Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Hiçbir Şey Bazen Her Şeydir

Toprak titriyordu ve kuru hava da nemlenmeye başlamıştı. Uzun ağaçların çıkardığı esrarengiz sesler bulutlara çarpıp tekrar yeryüzüne dönüyor ve uğultu güçleniyordu. Akşam oluyor, karanlık çöküyordu. Sesler… Ah, sesler giderek sessizleşiyordu.

” Evet Derek.” diye bağırdı annesi. Mantarları yıkıyordu ve bir gözü de sürekli fırındaydı. ” Ama önce saat sekizi geçmeden eve geleceğine söz vermelisin. ”

” Söz aanne.. ” dedi Derek. ” Söz veriyorum geleceğim. ” Oldukça baştan savma bir ‘söz’dü bu. Derek’in, bir annesi olduğu zamanları acıyla, özlemle ama bir de baştan savma hatırlamasına sebep olacak kadar, köksüz; çürük bir sözdü. Aslına bakarsanız, bir söz bile değildi bu. Asla yerine getirilmemişti. Derek o gün on bire kadar gecikmişti ve döndüğünde de… Ah, hiç kimse sekiz yaşındaki bir oğlan çocuğunu annesinin parçalanmış cesedini görsün diye o kan banyosu eve sokmazdı. Emin olun hiç kimse!

 

Topraktan gelen uğultular çevredeki birkaç deliği hemen harekete geçirdi. Karınlarını doyurup rahat bir gece geçirmek için yuvalarına saklanmış olan tavşanlar iyice huysuzlanıp birbirlerine sokuldu. Birkaç sincap koşar adımlarla ağaçlarını değiştirdi. Bu ağaçların tepesine tünemiş baykuşlar keyifsiz halde uzaklara uçtu. Toprak yeniden titredi, uğultular dört bir yanı huzursuz etti.

 

” Bu peynirli olanlar kime?” diye sordu cimcime Derry. Konuşmayı daha yeni sökmüştü ve Tanrı aşkına, bu kız o günden beri hiç susmamıştı.

Annesi son birkaç kurabiyeyi dizdiği tepsiye iyice sokulmuş, dünyayla bağlantısını yitirmiş gibi kurabiyeleri izliyordu.

” Anneeee..!” diye bağırdı cimcime.” Bu peynirlileri kime yapıyorsun diye sordum.”

” Hah,” diyerek irkildi annesi. Kurabiyeleri dizdiği tepsiden başını kaldırdı. Bugün, n’oluyordu böyle, sık sık kendinden geçmişti. Gözlük camları isotla kirlenmiş de, ne kadar silerse silsin temizlenmiyormuş gibi bulanık camların arkasından izlemişti dünyayı bütün gün. Oysa gece iyi de uyumuştu. Ama… Ah tabii, bu Derry… Ufak cimcimelerle uğraşması, ufak cimcimelerle uğraşmamışlar için anlaması güç bir mevzuydu. İnsan bir pompalıyla beynini dağıtsın, daha iyiydi. Yoksa bu ufak cimcimeler adamı canından bezdirirdi.

” Anne.” dedi sonsuzuncu kez ufaklık.” Anne ben sesimi mi kaybettim? Neden beni duymuyorsun?”

Kadın irkildi. Sesimi mi kaybettim demişti? Derry, şu küçük cimcime, annesi kendini duymadı diye sesini kaybettiğinden mi korkuyordu..?” Kızım.” dedi sonunda kadın.” Kızım hadi giyinsene sen. Kostümün hazır, kendi başına giyinebilirsin değil mi?”

Kadının gözünden süzülen bir damla yaş, tepsiye koyduğu son kurabiyenin üzerine şıp diye damladı. Aceleyle gözünü sildi kadın. Nereden?.. Tanrı aşkına, neden ağlamaya başlıyordu şimdi?

” Anne.” dedi küçük Derry.” Anne, gözlerin!!”

 

Yarım asırlık bir çınar ağacının en üst dallarından, sararmış bir çınar yaprağı koptu.

Toprağın üst katmanları artık üzerinde rahatça durulamayacak kadar sallanıyordu. Bir deprem gibiydi bu. Yine de tek farkla; bu deprem, bir mezarlık alanda etkili oluyordu.

Kurumuş yaprak usulcana süzüldü havada. Geniş daireler çizerek, sanki yere çakılma sonundan kaçabilecekmişçesine ağır ağır sürüklendi rüzgarda.

Sallanan bölgede birkaç milyar toprak bakterisinden başka hemen hemen hiç canlı kalmamıştı. Buradan çevreye yayılan uğultular tümünü kaçıp götürmüştü ve dahası, Tanrı aşkına, sonunda titreyen toprak yarıldı.

Sararmış kavak yaprağı korkunç çığlıklar atarak yere kondu. Bir insan, kurumuş kavak yapraklarının ağırca yere konmasına huzur verici bir olay gözüyle bakabilirdi; yine de bu, kurumuş kavak yapraklarının olay esnasında çığlık çığlığa mücadele ettiği gerçeğini değiştirmiyordu. Sararmış yaprak acıyla toprağa kondu.

Bir kadın kafasıydı beliren. Titreyen toprağın içindeki yarıktan hafifçe yeryüzüne yükseliyor, yeniden doğuyordu. Ve bir şimşek çaktı; yağmur bulutları omuzlarındaki tüm ağır yükü hışımla bıraktı. Ölü kadının yeryüzüne kavuşan saçları yağmur damlalarının ferahlığıyla aydınlandı.

Hava tamamen kararmıştı ve bir yıldırım daha düştü. Sol askılığı yırtılmış beyaz elbiseli kadın yavaşça adımlamaya başladı. İlkin, dört yüz senelik bir uykunun ardından bu ona garip gelmişti, düzgün yürüyememişti. Ama birkaç adımdan sonra ritmini kolayca buldu. Ölü kadın, küçük kıyametine doğru yürümeye başladı.

Sol askılığı yırtılmış beyaz kıyafetinin içinde, yere düşmüş kavak yapraklarının binlercesini tuz buz ederek yürüdü kadın. Bazı ölüler tekrardan ölüyordu ve bazıları yeniden doğuyordu. O sıra bir şimşek daha çaktı.

 

” Geleceğim, tamam.” diye bağırdı telefona Dewey. Ah bu karısı, şu özel günde dahi başının etini yeme zevkinden geri kalmıyordu. Adamı bir gün, bir koca lanet olası gün için bile rahat bırakmıyordu. Yani insan, evlenince böyle..” Bağırma bana!” diye haykırdı Dewey.” Bağırma bana, Tanrı aşkına, geliyorum!”

Ve telefonu kapadı. Sinirden gözü kanayacaktı ya, başını kaldırmasıyla uzaktaki kadını gördü. Tamamen beyazlar içindeydi ve kopuk sol askısı ta buradan belli oluyordu. Dewey bir anlığına, insanın varlığını tam olarak kestiremeyeceği kısa bir anlığına sütle dolu bir havuzda boğuluyormuş gibisinden bir duygu seline kapıldı. Nasıl tarif edilirdi bu, bilemiyordu ama aynı anda hem çok boktan; hem de aşırı duygusal bir histi. Dewey’in gözünden bir damla yaş süzüldü.

Kadın ağır adımlarla yürüyüp Dewey’e yaklaşıyordu. Dewey ise şeffaf şemsiyesinin altında, çevresindeki her şey ıslanma şerefine ererken kuru kalıp beyazlı kadını izlemekle meşguldü. Herifin, öteki sokak gelen kadın karşısında adeta nutku tutulmuştu. Yahu bunlar hiç mi üşenmiyordu acaba? Yoksa bütün bir yıl oturup acaba cadılar bayramı gecesi ne kadar korkutucu olabilirim hayalleri içinde mi yüzüyorlardı? Neydi yani olay; insanlar bu salak gece adına en güzel elbiselerini yırtıp saçları iğrenç görünsün diye haftalarca duş almamakla mı eğleniyorlardı. Yoksa neydi, Dewey’in bu karşıdan gelen karşısında aşırı derecede korkup, bir bahçe kenarına saklanması mı gerekiyordu? Hayır koca koca adamlardı üstelik bunları… Dewey’in karşıdan gelen kadın karşısında nutku tutulmuştu ve kafasında dönen tüm bu anlamsız hislere bir kulp uydurabiliyor değildi. Yalnız anlayabildiği tek bir şey vardı: Cadılar bayramı gözüne saçma gelmiyordu artık.

Kadın iyice yaklaştı ve Tanrı aşkına, bunu hangi iğrenç insan akıl edip yapmıştı, bir gözü oyulmuş süsü vermişti kendine. Makyajı o kadar sağlamdı ki, herhangi bir gece, ama bu gece değil, herhangi bir ormanlık alanda bu kadını görseniz, dostum, fena ürkerdiniz. Belli koşullar altında altınıza kaçırma payınız dahi vardı. En azından Dewey bunu kendine itiraf edebiliyordu. ‘İnsanlar çıldırmış olmalı.’ diyordu kendince. ‘ Kadın resmen içinden bir ölü doğurmuş.’

” Merhaba,” dedi Dewey, gülerek.” Umarım ufaklıklardan birisi seni görmez.” O aptal, ne dediğini bilemediğinde takındığı gülümsemelerden birini takındı.” Yani, aşırı iyi olmuşsun diyorum. Hey, o pörtlek göz cidden dehşet olmuş. Umarım, bak tekrar ediyorum, umarım bizim ufaklıklardan biri seni görmez.”

Kadın daha da yaklaştı. Bu manyak gerçekçi olacağım diye ayakkabı da giymemişti ve, çekeceğin vardı kızım, o ayaklarına yapışan lekeler iki haftadan önce geçecek değildi.

Dewey, kalbinin içine ufacık bir delik açılmadan hemen önce işte bunları düşünüyordu. Sonra, beyazlar içindeki kadın ‘elinde tuttuğunu’ kaldırmış ve Dewey’e ‘onu’ yapmıştı. Usulca, sessizce. Kalbinde bir delik açmış, seksen mililitre kanın fışkırarak atmosfere karışmasına vesile olmuştu.

Bu kadın, dostum, aşırı gerçekçiydi. Ve şimdi, içinden bir ölü doğuruyordu.

 

” Annee.. !” dedi küçük cimcime.” Bir tane de pembelerden yiyebilir miyim?”

Büyük ekonomilerin de sorunu da buydu işte. Hadi fakir bir ülkedesiniz diyelim, yapacak bir şey yok; çocuğunuza değil glikoz şurubuna batırılmış gıda boyalı kurabiyelerden, bir tas pirinç lapası alabilmek için bile bütün gün çalışırdınız. O sizden pembe bir kurabiye için izin isteyemezdi, istediğinde de ‘yok’ derdiniz. İçiniz kan ağlardı, ama olur biterdi.

Büyük ekonomilerde ise tüm o cafcaflı şeylerden vardı. Çocuklar da bunları görür, sizden isterdi. ‘Yok’ diyemezdiniz, çünkü dedik ya, onu görürlerdi. Ya çocuğunuza ‘senin şu kadarcık kanserlenmene izin veriyorum’ deyip birkaç taneliğine izin verir; ya da onu kendi ellerinizle öldürürdünüz. ‘Tamam kızım. ‘ diyerek. ‘İstediğin kadar yiyebilirsin.’

” Hayır!” dedi kadın. Kısa ve net bir cevaptı bu.” O kurabiyeler konuklar için kızım. Sana fındıklı olanları ayırdım zaten. Onlardan yiyebilirsin.”

” Ama annee..!”

Fakir ülkeler, pirinç lapaları, glukoz şurubu, diyabetus mellitus, pembe kurabiyeler ve küçük cimcime.” Hayır!” dedi kadın.” Kızım, onlardan yemene asla izin vermiyorum.”

Pembe kurabiyeler, pankreas kanseri, kanser hücreleri, hücre tecavüzleri. Ve o buz gibi gerginliğin hüküm sürdüğü anda kapı çalındı. Ding dong!

 

Kadın kapıyı açar açmaz ürperdi. Tüm o buğulu cam düşünceleri yeniden hücum etti aklına. Gözlerini sulandıran, hatta bu gözyaşlarının içine iki damla da kan sızdıran bu delice ürperti öyle kolay geçmek de bilmedi, kadına bir ‘merhaba’ bile diyemedi. Kızı arkadan,” Kimmiş anne, kimmiş o.. ?” diyerek geliyordu. Pembeleri çoktan unutmuştu.

” Merhaba.” dedi sonunda kadın. Kendine gelebilmişti. Bu iğrenç kokulu kadın, tamam cadılar bayramı için bu kadar müthiş hazırlanıyor olabilirdin ama iğrenç kokman da gerekmezdi, sol askılığı kopmuş beyaz kıyafeti ve yüzüne iliştirdiği o kusursuz makyajı içinde, Tanrı aşkına çocukların görmemesi gereken bir şeymiş gibi duruyordu. Hatta evet, şöyle bir üstünü arasanız, çocuklardan bir milyon kilometre uzakta tutunuz gibisinden bir ibare olabilirdi üzerinde, yani olmalıydı. Bu kadın, Tanrı aşkına, korkutuculuğun baş belasıydı.

” Anne kapat kapıyı.” dedi cimcime. Korkudan gözleri yuvalarına sinmişti.

Kadının aklından geçen en büyük istek de buydu ya, bu kadar hazırlanıp da kapısına kadar gelen bir hanımı öyle hemen def etmek olmazdı. Kadın kızına döndü.” Hani ne yapacaktık biz?” dedi.” Kapımıza gelenleri korkutmak için nasıl anlaşmış…”

” Anne, kapat kapıyı.” diye yineledi Derry.

” Kızım.” dedi annesi.” Korkacak bir şey yok. Ve hatırlasana, biz herkesten daha korkunç olacaktık. Hani ne yapacaktık, hatırlasana onu korkutmak için…”

Derry’nin annesi, daha onu korkutmaya fırsat bulamadan, beyazlar içindeki kadın; deldi. Eliyle arkasına gizlediğini hızla çıkardı ve küçük cimcimenin çığlıkları arasında, kadının kalbini deşip geçti. Yüzüne, bugün üçüncü kez, taze kan fışkırdı.

Oh, beyazlar içindeki kadın… Cadı, bunu çok ama çok özlemişti.

 

Derry’nin çığlığı neredeyse bütün sokağı ayağa kaldırdı. Üç ev ötede oturan yaşlı kadın, posta kutusuna sığınmış yavru kedisini içeri geri sokmaya uğraşırken beyazlı kadını görmüştü ya, yalnızca bu özel gün için makyajı biraz abartmış yarım akıllılardan biri sanmıştı onu. Hem yaşlı kadının tüm bu cadılar bayramına prim verdiği filan da yoktu, neydi yani; iki dünya savaşı görmüş bir kadını, yüzüne üç beş kat boya sürünüp saçma salak giyinen yarım akıllılar mı korkutacaktı?

Posta kutusunun içindeki kediyi tam kucaklamışken, sesleri duydu yaşlı. Önce, küçük kızın çığlıklarını duydu ama sonra, sanki başka bir ses; başka, güçlü ve daha tok bir ses bunu bastırır gibi oldu. Bu, oh Tanrı aşkına, tecavüze uğrayan bir kadının çığlıklarıydı. Nasıl oluyor bilmiyordu ama, yaşlı kadın bunları tüm kalbiyle hissedebiliyordu.

Devriye gezen polis memurları, Derek Dewey’in cesedini bulduklarında, henüz etrafta öyle büyük bir kan gölü oluşmuş filan değildi. Adamın göğsü, yarılmış bir balon gibi delik deşikti, kalbine girip çıkan damarlar dışarı kadar fırlamıştı ama; sanki biri tüm bu kanı hiç etmiş gibiydi. Biri, bu karanlık gecenin hüviyetine yakışabilecek, beş yüz yıllık karanlık bir cadı gibi biri.

Polisler çakarları yaktı ve o anda telsizler gümbür gümbür öttü. Heyecanla konuşan polis memuru, sesi titremiyor değildi, belli belirsiz bir sokağı tarif ediyordu. Sesinde net olarak belli olansa iki şey vardı; ilki, bir kadının küçük kızının gözleri önünde öldürüldüğüydü. Diğeri ise, ah, lanet olsun ki, bu polis memuru sıkıcı kasaba hayatlarına bu sayede birazcık heyecan katılmış olmasından, ah Tanrı aşkına, büyük bir zevk alıyor gibiydi.

” Onu gördüm! Onu gördüm!” diye haykırdı yarım kalmış sandviçini ayakları altında ezen şişko polis memuru. Normalde, bunu yaptı diye birini tutuklayabilirdi ya, bugün normal olmaktan bin fersah öte bir gündü. Bugün ay dünyaya binlerce mil daha yakındı; gökte çürümeye hazırlanan kocaman bir portakal tanesiymiş gibi duruyordu. Bugün toprak sallanmıştı, bugün bir mezar açılmıştı. Bugün bir ölü doğmuştu.

Çıkardığı pompalı tabancasını yarı açık cama dayayarak nişan aldı şişko polis memuru. Bu şerefsiz; aklını kaçırmış kadını, ki kendisi şimdi onlara doğru yaklaşıyordu, tek atışta delik deşik etmeliydi. Amerikan yasaları önce ‘ellerin yukarı’ demesi gerektiğini söylüyor olabilirdi. Ama hadi ama, Tanrı aşkına, böyle lanet bir durumda canı cehennemeydi Amerikan yasalarının. Kimseye teslim ol çağrısı yapmayacaktı, o beyaz orospunun kalbini beyninden çıkarttıracaktı.

İlk patlama duyuldu. Bir fişek tanesi, metrenin üçte biri kadarlık bir mesafede ikiye bölüne bölüne gitti. Önce iki, sonra dört ve sonunda altmış dört fişek tanesi oldu. Neredeyse tamamı Cadının tüm gövdesine yayıldı, onu delik deşik etti. Şişko polis memuru güldü, kendini başarılı buluyor olmalıydı. Arabayı kullanan meslektaşıysa ‘ne halt yiyorsun sen?’ gibisinden şaşkın halde baktı bizim şişkoya. Hatta ‘sustur o silahı, hem de hemen. ‘ diye haykırırdı eğer bu tüm o rezil filmlerden birinde olsaydı.

Altmış dört ayrı saçma tanesi tarafından parça pinçik edilen beyaz elbisesinin içinde kadın, yalnız bir an durakladı. Garip, anlamlandıramadığı bir şey görmüş gibiydi ve büyük gazabın hatrına, bu onu daha da şevklendirmişti. Belli bir konuda değil; belki delip geçme, belki hiç etme hakkında. Ama kadın, yalnızca daha da şevklenmişti işte. Bir an duraklamış, turuncudan maviye çalan gözlerini kendine ateş eden şişkoya mıhlamış ve harekete geçmişti. İçindekini doğurmuş, aydan dünyaya bir ‘şey’ getirmişti.

Sokaktaki tüm evler, kulaklıkları kulağında kurabiye yapmaya devam eden bir tek hanım dışında, resmen yola taşmıştı. Herkes, çoluk çocuk herkes bu kargaşanın bir yerinde yer alabilmek adına çırpınıyordu. Kimisi yıllar sonra torununa anlatacaktı gördüklerini, kimisi ise gazetelere video kamerasıyla çektiği görüntüleri satıp deli paralar kazanacaktı.

Neyse ki tüm bu hayaller suya düştü. O gece, kulaklığı kulağında kurabiye yapan hanımefendi ve annesine verdiği sözü yerine getirmeyip on bire kadar ormandan gelmeyen Derek dışında, tüm kasaba halkı, öldü. Kulaklıklı kadın da iki gün sonra plakasız bir arabanın altında kaldı zaten. Ne arabayı, ne de kadını gören olmuştu kaza esnasında. Olup bitmişti sadece. O sıralar tüm gözlerin o kadınla Derek üzerinde olduğunu bir düşünürseniz, olup bitmişti işte. Yani Derek dışında hiç kimse, arkasından çıkardığı o kaçıkça keskin bıçağıyla kimilerini dokunmadan öldüren beyazlı cadının gazabından kurtulamadı. Kimisinin cesedi dahi bulunamadı; devrilen elektrik tellerinin çıkardığı yangında yanıp kül olmuşlardı. Kimisi ise en güzel uykularından birini uyuyormuş gibi vakur bir ifadede bulunmuştu. Bunların vücutları hafifçe maviye çalıyordu. Süper ay’ın; çürüyen taze portakalın mavisine…

 

Derek ikide bir saatine bakarak, gökteki süper ay’ı gözlemliyordu. Bugün, ne demişti şu ünlü bilim adamı, bugün son dört yüzyılın en yakın konumuna gelecekti ay. Süper büyüyecekti. Biraz turuncuya biraz maviye çalacak; biraz çürük biraz taze kesilecekti.

Ve Derek, bir şekilde biliyordu ki, bir şey; kendine has, yalnız kendisi için olan bir şey gelecekti aydan. Derek bekledi, eve geri dönmesi adına bastıran tüm iç rahatsızlığına rağmen, annesine verdiği sözü tutamadı. Bekledi. Yerinden bir milim bile kıpırdayamadan saat on bire kadar öylece durdu. Ayı izledi. Kendisi için olanı bekledi.

Sonundaysa hiçbir şeyin gelmeyeceğini anladı.

Ağır adımlarla eve döndü.

Gerçekten de hiçbir şey gelmemişti.

Hiçbir Şey Bazen Her Şeydir” için 9 Yorum Var

  1. Merhaba, evvela hoş geldiniz seçkideki ilk öykünüzmüş, baktım da.
    Öykünün başlığı ilgimi çekti ve okumaya başladım öykünüzü. Biraz Amerikan sineması tadında bir öyküydü gerek kurgu gerek bazı ifadeler. Zaten tema malzemesi de dış kaynaklı olduğu için yadırgamadım ama dediğim gibi Amerikan filmi izliyor gibiydim okurken. Şöyle de bir şey var öykünüzde anlatım olarak. Öykü iki farklı yazıcının/anlatıcının kaleminden çıkmış gibi. Kimi yerler edebi lezzet açısından okuru doyurucu -ki çok beğendiğim benzetmeler oldu- kimi yerlerde de daha realist bir ifade biçimi var. İki farklı üslûp bir öyküde birleşebilir elbette ama “cadılar bayramı” teması zaten absürd bir tema, başladığı gibi gitseydi öykü, daha sentimental daha özgün bir öyküye dönüşürdü öykü. Yahut öykünün ikinci yarısında daha fazla hakim olan realist tarzda başlayıp bitseydi öykü, daha hoş olurdu sanki. Tabii bunlar benim şahsi fikirlerim; okur olarak yorumlayabildiğim. Yazara müdahale etmek gibi bir niyetim yok 🙂 Ezcümle, konusu itibariyle tek üslûp daha çok yakışırdı bu öyküye.

    Kurgu biraz karışık geldi. Sonlara doğru öyküyü çözebildim ama ziyanı yok çok güzel yazılmış paragraflar vardı öykünüzde. Açıkçası öykünün geneline çok başarılı, çok güzel diyemem belki lakin bazı cümleler, paragraflar ve benzetmeler çok hoştu, bunu kesinlikle diyebilirim 🙂

    “Sararmış kavak yaprağı korkunç çığlıklar atarak yere kondu. Bir insan, kurumuş kavak yapraklarının ağırca yere konmasına huzur verici bir olay gözüyle bakabilirdi; yine de bu, kurumuş kavak yapraklarının olay esnasında çığlık çığlığa mücadele ettiği gerçeğini değiştirmiyordu. Sararmış yaprak acıyla toprağa kondu.” / Güzel bir bakış açısı ve ifade

    “Büyük ekonomilerde ise tüm o cafcaflı şeylerden vardı. Çocuklar da bunları görür, sizden isterdi. ‘Yok’ diyemezdiniz, çünkü dedik ya, onu görürlerdi. Ya çocuğunuza ‘senin şu kadarcık kanserlenmene izin veriyorum’ deyip birkaç taneliğine izin verir; ya da onu kendi ellerinizle öldürürdünüz. ‘Tamam kızım. ‘ diyerek. ‘İstediğin kadar yiyebilirsin.’” / farklı ve güzel.

    “Usulcana” yerine “usulca” daha doğru sanki. Bir de iki paragraf başında da “büyük ekonomi” geçiyor sanırım bir yanlışlık var.
    Uzun bir yorum oldu. Kaleminiz dikkatimi çekti. Sonraki seçkide de yazarsanız sevinirim. Öykünüzü okumak isterim “hap” temasında da.

    kolay gelsin.

    1. Sevgiler ve selamlar.

      Bu ne de güzel bir eleştirici olmuş böyle. ‘Amerikan tarzı’ bir öykü görüşünüz doğrudur, bilemem, hikayeyi herhangi bir ülkede geçiyor tasarlamadım. Öyküde iki farklı anlatım var, evet. Biri epik; tasvirsel kısımlar, diğeri ise olayların geliştiği ve hiçbir tasvir içermeyen, sizin deyiminizle ‘realist’ kısımlar. Açıkçası okuyucunun işini kolaylaştırmak için bu yola başvurayım dedim zira bu öyküyü 11 kasım günü kaleme aldım. Sınavlardan çıkıp da rahat bir nefes alabilişimin ilk pazartesi gecesi yani. Henüz yetkin ve bahsettiğiniz gibi karakterli bir kalem olmak bir yana, değil alt metinler, aklımdakini dahi okuyucuya tam anlamıyla aktaramayan, duyguyu metne yediremeyen ‘acemi’ ve ‘vasat’ bir kalemim. Ve bunun farkındayım.

      Yani doğrudur, üsluplar arası geçiş yapayım derken saçmalamışımdır, elimde olmayan sebeplerden ötürü fena bocalamışımdır.

      Öykünün genelini çok güzel bulmamanız, ne bileyim, sevindirir beni. Zira biri yazdıklarıma ‘evet, iyi’ derse bu yoldaki zorlu mücadelem sarsılır; hele de sizin gibi yorumlarını daha önceki seçkilerde görüp ‘ne de güzel bir eleştirmen’ dediğim biri.. İnanın bu bağlamda teşekkürü eksik ettiysem kellemi alın.

      Usulca, doğrudur.

      Büyük ekonomiler kısmında ise, tekrar okumama rağmen, bir hata göremiyorum. Şu olabilir ki, büyük ekonomilerin ebevenyler üzerindeki ‘zorlayıcı’ etkisinden bahsederken; fakir ülkeler ve zengin ülkeleri; bu ülkelerin ebeveynlerini kıyaslayayım demiştim. Okuyucuya bunu yansıtamamış olabilirim. Ayrıca ilgili paragraflarda bir de yazım yanlışı bulunmakta.

      Böyle güzel bir eleştirinin ardından yeni bir hikaye kaleme almamak, almaya çalışmamak acınası bir vahşilikten başka hiçbir halt olmazdı.

      Sağlıcakla kalın.

  2. Merhabalar. Hoş geldiniz. Öyküyü genel olarak beğendiğimi söyleyemeyeceğim özür dileyerek. Öykü sürekli başka bir mekana kaymış. Tamam, bu yapılabilir ama her mekanda yazar üslup değiştirmiş. Bu genellikle tercih edilen bir yöntem değil, o yüzden kendimi öyküye vermekte zorlandım. Paragraflarınızı ayrı ayrı ele alacak olursam yazımınız gayet hoş ve üslubunuz da yeterliydi. Betimlemeleriniz ve benzetmeleriniz de hoştu. Elinize sağlık.

    1. Öyküyü beğenmemeniz beni mutlu etti. Teşekkür ederim.

      Yaptığınız eleştiriler doğrudur, bir savunma getirmeye çalışmak; beni aciz duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz.

      İlgili övgülere layık olabilsem keşke, teşekkürler.

      Sevgiyle kalın.

  3. Merhabalar. Öykü gerçekten bir Hollywood filmi tadında veya ABD’de yayımlanmış bir romanın çevirisi gibi bir havada 🙂 Genç yaşta bir yazar adayı olduğunuzu düşünüyorum. Zira bırakın öyküyü, yorumlarınızdaki ifade tarzınızdan bile enerjinizi, dinamizminizi hissetmemek imkansız. Zıpkın gibisiniz 🙂
    Bu öyküyü bahsettiğiniz sürede yazdıysanız bu gerçekten çok iyi bir performans bence. Zira tek bir öykü içinde hem farklı farklı konulara değinmiş hem de farklı anlatım teknikleri ve duygu geçişleri sergilemişsiniz. Bu bana yetenekli olduğunuzu gösteriyor. Ancak, -nacizane- “kontrolsüz güç, güç değildir” 🙂
    Diğer yorumlarda da çok güzel ifade edildiği üzere, bu “bir koltukta üç karpuz” denemesi öykünün dağınık bir hal almasına sebep olmuş malesef. Öyküyü bütün olarak algılama ve değerlendirmek zor hale gelmiş. Belki asıl uyandırmak istediğiniz tek bir etki üzerinde yoğunlaşıp, olay örgüsünü onun etrafında kurgulasaydınız daha başarılı bir öykü olabilirmiş. Bildiğinizi umuyorum, ustaca kullanıldığında basit ve yalın anlatım çok daha etkili sonuçlar veriyor. Malum buna da ha deyince ulaşılmıyor:) Hepimiz için, yazmaya devam, çalışmaya devam…
    Umarım yazmaya yeni başlamış amatör biri olarak getirdiğim iyi niyetli eleştirilerimi hoş görürsünüz. Tebrikler..

  4. Merhaba,
    Tanrı aşkına, lanet olsun! Amerika tarzı olmuş bu! 😀

    Şaka bir yana konu güzeldi fakat farklı anlatım tekniklerin olması kelime tekrarları (tanrı aşkına) hikayeden kopmaya sebep oluyor. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

    Lütfen yazmayı bırakmayın. Daha güzel şeyler yazacağınızı düşünüyorum.

  5. Merhabalar, öykünüz -sanıyorum temadan kaynaklı- Amerikan filmi gibi olmuş. ‘Tanrı aşkına’lar havada uçuşuyor 🙂
    Açıkçası okurken anlamakta biraz zorlandım ama beğendim. Bazı yerleri tekrar okuduğumda bağlayabildim, naçizane fikrim anlatım biraz daha sade olabilirdi sanki. Onun dışında anlatımda güçlü olan yerler de var.
    Parçada geçen “ıslanma şerefine ermek” kısmı çok hoşuma gitti. Ayrıca “sesler giderek sessizleşiyordu”, “kulaklıkları kulağında kurabiye yapmaya devam eden hanım” ve “Belli bir konuda değil; belki delip geçme, belki hiç etme hakkında” kısımları çok lezzetli geldi. Alıp bir şiire koysanız eğreti durmaz. Tekerleme gibi, şiir gibi cümleleri severim, öyküye güzel bir hava katmış bence. Son olarak biçimsel bir eleştirim olacak, tırnak işaretlerinden sonra boşluk bırakmışsınız, okurken çok göz yordu, belki ilk okuduğum zaman anlamakta zorlanmamın sebebi de odur, odaklanamadım. Emeğinize sağlık, genel itibariyle güzel bir öykü olmuş. Bir sonraki seçkide görüşmek dileğiyle.

    1. Tırnak işaretleri konusu burada bayağı karışmış, wordde böyle değildi, o açıdan kusura bakmayın. Hem dediğiniz gibi bundan sonra boşluk bırakmayayım bakalım neler oluyor.

      Değerlendirmeleriniz adına çok teşekkür ederim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *