Öykü

Andaç

ilham alınan eser

Hannibal Lecter

— Uzunluğu mazur gör.

— Her zaman size ayıracak vaktim var. Eski arkadaşları pek sık göremiyor insan. Lakin bu uzun cevabına rağmen sorduğum soruyu yanıtsız bıraktığını fark edebildin mi? Örüntü tanıma yeteneği insana avantaj sağlar. Ancak bu avantajların bir bedeli vardır. Hepimiz bu meziyetin avantajlarına odaklanmaya adapte olduk. Bu nedenle kusurları görmezden gelip kendi gerçeğimize uyduruyoruz. En son ne zaman uyudun?

* * *

Tıkırtı sesleri… Doldurmuş odayı. Devam ediyor, kesiliyor, devam ediyor. Loş ışık aydınlatıyor çıplak duvarları. Retro tarzı klavye, aşınmış tuşları, çalışıyor durmadan. Hâlbuki bu tuş sevdası olmasa endişelenmesi de gerekmeyecekti. Çürüme. Hafif ruhsuz bir daire diye düşündü Mahir burası. Hani güzeldi güzel olmasına da kişiliği, bir rengi yoktu buranın. Niye böyle diye sormadı Mahir. Yerine getiriyordu görevini. Keyfini kaçıracak bir yanı da yoktu pek. Kâfi. En son kaç yıl önce dekore ettiğini hatırlamıyordu Mahir. Temizlik esnasında eşyaların yerini değiştirdiği olurdu lakin konfor için yapardı bunu. Zaten pek de eşyası yoktu. Hediyeliklerden, fotoğraflardan, cafcaflı süslerden oldum olası hazzetmezdi. Düşündü Mahir. Hep böyle miydi? Şans. Gaipten ilham gelmiş, dört dörtlük bir senaryo yazmıştı. Hatta o meşhur senaryosu eski önemini kaybeden Hollywood’u bir müddet kalkındıracak kadar iyi gişe yapmıştı, değil mi? O zamanlar farklıydı sanki. Bir anlık şevkle gidip koca bir Hollywood evi aldı. Haftalarca parti verdi evinde. Gerekli gereksiz, ucuz pahalı ne varsa doldurdu içine. “Tamam, kabul, biraz farklıydım o günler.” dedi Mahir. Ünlü ünsüz herkes yüzüne gülüyor, ne kadar harika bir iş başardığını söyleyip onu övüyor ve gelecekteki projelerini dinlemek için can atıyordu. Başarılarının devamının geleceğinden o kadar emindi ki Mahir, birkaç ufak çaplı dizi teklifini geri çevirivermişti. Lakin evdeki hesap çarşıya uymadı pek. Gözü karaydı. Ne kadar borca batmıştı Mahir? Bu borçlar onun Amerikan rüyasını bitiriverdi. Bir daha satabileceği bir senaryo yazamadı. Bir anda şişen şöhreti yine bir anda sönüverdi. Gözünün içine bakıp onu öven, cesaretlendiren insanlardan nefret etti. Gelmediler bir daha. Gelselerdi hazırdı bir çift lafları. Mahir bazen hasretle anardı o günleri. Bazen de aklına gelmesin, söver sayardı hemen. “Bir değişiktim o zamanlar…” dedi. Bildiği tek şeyi yaptı Mahir. Hep yazdı, hep yazdı.

Aklına dolan düşünceler alıkoydu Mahir’i işinden. Bir müddet bakışlarını yerdeki peynir parçasına odakladı. Sinek, böcek yoktu üstünde. Sahi, bir sineği en son ne zaman görmüştü? Kafasını dağıtınca denedi tekrar. Olmadı. İç geçirerek kalktı sandalyesinden. Az ilerideki tartıya çıktı. Ekşidi yüzü. Dillendirmedi duygularını ama belli ki aldığı kilolar canını sıkıyordu. Lavaboya yürüdü usulca. Yüzünü yıkadı. Kafasını salladı. Aynaya baktı ama odaklanamadı. Yılların eskittiği, sarkıttığı yüzüne baktı, bir yabancı gibi. İçine belli belirsiz bir hüzün vurdu. O zamanlar dedi, o zamanlar ne kadar-

— O da ne?

Tepeden tırnağa titredi. İçine acayip bir korku çöktü. Lavabodan ayrıldı. Odanın içinde birkaç volta atıp geri döndü. Çekinerek yaklaştı aynaya. Sobaya dokununca yanacağından korkan çocuklar gibi. Baktı tekrar. Yine o tombul yüz. Geriledi düşünmek için. Öylece dikildi, bekledi bir süre. Gülümsedi hafiften. Çok yoruyordu kendini. Öyle olmalıydı. Ürkek adımlarla ilerledi sandalyesine. Yazmaya devam etti.

Pek fazla yazamadı Mahir. Dikkati başka yere kaydı. Aşağılara. Çavuş uyanmış. Bir acayiplik var bugün dedi. Kapattı çalışmasını. Bildiği bir porno sitesini tuşladı. Gözleri ilgisini çekecek bir video ararken yaslandı arkasına. Bakışları hafiften sol üst tarafa kaymaya başladı. Neden o tarafa bakmak istiyordu? Pek ona göre bir şey yoktu o köşede. Ancak başka tarafa bakmak istese de olmuyordu. O taraftaki bir mıknatıs tüm dikkatini çekiyordu. Mahir odaklandı. Derine indi. Zihnine bir takım duygular dolmaya başladı. Garip. Hani sanki, sanki Mahir-

— O da ne?

Yine mi? Aynı görüntü. Çakıverdi zihninde. Bu sefer az daha uzun sürdü sanki. Ne gördü Mahir? Düşündü. Gerildi damarları. Bir ağrı saplandı şakaklarına. Uyuştu ensesi. Ne gördü Mahir? Yoksa o kadın…

Bir anda kalktı ayağa. Daireler çizerek dolaştı odada. Bir şarkı tutturdu. Tüm o rahatsız edici hisler çöktü üstüne. Annesinin sesi geldi kulaklarına.

— Yok bir şey. Şimdi geçer. Şimdi geçer…

Geçmedi. Bütün gece dolandı durdu evin içinde, hafif bir titremeyle. Önce film seyretmeyi denedi. Sonra kitap okudu. En son bulmaca çözdü. Ama bu his her defasında alıkoydu Mahir’i.

Mavi, Kırmızı. Cama doğru ilerledi. O tanıdık manzara. Polis dronları sokağın aşağısını çevirmeye başlamış. Olay yeri robotları köşeden dönüyor. Görmek zor buradan. Ama aynı yer, öyle değil mi? Galiba… Yapacak bir şey yok dedi Mahir. Kurtulmak gerek. Dışarı çıkmak üzere giyinmeye karar verdi.

* * *

— Şimdi de psikoloğum mu oldun?

— Birinin arkadaşı için endişelenmesi doğal değil mi? Profesyonel endişemin yanında masum bir soruydu bu.

— Sen işine bak. Profil?

* * *

Dedektif Cliff homurdana homurdana olay yerinde dolanıyordu. Robotlara bağırıp çağırıyor ve elindeki listeyi işaretliyordu. Az evvel kahve getirmesini istediği robot daha yerinden kıpırdamamıştı. İçinden söve söve robotu tekmeledi. Yeni uyandığında hep asabi olurdu. Ancak bu öfkesinin daha başka bir sebebi de vardı. Mesaisi bitmeden komiser onu odasına çağırmış –tatlı uykusundan uyandırmış- ve yapmadığı bir şey için onu suçlamıştı. Tamam, robotlara kötü davrandığı olurdu ama komiserin gösterdiği robotu hiç görmemişti. Adım çıkmış dokuza inmez sekize dedi. Maaş kesintisine hay hay. Ama gece nöbeti de ne oluyor? Adı batasıca herif…

— Dedektif.

Dönüp bakmadı. Tekmelemeyi bırakıp listeye gömüldü. Ses tekrar etti.

— Dedektif?

Dron’un şarjının bittiğini gördü. Söve söve arabasına gidip bir batarya aldı.

— Dedektif!

— Ne var?

Mahir ürktü. Cevap epey sert ve yüksekti. Konuşup konuşmamakta tereddüt etti. Belki de geri dönse daha iyi olacaktı. Ancak belli ki sorusunu cevapsız bırakması adamı daha da sinirlendiriyordu.

— Size yardım edebileceğimi düşünüyorum.

Cliff bir süre hareketsiz kaldı. Biraz düşündü. Sonra ani bir hareketle dönüp arabadan bir tablet aldı. Mahir’in eline tutuşturdu.

— Buradaki soruları yanıtla. Sonra tableti şu kutunun üstüne bırak. Sakın bandı geçme.

Dedektif bunları söylerken yüzüne bile bakmadı. Mahir yavaşça köşedeki merdivene oturdu. Bir süre düşündü. Vazgeçmek için daha bir şansı vardı. Bir anda ensesi karıncalandı. O his. Hızlıca soruları yanıtlamaya başladı.

* * *

— Belirli bir düzeni olduğunu sanmıyorum. İkinci kurbandaki bazı detaylar oldukça zorlama görünüyor. Sanki bağlantı kurabilmemiz için özellikle yerleştirilmiş gibi. Bu bakımdan polislere takıntılı olduğu sonucuna varıyorum. Zaman ile bir sorunun var mı?

— Zaman mı?

— Bir işle meşgul olduğun esnada zaman kavramını unutup kendini başka bir şey yaparken bulduğun oldu mu?

* * *

Cliff’in kafası masasındaki evrakların arasına düşmüş, kestiriyordu. Rüyasında sisli bir köydeydi. Oldukça eski tarz bir köy ama bakımlıydı yolları, duvarları, evleri. Her yere bir huzur çökmüş, çıt ses çıkmıyordu. Güzel bir yerdi burası ancak bir acayipti. Sis yer yer kızıla çalıyor, bazen de metal grisi gibi parlıyordu. Issız. Bir ses duydu uzaktan. Ancak bu ortamın huzurunu pek bozamadı. Yükseldi ses. Tekrar tekrar. Yapay bir sesti bu. Robotik. Sis yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ne diyordu bu ses? Tanıdık bir şey… Ne rahatsız edici. Kes sesini!

— Cliff!

Dedektif telaşla başını kaldırdı. Kafasını duvara çarptı. Başını okşayarak okkalı bir küfür savurdu. Yanından bir öksürük.

— Onu çağırdın mı?

— Kimi?

— Mahir Galle’yi diyorum, çağırdın mı?

— O da kim?

Ses yükseldi.

— Ne demek kim? Dün tanık formu doldurttuğun adamı hatırlamıyor musun?

Düşündü Cliff.

— Ha evet. Ne olmuş ona?

— Okumadın bile, değil mi? Al oku. Sonra buraya çağır.

Dedektif tableti aldı. Okumaya başladı. Aniden kaşları çatıldı.

* * *

Mahir karakola vardığında saat beşi geçiyordu. Hava kararmaya başlamış. Kol saatine dokundu, bip sesi. Otomatik sıra numarasını aldı ve bekleme salonuna oturdu. Önünde epey kişi vardı. Beklemekten nefret ederdi Mahir. Orada burada öyle çok zaman akıp gidiyor ki insanların kısacık ömründe yaşama yer kalmıyor. Oysa bu kadar zamanda ne güzel şeyler yapardı insan. İki bin kelime yazabilir, otuz sayfa kitap okuyabilir, sağlığına vakit ayı-

Kapı sertçe açıldı. Dedektif Cliff odayı şöyle bir süzdü. Ardından Mahir’i eliyle içeri çağırdı. Birkaç dakika karşılıklı oturdular. Sessizliği bozan dedektif oldu.

— Mahir Bey. Bu kadar çok şey gördüğünüz halde neden polisi aramadınız?

— Görmedim.

— Ne demek görmedim?

— Yani gördüm ama gözlerimle görmedim.

Cliff arkasına yaslandı. Duyduklarına anlam vermeye çalışıyormuş gibi bir süre merakla Mahir’in yüzüne baktı.

— Söylediklerinizin kulağa nasıl geldiğini anlıyorsunuz değil mi?

— Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Evimde otururken bir anda bir görüntü belirdi önümde. Sonra bu sahneyi daha önce görüp unutmuşum gibi bir his geldi. Sanki bir anı gibiydi hani. Düşündükçe detaylar ortaya çıkmaya başladı.

— Normalde böyle konuşan birini kâle almazdım ancak daha bugün ortaya çıkan bazı delilleri dün geceden belirtmişsiniz. Örneğin bıçak yaralarının dışarıdan değil de içeriden açılmış olduğunu cinayeti görmeden bilmeniz imkânsız. Ayrıca kadının porno yıldızı olduğunu nereden bilebilirsiniz? Yüzü tanınmaz haldeydi. Bu yüzden bana doğruyu söylemeniz çok önemli. Yoksa suçlu duruma düşebilirsiniz.

— Doğruyu söylüyorum. Belki de gördüm ama sonradan unuttum. Bilmiyorum. Kafam karışık.

— Peki, o gördüğünüz vizyonlarda katili görebildiniz mi?

— Yalnızca arkadan. Çok uzak ve karanlıktı. Size yardımcı olabilecek bir bilgi veremem. Ancak olay yerini görmeme izin verirseniz…

— Evet, devam et.

— İçimden bir his, olay yerini görürsem başka şeyler de hatırlayacağımı söylüyor.

Cliff kalktı. Odanın içinde gezindi biraz. Düşündü. Adam belli ki deliydi. Deli değilse daha beter, o zaman profesyonel yalancı olsa gerekti. İyi de neden yalan söylesin? Cinayetle alakası varsa neden gelip form doldursun? İtiraf da etmiyor. O zaman… O zaman yalancı olamaz. Öyleyse nasıl bildi? Yardımı dokunur mu acaba?

— Gel benimle.

Birlikte kriminal inceleme odasına girdiler.

— Dosya numarası 9947551. Açıl.

Hologram açıldı. Oval odayı kapladı. Suç mahalli en ince ayrıntısına kadar modellenmiş, tüm dehşetiyle önlerinde uzanıyordu. Mahir’in ensesi uyuşmaya başladı. Şakaklarına ağrı girdi. Kapattı gözlerini. Karanlıkta bir şeyler kıpırdadı. Renksiz noktalar renklenmeye başladı. Birleşti. Ayrıldı. Görüntü yavaş yavaş anlam kazanmaya başladı. Hızlıydı ama alıştı Mahir. Bu bildiği türden bir görüntüydü. Yalnızca renkler acayipti. Bir de sanki her şey bir telaş içindeydi. Bir el gördü. Avucunu açtı. İçinde kapsüller vardı. Bir, iki, üç… Tam yedi tane. O. Yine o kadın. Hortum. Burnunda. Fokurtu sesleri. Kapsüller. Kayıyor. Gözler. Gözleri. Aman yarabbi! O gözler-

— Katil erkek. Bir seksen boylarında. Beyaz.

O kadar hızlı söyledi ki Mahir bunları, Cliff ürkerek geri çekildi. Sonra söylediklerini tekrar ettirdi. Nefes nefese kaldı Mahir. O his. Yine.

— Yine oldu.

Yine oldu dedi Mahir. Sesli söylediğini fark edemedi bunu. Odadaki iki adam ona bakakaldı.

— Ne oldu?

— Dedektif Cliff. Yine cinayet. Muhtemelen aynı katil.

Mahir şaşırdı. Onu göz ucuyla süzen iki adam bir süre öylece dikildi.

— Gel Mahir. Gidiyoruz.

* * *

Duygusuzca baktı Mahir. Oysa dedektif bile tereddüt etti. Ama tanıdıktı bu sahne Mahir’e. Nerede görmüştü bunu? Sanki çok eski zamanlarda. Çocuk muydu o günler. Belki daha bebekti. Nasıl hatırlamaz? Allah kahretsin! Yine başladı. Nefesi hızlanıyor. Kalbi çarpıyor. Kapa gözünü Mahir. O uyuşukluk. Ses. Ne sesi? Motor gibi, ama değil. Daha tanıdık. Şekiller kayıyor. Bu. Evet evet, işte bu. Kıyma makinesi. Önce bir bacak giriyor. Yavaş yavaş, parçalara ayrılıyor. Makinenin sesi değişiyor. Yine o el. Sonra diğer bacak. Dikkatlice yarılmış. Boydan boya. Arınmış kemiklerden. Kollar, gövde parça parça. Kafası. Ne kadar çok uğraşmış. Etleri özenle sıyrılmış. O da ne? Burun. Burnu nerede? Makinede değil. Burun nerede? Yine o kapsüller. Bağırsağa, bağırsaktan yapılmış kılıfa özenle dolduruyor kıymayı. Kanlı eller. Yavaş yavaş. Yoğura yoğura. Kemikleri yerleştirmiş kılıfa. Belli. Çok özenmiş. Bu duygu. Keyif. Sanatsal bir keyif. İnsanın belli başlı yerlerine dokunuyor. Ah, ne kadar da güzel! Bakın! Yaptığıma bakın! Kapsüller bu sefer altı tane. Kıymadan insan. Şaheser tamamlandı. Düğme. Yine o ses. Kapsüller açılıyor, içerden. Altı delik. Karında. Altı bıçak izi. Yoksa bu-

— Bir saat.

Cliff bayılacakmış gibi duran adama baktı. Yüzü solmuş, terden sırılsıklam olmuştu. Bir süre ne yapacağını bilemeden ona baktı. Koluna girdi.

— Otur şöyle. Ne saati?

— Geri sayıyor. Katil. Her gün birini öldürecek. Onu yakalamak için beş günümüz var. Yoksa kaybolur. Bir daha göremeyiz. Bu… Davet. Açık davet!

— Anladım galiba.

Bakışları hiç de anlamış gibi değildi.

— Eve git kafanı topla biraz. Sonra şu psikiyatriste git.

Bir kartvizit uzattı Cliff.

— Neden?

— Bize yardım ediyor. Ona senden bahsedeceğim. Bildiklerini anlat. Bu bir seri katilse profil çıkartmamız lazım. Büronun işe karışmasını istemem. Kendimiz çözmeliyiz. Yoksa işler uzar. Saat on bire doğru karakola gel. Senden tüm ayrıntıları dinleyip ifade almam lazım.

Mahir, dedektifin yüzündeki bir anlık kasılmayı görmezden gelemedi. Dudaklarında bir anlık alaycı bir çizgi oluştu. Ama doğru söylüyordu Dedektif. Beş günleri varsa her türlü yardımı kabul etmeleri gerekecekti. Bir dakika. Beş günleri varsa? Bizim beş günümüz varsa? Bizim? Nasıl da kendini kaptırdı Mahir birden? Ona ne oluyor ki? Ben kimim dedi Mahir. Yardım etmeye karar verdi. Geri dönmedi bu kararından. Anlattı bildiklerini. Daha ne? Ne yapabilirdi ki başka. Teknoloji gelişmiş. Cezasız suç kalmıyor artık. Katili yakaladıklarında o da görecekti elbet. Sonra bu görüntülerin nereden geldiğini anlayacaktı. Neden bu kadar önemliydi bu? Neden anlamak istiyordu? Bir şey, canını çok sıkıyordu. Hani görüntüler, anıya benzeyen şeyler değil de o his. Ensesinden başlayan o bilindik his. Yok dedi. Yok yok, bırakamam öylece. Ya bulamazlarsa. Ya hep bu hisle yaşarsam? Ölene kadar merakımdan çatlarsam? Bu merak niye? Bilmem. O zaman öğrenmek gerek. Kartvizite baktı. Bu isim. Bir süre gözlerini yukarı kaydırdı. Düşündü. Evet, o. Arkadaşım. Üniversiteden arkadaşım. Eh, onu görmek güzel olacak.

— Tamam dedektif. Öyle olsun. Geleceğim.

* * *

— Meşgulken zaman akıp gidiyor. Normal değil mi bu? Her insan böyle. Katilin bir seksen boylarında, beyaz tenli, kumral kısa saç kesimli biri olduğunu söyledim. Bu bilgiler sana yardımcı olmuyor mu?

— Olabilirdi, şayet doğru olsaydı.

— Nasıl yani?

— Mahir. Seni severim. Eskiden de sana değer verirdim. Ancak o zamanlar daha bir farklıydın. Değişmiş gördüm seni. Eskiden olsa böyle şeyleri kafana takmazdın. Örüntü tanıma yeteneği. Gözünün önünde noktalar uçuyor ve zihnin onları anlamlı kalıplara uydurmaya çalışıyor. Zaten bildiği, direkt olarak etkilenmediği ama bilinçaltında bir şeyleri değiştirecek güce sahip görüntülerle ilişkilendiriyor. Cinayet anını yeniden yaşaman da empati yeteneğinin bir ürünü. Katile empati duyuyorsun. Bu yetenek sende diğer insanlardan daha güçlü. Garip. Yanlış hatırlamıyorsam eskiden kendinden başkasını düşünmezdin. Yine eskiden sorsalar, Mahir devlet geçim maaşıyla yaşayacak adam değil derdim.

— Öyle mi bay çokbilmiş? Sen hiç değişmemişsin. Eskiden de böyleydin. Söyle bakalım. O zaman kimsenin bilemeyeceği şeyleri nerden biliyorum?

— Zamanla ilgili sorunun olup olmadığını bunun için sordum. Bir çözülme yaşıyor olabilirsin. Genellikle bu durum uyurgezerlikle birlikte görülür. Uyku sorusu da bunun içindi. Sadece seni incelemiyorum. Verdiğin bilgileri profil yaratırken ne denli dikkate alabileceğimi test ediyorum. Üstüne alınma. Bana açık olursan daha çok yardımcı olabilirim.

— Evet! Kendimi çok yorduğumda bazen gözümü başka bir yerde açıyorum, ama hep evin içinde oluyorum. Sanki aradaki zaman bir anda uçuvermiş gibi. Ama uyku sorunum yok.

Biraz düşündü Mahir. Bakışlarını yere indirdi. Sakinleşti. Sonra uysal, hüzünlü bir sesle sordu.

— Sorunum, ciddi mi?

— Üstesinden gelemeyeceğimiz bir şey değil. Bu zaman atlamalarında dışarı çıkmış olabilirsin. Belki bu esnada cinayete dair bir şeyler gördün ve zihnin bu çıkarımları yaptı. Dedektif saat on birde çağırmış seni. Gidebilirsin. Sohbete sonra devam ederiz.

— On bir mi?

* * *

Mahir nefes nefese uyandı. Yeniden. Bu sefer yerdeydi. Kapı girişi. Bir rüya görmüştü sanki ama ne görmüştü? Dün de böyle uyandı. Ondan önceki gün de. Son olaylar etkilemiş olsa gerek. Ama hangisi? Arkadaşının söylediği şeyler mi? Yoksa gördüğü cinayetler mi? Keçileri kaçırıyor muydu yoksa? Üçüncüsü pek bir esrarengizdi. Adamın derisi boynuna kadar yüzülüp ip ip büzülmüştü. Boynundan aşağı sarkan püsküllü bir şal gibi. Beş delik. Dördüncünün ise herhangi bir sanatsal yanı yoktu. Tecavüz edilmiş, vahşice katledilmişti. Katil sanki bu küçücük çocuğa kırk yıldır kin beslemiş de bir gecede tüm hıncını çıkarmış gibiydi. Dört delik. Arkadaşı bile şaşırdı duruma. Kurbanlar arasında yoktu ilişki. Ne yöntem belliydi ne de düzen. Doktor profil yaratamayınca Cliff sinirlenip büroyu aradı. Aradı aramasına da oradan da haber çıkmadı. Beşincisi çok garipti. Kurbanın tüm bedeni jel haline getirilip dikdörtgen bir kalıba dökülmüş. Bunu nasıl becerdiğin bilen çıkmadı henüz. Üç delik.

Gün ağarmamış daha. Mahir usulca kalktı. Mutfağa yöneldi. Musluğu açtı, bir bardak su içti. Musluğu kapatacakken gözüne bir şey takıldı. Muslukta bir parlama. Belli belirsiz. Biraz düşündü. Bir şey gelmedi aklına. Döndü, uyumaya gitti.

* * *

— Ne görüyorsun?

— Hiçbir şey.

On dakikadır dikiliyordu Mahir. Gelmedi o his. Gözünün önünde uçuşanlar da yoktu. Cliff yine ters tarafından kalkmış, bağırıp çağırıyordu. Mahir’in öylece dikilmesi iyice sinirini bozdu.

— Biraz ara versem iyi olacak sanırım.

İstemsizce başını salladı dedektif. Mahir döndü. Biraz yürüyüp kafasını dağıtsa mıydı? Birkaç adım attı. O… Bir şey. Duvarın köşesinde. Ne o? Bir şey yok ki orada. Yok, evet. Ama niye yok?

— Dedektif, buradaki delili kaldırdınız mı?

— Geldiğimde orada bir şey yoktu? Ne oldu?

— Sanki, burada eksik bir şey var gibi.

— Robot kayıtlarına bakayım, belki bir hata vardır.

— Robot? Hangi robot?

Hızlıca kafasını çevirdi Mahir. Gözleri bir şey arıyordu. Ama ne? Robot. Hareketsiz robot. Ne yapıyor orada.

— Dedektif şuradaki robot niye hareket etmiyor?

— Bozukmuş. Dronlar geldiğinde buradaymış. Servise çekilecek.

— Nerede duruyormuş?

— Bakalım.

Tableti alıp kayıtlara girdi dedektif. Bir süre inceledi. İstediği dosya açılmadı. Sertçe birkaç kez vurdu. Yine olmadı. Attı bir köşeye. Başka bir tablet aldı. Baktı. Kaşları çatıldı.

— O köşede.

Yaklaştı Mahir. Parlama. O metalik parlama. Dokundu robota. O his. Garip. Ne bu? Yine geliyor. Uyuştu ensesi. Ama farklı bu sefer. Ne farklı? Lanet olsun! Bu… Nasıl olur? Geriye attı kendini. Düştü olduğu yere. Gözünden bir yaş damladı. Kalktı. Koşmaya başladı.

— Hey, nereye gidiyorsun? Allah’ın delisi!

Kaç Mahir? Nereye kaçıyorsun? Buradayım. Bak yüzüme! Bak. Noktalar birleşiyor. Robot. Nereden bulduk onu? Hatırladın mı? Kanlar. İki delik. Kapsül. Eller. Beyaz, tombul eller. Kanlı eller.

* * *

— Ne gördün?

— Cinayeti gördüm. Nasıl olduğunu.

— Olaya vakıf değilim. Anlatır mısın? Nasıl olmuş?

— Siyah adam, otuz yaşlarında. Her yeri delinmiş. Deliklerden bakır teller geçirmiş. Üstüne bir toz serpilmiş. Elektriğe verilince lamba gibi parlamış. Bıçak yaralarını ayırt etmek zor olmuş.

— Gördüğün kişi kimdi?

— Bendim. Cinayeti işleyen kişi bendim. Yani öyle gördüm.

— Empati yeteneği bazen can sıkıcı olabiliyor. Şahsen insanları senin kadar anlamak hoşuma gitmezdi. Rahatsız olman normal.

— Başka bir şey daha gördüm. Katil yoktu. Aynı sahne. Aynı görüntüler. Robot tek başına hareket ediyordu. Adam havada asılı kalıyor, görünmez bir güç tarafından duvara asılıyordu.

— İlginç. Yaşadığın çözülme ile ilgili olabilir. Senden bir şey isteyeceğim. Lütfen şuraya bir saat çizer misin?

Defteri aldı Mahir. Önce biraz tereddüt etti. Sonra çizmeye başladı. Önce yuvarlak, sonra sayılar. Düzgün göründü gözüne. Arkadaşına uzattı.

— Güzel. Bu saati gün içinde belirli aralıklarla çizmeni istiyorum. Seni şu ana bağlaması için.

* * *

O gece sırılsıklam uyandı Mahir. Üşüyordu. Ayağa kalktı. Işığı açtı. Saatine baktı. İki kırk iki. Defteri çıkardı ve bir saat çizdi. Nasıl terledim bu kadar? Ter mi? Bir dakika. Bu koku. Farklı kokuyor. Ayaklarına baktı. Çamur. Nasıl yani? Yürüdü Mahir. Koridora baktı. Ayak izleri. Midesi bulandı. Klozete koştu, ne varsa çıkardı. Doğruldu. Lavaboya gitti. Ayna. O tombul surat. Yine o his. Görüntüler. Bu sefer şaşırıp korkamayacak kadar yorgundu Mahir. Çok yorgundu. Duygular. Hafiften bir his var ama duygu yoktu hani. Gözlerini kapattı. Yavaş yavaş yürüdü. Arkadaşını aradı.

Pek gecikmedi doktor. Geldi. Ne olduğunu sordu.

— Anladım. Bence artık sorununun ciddiyetini kabul etmelisin Mahir. Bu bir hastalık. Üstelik senin yeteneklerinle birleşince tehlikeli bir hastalık olabilir. Sadece kendin için değil. Başkaları için de.

Şaşırarak bakacaktı Mahir ancak şaşıracak hali kalmadı pek. Yere baktı.

— Şu söylediğin yere bakalım mı?

* * *

Bekliyordu Mahir. Kaç saat oldu bilmiyor, şayet zaman kavramına pek güvenmiyordu. Gelmedi Cliff. Neden gelmediği belliydi. Aptal yerine konulduğu için sövüp sayıyor, orayı burayı tekmeliyordu muhtemelen. Ya da içiyorsa eğer kör kütük sarhoş olmuş olabilirdi. Ancak belki de gözünde kendini fazla büyütüyordu Mahir. Belki de birkaç dakika düşünmüştü Cliff. Ya da bir an orada hareketsizce dikilip göz ucuyla bir süzmüştü dosyayı. Sonra unutup başka evrak işlerine gömülmüştü. Kapı açıldı. İçeri şık giyimli, genç bir beyefendi girdi. Daha çocuk bu dedi Mahir. Gerçekten genç gösteriyordu, ya da harbiden gençti.

— Mahir Bey. Bulduğunuz depoyu inceledik. Bulunan insan parçaları kurbanlara ait.

Elindeki tablete birkaç kez dokundu. Önündeki beyaz masa renklendi. Altı adet fotoğraf göründü. Bir adet tırnak, bir adet kıkırdak, iki adet süt dişi, bir adet bademcik, bir adet apandis ve bir adet burun. Evet burun.

— Kafanızın karışık olduğunu söylemişsiniz. Bu yüzden sizden onaylı bir ifade alamadık. İtiraf edecek misiniz?

— Bilmiyorum. Hatırlamıyorum. Yapamam.

— Bu şekilde işimizi zorlaştırıyorsunuz. Kendinize de hiç yardımcı olmuyorsunuz. Henüz cinayetleri size bağlayan bir kanıt bulamadık. Ama yakında buluruz. Kanıt bulduğumuzda burada verdiğiniz ifadenin bir anlamı kalmayacak.

Yere baktı Mahir. Sessiz kaldı.

— Siz bilirsiniz.

Titizce topladı çantasını genç adam. Ayağa kalktı. Ceketini, kravatını düzeltti. Odadan ayrıldı.

Üç gün. Üç gün oldu. Gelmedi kimse. Mahir onu hücreye taşıyan robotlardan başka kimseyi görmedi. Birileriyle konuşabilse, hani kafasını biraz dağıtabilse…

Kapı açıldı. Arkadaşı girdi.

— Kaç gündür seni görmek istiyordum ama zor izin alabildim. Yaşadığın trajik bir olay. Yalnız olmadığını bilmeni isterim. Her zaman yanındayım.

Konuşmadı Mahir.

— Hastalığın işleri kolaylaştıracak. Seni en iyi arkadaşlarımdan birinin yanına gönderecekler. Ayarlamaları yaptım. Kesinlikle hapse gitmiyorsun. Ancak artık ifade vermen gerek. Aksi takdirde mahkeme farklı bir karar verebilir.

— Kanıt?

— Henüz bir şey bulamadılar. Kafan karışık, biliyorum. Ancak istersen bazı şeyleri düzeltmene yardımcı olabilirim. Polisi aramakla doğru şeyi yaptık. Bunda hemfikir miyiz?

Konuşmadı Mahir.

— Bence öncelikli sorunumuz kabullenmek. Biliyorsun lakin zihnin bu bilgiyi kabul edemiyor. Sana getirdiğim bu hap belki yardımcı olur.

Mahir’in avcuna yeşil bir hap bıraktı.

— Yine geleceğim. Hiçbir yere gitmiyorum.

Çıktı gitti doktor. Sinirli miydi doktora Mahir? Neden kızsın ki ona? Bir sebebi yoktu. Hatta yardım etmedi mi kendisine? Bir şeyler oluyor. Anlayamıyorum. Kabullenmek ha? Elindeki hapa baktı Mahir. Ani bir hareketle ağzına atıp yutuverdi.

Duman. Ne dumanı? Sigara mı? Sigara içmezdi ki Mahir. Ama ağzından çıkıyor işte. Burnundan çıkıyor. Nerede Mahir? Hücre değil mi burası? Pek benzemiyor. Duman. Ne güzel süzülüyor. Buhar olmasın? Sıcak burası. Kalk Mahir. Yürü. Şekiller. Bu şekiller. Sağdan, soldan. Yürüdükçe değişiyor. Tırnaklar, burunlar, dişler, sincaplar. Sincap mı? Gölge. Gölge değişmiyor. Bir acayip bu gölge. Hemen arkasında bir gölge. Takip ediyor durmadan. Bu da ne? Soldaki, az ilerideki şekil. Tavşan. Finny bu! Çocukken ağlaya zırlaya zor aldırmıştı Mahir onu Mahir. Pek severdi. Yürüdü Mahir. Sağ tarafta da o nahoş görüntü. Her yer kırmızı. Finny, ezilmiş. Sahi, araba ezdiydi onu. Annesi Mahir’e bağırıyor. Ne diyorsun anne? Sesin gelmiyor. Parmak, gösteriyor… Göz ucuyla arkasına bakıyor Mahir. Gölge. Korkuyor musun? Korkman gerekmez mi Mahir? Hayır. Korkmuyor Mahir. Duygusuz artık. Ama belli belirsiz bir heyecan var gönlünde. Sahi. İşte o zamanlar. Hiç sevmezdim test çözmeyi. Ama bazen içime bir kıpırtı gelirdi. Anlardım soruyu. Çözmeye yaklaştıkça artardı bu his. Ona benzemiyor mu bu? Arttı şekiller. Yükseldi. Boyut kazandı. Mahir’in her yerinden bağırsaklar geçiyor. Kanlı eller geçiyor. Kıymalar ve kemikler. Gergedana tecavüz eden filler. Küçücük çocukların ırzına geçen ahtapotlar. Birbiriyle çiftleşen erkek atlar. Çocuklarını yiyen dişi kediler. Evet, dişi kediler. Yolun sonuna geldin Mahir. Ne o? Ayna mı? Buharlı tabi. Demedin mi sıcak burası diye? Buhar mıydı o acaba? İşaret parmağını kaldırdı Mahir. Yazdı adını: “MAHIR GALLE”. Kıpraştı harfler. Dönüp dolaşmaya başladılar. Şimdi… Birbirlerinin yerlerine geçiyorlar. Bir şey yazıyor. Aynı harfler. “WILL GRAHAM”. Will mi? Tanıdık bu isim. Nereden duymuştu? Arkadaşı söylemişti galiba. Hani şu psikiyatrist olan. Tamam da adı neydi arkadaşının? Harbiden, neydi acaba adı? Hatırlıyorum…

— Doktor Lecter. Ben de sizi bekliyordum.

— Mahir, Mahir Galle.

— Mahir? Tanıyamadım, kusura bakma. Çok kilo almışsın.

— İnsan hiç mi yaşlanmaz? Sen aynısın. Aynı eski sivri dilli Hannibal.

Kartvizitte yazan isim başkaydı sanki? Kartvizit mi? Lafı açılmışken, bir kartviziti en son ne zaman gördü Mahir? Hatırlamıyordu. Ensesi uyuştu. Şakaklarına bir ağrı saplandı. Arkasını döndü. Gölgeye baktı. İçine, daha da içine baktı. Bir sürü fısıltı. Ne diyorlar? Anlamak zor. İki kelime işitti Mahir’in kulakları.

— LALARTU

— DÖNGÜ

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *