Öykü

Köyden Doğma Başbakan

“O günlerde biz hep köylere giderdik. Adını sayamayacağım kadar türlü ağacın bezediği kara köy yollarından, sefaletten bitap duruma düşmüş ve son bir umut diye gelip geçmekte olan arabaların üzerine atlamak için hazır olda bekleşen zavallı köylü annelerin arasından geçer, köylere giderdik.

Devletler arası savaşın bitmesinden hemen yıllar sonraydı. Her aileden birkaç ölü verilmiş, tüm tarım arazileri verimsizleştirilmiş ve bilumum ırmak, nehir, göl gibi her çeşidinden tatlı su kaynağı hunharca kirletilmişti. Ancak savaşın peydahladığı nice yeni teknoloji, tüm bu karartılı kâbusları birkaç yıllığına halı altına süpürmüş; ‘Yeni, Barış Dolu Dünya’ özsözüyle yola çıkılan hükümetlere halkın gözü kapalı desteğini sunmasına vesile olmuştu.

Nitekim güzel günlerdi. İnsanlar arasındaki tüm ayrımlar hemen hemen hiçbir mücadele gerektirmeksizin ölüyor; Camus’nün ‘Absürdzm’ felsefesini benimsediğini düşünen insanlar daha rahat ve işlevsel bir yaşam biçimini mutlak kılıyor; renk, dil, düşünce ayrılıklarından kendilerini ışık hızıyla soyutluyordu. Kirletilmiş araziler, nehirler bir bir kendine getiriliyor, yılların ardından doğayla da barışa gidiliyordu. Elde avuçta kalmış hayvan çeşitlerine devasa alanlar sağlanıyor, özgürce yaşayıp üreyebilmeleri için elden gelen destek arda konulmuyordu.

Hükümetlerin de bu toz pembe yılları harika geçirdiğini söylemek hiç yanlış olmaz. Mucizevi bir şekilde tüm insanlara eşit yaşam koşulları, iyi eğitim, ucuz ve rahat bir hayat sunmaya canı gayret gösteren devlet erkanı, bilim adamı ve sanatçıları karşılık beklemeksizin destekliyordu.

Nitekim oldukça güzel günlerdi, ancak sayılı tatil günleri hemen tükeniveren ve tembelliğin doyumsuz tadına varamayan bir işçinin damağında kaldığı gibi, o günlerin tatlı ve naif havası da bizim içimizde hiç yaşanmamış bir hatıraymışçasına soluk ama daha dün olup bitmişçesine de canlı bir şekilde duruyor.

 

Çantamın eskimiş çıtçıtlarını yerine geçirdim. Bunu yaparken çıkan o vurucu sesten, nedense, harikulade bir zevk ve gurur alıyordum. Tamam, bana savaş öncesi yıllardan eşsiz hatıralar sunmuyor değildi, bir bakıma konu da buydu ya, ancak daha başka; kendime açıklamaktan her daim iğreneceğim bir ‘güç havası da’ yankılanıyordu bu vakur sesle birlikte. İçinde bütün bir köyü, genciyle yaşlısıyla, bütün bir köyü yok etmeye yok edecek kadar ‘kuvvetli’ kimyasallar taşıyan bu yükte hafif çanta, tüfeği icat eden ilk Fransız’ın kendine duyduğu gibisinden bir güveni yüklüyordu taşıyana.

Tabii ya John Wayne, ya sen ne sanmıştın? Ah, şu bizim John Wayne’den bahsediyorum. Birdenbire duş perdemin önünde bitivermesinden hoşlandığım söylenemez. Ve o ancak yılışık insanların takınabileceği ‘yapmacık’ gülümsemesiyle “Hey, merhaba, neden bizi daha fazla bekletmeden aşağıya inmiyorsun?” demesinden, bütün bu yeni teknolojinin bize neler getirdiğini hararetle sorgulayarak, kısaca nefret ediyorum. Evet, John Wayne ve bütün o sabah rutinlerim üzerine daha fazla söz etmeye gerek yok, biliyorum, yalnızca o günün benim üzerimdeki ‘büyük’ etkilerinin kısa bir kronolojisini, eğer becerebilirsem, elimden geldiğince bu karalanmış kağıtlara geçirmeye çabalıyorum.

Eh, o da öylesinden bir John Wayne günüydü işte. Diğerlerinden hiçbir farkı olmaksızın, Wayne gelip duş perdemin önünde bitivermiş, biraz ıslık çalıp etrafına bakındıktan sonra, sıcak kahvemi ağlayan bir oğlu gözü yaşlı halde ana kucağına terk ediyormuşum gibisinden bir suçluluk duygusuyla soğuk mutfak tezgahına bırakıp peşi sıra ardına takılmama sebep olmuştu.

Arabaya girer girmez, “Bugün üç dakika.” dakika dedi o hoyrat ve tok sesiyle baş general. “Eheh, sende gelişme mi var, nedir Musak? Üç dakika, hiç fena değil.”

“Aslına bakarsan iyi bile sayılabilir.” diye küstahça araya girdi John Wayne. Bazen, insanın içinden acaba Wayne’nın birkaç ön dişini ödünç alsam nasıl olur tarzında bir soru geçmiyor değildi, ancak elbette ki bu mümkün değildi. Çünkü Wayne da bir generaldi, o arabanın içine tıkışıp köyden köye dolaşan beşimize birden devletçe sunulan ‘dokunulmazlık’ hakkına en az benim kadar o da sahipti. Tabii bu dokunulmazlık, yalnızca dokunulmaz olanların bilebileceği, eşsiz bir devlet sırrı olarak korunan, gerçek ‘dokunulmama’ hakkıydı. Diğer türlüsü, ‘dokunulabilenlerin’ de bildiği gibi yalandan bir dokunulmazlık değildi.

O günün sabahına dair hatırladığım ikinci anıdan bahsedecek olursam, bu pek garipti, hafızamın sineklere tecavüz eden dinozorlarla doluydu. Nedenini soracak olursanız, hayır bu kısa süreli kendinde olmama durumu değildi; öyle olsaydı yanımda yeni çağın tıp bilimiyle harmanlanmış dört büyük general duruyordu, yalnızca öylesine garip bir histi işte. “Ben kimim?” soruları aslında yanıtı bilmediğinden değil, kendini kandırabileceğinden sorulurdu anlarda. İnsan, her uzvunu kendi kontrol edebildiğinden şüphe duyardı. Söz gelimi bir bardağın yerini değiştirmesi bile, sanki ana kucağındayken hafızasına yer etmiş eski ve etkili bir anıyı değiştirmek gibi, insan hatırasını oynatırdı. İnsan, ne zaman ne yapacağını şaşırır, yaşamaktan aldığı tüm zevkleri suyu tükenen bir nehirmişçesine kururdu.

“Bugün, daha bir garipsin, Musak.” diye konuşan baş general beni hafifçe azarlayıp biraz da iyi miyim diye tarttığında, bunları düşünüyordum işte. İçimde anlamlandıramadığım hoş bir ‘gariplik’ duyusu vardı ve, dedim ya, bundan benliğimden gizli bir zevk de duyuyordum. Baş generalin sorusuna cevap vermek için atılacağım sıra, bu garipliğin eşsiz bir tezahürü olarak, duraklıyor, sonra da alakasız bir sözcükle konuyu değiştiriveriyordum. O sabah alfa parçacıklarını durdurabilen levhalardan söz ediyordum misal. Dedim ya, saçma bir tezahürün anlamsız sonucu olarak.

Yolu geçip giderken, yarılamıştık bile, dün gece uykumu yeterince alamamış olduğumu fark ettim. Bunu bilirsiniz, sanki beyninizin tümü sizin elinizde değilmiş gibi olur, basit bir yastık ve üzerinize çekebileceğiniz yeterli büyüklükte bir battaniye, külçelerce altından değerli oluverir gözünüzde. Ama biri gelip de külçelerce altını önünüze serse, uykunuz ‘şak’ diye açılır işte. Yastık, battaniye hikaye olur. İnsanın önüne az biraz da saman alevi gerçeklikler sunmak gerekiyor bazen, diye düşünürüm, külçelerce altın sunmak gerekiyor, uykusu açılsın diye.

Ve o sefil kadınlardan birisi, garip bir bilimsel tartışmanın içine çöreklenmiş beşimizi birden ürküterek, arabımızın önüne atlayıverdi. Ah, bahsetmeyi unuttum, arabalarımız dediğim de insanoğlu iradesinden tamamen kurtulmuş halde, herhangi bir nesne saniyeler içinde karşısına çıksa dahi o an durabilecek denli yetenekli sürücü robotların eline bırakılmıştı. Robot dediklerim de, birkaç küçük plaka levha üzerindeki işlemci ve bunları yürüten yazılımlar elbette.

Her neyse, bu kadın aracımızı sertçe durdurdu ve elleriyle ön camı dövmeye başladı. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bu yeni arabalarımız geometrik olarak kazaları önlemeye en müsait haline kavuşmuş, basitçe bir dikdörtgen şekline girmişti. Dolayısıyla kadın ön camı dövdü dediğimde aslında onu görmüyor yalnızca çıkardığı sesleri dinleyip bu ilkel insanların alışkanlıklarını hiçbir raddede bırakamayacaklarını, basit bir döngü içerisinde ‘insanlıktan uzak’ davranışlarını sürdüreceklerini tahmin ediyordum.

Sonunda ön camı açması için yazılıma emir verdi baş general. Yalnız sıkı sıkıya tembihlemeyi de ihmal etmedi, bu kadın içeri doğru herhangi bir harekette bulunursa, kadının eli kopacak olsa dahi, cam kendini sürgüleyecekti. “Biz geldik, sevgili yoksul kadın, devletin generalleri geldi.” dedi söylediklerinden bir an utanmadan konuşan baş general. “Sana kaç hap yeter bakalım, çocukların var mı?”

Kadın zavallısı, neredeyse ağlamaktan eriyip bitecek diye düşündüm. Bu sahte sevinçler, bu aldatıcı günahlar, ah, içimizde hiç mi oyuklar açmıyordu? Bu namussuzca kandırmalar, insanın bitişini büyük ama bir o kadar da sahtekarca umutlarla dolduran bu göz boyamalar bir an olsun hiçbirimizi durup düşündürmüyor muydu? Kendimde değildim, evet, çünkü yaşamımı devam ettirmem için gereken hapları iki gündür almamıştım. Dahası buna ihtiyaç duymadığımı sanırdım, ancak şimdi, bu kadın kanlı canlı önümdeyken, gözleri yaşlı şekilde bizden ‘hayat’ dilenirken ve biz de ona sanki kutsal yaratıcılar bizmişiz gibi bu ‘hayatı’ sunarken, sanki kötü yönetilmiş bir tiyatro oyununu izliyormuşum gibi hissediyorum. Sanki gerçekten de kutsal yaratıcılar bizmişiz de, insanları sahte ‘cennet’ tahayyülleriyle avutuyor; ‘cehennem’ imgeleriyle korkup inlerine kaçmalarını sağlıyormuşuz gibi hissediyorum.

Baş generalimiz kadının avucuna iki büyük hap bırakırken, hemen bileğindeki numarayı alıp kaydetmeyi de ihmal etmiyordu. Zira ‘hapladığımız’ insanları arkada bırakmamamız, biz generallerin gerçekten de övünç duyabileceği alışkanlıklardan biriydi. Zaten böyle yapmasak… Ah, ne diyorum ben. Ne dediğimin farkında mıyım ben!

Köye girmemiz, yıllar önce sona ermiş savaşın izlerinden tam olarak sıyrılamamış olsa da, gerçekten de güzel bir bahar havasının süslediği gökyüzü altında, büyük söğüt ağaçlarının etraflarına bir tasarım programından fırlamışçasına güzel dizildiği yalnız başına evlerin manzarasıyla, benim nezdimde kötü geçen yolculuğun ardından ilaç gibi gelmişti. Burada yaşamayı hayal ediyor, ki buna daha önce cüret edebilmiş değildim, gün batımının getireceği kutsal ışık gösterilerini birbiri ardına geçen günler boyunca sıkılmadan seyredebileceğimi düşlüyordum.

Neyse ki, bizi büyük bir sevinç dalgası ve kucaklamalarla karşılayan köylülerin coşkun duyguları arasında, bu anlamsız gelecek hayallerim bir bir öldü. Tarifsiz gerçekliğe geri döndüm ve o beyaz masaların hazırlanmasına yardım ettim.

Boydan boya dizerdik masaları. Sanki tüm köye bir ziyafet çekecekmişçesine, yani gerçek anlamda bir ziyafetten bahsediyorum, masaları dip dibe koyar, üzerlerine pamuklu masa örtülerini yazardık. Masaların etrafında da bir anda kendiliğinden fırlayıveren sandalyelerin ayyuka çıkmasıyla, köylü için her şey hazır hale gelirdi. Onlar bir an önce sıranın kendilerine gelmesini sabırsızlıkla bekleyip sessiz sakin otururken, biz de nöbetleşe olarak onlara ‘hapları’ sunar ve bir yandan da numaralarını kaydederdik.

Bugün n’olduysa bana, dediğim gibi bir gariptim. İnsanın kendini iyi hissetmediği günler olur -şimdi hatırlıyorum da bu benim için savaştan öncede kalmış bir histi ve o günler için geçmişti- insan bu günlerin bir an önce bitmesini, bitip de yatağına girmeyi büyük bir hararetle arzular. İşte o gün de, benim için böyle, ne yaptığımı bilmediğim, belki bilip de anlamlandıramadığım karmaşık ama güzel bir gündü. Güzeldi diyorum, ancak bu, tattığım yeni duyguya herhangi bir yeni anlam uyduramamaktan, hep kolaycılıktan. Aslına bakacak olursanız bu saf güzellik filan değildi, daha başka, daha koyu bir histi. Küçük ve korkusuz bir karıncaymışım da gelincikleri boğazlıyormuşum gibi anlamsız bir histi.

“Musak!” dedi sonunda yanımda bitiveren baş general. “Hızlansana, bak insanlar seni bekliyor!” Genelde böyle azarlanmalara sesini çıkarmayan ben, o an ne olduysa, “Neye bekliyorlar?” diye sordum. “Neyi bekliyorlar, sayın baş general, açıklar mısınız?”

“Musak!” oldu baş generalin sert cevabı. “Musak, bugün sende bir gariplik var. Şimdi işini yap, dönüşte neler olup bittiğini konuşuruz, tamam mı? İyi olur musun böyle?” İşte sizden üstünlerin sizi avuçları içinde dans ettirebilmelerinin basit ama ustaca yöntemi. Geleceğe yönelik asla gerçekten söylendiği kadar ‘canlı’ olmayacak sözler söylemek, düşünceler savurup hayaller haykırmak!

“Tamam.” dedim baş generale. Ve işime döndüm. Ellerini uzatır halde büyük bir minnettarlıkla gözlerime bakan o fakir insanların avuçlarına, sanki birer kara deliğe bırakıyormuşçasına bıraktım haplarımı. Bütün bu insanlar, ellerine konanları, daha öncekiler gibi kendilerine ‘iyilik’ ‘sağlık’ ‘mutluluk’ getirecek o eşsiz afyonlardan sanıyor olabilirdi. -Gerçi bu insanlar afyonun ne olduğunu bilmezdi, onlara öğretmemiştik. Hap haptı onların nezdinde.- Ama onlar anlamayacak olsa bile, bu haplar farklıydı. Aynı yolda rastladığımız kadına sunduğumuz gibi, ‘sonlandırıcı öpücük’ hapıydı bu. Kocaman bir fil bokunun içinde ömrünü geçiren çirkince sineğe son nefesinde dünyalar güzelinin verdiği öpücük gibi, ‘eşsiz’ ama bir o kadar da ‘çabuk’ bir sonlandırmaydı bu. Sizi önce yükseltir, sonra da elini altınızdan çekerek yere çakılmanıza sebep olurdu. Siz düşerken tüm benliğinizle uyanırdınız ama düşüşünüzü durdurmak artık olanaksızdı, dahası siz düşüşün ne olduğunu bilmezdiniz.

 

Biz generaller, savaş boyunca binlerce gencin kanına girmiş yüzlerce hatanın mucidi biz canı cehenneme generaller, devletin aldığı bu ‘sınırlandırıcı’ kararların uygulayıcısı olarak seçildiğimizde, tamam demiştim, buraya kadarmış, bunu da yapamam, köy köy gezip soy kurutamam. Ama birkaç gün geçtikten sonra bunun mantıklı bir karar olabileceğini düşünmeye başlamış, devletin aldığı bu kararla, köylülerin canlarından fedakârca vazgeçeceğini ve insan akrabalarının soylarını devam ettirebilmeleri yolunda büyük bir yardımda bulunacaklarını akıl etmiştim. Bütün bunlar niye olmuştu, hatırlamıyorum, ama o günlerde kendimi kandırabilmek için ‘iyi tarafımla’ ‘kötü tarafımın’ ciddi bir muharebe verdiğinden, artık, hiç kuşku duymuyorum.

Savaş sonrasının gelişen teknolojisiydi tüm sorumlu. İnsanoğlu tüm vitaminleri eksiksiz almaya başlamış, en nadide amino asidleri kaşık kaşık midesine indirmişti. Tüm zehirleyici gıdalardan da canavardan kaçarcasına uzak durmuştuk. Tıp bilimi en etkin virüslerin kökünü kurutmanın yolunu bulmuş, dahası bu virüsleri kendi emri altına sokarak, atmosfer gazlarıyla oynamış ve daha yüksekleri; dağların zirvelerini insanoğlunun yaşamına uygun hale getirmişti. Genomlarıyla oynanan bakteriler sayesinde denizlerin dibinde devasa bitki tarlaları kurmuş, suyunu yine bu küçük ve yürekli canlılarla temizleyerek ‘sonsuz’ kaynaklara sahip olmuştu. Artık güneş sisteminin dışına birkaç günde çıkabiliyor, dahası ‘yeni dünyalara’ koloni kurma düşüncesini, yeni indirdiği strateji oyununda vatandaşlarını diyardan diyara taşıyan küçük bir çocuğun duyduğu o doyumsuz heyecanla karşılıyorduk. Üstelik bunun bir gün olacağını da biliyorduk!

Ama insanoğlu kontrol altına alınmadığı vakit, bir kanser hücresi gibi -bu tanımı devletin ta kendisi yapıyor ve bundan bir an erinmiyordu- çoğalır. Vücut ona ‘sonsuz’ kaynaklar sunsa da, o bunları bir süre sonra değersiz görür, içinde yaşadığı vücudu sanki ta en başından amacı buymuşçasına, öldürüverir. Aynı kötü huylu bir tümör gibi, insanoğlu da içinde bulunduğunu yok etmekten erinmez.

İşte biz generaller, bu kanser hücresini yatıştırmak için vücuda enjekte edilecek ilaçlar olarak seçilmiştik. Onca yıl boyunca binlerce insanın kanına giren bizler, insan soyunun kahraman kurtarıcıları olacaktık!

 

O zavallı köylüleri, bu son darbemizde bir an olsun kuşkulandırmamak için, bir oyunumuz da vardı. Aynı hap paketinin içinden çıkan haplardan içerdik! Ama tabii bu, alt sıranın en soluna gizlenmiş, diğerlerinden farklı kimyasallar içeren ‘yaşamsal’ haplardı. Her gün almamız gereken, devletin bize büyük bir hoşgörüyle sunduğu nadide haplardı.

Ve son bir kural daha: çocukları en son haplardık. Bu, devletimizin ‘verimli’ olma noktasında aldığı bir karar olsa da, köylülere “Yetişkinler o aylık paylarını alacak ve çalışmaya gidecek, geride kalan çocukları da siz gider gitmez biz haplayacağız.” derdik. Bizden bir an olsun şüphelenmez, bize sonsuz güven duyarlardı. “Tek bir amacımız var, devletimizin gelişmesi, sizin bir an önce iş başı yapmanız. Ülkemizi geliştirmeniz. ”

Ancak tabii gerçekler çok farklıydı. Bir, bu insanları çalışsınlar diye artık hiçbir işe yaramaz topraklara sürüyor, oraları çapalatıyorduk. Bunu üç general yapıyordu. Onları tek sıra halinde yakınlardaki ‘seçili’ araziye götürüyor ve çalıştırıyordu. Köylülerin de buna bir itirazı yoktu, kendilerinden geçmiş halde, kendilerine çok şey sunan devlete hizmet edebilmek adına zevkle gittikleri bile söylenebilirdi.

Gece çökerken köylülerin cansız bedenleri çorak topraklar üzerinde yatar olur, güneşin son pareleri bu hayatı asla tam anlamında yaşayamamış zavallıların üstüne düşerdi. Son ve ilk kez olarak!

İkinci gerçekse daha acımasızdı. Bu son hap, çocuklar üzerinde hemen tesire sahipti ve hapı alan çocuk, belki dakikalar içinde son nefesini verirdi. Küçüklerin o minicik bedenleri, vücutlarına yüklenen aşırı doz zehrin etkisine dayanamazdı. Bazen, birbirlerinin yıkılışlarını gördükleri dahi olur, ancak düşünme yetisini tamamen yitirmiş olduklarından buna bir anlam getiremezlerdi. Bir an sonraysa kendi düşüşlerini görürlerdi.

Ve en kötüsü, devlet, küçükler üzerinde azıcık bir zehrin dahi yeterli olduğunu bildiğinden, onların haplarına bu zehirden az bir dozaj koyar, üzerine çocukların tadını ilk ve son kez tadacağı ‘şeker’ eklerdi. Bu gerçeği nereden mi biliyorum? Çünkü o küçük zehirlerden yuttum!

 

“Sen en yakın köyü bilir misin?” diye sordum o gözlerinde tarihin tüm anlamını gördüğüm küçüğe.

Beni şaşırtmayarak, “Bilirim.” dedi.

“Ondan sonrakini?”

“Bilirim.”

“Rahatça köyden köye giderek şehre varabilir misin?” Ben ve baş general kalmıştık çocukların başında, duysun istemiyor, aceleyle konuşuyordum.

“Varırım.”

Yeni hap kutusunu açtım. İçindeki hapları bir bir beyaz masanın üzerine döküyordum ki, çocuklar bu zehirleri bir bir kapışıyor, yalnız o sorular sorduğum çocuk elini uzatmaktan çekiniyordu, en solda benim için ayrılmış hapı da çıkarıp avcuma alıverdim.

Dünyanın en uzun dakikaları boyunca, o çocukla göz göze geldim.

Dünyanın o kısacık süresinde, aramızda binlerce kelimelik iletişim oldu ve ben avcum aldığım nadide beyaz hapı,

Ellerim titreyerek,

Çocuğa uzattım.

 

Baş general birkaç dakika geçmeden yanımda bitti. “Numaralarını aldım çoğunun.” dedi. “Birazdan bizimkiler gelir, o zaman hemen şehre döneriz, sen iyi misin?”

“İyiyim.” dedim.

“Hapını aldın mı?”

“Avcumda, şimdi alacağım.”

“Şimdi almanı istiyorum.”

Ve yine ellerim titreyerek o küçük katili ağzıma atıp yuttum.

Baş general hoşnut kalmış gözlerle yanımdan uzaklaşırken çoktan bayılmıştım. ”

* * *

Musak’ın notları burada bitiyor. Üzerlerinde çamurlu postal izleri bulunan bu notların bir kısmı okunmamaktadır. Musak’ın sorgulamalar boyunca detektiflerin eline verdiği notlar bu kadar olsa da, devamının olabileceğinden şüphelenilmekte, araştırmalar sürmektedir.

Musak’a, o gün bayıldıktan sonra, devlet tarafından emekliliği verilmiş ve yaptığı onca üstün hizmet karşılığında bu küçük daire ve ömrü boyunca yetecek kadar da hap temin edilmiştir. Musak bir kahraman değil, tam aksine bir ucubedir. Çağın gelişimine tesir edebileceğini düşünmüş bir zavallıdan başkası değildir Musak.

Musak’ın notlarını, üzerinde oynama yapmadan, siz ülkemin tüm öğrencilerine gönderiyorum. Geçmişten ve gelecekten alınabilecek bazı dersler vardır. Musak, bunların bir kısmını size sunması açısından, iyi bir örnektir.

Musak’ın hikayesinden edineceğiniz derslerin, siz ülkemizin güzide gençlerinin topluluğumuzu daha ileri taşımak adına yapacağı çalışmalarda şaşmaz bir ilke halinde aklınızda yer edeceğini biliyor; aranızda var olabilecek yeni Musakları canınız pahasına engellemenizi, devlet büyüğünüz olarak emrediyorum.

Musak’ın kalbini kendi elleriyle sökmüş olan.

Köyden doğma başbakan.

Köyden Doğma Başbakan” için 8 Yorum Var

  1. Merhaba, çok güzel bir öyküydü; etkili ve gerçekçi. Temayı güzel kullanmışsınız, anlatımlar ve kimi benzetmeler çok hoştu. Ama tek tek cümlelere baktığımızda anlatım bozukluğu epey var. Türkçe anadiliniz mi merak ettim. Bunu sorduğum için yanlış anlaşılmam umarım ama dediğim gibi duygu çok güzel, anlatılmak istenen çok güzel ama kimi yerlerde karışıyor bir şeyler. Cümleyi çözmekte zorlanıyorum.
    “Küçük ve korkusuz bir karıncaymışım da gelincikleri boğazlıyormuşum gibi anlamsız bir histi.” güzel bir ifade.
    Bunun gibi dikkatimi çeken çok cümle hatta paragraf oldu. Hani denir ya yazarlık kumaşı, sanatçı kumaşı vs. sizde var ondan. Sadece biraz daha dikkat gerekli. Ama duygu yoğunluğu çok güzel.
    Kaleminize sağlık. Bu ayki temanın en beğendiğim öykülerinden biri oldu öykünüz.

  2. Merhabalar. Bu seçkinin en iyi öykülerinden biriydi şüphesiz sizin öykünüz, gerçekçilik düzeyi de cabası hani. Tebrik ederek ve Sayın Öznur’un dikkat çektiği sorunlara katılarak birkaç kelam da ben etmek istiyorum. Nokta kullanmayı çok sevmiyorsunuz sanırım, aranızı düzeltseniz iyi olabilir. Ayrıca birbirini kovalayan oldukça uzun cümlelerin okuyucuyu yorduğunu düşünerek, -naçizane- aralara kısa satırlar eklemenizi öneriyorum.
    ”…üzerlerine pamuklu masa örtülerini yazardık.” Yazmak kelimesini çok bilinmeyen yaymak anlamıyla kullanmanız hoşuma gitmişti, hele ki yabancı olduğunuzu öğrendiğimde daha da gitti. Tekrardan tebrikler. Elinize sağlık.

    1. Yabancı değilim ki ama Türküm. 🙂

      Babam Yunan, senelerdir Türkiyedeyiz.

      Biz antalyada yazmak eylemini hep bu anlamda kullarız.türkçenin bu yönüne vuruluğum.

      Güzel yorumunuz için teşşekkür ederim Servet. İyi dilekleriniz için de. Ne de kibarsınız. 🙂

  3. Merhaba, gerçekçi ve güzel bir öyküydü. Hatalar olsa da zaman içinde bunlar giderek azalacaktır. Ellerinize sağlık, kaleminize kuvvet ve gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  4. Merhabalar. Farklı kültürler, farklı bakış açıları ne güzel. İsminizde somutlaşmış adeta bu güzellik. “Cebir”. Adınızı çok beğendim açıkçası. Seçkiye renk kattığınızı düşünüyorum.

    Gelelim öyküye. İlk öykünüzde de değişik bir tat vardı; bu öyküde üzerine bir şeyler daha eklemişsiniz. Hikâyeler de güzel. Nasıl tanımlasam bilemiyorum. Zengin bir hayal gücü, zengin bir dil ile desteklenmiş. Biraz popüler kültür sosuna bulanmış. Arada yazım yanlışları görüyorum ama edebî tarafları da var. Post modern ağdalı dil gibi bir şey. Şaşırtıcı, kendine has ve kimi zaman lezzetli. Babür’e kesinlikle katılıyorum. Bence siz de o yazarlık kumaşı var, ama niyetiniz varsa üzerine biraz daha eğilmeniz gerekecek 🙂

    Gözüme takılan bir hususu ben de vurgulayayım. Arkadaşların belirttiği üzere, her ne kadar zaman zaman ahenkli olsa da uzun cümleler okuyucuyu yoruyor. Öyküden kopmamak için mücadeleye girişiyorsun. Metin bazı yerlerde akmıyor, cümleleri çözümlemeye uğraşıyorsun. Akıcılık bozulduğu zaman da üslubunuzdaki dinamizm ve hoş tını yerini koşturmaca ve karışıklığa terk ediyor. Oysa bu karmaşanın içinde çok çok güzel cümleler, paragraflar var. Eliuz’un belirttiği gibi, uzun cümleleri ardı ardına tek düze kullanmak yerine araya daha kısa cümleler ve yalın ifadeler de eklerseniz daha akıcı bir metne sahip olabilir, okuyucuyu kaybetmeden hikâyenizi anlatabilirsiniz.

    Tebrikler. Bence doğru yolda ilerliyorsunuz.

    1. Bazı özel anlar için sakladığım deyimler vardır. İnsanlar bu deyimleri sıkça kullanabilir, ancak ben bahsettiğim üzere yalnızca içinde bulunduğum duygular yönlendirirse bu kelimelere sarılırım.

      Minnettarım.. Ne de güzel iltifatlar etmiş, eleştirmişsiniz. Ve az kullandığım ama çokça sevdiğim bir deyim: Allah razı olsun efendim.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *