Öykü

İçimdeki Bayramoğullarını Kim Yıktı?

O kadar çok ray var ki hangisini anlatacağımı bilmiyorum. Hayin karanlık gece gökten inmiş, taşlara saldırıyor. Tiren raylarının bıkkınlığını duyuyor, görüyor ve arttırıyorum: Bir garın pek de görülmeyen köşesine öylece işiyorum. Duvarların ıslaklığını senin nemli gözlerine benzetiyorum. Sidikle gözlerini özdeşLEŞ-TİREN bu adamdan nefret etmene şaşmamak gerek. Kuru dakikalarda o adamdan ben de nefret ediyorum. Nefretten arınmak istediğini iddia eden bi adamın akıl almaz çelişkileri! Bazen sevdiğin de oluyordu gerçi, hakkını yememek lazım.

Aklımı yememek lazım.

Garın kapalı devre kamera sistemi hatırıma geliyor. Kör noktada olup olmadığımı merak ediyorum ama kapalı devre ne demek, ben onu bile bilmiyorum. Kör noktada olmaya ihtiyacım var. Aslında dünyanın bütün kör noktalarını biriktirip Meksika’ya gitmek istiyorum. Meksika’da ne var bilmiyorum. Üç ev görseler bir şehir sanan adamları hatırlıyorum. Orada üç evden fazlasını bulursam aklımı yitireceğimden korkuyorum fakat aklımı yitireceğimden korkmamın içine tüküreyim ki bir cinayeti kusursuz yapanın, arkasında bıraktığı hayaletler olduğuna da inanıyorum.

Hayaletlerin üç evle alakası yok, hayır. Seni yanıltmak istemem ama bu yazının sonuna kadar -başından sonuna kadar- ben dâhil herkesi yanıltacağımı da bilmelisin. Bu dağınıklık nasıl toplanır bilmiyorum; bu cesareti nereden buluyorum, onu da bilmiyorum. Öznesi yüklemine uymayan, devrik cümleler kuran adamları hatırlıyorum; kötü bir tiyatro oyununa fotomontajla sızmış yalancı adamları.

Fotomontajlı yalancı adamların üç evle alakası yok, hayır.

AMA BENİ DİNLEMİYORSUNUZ! BU SATIRIN BAŞINDA. BU RAYLARIN BAŞINDA VE DE SONUNDA NELER OLDUĞUNU BİLMİYORSUNUZ! Sesimi yükseltmek zorunda bırakmayın beni. Sesimi kaybetmiş olmaktan korkuyorum.

Yeniden rayların arasındayım. Eski vagonlar var burada. Üç vagon gördüm, bütün sanrılar birbirine girdi. Şehirler hakkında yalan söylemeyi bırakmam lazım, Meksika’ya nasıl gidilir bilmiyorum. Eski bir ekspresin kullanılmayan (yemekli) vagonlarından birisine girdim. Kırmızı deri kaplı koltukların, kırmızı deri kaplı kadınların içsesi olduğuna inanıyorum. Bütün koltuklara tecavüz etmemek için kendimi mutfağa atıyorum.

Mutfakta her şey yolunda, rahatlayıp kendimi musluğun başına bırakıyorum. Musluğun başı beni tutmuyor. Hayattaki hiçbir dikişin tutmayışını kederle hatırlarken kafamı dolapların tekine vurup düşüyorum.

Yerden kalkmak yerine, o gece yaşananların aklıma doluşmasını izliyorum. Aklıma doluşma işlemi başarıyla sonlansın, aklımı lavaboya atıp yemekli vagondan çıkıp gideyim diye bekliyorum. Görüntüler akmayı bırakmıyor. Aklım dolup taşıyor, kulaklarımdan ılık ılık damlıyor ama işlemin sona ereceği yok! Bu görüntülerin sona ereceği yok!

Bu rayların sona ereceğinin olmamasına sığınıyorum. Olanlarla yüzleşmek üzere olanların yanına gidiyorum.

Bir cinayete anlam katmaya, cinayetin arkasındaki hayalet olmaya gidiyorum.

İzle.

* * *

O gece şiyir okumuştum, sanırım hepsi ondan oldu. Yoksa sarhoş değildim, yemin ederim birkaç kadehten fazlasını içmedim.

Kapısına dayandım, nazikçe çaldım. Açmadı. Üç seferdir açmıyordu, bak üç sefer diyorum! Önceki iki seferde olduğu gibi camdan girdim ben de. Evvelsi gün bıraktığım yerde yatıyordu. Canı sağ olsun, diyerek yanına oturdum.

“Bugün ne yaptın?” diye sordum, kılını bile kıpırdatmadı. “Ayıp olmuyor mu artık?” dedim, yok. “Konuşmayacağız yani? İyi, oturalım böyle.”

Öyle oturduk. İki saat falan öylece oturduk. Gözleri uzaklara bakıyordu, uzaklar hakkında hüküm vermek istiyor ama veremiyormuş gibiydi.

“Uzakları sikeyim,” dedim. Küfretmeme kızardı, bu defa kızmadı. Hızımı alamadım: “Yakınları da sikeyim.”

“Bana bunu yapma… Bana bunu yapma bunu yapma bunu bunu yapma bana bunu yapma…” diye mırıldanarak yerimden kalktım. Daracık salonda geniş adımlarla volta attım. İki adımda bir salon bitiyor, yenisi başlamıyordu. Ekşi kokuyordu, çirkin bir kokuydu fakat onun hijyen konusundaki hassaslığını bildiğimden susuyordum. Koku dün bu kadar yoğun değildi. Bu umursamazlığın sebebi neydi?

Önceki günü hatırlamıyorum ancak. Dünü çok net hatırlamama rağmen evvelsi günü hatırlamayışıma çok içerledim. O gün de camdan girdiğimi biliyordum ama. Böyle davranırsa camdan da girerdim, bacadan da. Bana bunu yapmamalıydı. Neden konuşmadığımızı bile bilmiyordum. Bazen benden nefret ederdi ama en son kötü değildi ki aramız. Bir romandan bahsediyordu. O bir romandan bahsederken aramız hep iyi olurdu. Hep romanlardan bahsetsin isterdim.

Yorulup tekrar yanına iliştim.

Elini avcuma alıp ısıtmaya çalıştım. “İki kadeh içtim sadece, üç kadeh de şiyir okudum. Birisini sana okumamı ister misin?”

Bir şiyir daha okusam sanki her şey düzelecekti. Cevap vermeyince şiyiri okumaktan vazgeçtim. Elini daha sıkı tuttum, bırakmak istemiyordum. Gözlerinin uzakta oluşu çok canımı sıkıyordu. Üç gündür kapıyı açmamasından ve aynı yerde gıkını bile çıkartmadan oturmasından bile daha çok canımı sıkıyordu. Alışık değildim. Aramızdaki en kısa mesafenin gözler olmadığı hiçbir âna alışık değildim.

Konuşmak zorunda hissediyordum ve ne diyeceğimi bilemeden ona bakıyordum. Dolu dolu bakıyordum ona, bakışlarımın doluluğundan vücudumun ağırlık merkezi şaşmıştı. Bir an için gözlerimin üzerine devrileceğimden çekindim. Bakışlarımı fırlatıp atmak istedim yüzümden. Bu fikre yoğunlaşıp konuştum:

“Ağzının ortasına iniş yapacak bakışlarım ve orada, Bayramoğulları Beyliği’ni kuracaklar. Kırk gün, kırk gece bayram edecekler ve sonra bir bir aşağı inecekler dudaklarından. Dudaklarından kalbine doğru. Kalbinde kalacaklar, bir adım daha atmayacaklar; onları tutacaklar! Atmak da istemeyecekler zaten. Bu, Bayramoğulları’nın kazandığı ilk ve tek savaş olacak ve bir daha savaşmak istemeyecekler.

“Bir daha savaşmak istemiyorum, lütfen konuş benimle, lütfen konuş benimle, lütfen konuş benimle…”

Soğuk elini alıp dudaklarıma götürdüm. Aklımın reddettiği gerçeği, dudaklarım açık bir şekilde su yüzüne çıkarttı. “Sen,” dedim. “Sevgilim, sen öldün mü?”

Elini bir kez daha öptüm. Dudaklarım, yaşamın içinden çekilip alınmış bu bedenin varlığıyla alev aldı. Dudaklarımdaki yangını söndürmek için koşarak banyoya gittim, yüzümü yıkadığımda içimdeki Bayramoğulları yıkıldı. Midemdeki bütün şarabı ve şiyirleri kustum.

Tüm tarih kitaplarını, edebiyatı ve kütüphaneleri kustum. Midemde hiçbir şey kalmayana dek kustum. Midemi helada bırakıp kaçmak istedim. Telaştan ayağım kaydı, kendi kusmuğumun içine kustum düştüm.

Sürünerek onun yanına döndüm. Eli yere düşmüştü. Kanepenin kenarında sallanıyordu kolu. Nefes nefese kalmıştım. Boştaki eli tutmak için davrandım.

İnsan boştaki bir eli nasıl ıskalar?

Onun yerine elim koltuğun altına girivermişti. (Tuttuğumu koparırım.)

Koltuğun altından bir ilaç şişesi koparttım.

İçi boştu.

Sevgilimin bedenine baktım.

İçi boştu.

Gözlerine baktım, bakışına hani.

İçi boştu.

Uzakların ve yakınların da içi boştu.

Boş ilaç şişesini pilazmanın üstüne fırlattım. Ekrana hiçbir bok olmadı, şişeye de olmadı. Yere düşene kadar. Şişe yere düşünce kırıldı.

Derin bir nefes aldım. Şişe kırılmasaydı bir kez daha kusacaktım. Sevgilime döndüm: “Neden öldün sen?” dedim. “İntihar mı ettin?”

Sessizdi.

“Kim yaptı sana bunu? Hangi anasını siktiğimin orospu çocuğu telkin etti seni!”

“Dün de ölü müydün ulan? Önceki gün de ölü müydün? SİKERİM NASIL ÖLÜRSÜN LAN BEN BURDA YAŞARKEN!”

Nefeslendim. Önceki gün onu öpmediğimi hatırladım. Onu öpmediğim günlerde yaşamdan bihaber olmam normaldi. Ölümünü fark etmeyişimi yadırgamadım.

“KALKSANA KALTAK!”

Kalkmadı. Ölü insanların genelde yerlerinden kalkamadıkları bilindik bi gerçekti. Kaldıramıyordum, bu gerçeği kaldıramıyordum.

Ben de onu kollarından tutup kanepeden kaldırdım. İki yanından sarsıyor, bir yandan da ağza alınacak laflar ediyordum. Sevgiliniz intihar ettiyse her türlü lafı ağzınıza alabilirdiniz.

Hâlâ ölüydün. Dün gibi ölüydün. Önceki gün gibi ölüydün.

Önceki gün ölü müydün?

“ULAN BARİ ADABINA GÖRE İNTİHAR ETSEYDİN KAHPE! ULAN İNSAN Bİ MEKTUP YAZAR AMINA KOYAYIM MEKTUP YAZMADAN İNTİHAR MI EDİLİR!”

Duruldum. Başı öne eğikti.

“Yazdın mı mektup?”

Sarstım tekrar.

Kafası sallandı.

“NERDE LAN O ZAMAN, NERDE!”

Onu geri yatırdım. Evin altını üstüne getirmek için hazırlıklara başladığımı borsaya bildirdim. Uzun dakikalar bir intihar mektubunu arayarak geçti. Siz hiç sevgilinizin intihar mektubunu aradınız mı?

Ben aradım. Çaldı. Ses mutfaktan geliyordu; çöp kutusundan.

Yırtılmıştı. Parça parçaydı. Kim yırtmıştı? HANGİ KENDİNİ BİLMEZ DENSİZ YIRTMIŞTI AŞKIMIN MEKTUBUNU!

Tüm parçaları çöpten çıkartıp masanın başına geçtim. İlkokulda yapboz dersinden hep beş alırdım. Parçaları bir araya getirmem uzun sürmedi, kırışıklığı elimle giderip mektubu okunacak kıvama getirdim. Mavi tükenmez kalemle yazılmıştı. Titrekçe. Şöyle diyordu:

“Aşkım,

Yeni romanım için ölümü yakinen tanımam gerekiyordu, biliyorsun başkarakter romanın sonunda intihar ediyor. Bi görüp geleceğim sanıyorum, lütfen bana kızma. Seni seviyorum. Tirenleri seviyorum. Yakında görüşeceğiz. Veda etmiyorum.”

İdrak etmeleri yürürlükten kaldırıverdim. Zaten yürürlükte olanlar, doğru çalışmıyordu. Zira mektupta yazanlar bunlar değildi, şunlardı, çok sonra anladım, titrekçe:

“Aşkım,

Ev sahibim kira için evime girip zorla bana sahip oldu. Yapamıyorum. Yapamayacağım. Seni seviyorum. Yalnız seni. Bu bir veda. Elveda…”

* * *

Bundan sonrası iki kısımda incelenmeli. Net olarak hatırladığım ilk sahne ve kare kare hatırladığım ikinci sahne.

İlk sahnede sevgilimin yanındaydım. Burasının aklıma doluşu, ikincisinden çok daha fazla canımı yakıyordu. Bir yemekli vagonda olanları yeniden izlememek için ölmeyi diledim.

Ama ölmedim.

Onu öldürüyordum. İntihar ettiği için onu öldürüyordum, bir hayalet olarak beni geride bıraktığı için onu öldürüyordum. Ellerim boğazındaydı. Dışarı doğru sarkan hafif mor diline dehşetle bakarak boğuyordum onu.

Öldüğünden emin olduğumda onu yerine bıraktım. (Onun yeri benim yanım değil miydi artık?) Ruhuna Fatiha okumak istedim, sonra vazgeçtim. Ruhuna şiyir okusam belki hayata döner sanıyordum; en etkili şiyiri bulmak için düşünürken kapı yumruklanmaya başladı.

İkinci sahne tam burada bamlar!

Hiçbir şey olmamış gibi kapıyı açtım, ev sahibiydi.

Hiçbir şey olmamış gibi onu içeri davet ettim, salona değil ama; oturma odasına. Bağrış çağırışı duymuş da gelmişmiş. Neler olduğunu sordu, “Ne ikram edeyim size?” diye cevapladım.

“Bi çayını alırım,” dedi.

Netlik burada kayboluyor. Bu yüzsüzlük aklımdaki bütün şalterleri indiriyor. Her şey kararmıyor ama; tam aksine, parlıyor! Bütün paparazziler ölüm ve çayın hayret verici karışımını belgelemek için kafamın içinde fılaşlar patlatıyor!

Çay yerine kahve, kola, ayran, hoşaf ne bileyim demir hindi şerbeti falan istese gıkımı çıkartmayacaktım belki. O gün sadece tek can alacaktım can pazarından.

“Şimdi getiriyorum,” deyip yatak odasına geçiyorum. Ütüyü fişe takıyorum. Son seviyede buharlıya getiriyorum aleti, eski tirenler gibi buhar püskürtüyor. Buna çok seviniyorum, cinayet öncesinin mutluluğu dört bir yanımı sarmış; dumanlar eşliğinde odadan çıkıp adamın yanına dönüyorum. Ütüyü, oyuncak ayıyı arkasına saklayan aptal âşıklar gibi arkamda tutuyorum. Fişi bacaklarıma dolanıyor, sakin ol, diyorum. Ütüyü sakinleştirmeyi üstüme vazife edinmişim. Adam oturma odasında değil.

Ev sahibi bu, yerinde durur mu?

Durmamış.

Sevgilimin başında, bir eli kızın bileğinde; gözleri dehşetten düştü düşecek.

Bir şeyler söylemeye çalışıyor, anlamıyorum ya da anlamazdan geliyorum. “Öldördön mö lön közö?!” gibi bir şeydi dediği. Çiğnenip tükürülmüş bu cümlesi midemi bulandırıyor. Kusacak gücüm yok.

“He,” diyorum.

Sonra olaylar nasıl gelişiyor, o hengâmede iri yarı bir adamı nasıl yere yıkıyorum haberim yok. İşin sonunda adamın yüzü “Balada Triste De Trompeta” filmindeki Üzgün Palyaço’ya dönüyor. İki yanağında ütü izleri. Adamın eti ütüye yapışmış, çıkmıyor.

Onu en çok boğazına bastığım ütü öldürüyor. İnsanların boğazına ütü basmamak gerektiğini hiç öğrenemediğime yanıyorum.

Adamı olduğu yerde bırakıp sevgilimi yatağına yatırıyorum. Öpmüyorum ama. Dudaklarım bir kez daha alev alsın istemiyorum. Üstünü örtüp evden çıkarken gülmekten karın kaslarım siren çalıyor. Ütüyü fişte bırakmadığım için mutluyum.

İki cinayetin yükü omuzlarımda gezinirken ben Haydarpaşa’ya koşuyorum. Daha fazla insan öldürmek istemiyorum.

Görüntü akışı burada sonlanıyor.

* * *

Kötü bir kâbustan uyanır gibi doğruluyorum yerimden. Uzaklarda köpekler havlıyor. Beni buldular, diyorum içimden. Hiçbir yere kaçamam.

Gidecek yeri olmadığı için gitmeyen, hep orada, aynı yerde, kalan insanlar için yirmi iki saniye üzülüyorum. Meksika’ya camdan girebilir miyim acaba, diye düşünüyorum. Sırf camdan girdim diye, koca ülke intihar eder diye korkup mutfaktan çıkıyorum.

Kırmızı deri koltuklar yerlerinde duruyor. Onlar da gitmemiş. İlk gün o mektubu ben yırtmış olmalıydım. Eve tekrar döndüğümde her şeyin düzelmiş olacağına ne kadar çocukça bir masumiyetle inanmışım öyle. O gün yaşadığım dehşet, o günü unutturmuştu belki de. Yok saymıştı. Fakat ölüm yok sayılmayı sevmezdi. Ölüler severdi belki ama, ölümün kendisi yok sayılmaktan nefret ederdi. Dönüşü muhteşem olmuştu zaten. Fark eder mi?

Vagondan çıktım.

Gelmişler.

Bana gelmişler.

Benim için gelmişler.

İki cinayetin karşılığı böylesine gürültülü olmamalı. Boş bir kabuk için bunca adam fazla. Öyle büyük acılar var ki tiren raylarının bu kadar az olmasını kabul edemiyorum. Daha önce çok bulduğum her şey şimdi az geliyor. Tiren de geliyor.

Mutluluk.

Aynasızlar ellerinde fenerlerle üstüme koşmakta. Önlerinde köpekler havlıyor. Arkalarında bir tiren var, tirenin ışığı aynasızların lambalarına ayıp ediyor. Kaçacak hiçbir yerim yok. Etrafım sarıldı. Aynasızlar tirene yol vermek için iki kola ayrılıp bana doğru koşmaya devam ediyor. Tiren halinden memnun, “KAÇMA!” diye bağırıyor içinden.

Tirenlerden korksam cinayet işlemezdim.

Makinist beni görüyor, ben makinisti görüyorum. Aynasızlar ve köpekleri zaten hep beni görüyor. SEN beni görüyor musun?

Görmüyorsun.

“ETRAFIN SARILDI!” diye bağırıyor bir tanesi. Makinist el kol hareketleriyle yoldan çekilmemi işaret ediyor. Yoldan çekilmiyorum. Aynasızlardan birisi üstüme atlayıp beni rayların arasından çekip almanın pilanlarını yapıyor aklınca. Tiren aynasızın aklından daha hızlı çalışıyor. Makinist firene basıyor ve sonra firenler değil, yine tirenler çalışıyor.

Onu kucaklıyorum, gözlerinden öpmek için.

SON

Not: Bazı kelimelerin yazılışını en az sizin kadar iyi biliyorum.

Onur Selamet

1993 İstanbul. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü mezunuyum. Çeşitli kısa ve orta metraj film projelerinde yer aldım. Öykü ve senaryo üzerine çalışıyorum. Öykülerim kimi dergi ve fanzinlerde yayımlandı. 2013'ten beri üç arkadaşımla birlikte Marşandiz Fanzin'in makinistliğini yapmaya devam ediyoruz.

İçimdeki Bayramoğullarını Kim Yıktı?” için 9 Yorum Var

  1. Evet.
    Önce şundan bahsetmek istiyorum. Hep söylüyorum ya, ben diğer insanlardan daha kısa süredir takip ediyorum öykülerini diye, bunun ekseninde düşün söylediklerimi.

    Akılsız bir adam zamanında “Güzel olduğuna inandığım bir cümle yazabilsem yeter.” demişti. Oldukça akıllı bir adam olan Neil Gaiman’da ona cevap olarak “Kimse bir cümleyi yayımlamaz.” demişti. Düzbeyaz Bey’i, Hazretleri İnkisarıhayal’i da hesaba katınca öyküyü bitirdiğimde şunu düşündüm. İnkisarıhayal’de 15 tane güzel tümce vardıysa, Düzbeyaz Bey’de 30 oldu, şimdi bu öyküde 60 oldu. Resmen Sincan’da durması gerekmeyeceği için doyasıya hızlanabilen bir tiren misali öykülerinin edebi yoğunluğu artıyor da artıyor ve bu benim çok hoşuma gidiyor. Çok hoşuma gidiyor. İyi ki yazıyorsun.

    Demin bahsettiğim iki öyküden de daha iyi ve güçlü bir öyküydü bana kalırsa; ama kişisel olarak ben Hazretleri İnkisarıhayal’i daha çok seviyorum galiba.

    Ve korkum:

    Bu üslubunu ne kadar beğendiğimi her fırsatta dile getiriyorum zaten; ama üç öyküde de karakterlere baktığım zaman beni korkutuyorsun. Öykü üslubunun karakter üslubuna dönüşmesinden korkuyorum. Korkutma beni.

    Not: Muhtemelen de sırf benim hüsnükuruntumdur (bendeniz Hüsnükuruntu Hazretleri).

    Kalemine sağlık her zamanki gibi. Zamanı gelsin de bir elimize kağıtlı basılı kokulu alabilelim bunları, günlerce de düşürmeyelim istiyorum.

  2. “Ne diyeceğimi bilemiyorum,” gibi bir şey deyip dememem gerektiğini bile bilemiyorum. Bu kesinlikle muhteşemdi Onur. Bu öykü değildi, yazı falan değildi, bu çok başka bir şeydi.
    Bu tür hikayeler hep canımı sıkmıştır aslında. Hani böyle şeyler düşünüp kendine acı çektiren insanlar vardır ya, onların yaptıklarını da çirkin bulurdum hep. Ama birilerinin bunları anlatması gerekiyor ve sen, bundan çok daha iyisini yapmışsın. Yazarken neler hissettiğini az çok tahmin edebiliyorum. Böyle bir samimiyeti, böyle bir acıyı internette okuduğum bir öyküde bulabileceğimi hiç düşünmezdim.
    Son zamanlardaki çoğu öykünü, yorum yapamasam bile, okudum ama bu içlerinde en iyisiydi galiba. Senin yazdıkların arasında en sevdiğim olan Kara Conta’yı bile geçti sanırım.
    Çok değişik bir şey olmuş Onur. Kıskançlıkla karışık bir coşku var içimde. Dağıttın valla. 🙂
    Ne diyeyim, bravo…

  3. Daha önce de birkaç öykünüzü okuyup çok beğenmiştim; bu da farklı olmadı benim için.

    Psikolojik çıkarımları her zaman sevmişimdir ve inanın siz bu işte çok iyisiniz. Daha önce de belirtildiği gibi güzel cümleler göze çarpıyor hemen ve üzerine düşünmeye zorluyor. Hoşuma giden bir diğer ögeyse Hazretleri İnkisarıhayal ve Düzbeyaz Bey’deki gibi sırf psikolojik çıkarımlar yerine olay örgüsüne de izin vermişsiniz hikayenizde; iyi ki de vermişsiniz. Güzel cümleler yanında hikayenin devamını merak etmek büyük bir artı.

    “Tiren” ve “şiyir” gibi kelimeler hikayenin daha samimi olmasını sağlamış.

    Bir de eleştiri değil de bir çıkarımımı söyleyeyim; hikaye biraz fazla mı sertti? Daha doğrusu karakter. Açıkçası bazı bölümleri okurken ürperdim. Şimdi yanımda olsa ne yaparım, diye geçirdim içimden.

    İnandırıcılık: süper. Fazla sert: tırstım.

    Başarılarınızın devamı dileğiyle.

  4. Klasik bir Onur Selamet öyküsü daha… Peki şikayetçi miyim? Yoo… Niye olayım ki? Deli miyim ben? Asıl Bayramoğulları deli olan. Ondandır belki de hikayeni deli gibi beğenmeme sebebi. Zihnine, kalemine sağlık.

  5. Sanırım favorim olan Lahon’un favorililiği buraya kadarmış…

    Şaka tabi. Herkez favorilerinden dem vurmuş madem, ben de yazayım: Tanıdık bir atmosferin alt katlarındaki tansıkları nedeniyle “Rayaltı”, yazarın kişisel sitesine de adını veren “Uykusuzluk Kulesi”, bıçkın cümleleri hasebiyle “İyi Şöhretler Çukuru”, canım sıkıldıkça okuyup feyizaldığım “Kızıl Ahali Ekspresi” ve son olarak aklımda geldikçe üzerimde bıraktığı garip ama tatlı hissiyatı hatırladığım “Gölgelet: Kurşun Asker”. Çok mu oldu? Okumayanların ellerinden öperler.

    İşte bu öykü de bu saydıklarım arasındadır artık. Bilmiyorum, günü gelir bunun için de kısa tanımlama kullanmam gerekir mi. Gerekirse eğer, Azca karakter, çokça ray. desem yeterli olur mu, onu da bilmiyorum. Sadece ama sadece tirenlere bakıp, “Allah’ım, sana geliyorum.” demek istiyorum.

    Çok hırçınsın, çok.

      1. Hemen dipnot olarak belirteyim o vakit: Son birkaç öyküyü okuyamadım, onları listeye ekleyememe sebebim budur. Rayaltı’nın yayımlandığı ay sonrası öykülerde genel olarak bir durgunluk yaşadım ve sevgili Onur’umun öyküleri de ister istemez bu durgunluktan nasibini aldı. Zaman bulabiliyorken birkaç öykü geçti gözlerimin önünden, bugünümü de buna ayırmış oldum. Onlar da elbet okunacak, elbet listelerde yerlerini alacaklardır.

  6. Daha ne kadar şaşırabilirim acaba? Yukarıdaki yorumlarda sözü geçen bütün öykülerinizi okumak istiyorum ve umarım hepsini bulabilirim.
    Bu öyküde ekstra “şiir” tadı var, güzel.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *