Öykü

Kapkara Bir Sevdaydı Kadehinden İçtiğim

Zümrüt yeşili gözleri ve kızıl saçlarıyla Eftimya vücuduna dolandığı Cemal’e kendi hazırladığı içkiyi yudumlatıyordu. Şehri inim inim inleten, karşısında on adam olsa dahi bir dakika düşünmeden üzerilerine atılan, bir masayı boşaltması için bir bakışı yeten, bağırışıyla aslanları ürküten, şehrin en azılı kabadayısı olan Cemal kapatmasının koynunda uslu uslu duruyordu. Anasını emen bir bebeğin huzurunun aynısını yüreğinde hissediyordu.

“Kıpkırımızı şaraplar içtim, bembeyaz rakılar devirdim. Ama senin şu kapkara içkine doyamıyorum. Ah ulan Eftimya! Ne koyarsın sen bunun içine?” derdi Cemal içki bittiğinde.  Eftimya da dünya üzerindeki en masum varlık gibi gülümserdi. “Kara sevdamı,” derdi usulca. O zaman Cemal pos bıyıklarının altındaki iri dudaklarıyla Eftimya’yı büyük bir iştahla öperdi.

Eftimya Cemil’in ilk kapatmasıydı. Şehirde ilk palazlanmaya başladığı zamanlar geldiği evde onu görmüş ve tutulmuştu. Gerçi ilk zamanlar onu koruyucu kanatları altına alamamıştı. Evin patroniçesi Cemal gibi yeni yetme bir kabadayıya pabuç bırakmazdı. Ama bu durum uzun sürmedi. Eftimya’yı gördükten, onun gönlünü kendine bağladıktan sonra büyük bir talihle Cemal’in önü açılmıştı. Girdiği kavgalarda hasımlarını rahatlıkla yere seriyor, beş kişiyle bıçaklı bir dövüşe tutuşsa bir çizik almadan çıkıyor, herkese korku salıyordu. Mahalle mahalle haraca bağladığı şehri sonunda ele geçirmiş, Eftimya’sını da o bataklıktan çekip çıkarmış, şehrin en güzel konaklarından birine yerleştirmişti. Eftimya da onun kapatması olduğundan beri gözü kimseyi görmemiş, gönlünü de kadınlığını da Cemal’den başka kimseye sunmamıştı.

Anasını ve babasını zamanında Rum çetecilerin ellerinde kaybeden Cemal, bu milleti pek sevmese de aynı hisleri Eftimya’ya karşı hissetmemişti. Sonradan öğrenmişti ki onun ailesi de Rum çetecilerinin çıkardığı bir  yangında ölmüşlerdi. Kimsesiz kalan zavallı kız ona kol kanat da geren olmayınca kadınlığını satmak zorunda kalmıştı. Bu yaşanan kötü hatıralar onları birbirine daha yakınlaştırmıştı. Hatta şehrin hengamesi içinde boğuşan Cemal için huzur bulduğu tek yer Eftimya’nın kolları olmuştu.

Günlerin günleri kovalayıp zamanın akıp gittiğinin insanların zihinlerinde hafif bir ağırlıktan başka bir etki oluşturmadığıdan yalnızca ölüm geldiğinde tüm bu biriken yük insanın omuzlarına biner. İşte bir gün Cemal bu yükü omuzlarında hissetti. Yılların tonlarca ağırlığıdaki ızdırapları kalbine oturdu. Çünkü cümle aleme korku salan o koca gövdesine hasım dahi saymadığı, haracını yediği esnaftan biri bıçak sokuverdi. Öyle ki çıkarıp ikinciyi sokacakken Cemal’in tokatıyla adam yere serildi. Adamları hemen Cemal’in koluna girip onu en yakın hekime koşturmaya hazırlanıyorlardı ki bıçağın deldiği ve çizgi halinde siyah bir iz kalan bir gömlekten başka normal dışı bir şey bulamadılar. Ne olduğu konusunda en az onlar kadar fikri olmayan Cemal ise şaşkınlığını belli etmeden sıkıntısı olmadığını söyleyip geçiştirdi onları. Ama adamlar koca bıçağın girişini çıkışını alelade gördüklerinden şaşkınlıklarından bir türlü kurtulamasalar da tokadı yiyen esnafın kendine gelme çabaları ilgilerinin ona yönelmesine neden oldu. Esnaf ayıldığında aynı şaşkınlığı o da yaşıyordu. İntikamını almanın huzuruyla ölmeye hazırlanırken öldürmek için her şeyini riske ettiği adamı kanlı canlı karşısında görmek esnafı yıkıma uğrattı. Bir şeyler demeye çalıştı. Kekeledi. Ama ikinci defa rahat bir nefes almaya fırsat kalmadan dayak yemeğe başladı. Bunu neden yaptığı, kim olduğu, neci olduğu sorulmadan aralıksız dayak yiyordu. O kadar dövdüler ki amaçlarının onu döve döve öldürmek olduğunu anladı ve kendini kaçınılmaz kaderine teslim etti.

Bu olaydan sonra bir efsane şehre yayıldı. Artık herkesin dilinde aynı lakırtı dolaşıyordu. “Ölümsüz Cemal!” Koca bir bıçağın böğrüne girip çıkmasına rağmen bir çizik bile oluşmadığı söyleniyordu. Ne bir merminin ne de bir bıçağın Cemal’e zarar veremeyeceği anlatılıyordu. Düşmanlarının hiçbir şansı kalmamıştı Cemal’e karşı. Cemal artık şehrin tek hakimiydi.

Bu söylenenler Cemal’in de kulağına geliyordu. Zaten insanların ne düşündükleri ona bakışlarından belliydi. Elbette önceden de ondan korkarlardı. Bir dükkana haraç almaya girdiğinde haracı çekine çekine vermelerine rağmen insanların gözlerinde nefret olurdu. Ama artık o nefret yoktu. Sadece katıksız bir korku vardı. Buz gibi keskin bir korku.

Bu olayın üzerinden çok geçmeden Cemal’in şanının yalandan ibaret olduğunu düşünen zamanında ezdiği kabadayılardan biri olan Hristo onu sokağın ortasında herkesin gözü önünde vurdu. Cemal ilk önce yere düştü. İnsanlar efsanenin sona erdiğini düşünürken belinden silahını çıkarıp doğruldu ve Hristo’yu alnının ortasından vurdu. Üzerinde birkaç damla siyah lekelerden başka bir iz görülmeyen Cemal salına salına Hristo’nun cesedinin yanına gitti ve cesede tükürdü. Milletin fal taşı gibi açılmış gözlerine aldırmadan Eftimya’nın konağına doğru yola koyuldu.

Cemal de diğer insanlar kadar şaşkındı. Ne olduğunu başına nasıl bir musibet geldiğini anlayamıyordu. Bu durumu yadırgamayan tek kişi ise Eftimya’ydı. “Seni Tanrı korudu, canım sevgilim benim,” diyor başka bir şey demiyor, konuyu kapatıyordu. Bir gün  beraber  oturmuş meyve yiyip içki içerlerken Cemal meyve bıçağını alıp eline sapladı, çıkardı. Elinde açılan yara bıçağı çıkardıktan sonra hızlı bir biçimde kapandı. Cemal bakışlarını Eftimya’ya çevirdiğinde şaşırmış bir yüz beklerken ifadesiz ve soğuk bakışlar buldu. O yeşil gözler adeta Cemil’i ısırıyor, ona azap çektiyordu. Eftimya ayağa kalktı ve Cemal’in yanına gidip ona okkalı bir tokat patlattı. “Çok fazla kurcalıyorsun, Koca Cemal!” dedi ve döndü arkasını, gitti.

Cemal zeki bir adam sayılmazdı ama neyle karşı karşıya olduğunu dünyanın en zeki adamı bile idrak edemezdi. Üzerinden şaşkınlık hali gidince usulca konaktan sıvıştı. Bir süre Eftimya’nın yanına uğramadı.

Ama aşk öyle tutkulu bir bağımlılıktır ki vazgeçme bir kararı asla kendisinde barındırmaz. Cemal gerçekten sevdiği tek varlığa, taptığı kadına dönmekten kendini alıkoyamadı. Döndüğünde ise Eftimya’yı kendisine karşı oldukça şevkatli buldu. Sunduğu kapkara içkisini de hiç düşünmeden yudumladı.

Gel zaman git zaman Cemal polis şeflerinin hatta valilerin önünde düğmelerini ilikledikleri bir adama dönüştü. Bir devdi. Şehrinin tek hakimi, tek yöneticisiydi. Her şey ona aitti, her şeye o hükmediyordu. Ama onun için tek önemli olan Eftimya’nın yeşil gözleriydi. Zaman geçtikçe aşkı daha da büyümüş, Eftimya onun için su gibi hava gibi vazgeçemeyeceği bir hale gelmişti. Aynı duygular az çok Eftimya için de geçerliydi. Cemal’e sarsılmaz bir sadakatle bağlıydı.  Onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyor, adeta ağzının içine bakıyordu.

Ama Cemal’in kudretinin kaynağının anlaşılması çok uzun sürmedi. Alnının ortasından vurduğu Hristo’nun en yakın dostu olan Tilki Harbo Cemal’i bir takıntı haline getirmiş, gece gündüz onu izlemiş, adeta gölgesi olmuştu. Cemal’in ölümsüzlüğünün kızıl saçlı Rum kızının içkisinin içinden geldiğini öğrendi ve bu sefer Eftimya’yı araştırmaya koyuldu.

Ama kızın çalışmaya başladığı genelevden öncesine dair hiçbir şey öğrenemiyordu. Sanki kız o evin içinde birdenbire var olmuş ve Cemal’in koynuna girmişti. Harbo bu durumdan daha da işkillendi ama yapacağından geri durmadı.

İlk iş Cemal’in ne kadar hasmı varsa topladı ve olanı biteni anlattı. Cemal’in yenilmezliğinin bu cadı kızın hazırladığı iksirin sonucu olduğunu öğrenen cümle kabadayı Harbo’ya katıla katıla güldüler. Dostunun ölümünden sonra kafayı yediğini söylediler. Harbo iyice sinirlendi. Onlara Hristo’nun ölümünü hatırlattı. Herkes o kurşunların Cemal’i vurduğunu görmüştü. Evet, belki ölmeyebilirdi. Cemal güçlü ve dayanıklı bir adamdı. Ama hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmış ve Hristo’yu alnının ortasından vurmuştu. Hem gömleğindeki o simsiyah damlalar neydi? Neden kanı kırmızı değildi? Bu sorular kabadayıları susturmaya yetti. Ama hala bu cadıyla nasıl baş edecekleri konusunda bir fikirleri yoktu.

Harbo ise bu konuyu araştırmıştı. Cemal’in cadısından kurtulmanın tek yolu onu yakmaktı. Geçmişte Avrupa’da böyle cadıları yakarak yok etmişlerdi. Harbo ve yanındaki kabadayılar tüm planı hazırladılar, tuzakları kurdular.

Cemal’in şehrin valisiyle limanların işletmesiyle alakalı görüşme yaptığı gece konağı tüm çıkışlarını kapatarak ateşe verdiler. Alevlerin anında sardığı ihtişamlı konak geceyi güneş gibi aydınlatmıştı. Yangını haber alan Cemal uçar adım konağa gelmiş ama bir kor haline gelmiş enkazdan ve sevdiğinin yanmış cesedinden başka bir şey bulamamıştı.

Cemal ne ağladı ne de feryat etti. İçinden yakında sevgilisinin yanına gideceğine dair küçük bir yemin etti. Ama intikamını almalı ve onun ruhunu rahata erdirmeliydi. Bu işe bulaşan en küçük sineği bile bulup canını çıkarmalıydı.

Amacına ulaşmak için sessizce harekete geçti Cemal. Tüm adamlarını bu işi planlayanları öğrenmeleri  için şehrin dört bir yanına yolladı. Gelen bilgileri sessizce dinliyor ve kafa sallıyordu. Zamanında ezdiği tüm düşmanlarının bu işin içinde olduğunu öğrendi ve bu sefer onları gebertmek için harekete geçti.

İki üç gecede hasımlarından çoğunu tek tek bulup yok etti. Kalanların ise şehrin kuzeyindeki bir depoda saklandıklarını öğrendi. Bu işin başındaki Harbo da onların arasındaydı. Artık yapacak tek hamle kalmıştı. Sonra her şey sona erecekti.

Baskın sabaha karşı gerçekleşti. Bu uzun ve kanlı çatışmanın gerçekleşeceğini polisler dahil herkes biliyordu ama kimse engellemek için harekete geçmedi. Şehrin kendi pisliklerini sindirişine şahitlik ediyorlardı. İlk aşamadaki silahlı çatışmadan sonra her iki taraftan da ölenler oldu. Mermiler tükendiğinde bıçaklar çekildi ve meydan kavgası başladı.

Cemal vahşi bir hayvandan farksızdı. Önüne geleni sol eliyle boğazlayıp sağ eliyle bıçaklıyordu. Kendi aldığı darbeleri duymuyor, gözleri hep Harbo’yu arıyordu. Onu gördüğünde koşar adım üstüne gitti. Sağ elindeki bıçağı attı ve iki eliyle boğazına sarıldı. Harbo nafile bir çaba içinde Cemal’e elindeki bıçağı sokup çıkarıyordu. Ama işe yaradığı söylenemezdi. Bir süre sonra takati kesilen Harbo elindeki bıçağı düşürdü ve gözleri yuvalarından çıkmak üzereyken son nefesini verdi.

Koca Cemal dizlerinin üstüne çöktü. Artık yaralarından kan sızıyordu ve gömleği kırmızıya bulanmıştı. Gözleri güneşi aradı. Kanı kadar kırmızı bir kızıllıkla doğmakta olan güneş yavaş yavaş yüzünü aydınlattı. Eftimya’sının saçları geldi aklına. Sonra yeşilliğinde kaybolduğu gözlerini hatırladı. Son nefesini verirken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

Kapkara Bir Sevdaydı Kadehinden İçtiğim” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba, tam temaya uygun bir öykü yazmışsınız. Kabadayı profili gayet başarılıydı keza Eftimya da güzel oluşturulmuş bir karakter. Eftimya’nın efsanevi özellkleri, büyülü şarabı vs. öyküyü fantastik boyuta taşımış; iyi de olmuş. Kabadayı denince akla ilk gelenlerden biri de kapatmaydı; bu öğeyi olayların akışına yön verecek şekilde güzel kullanmışsınız. Cadı yakma mevzusu da hikayenin seyri için gerekliydi dramatik bir son olsa da bu, ana karakteri güdüleyen güç olması sebebiyle önemliydi. Öykü ne anlatacağını bilen bir öyküydü; dili de, olaylar da, karakterler de yerli yerindeydi. Başarılı buldum öykünüzü.
    Başka seçkilerde görüşmek üzere.

  2. Akıcı bir diliniz vardı, sıkılmadan okudum. Eftimya’nın tüm bunları kendi çıkarı için yaptığını düşünmüştüm ya da başka şeyler planlayıp Cemal’i kullandığını. Düşündüğümden farklı bitmesi beni sevindirdi, emeğinize sağlık, güzel bir öyküydü 🙂

  3. Baştan sona yükselen düz bir çizgiyle ilerlemiş ve neticeye bağlanmış, etkileyici bir öykü. Özenle işlenmiş karakterler… Tatmin olduğumu söylemeliyim. Elinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *