmek için çok göze parmak geldi bana. Eline bir broşür tutuşturabilirlermiş “2012 Bahar Şenliği Heey!” falan gibi; ya da ne bileyim, başka bir şey.

    Dediğim gibi bunlar çok küçük şeyler tabii; hiçbir şekilde öykünün güzelliğini, bütünlüğünü bozan şeyler değil. Bambaşka bir tarih, bambaşka bir coğrafya, erkek bir karakter… bunların hepsini çok güzel işlemişsin ve özellikle ana karakterimiz ve Cappi çok güzel yaratılmışlar. Artık her seferinde bir sonraki öykünü heyecanla bekler oldum.

    Bir de sürekli yorumlarıma “siz” diye başlayıp “sen” diye bitiriyorum. Yazarken ucu kaçıyor bir noktada. Kusuruma bakmayınız.

    Kalemin(iz)e sağlık.

  4. Selamlar Galaxie;

    İlk önce şunu söylemezsem çatlarım; öykünü çok ama çok beğendim. Daha ilk satırlarından itibaren beni kendine bağlamayı ve sonun akadar okutmayı başardı. Ayna yapımıyla ilgili kısmı çok beğendim ben de. İlk başlardaki kısımsa bana ilk Karayip Korsanları filmini anımsattı. Hani William’ın kılıç yapımcısı olduğu ama sarhoş bir ustayla uğraştığı kısımları… Bu da okurken bir kat daha fazla keyif almama neden oldu.

    Maxim’in aynanın içinden geleceğe geçmesi, hele hele bizim zamanımıza gelmesiyse beni en çok şaşırtan ve hiç beklemediğim kısımdı şüphesiz. Boğaz’a ve (yanılmıyorsam) Mimar Sinan Üniversitesine yaptığınız üstü kapalı göndermeleri de ayrı sevdim. En çok da LYJanz esprisine güldüm 🙂 Son kısımda kahramanımız sevgilisinden bir tokat yiyecek mi acaba diye merak ettim bir ana fakat neyse ki öyle olmadı. Şanslı çocukmuş Maxim…

    Kısacası, ilk başta da belirttiğim gibi çok beğendim efendim. Kaleminize ve hayalgücünüze sağlık.

  5. Kesinlikle mükemmel yazıyorsun. Sonuna kadar büyük bir merakla okudum. Ve bayıldım. Gerçektende tek kelimeyle muhteşem. Ben öyle kolay kolay öykülere muhteşem demem. Her türlü öyküyü okurum. ama içlerinden çok az beğendiğimi çıkar. Ve sizin hikayenize bayıldım. Gerçekten harika yazmışınız. Yazma da yeteneklisiniz 🙂
    Ellerinize yüreğinize düşünen beyninize kaleminize sağlık. Gerçekten de harikaydı

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *