Öykü

Çöl

Sarıdan nefret ediyorum. Sadece rengin kendisinden değil, adından ve çağrıştırdığı şeylerden de nefret ediyorum.

Bunun sebebini anlamak zor olmamalı, ömrüm boyunca bu lanet çölde yaşadım, tabii buna yaşamak denilebilirse. Nereye baksam sarı, sarı, sapsarı kumlar. Fırtına çıkıp göz gözü görmez olduğunda bile sarılıklarından bir şey kaybetmiyorlar. Gökte sapsarı parlayan güneşi bile karartacak kadar yoğun fırtınalarda bile kumların sarılığı insanın içine işliyor.

On dört bin yıldır avare avare geziyorum bu çöllerde, ateşin etrafında dönen pervaneler gibi. Belki de daha fazladır. Bütün gün yürüyorum, ne yöne gidersem gideyim çöl asla bitmiyor. Sadece, senede bir günün şafağında gözlerimi rüyalarımdan açtığımda, bir gül ağacı görüyorum uzakta, yanına varmam geceyi buluyor. Her seferinde başa baş varıyoruz onunla. Mis gibi deniz kokuyor. Denizin ne olduğunu bildiğimden değil hani, kendisi söylemişti kim bilir ne zaman. Deniz nedir, göl nedir, akarsu nedir, hepsini tek tek, büyük bir şevkle anlattı bana. Bu koku deniz kokusuymuş, suyun tuzundan ve dibindeki yosunlardanmış böyle ayırt edilebilir olması.

Varınca, gül ağacının dibine bir ateş yakıyoruz. Ağacın dallarına bağlı renk renk çaput ateş ışığıyla iyice güzel görünüyor. Bazı çaputlara üzerinde türlü türlü resmin olduğu kağıtlar asılı. Sadece ikimiz olsak da her tarafta insan sesleri. Mırıldanan, gülen, kahkaha atan, şenlik yapan insanların sesleri.

Ateşin başında otururken rüyalarımızı anlatıyoruz birbirimize. Rüyalarım bilmediğim, tanımadığım bir sürü farklı zamanda geçiyor. Bazen bir kedi yavrusu oluyorum, bazen küçük bir çocuk, bazen ak sakallı bir ihtiyar. Nerede dara düşen varsa orada görüyorum kendimi. Bazen bir çocuğu kurtarıyorum düşmekten, bazen yıllardır yağmur yağmayan köylere yağıyorum gökten damla damla. Bazen bir cep saati olup bir mermiyi durduruyorum, bazen bir biçareyi durduğu damın köşesinden atlamaktan vazgeçiren sabah meltemi.

O, benim aksime hep denizlerde görüyor kendini. Fırtınalara yakalanan gemilere destek oluyor, aysız gecelerde denizcilere ışık oluyor, suya düşüp boğulanlara nefes oluyor. O da ölemiyor benim gibi, ne olursa olsun. Ama o, benim aksime, ateşin şavkının dışında kalan her yeri uçsuz bucaksız bir deniz olarak görüyor. Burası onun için engin denizlerin ortasındaki küçük bir ada, benim içinse uçsuz bucaksız çölün ortasındaki bir vaha.

Birbirimize rüyalarımızı anlatmayı bitirince, ağaçtaki çaputların bazılarını söküp resimlerine bakıyoruz. Evler, insanlar, sandıklar, rüyalarımda gördüğüm araçlar… Baktıklarımızı ateşe atıp seyrediyoruz yanarken.

Sonra, kim bilir ne zaman, uykuya yenik düşüyoruz ikimiz de. Uyandığımda ne o oluyor yanımda, ne gül ağacı, ne ateşin en ufak bir kalıntısı.

Kalkıp yürümeye başlıyorum yine. Gece olup rüya görene, yıl dönüp onu görene kadar yürüyorum.

 

Türker Beşe

Müzmin arkeolog adayı. Her yerde uyuma konusunda rakipleri Snorlax ve kediler. Fantastik okudukça "Daha okuyacak çok şeyim var," diye kaygılanır. Haftada bir gün Neil Gaiman, bir gün Patrick Rothfuss övmezse içi rahat etmez. Geri kalan günlerin çoğunluğunda Lovecraft över. 4 yaşında atari oynamakla başlayan oyunculuk macerası şiddetle devam etmektedir.

Çöl” için 16 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Duygusal bir öyküydü. Hızır ve İlyas’ı iki dost olarak vermişsiniz ve öyküyü Hızır’ın ağzından dinliyoruz. Güzel bir anlatım yöntemi. Lakin Hızır’ın ağzına “lanet çöl” ifadesini yakıştıramadım. Başka bir kelime, belki Hızır’ın çöldeki binlerce yıllık esaretini daha yumuşak/argo olmayan bir ifadeyle vermek öykünün anlatım diline ve dayandığı dini hadiseye daha çok yakışırdı.
    Bu detayın haricinde güzel, meramını anlatan, sakin anlatımıyla sıkmayan ve yormayan bir öyküydü.
    Kaleminize sağlık.

    1. Merhaba,
      Yorumunuz için teşekkür ederim. “lanet çöl” ifadesinin sizin dediğiniz gibi sert bir ifade olduğunu düşünmüyordum yazarken, hatta hâlâ da düşünmüyorum:) Farklı bir kelime seçsem aynı netliği ve usanmışlığı veremezdim sanırım.
      Sizi bu ay göremedik seçkide, keşke siz de gönderseydiniz 🙂

      1. Yazarın kelimelerinden ayrılması zor olur genelde o sebeple şaşırmadım 🙂
        Bu ay seçkide yokum zira yazı anlamında yoğun bir dönem geçirdiğimi söyleyebilirim bu aralar. Bir tiyatro metni (ortak çalışma), on sayfalık bir başka tema öyküsü -ki çok titizlendiğim bir öyküydü- , yarışma için hazırlanan fantastik-korku karışımı bir öykü, yazılıp dergilere gönderilen öyküler, şiirler ve bunlara ilave bol öykü dergileri okumalar derken bu temaya hayal gücüm kalmadı maalesef.

        1. Maşallahınız var:) On sayfalığa gerçekten de titizlendiğiniz belli, ama şimdi yorum yapıp da sürprizi bozmayalım değil mi?:) Keşke ben de sizin kadar üretken olabilsem

  2. Merhabalar. Güzel bir kesit sunmuşsunuz, bazı detaylar özellikle hoşuma gitti. Geçen ayki öykünüzü çok beğenmiştim, bu öykünüzü de küçük bir metne sığdırılan detaylarıyla sevdiğimi söyleyebilirim. Gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

    1. Merhaba, çok teşekkür ederim yorumlarınız için. Özellikle hangi detayların hoşunuza gittiğini bilmek beni mutlu eder:) Geçen ayki sanırım buna nazaran daha güzeldi ama evlat sayılırlar bir yerde, insan ayıramıyor:) Ama açıkçası o içime daha çok sinen bir öyküydü.

      1. Tekrar merhaba. Bu iki paragraf her satırıyla ayrı güzel.
        ”Ateşin başında otururken rüyalarımızı anlatıyoruz birbirimize. Rüyalarım bilmediğim, tanımadığım bir sürü farklı zamanda geçiyor. Bazen bir kedi yavrusu oluyorum, bazen küçük bir çocuk, bazen ak sakallı bir ihtiyar. Nerede dara düşen varsa orada görüyorum kendimi. Bazen bir çocuğu kurtarıyorum düşmekten, bazen yıllardır yağmur yağmayan köylere yağıyorum gökten damla damla. Bazen bir cep saati olup bir mermiyi durduruyorum, bazen bir biçareyi durduğu damın köşesinden atlamaktan vazgeçiren sabah meltemi.

        O, benim aksime hep denizlerde görüyor kendini. Fırtınalara yakalanan gemilere destek oluyor, aysız gecelerde denizcilere ışık oluyor, suya düşüp boğulanlara nefes oluyor. O da ölemiyor benim gibi, ne olursa olsun. Ama o, benim aksime, ateşin şavkının dışında kalan her yeri uçsuz bucaksız bir deniz olarak görüyor. Burası onun için engin denizlerin ortasındaki küçük bir ada, benim içinse uçsuz bucaksız çölün ortasındaki bir vaha.”

        Özellikle de ”…bazen yıllardır yağmur yağmayan köylere yağıyorum gökten damla damla,” bu cümle hoşuma gitmişti. Ben yazsam yağmur yağdırdığını söylerdim sanırım, siz yağmur olmuş yağdırmışsınız. Zarif bir hayal gücünden olsa gerek sizinkisi.
        ”Evlat sayılır bir yerde,” demişsiniz, bilirim 🙂 Gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

        1. Çok teşekkür ederim zaman ayırıp tekrar cevap verdiğiniz için. “Zarif bir hayal gücü” tabirini ben de sizin için kullanabilirim 🙂

  3. Hızır ve İlyas’ın birbirlerine rüyalarını anlatması çok fantastik olmuş, çok sevdim. Tebrik ederim…

  4. Merhaba Türker.
    Hızır ve İlyas’ın buluşma şekli ve ayrılışları yaratıcı olmuş gerçekten. Hıdırellez detaylarını da güzel yerleştirmişsin öyküne.
    Kalemine sağlık. 🙂

  5. Güzel, keyifli bir anlatım tarzınız var. Bir kaç paragrafta üst üste tekrar eden bazı kelimeler dışında oldukça akıcı bir öyküydü, elinize sağlık.

    Sonraki seçkilerde görüşmek üzere.

    1. Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için. Ne kadar dikkat edersem edeyim bazen tekrar düşüyorum. Nadiren bunu isteyerek yapıyorum, ama istemeden olunca ilginç bir şekilde bunu çok sonradan fark edebiliyorum. İş işten geçmiş olunca da okurun anlayışına sığınmaktan başka çare kalmıyor sanırım 🙂

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *