Öykü

Neredesin @Baykafiye?

@dünyazad: Neredeyim ben?

@baykafiye: Şimdi şu an şuracıkta benimle dertleşiyorsun genç şair ve inan bana ayakların yere basıyor. Henüz insanlar uçamıyor.

@dünyazad: Gerçeklik pamuk şekeri gibi, yapış yapış. Görüyorsun işte, ağzımdan çıkan her kelime teşbih diyor. Bak mesela, normal insanlar, akıl sağlığı yerinde olanlardan bahsediyorum, hava çok sıcak diyorsa, çeçil peyniri gibi liflerine ayıracak bir hava var, diyorum ben. Yoruldum artık.

Bütün duygusal hezeyanlarımda dinlerdi beni ve şöyle derdi: “Adresi biliyorsun.” Kapattım bilgisayarı. Biliyordum adresi ama gitmek için hazır mıydım onu bilmiyordum işte. Hem gitsem, doldursam valize birkaç parça eşya, atlayıp gitsem adaya, susacak mıydı teşbihler? Bırakacaklar mıydı yakamı? Normal olmak niye bu kadar zordu ki?

Son konuşmamızın üzerinden tam üç hafta geçti. Bilgisayar başında yeni bir şiir paylaşır umuduyla saatlerce oyalandım ama ne yeni bir şiiri ne de başka şiirlere yazdığı yorumlar vardı. Yine kaybolmuştu anlaşılan. Gözlerim ağrımaya başladı. Yattım yatağa. Üzerimdekilerle uyumuşum. Kalktığımda saat sabahın altısıydı. Elimi yüzümü yıkayıp geçtim dolabımın başına. Aldım valizi dolabın üstünden ve elime ne geçerse tıktım içine; misal kolsuz bluz, kalın kazak, ince yelek, şişme mont, kalem etek, etek pantolon vs. Dolabım nasıl yazlık kışlık bir aradaysa valizim de öyle olmuştu. Sorun yoktu; her zaman dağınık bir insandım zaten.

Sıra geldi küçük valize. Yazı yazabilmem için gerekli malzemelerim  –ki üç ajanda, bir harita metot defteri 96 yaprak, küçük not defteri, fosforlu kalemler, uçlu kalem, mavi tükenmezler, iki silgi, kalemtıraş vs.- telefonum, şarj aletim, ilaçlarım, tarağım, diş fırçam gibi bir valizin olmazsa olmazları ne varsa hepsi itinayla tıkıldılar valize. Sonunda hazırdı işte. Neredeydi şu adres? Hah, kitaplığın çekmecesindeydi, evet. Şairler Adası Yasemin Pansiyon No: 16. Kağıdın üzerinde italik yazılmış onun adı: Bay Kafiye.

Dediğim gibi, tam beş yıldır aynı şeyi söylüyordu: “Adresi biliyorsun.” Gel demedi, belki de bu onun gel deme biçimiydi. Gidecektim ben de. Gidecek ve Şairler Adası’nın yasemin kokuları arasında kendimi yenileyecektim. Hezeyanlarım birer bahaneydi ve bunu ikimiz de gayet iyi biliyorduk aslında.

Otobüs terminaline geldiğimde saat sabahın onuydu. Önümde uzun bir yolculuk vardı. Muhtemelen akşam dokuz gibi şehre varırdım. Geceyi orduevinde geçirdikten sonra da ertesi sabah motorla adaya geçer, sevgili Bay Kafiye’yle tanışırdım. Plânım buydu. Uyguladım da.

Orduevinden odayı ayarlamıştım sabahtan. Otobüsten iner inmez hemen bir taksi çevirdim. Bir gece kalacağım odama girip üstümü başımı değiştim ve yattım. Saat on bire geliyordu. Öyle yorgundum ki yattığım gibi uyumuşum.

Sabah erken kalktım, kahvaltıya yetişmeliydim. Kahvaltıdan sonra çıkışımı yaptım ve orduevinin az ilerisindeki duraktan taksiye binerek motor iskelesine gideceğimizi söyledim. Ruhsuz bir tavşana benzesem de içimde havai fişekler patlıyordu, kelebekler mideme çadır kurmuştu ve ben hiç prova yapamamıştım. Sahi ne diyecektim pansiyona girdiğimde?

“Merhaba; ben, Bay Kafiye’nin arkadaşı Dünyazad. Kendisi buralarda mı acaba? Burada yaşadığını söylemişti de bana.” Takside küt küt bir heyecan altında düşünebildiğim bunlardı. Nihayet iskeleye gelmiştik. Taksiden indim ve valizlerle koştura koştura iskeleye geçtim. Motor kıyıda bekliyordu ve ben sonraki sefere kalmak istemiyordum. Beş dakika sonra kalktı motor; güzelim Ege’nin iyotunu içime çeke çeke yaptım yolculuğumu. Motor, keskin bir makas gibi mavi suları dikine keserken ben, onunla nasıl tanıştığımı anlattım iç sesimle kalbime.

Beş yıl önce, bir edebiyat sitesinde şiirlerimi paylaşırken tanışmıştım onunla. İkimiz de şiir yazıyorduk, hatta onun yayınlanmış şiir kitapları dahi varmış ama sitede “@baykafiye” adını kullanıyordu ve gerçek kimliğine ait en ufak bir fikrim yoktu. Tam iki yıl boyunca o yazdı ben kusur aradım şiirlerinde, ben yazdım o tamamladı eksiklerimi. Aramızda tarifi zor bir bağ vardı; aşk diyemezdim, her an onu düşünmüyordum, kelebekler henüz meydana çıkmamıştı ve aşktan daha mühim varoluş sorunları yaşıyordum. Hayranlık ve alışkanlık, sarmaşık gibi sardı zamanla kalbimi. Sarmaşık aşkmış, bilmiyordum. Onunla elbette kalp mevzularında konuşamazdım. Benim hissettiğimi o da hissetmiyorsa –ki büyük bir ihtimaldi bu- kendimi komik duruma düşürdüğüme dertlenir, bir yılda otuz kilo birden alır ardından protein diyetlerinden birine başlar, ceza olarak da “goji berry” yiyerek çile doldururdum. Söylemedim ondan hoşlandığımı. Hislerimi tam olarak adlandırmam bir yıl öncesinde oldu. İlk iki yılın ardından hayranlık ve alışkanlık aynı potada gidiyordu, sonra tam bir yıl boyunca kayboldu ortadan. Her gün sayfada aradım, yeni bir şiirini yâhut yorumunu. Yoktu. Bir yıl sonra geri geldiğindeyse o kayıp zamanda neler yaptığından bahsetmedi hiç. Geri dönüşünün ardından uzun bir süre geniş aralıklarla yazdı şiirlerini. Ve ben bundan tam bir yıl önce, yeni bir şiirini okuduğumda emin oldum hislerimden.

Motor, kıyıya yanaştı. Elimde valizlerle dikkatlice indim. Daha adaya ayak basar basmaz mutluluk kaplamıştı içimi. Burada mutlu olacaktım, biliyordum. Adresi ezberlemiştim ve bu sefer taksiye binmeyecektim. Valizlerim de olsa yanımda, yürümek istiyordum, adanın kokusunu doya doya içime çekerek yürümek. Yine de mesafeden emin olmak için büfeciye sordum pansiyonun yerini. Çok yakın olduğunu söyledi, valizlerim olduğu için dilersem taksi çağırabileceğini de. Teşekkür edip yürümek istediğimi söyledim. Büfecinin tarif ettiği dar sokağa girdim. Evler tipik ada evleri gibiydi: Bembeyaz kireç boyalı; eşikler, kapılar, çerçeveler deniz mavisi. Evlerin cam önlerinden, merdiven basamaklarından hayat fışkırıyordu; beyazı, sarısı, pembesiyle rengârenk çiçekler; en çok da mis kokulu yaseminler. Sokak baştan sona yasemin kokuyordu. “Keşke” dedim, “bu koku etime, derime kadar işlese de hep yasemin koksam.” Kokular arasında mest olmuş yürürken iki kadın gördüm. Ellerinde fincanları kahvelerini yudumluyorlardı balkonda; mutlulardı besbelli, kahkahaları havayı ışıtıyordu. Ben mutluydum ya herkesi mutlu görüyordum. Sanıyordum ki yerdeki taşı kaldırsam altından çıkacak sevimli böcek bana sırıtıp “İyi günler bayan, bugün nasılsınız?” diyecek.

Göründü tabelası: Yasemin Pansiyon. Adımlarımı hızlandırdım. Kapısına geldiğimde önce bir soluklandım. Mesafe kısa da olsa ne var ne yok doldurduğum valiz beni yormuştu. Çantamdan şişemi çıkarıp suyumu içtikten sonra girdim içeri. Resepsiyondaki görevlinin kadın olması işime gelmişti zira bir erkeğe durumu anlatmak biraz tuhaf kaçabilirdi.

“Affedersiniz, bir şey soracaktım ama…” dedim çekinerek.

“Buyrun efendim” dedi meraklı bakışlarla.

Bildiğim ne varsa söylemeliydim ama durum şu ki hakkında çok az malûmatım vardı. İlk o an anladım, buraya gelmekle nasıl büyük bir delilik içine girdiğimi. Ama artık gelmiştim ve karşımdaki görevli iri siyah gözlerini üzerime dikmiş konuşmamı bekliyordu.

“Şey…” dedim “Ben birini arıyordum da. Burada yaşadığını söylemişti bana. Yani sürekli bu pansiyonda yaşadığını. Tatil için değil yani… Kendisinin geleceğimden haberi yok, sürpriz yapmak istedim ama onu nasıl bulacağımı da bilmiyorum açıkçası.”

“Aradığınız kişinin ismi neydi efendim? Kayıtlara bir bakayım ben, belki hâlâ buradadır.”

“Kayıtlarda olacağını pek sanmıyorum” dedim. Galiba beni tuhaf bulmuştu.

“Neden?”

“Adı Bay Kafiye de ondan. En azından benim bildiğim adı bu. Gerçek adını bilmiyorum.”

“Hımm. Hanımefendi bu durumda size nasıl yardımcı olurum inanın bilemiyorum. Ne yapsak?”

O sırada ellili yaşlarda şık giyimli bir adam, yanımıza geldi.

“Buket Hanım, hanımefendiye ben yardımcı olayım istersen.”

“Siz kimsiniz?” pat diye çıktı ağzımdan. Saygısızcaydı belki ama içinde bulunduğum durum sıkıntıya sokmuştu beni. Ne diyecektim ki adama?

Tebessüm ederek “Ben pansiyonun sahibiyim efendim, aradığınızın ne olduğunu söylerseniz size severek yardımcı olmaya hazırım.”

“Şey, aslına bakarsanız ben birini arıyorum ama aradığım kişinin ne görüntüsünü ne adını biliyorum.”

“Hakkında hiç mi malûmatınız yok?”

Hayır anlamında başımı salladım.

Eliyle lobideki koltukları işaret ederek: “Buyrun, siz şöyle geçin, arkadaşlar da size bir kahve getirsin. Bildiğiniz kadarını anlatın. Bakalım size yardımcı olabilecek miyiz?” dedi.

“Peki” dedim.

“Bu arada, kahvenizi nasıl içersiniz?”

“Orta olursa sevinirim, teşekkür ederim.”

Resepsiyonu karşısına alan tekli koltuğa oturdum. Pansiyonun sahibi de sol tarafımdaki ikili koltuğa oturdu.

“Şimdi isterseniz baştan başlayalım. Birini arıyordunuz…”

“Evet… Evet, birini arıyorum ama az önce görevli bayana dediğim gibi… Sanırım siz de konuştuklarımızı duydunuz… Böyle anlatınca tuhaf kaçıyor farkındayım lâkin… Nasıl bir akıl tutulmasıysa işte…”

“Lütfen, inanın hikâyenizi merak ettim, dinlemeyi ve size yardımcı olabilmeyi çok isterim.”

İyi birine benziyordu; insanlar hakkında uzman sayılmam hatta yanıldığım çok olmuştur ama nedense bu iyi giyimli –neticede pansiyonun sahibiydi- nazik adam, güven telkin ediyordu insana.

“Madem gönüllüsünüz dinlemeye… Anlatayım o zaman… Tuhaf bir öykü bu… Sadece takma ismini bildiğim bir adamın peşinden İstanbul’dan kalktım buralara geldim. İkimiz de şiir yazıyorduk, aynı edebiyat sitesinde yollarımız kesişti. Şimdi siz… Hani âşık olduğumu falan düşünüyorsunuzdur belki. Öyle bi’ şey değil. Tanımak istiyorum onu. Sonra onun şiirlerini yazdığı bu adada, onun yürüdüğü yollarda yürümek, ona ilham veren ada yaseminlerini doyasıya koklamak istiyorum. Yasemin çiçeğini çok severmiş. Neredeyse her şiirinde vardı yasemin. Hatta şu duvardaki kurmalı eski saat…”

Kahvelerimiz gelmişti. Kahvemden bir yudum aldım. O sırada fark ettim, lobideki görevliler üç kişi olmuş, meraklı bakışlarla bizi izliyorlardı. Muhtemelen anlattıklarımı da duymuşlardı. Onları fark ettiğimi anladıklarında dağıldılar. Sadece resepsiyonist kız kalmıştı, o da işinin başına geçmiş gibi görünüyordu. Geçmese de ne yapabilirdim ki? İnsanlara kulaklarını tıka diyemezdim. Ben bunları düşünürken pansiyon sahibinin sesiyle irkildim.

“Sustunuz. Anlatın lütfen, ne olmuş o saate?”

Kahvemi yudumladım. Ardından:

“Bir şiiri vardı, aynı böyle bir saati anlatıyordu. Saat burada bir alegoriydi aslında. Ahh… Ne diyorum ben… Hep şiir konuşurduk. Çok şey öğrendim ondan. Tam bir hazineydi benim için. Saat… O şiirindeki ilham kaynağı, belki sizin şu saatinizdir.”

“Olabilir tabi… Adı neydi bu beyefendinin?“

“Bay Kafiye… Elbette bu gerçek adı değil. Zaten saçma olurdu, böyle bir ad, yani hani şimdi takma isim, hani eskilerin müstear isim dedikleri… Pardon, siz iyi misiniz? Yüzünüz soldu birden. Beyefendi?”

Adam, nedenini bilmediğim bir şekilde fenalaşıyordu. Resepsiyonist kıza seslendim hemen. Koşarak geldi yanımıza. Ne olup bittiğini anlamadan birkaç dakika içinde lobi insanlarla doldu, ambulans geldi ve beni dinleme nezaketi gösteren adamcağız, ilk yardımın ardından hastaneye götürüldü. Ben hâlâ olayın şokundaydım ki görevli kız yanıma gelip bana uygun bir odalarını olduğunu, istersem hemen yerleşebileceğimi söyledi. Buna çok ihtiyacım vardı, hemen kaydımı yaptık. İkinci katta denizi gören bir odaya yerleştim. Valizleri dahi açmadan yatağa attım kendimi. Az önce olanlar sarsmıştı beni, düşüncelere dalmışken içim geçmiş. Bir saat kadar uyumuşum. Kalktım, duş aldım, valizden yasemin çiçekli elbisemi çıkarttım, ayağıma da keten ayakkabılarımı geçirdikten sonra doğruca lobiye indim. Görevli kız, yeni bir müşterinin kaydını tutuyordu. İşinin bitmesini bekledikten sonra yanına gittim.

“Merhaba, adını da bilmiyorum ama beyefendi…”

“Edip Bey.”

“Bir haber var mı Edip Bey’den? Durumu nasıl? Birdenbire karşımda fenalaştı adamcağız.”

“Merak etmeyin, durumu iyi. Arkadaşlar refâkat ettiler kendisine. Sanırım yarın öğle aramızda olur.”

“Nesi varmış?”

“Şey… Sanırım tansiyon… Yüksek tansiyon evet evet, tansiyonu yükselmiş de.”

“Bana pek yüksek tansiyon gibi gelmedi ama öyle diyorsanız…”

“Siz nasılsınız? Memnun kaldınız mı odanızdan?”

“Evet. Çok şirin, ferah bir oda. Denizi de görüyor üstelik. Ben biraz sahile ineceğim, görmek istediğim öyle çok yer var ki. Ama önce karnımı doyurmam lazım. Bana tavsiye edebileceğiniz bir yer var mı?”

“Elbette. Hemen bir sokak sağımızda, caddeye doğru inerken leziz ev yemekleri yapan ‘Mualla Sultan’ var. Hem temizdir hem uygun. Ege yemeklerini seviyorsanız muhakkak oraya uğramalısınız.”

“Sevmem mi, bayılırım. Tamam, teşekkür ederim o zaman.”

Kurmalı saatin saat başını haber veren vuruşuyla hafif sıçradım yerimden. Gittim yanına. Niyetim saati arkama alarak bir hatıra fotoğrafı çekmekti. Kamerayı ayarlıyordum ki yarısı koltuğun altında kalmış bir şeye takıldı gözüm. Gittim baktım, ilaçtı bu. İçinde üç tane kalmış hap paketini aldım. Bildiğim bir ilaç değildi. Büyük ihtimal pansiyon sahibinin cebinden düşmüş olmalıydı. Zira tam da onun oturduğu koltuğun altındaydı. İlacı lobideki görevliye vermekti niyetim ama kız yerinde yoktu. Sonra veririm düşüncesiyle ilacı çantama attım. Çok acıkmıştım. Pansiyondan çıkar çıkmaz kızın verdiği adresi aradım; bulmam da uzun sürmedi. Küçük, şirin bir yerdi Mualla Sultan. İçeride birkaç müşteri vardı, ben de boş bir masaya geçtim. Garson geldi, menüyü bıraktı. Bir şey içip içmeyeceğimi sordu. “Yemekten sonra bir çayınızı alırım”, dedim. Güler yüzle “Tabii” dedi.

Karnımı bir güzel doyurmuş üzerine de bir bardak açık çayımı içmiştim. Artık adayı keşfe çıkabilirdim. Yürüdüm sokak aralarında. İnsanları izledim. Sesleri dinledim. Ne başkaydı adanın sesi. Kulağında hep bir dalga, bir martı sesi. İnsanlar daha bir ince sanki, bağırışları bile gürültü değil. Kornalar çalışmıyordu mesela. Trafik olmaması belki sebebi. Ama bir başkalık vardı bu adada. Gezdim, yolları arşınladım, aynı sokaklardan belki iki üç kez geçtim ama bir tek fayton göremedim. Bu güzeldi işte, burada insanlar hayvanların dilinden anlıyordu demek. Sevindim, ikinci çikolatayı yemesine izin verilen bir çocuk gibi. Bisikletliler geçti sağımdan, solumdan. Adaların insanları hep böyle mi olurdu, dertlerini suya mı söylerlerdi de gönülleri ferahtı hep? Yüzlerinden anlıyordum; gözlerinden ve gülüşlerinden. Gerçek gülüşlerdi bunlar; öyle kolayca söküp alamazdınız.

Dolaştım sokaklarda. Eczanenin önünden geçerken arada tutan mide bulantılarım için kullandığım zencefil kapsüllerimin bittiğini hatırladım. Bir tane alıp çantamda bulundursam iyi olurdu. Girdim içeri. İlacı getirmelerini beklerken çantamdaki haplar geldi aklıma. Çıkarıp eczacıya sordum ne hapı olduğunu. Çok yeni bir ilaç olduğunu söyledi ve ilacı nereden bulduğumu sordu devamında. Ben de ilacın bir arkadaşıma ait olduğunu söyledim. Sadece soruma cevap verse ne olurdu? Altı üstü basit bir haptı işte. Sorgu suale ne gerek vardı? “Yurtdışından siparişle getiriyoruz bu ilaçları” dedi “Çok yeni bir ilaç. Kemoterapinin yan etkilerini azaltmak için alıyor hastalar bunu” Doğru mu duymuştum? “Kemoterapi mi?” dedim. “Evet, kanser hastaları kullanıyor bunu.” dedi. Haplar muhakkak ki bir başkasınındı, neticede tansiyon ilacı değillerdi ki.

İlaçları alıp dükkândan çıktım. Vaktin ne kadar çabuk geçtiğini anlamam için akşam ezanını duymam gerekti. Pansiyona geri döndüm. Gezerken verdiğim küçük molalarda karnımı doyurduğum için aç değildim. Bulduğum hapları durumu anlatıp resepsiyona bıraktım, ardından odama çıktım. Çantamdan defterimi ve kalemimi alarak odamın balkonuna geçtim. Yuvarlak bir masa ve beyaz bambu koltuğun olduğu balkon küçüktü ama manzara muhteşemdi. Deniz esintisi, yıldız dolu gök, ağaç hışırtıları ve çekirge sesleri… Bir şairin ilham için başka neye ihtiyacı olabilirdi ki? Yazdım çokça, Bay Kafiye’yle aynı pansiyonda kalmış olmanın tuhaf heyecanı içinde. İyi de nasıl bulacaktım onu? Tekrar tekrar edebiyat sitesine baktım. Yeni şiir paylaşmamıştı. Telefonumdan e-postalarıma baktım. Bir değişiklik yoktu. Ona Şairler Adası’na geldiğimi haber vermeliydim artık. Yoksa onu bulamayacaktım. Yazdım; adada olduğumu, hatta onun kaldığını söylediği 16 no’lu odada şu an benim kaldığımı, en fazla bir hafta kalabileceğimi ve onunla görüşmekten mutlu olacağımı. Lobideki saatten, ada yaseminlerinden ve yaşadığım üzücü olaydan da bahsettim ona; pansiyon sahibinin fenalaşmasından hani.

Gelmedi cevap. Yazalı tam üç gün olmuştu. Artık yavaş yavaş ümidimi kesmeye başlamıştım. Ama mutsuz değildim. Mademki gelmiştim bu adaya, tadını çıkaracaktım. İstanbul yasemin kokmuyordu ve benim bolca nefes almaya ihtiyacım vardı. Edip Bey, yol arkadaşı oldu bana. Fenalaştığının ertesi günü, öğle vakti gelmişti pansiyona. Ben de çay içiyordum lobide; pansiyonun Jako papağanıyla muhabbet ediyordum, gerçi o çekirdek çitliyordu ben de çıtırtısından keyif alıyordum. Görevli kızın sesiyle fark ettim onu. Çalışanlar hemen gelip halini hatrını sordular. Ben de gittim yanına. Beni görünce uzun zamandır görmediği birini karşısında gören birinin yaşadığı şaşkınlıkla baktı bana. Tebessüm etti, gözlerinin içi gülüyordu. Ne sıcakkanlıydı şu ada insanları. Geçmiş olsun dileklerimi ilettim. Teşekkür ederek Bay Kafiye’yi sordu. Döktüm yüzümü. “Olsun” dedi, “Dilerseniz size eşlik etmeyi çok isterim. Adayı gezelim mi sizinle?” Hastaneden yeni döndüğünü, dinlenmesi gerektiğini ve nazik daveti için de çok mutlu olduğumu söyledim. İyi olduğunda ısrar etti. Bilmiyorum belki ben de kendisinin iyi bir yol arkadaşı olacağını düşündüm, hem belki Bay Kafiye’yi bulurduk birlikte. Ben anlatırdım o da hatırlamaya çalışırdı. “Madem öyle” dedim, “hadi çıkalım.”

İki gün boyunca Edip Bey’in rehberliğinde adanın her karışını gezdik. Sohbeti çok hoştu; ses tonu insana iyi geliyordu ve en mühimi tam bir hazineydi; galiba bilmediği bir şey yoktu. Yanında kendimi çok rahat hissettim; sanki birkaç gün önce tanışmamışız da yıllardır arkadaşmışız gibi. Nedendir bilmem bir ailesi olup olmadığını sordum. Bütün hayatının pansiyon olduğunu, çalışanlarının da ailesi olduğunu söyledi. Sanırım bu konuda konuşmak istemiyordu.

Kitaplardan bahsettik; edebiyattan, şiirden, tarihten hatta mitolojiden. Siyasetten o da nefret ediyormuş benim gibi. Bana gördüğü şehirleri, gittiği ülkeleri anlattı; sonra çok iyi balık pişirdiğini, tarifini asla vermediği özel sosları olduğunu, kahve pişirmede usta olduğunu, çok iyi satranç oynadığını. “Kendinizi övüyor musunuz?” dedim, “Yoo, gerçekleri söylüyorum” dedi gülerek. “Hiç kusurunuz yok mu peki, ya da bilmediğiniz bir şey?” dedim “Olmaz mı?” dedi, “Çabuk inanırım insanlara; belki de bu benim zaafım. Sonra hiç para tutamam mesela. Eşya değil insan biriktirmeyi severim. Şiir de yazarım arada ama çok başarılı olduğumu söyleyemem. Maviyi çok severim; yirmi yıldır giydiğim bir mavi kazağım var mesela, sökülse de giymekte ısrarcıyım. Biraz da inatçıymışım, öyle der tanıyanlar.”

“Sen o musun?” dedim.

“… Sonra araba sürmeyi de bilmem. Korkarım arabalardan. Ne bileyim bir kediye çarpsam kahrolurum bırak insanı. Bir de…”

“Bay Kafiye sensin, değil mi?”

Sırtı bana dönüktü. Hayır hayır, denize nazır bir tepeden manzarayı seyretmiyorduk, rüzgâr saçlarımı savurmuyordu ve fonda “Güller ve Dudaklar” çalmıyordu.

Ucuzluk marketlerinden birindeydik; elinde iki farklı markanın çay paketi, fiyatları karşılaştırıyordu. Pansiyonun mutfak alışverişini yaparmış cumaları. Ben de eşlik etmiştim kendisine. Ona ‘Bay Kafiye’ olup olmadığını sorduğum an böyle bir andı. Soldaki paketi gösterdim, “Bu markaya da güzel diyorlar; bi’ deneyin isterseniz.” Dönmedi yüzünü. Önerdiğim paketi aldı, alışveriş arabasına attı “Sizin istediğiniz bir şey varsa gelmişken onu da alalım.” dedi. “Varsa” dedim “soruma cevap alabilirim.” İhtimal ki yoktu.

Poşetleri markette bıraktık; çalışanlardan biri gelip alacaktı. Sahile doğru yürüdük yan yana. Mısır satıcıları, kağıt helvacılar, çekirdekçiler her biri ekmeğinin derdindeydi. Kovadaki balık denize geri dönme derdinde, çocuklar dondurma, ben Bay Kafiye’nin derdindeydim. Acaba onun derdi neydi? Sorumu tekrar soramazdım. İçimden bir ses onun Bay Kafiye olduğunu söylüyordu, hatta onun Bay Kafiye olmasını tüm kalbimle diliyordum.

Durdu. Yan yana yürüyorduk. “Oturalım mı?” dedi, başımla onayladım. Bir banka oturduk. Dalgaları, deniz kuşlarını seyre daldım. Böldü sessizliği.

“Bay Kafiye öldü.” Pat diye söyledi. “Bay Kafiye öldü.”

Tutuldu dilim. Ne diyeceğimi bilemedim.

“Öyle mutluydunuz ki nasıl verebilirdim böyle bir haberi? Kısa bir süre önce ayrıldı aramızdan. Siz daha şiir yazdığını söyler söylemez tanıdım. Bir hafta kalacağınızı söylediniz ve ben de Şairler Adası’ndan mutlu ayrılmanız için elimden geleni yaptım. Bugün bana o soruyu sormasaydınız bunları anlatır mıydım size, bilmiyorum. İnanın sizin gibi genç ve naif bir kalbi kırmayı asla arzu etmem. Lütfen bağışlayın beni.”

“Neden öldü peki? Kaza…?”

“Hastaydı. Dışı çok sağlam görünürdü ama içi bitmişti, nakil de oldu ama iki yıl uzattı ömrünü sadece… Ağlamayın lütfen. Sizi üzmek için anlatmadım bunları. Ama aradığınız cevapları almazsanız aklınız ve kalbiniz burada kalacaktı. Oysa yarın gidiyorsunuz adamızdan.”

“Kusura bakmayın, size de sıkıntı verdim.”

“Asla. Hiç olur mu öyle şey? Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.”

Tebessüm etmeye çalıştım ama olmadı. Bay Kafiye ölmüştü demek. Mezarına gitmek istediğimi söylesem bana eşlik eder miydi acaba? Asıl ben, ben gidebilir miydim mezarlığa?

Sarmaşığın dallarını baltayla kesiyorlardı sanki; öyle çok acıyordu canım. Ege’nin tuzu gözlerime doldu. Yetmezmiş gibi denizkestaneleri de geldiler, göz yuvarlarıma girdiler. Geç kalmıştım; geç kağıdı alıp devam edemeyecek kadar geç…

***

Döndüm İstanbul’a; doğduğum ve büyüdüğüm şehre. Ufalanmış, tiftik tiftik olmuş kalbimi şarkılarla avuttum on yedi gün boyunca.

Ve ben, bir posta aldım dün. Şairler Adası’ndan geliyordu. Paketi nasıl açtım bilmiyorum; içinden şiir kitapları, deri ciltli bir defter, birkaç fotoğraf çıktı. “Yalan söylediğim için bağışla.” yazıyordu, defterin ilk sayfasında. Şiir kitaplarını elime alıp şairin adını gördüğümde misket büyüklüğünde yaşlar yuvarlandı harflerin üstüne.

Açtım birinin kapağını. Bir kağıt düştü içinden. Bir not. “Bay Kafiye dün akşam vefat etti. Paketin içindekilerin sizde kalması gerektiğini düşündük arkadaşlarla. Lütfen onu da bizi de affedin.

Yasemin Pansiyon’dan Buket, Sevim ve Gökhan”

Defterin ilk sayfası şöyle devam ediyordu:

“ölüm var elbette

sonra şairler de ölüyor üstelik”…

Edip Gönlübol nâm-ı diğer Bay Kafiye.

‘Biliyordum’ dünyanın en ağır cümlesiydi ve ben BİLİYORDUM.

 

son

Neredesin @Baykafiye?” için 18 Yorum Var

    1. Ben teşekkür ederim, uzun yazdığım halde okuyup yorumlarınızı eksik etmediğiniz için. Bir de beğeninizi böyle güzel dile getiriyorsunuz şu boğucu, üzücü ülke ve dünya gündeminde teneffüse çıkmış gibi rahatlıyorum, var olsun öyküler ve yazarları, elbet okurları da!

  1. Cidden çok güzel, çok sıcak bir öykü olmuş. Tebrikler. ^^ Okurken hep Altıncı His’teki gibi, aslında Bay Kafiye’nin çoktan ölmüş olduğu ve sadece Dünyazad’a göründüğü şeklinde bir fantastik son bekledim ama bu haliyle de çok içten ve vurucu olmuş. Zihninize sağlık.

    1. Şimdi siz böyle deyince, fikir gözüme çok hoş göründü. Öyle olunca fantastik bir öyküye dönüşürdü, bu şekliyle biraz daha dramatik oldu diyelim. Ama önümüzdeki tema için fantastiğe ucundan kıyısından girmeyi planlıyorum, tema çok güzel çünkü. Ve işin ilginci yazmakta olduğum bir hikayem tam karakterlerden birinin koleksiyon muhabbetinde duraklamıştı bir müddet; öyküyü az biraz dinlendirmeye almıştım. Şimdi temada koleksiyoncuyu görünce çok sevindim, o öykümden devam edeceğim inşallah.
      Güzel yorumlarınız için de teşekkür ederim ayrıca.

    1. Eskinin mektup aşkları kadar güzel, sade ve masumiyet dolu olmuş 🙂 Hislerim yavaş yavaş ortaya çıkmaya ve öyküyü okuduktan sonra gerçek anlamını anlamaya başlıyorum. Gerçekten çok iyi 🙂

  2. Merhabalar. Siz bir kütüphaneye girseniz ve raflarda onlarca sayfa boyunca kitap baksanız da öykünüzü okurum; çünkü okutturuyorsunuz. Aşk temasını ülkemizde o kadar abarttılar ki neredeyse tiksindim; aşktan değil sorumlularından. Onlara bu öyküyü okutturmak lazım. Öykülerinizde kusur aramaktan vazgeçtiğimi de söyleyeyim. Zaten boş bir çaba; gereği yok. Elimde imzalı bir kitabınızı tutsam rahat ederim. Tebrikler. Yüreğinize sağlık.

    1. Teşekkür ederim yorumunuz için; öykümü beğenmenize sevindim. Elbette kusurları vardır benim öykümün de. İmzalı kitaba gelince; henüz müstakil bir kitabım yok, ne diyelim olur inşallah 🙂

  3. Öykünüzde duygusallığı çok güzel ifade etmişsiniz. Her yazarın kafasındaki kurguyla bütünleştirdiği bir duygu avatarı olduğunu düşünürüm; sizinde iç dünyanızdaki duyguları, ince bir ustalıkla her karaktere aktarmaya çalışarak, onların efendisi olmayı başarmışsınız. Kaleminize sağlık.

  4. Merhaba, sonu hüzünlü güzel bir öyküydü. Kelimeler ahenkli, cümleler akıcı ve ortaklı olmuş. Sayın Nurdan Atay için yazmış olduğum yorumun bir kısmını alıntılayarak ekliyorum; Buraya beğendiğim yerleri alıp, kopyalamak istesem “öykünün tamamını” kopyalamam gerekecek. 🙂 Roman yazmayı düşünüyor musunuz? Bilmem ama eğer bir roman yazarsanız, bir kopyasını mutlaka kitaplığıma eklemek isterim. Kaleminize kuvvet. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

      1. Merhaba, evvela teşekkür ederim güzel sözleriniz için. Öykümü beğenmenize sevindim.
        Nurdan Atay’la burada başlayan güzel bir yazı arkadaşlığımız var. Onunla aynı övgüyü almak beni onurlandırdı, teşekkür ederim.
        Sorunuza gelince; roman değil ama öykü kitabım/kitaplarım olsun isterim elbet. Müstakil kitabım olmasa da içinde öykümün yer aldığı çıkmış bir, basılacak olan üç kitap var aslında. Ama dediğim gibi bunlar, müstakil değil ve katıldığım yarışmaların kitapları.
        Sağ olsunlar, buradaki okurlar güzel yorumlarıyla yüceltiyorlar beni ama ben kendimi “olmuş” görmüyorum pek. Bazen karşıma öyle öyküler çıkıyor ki öykücülüğümden utanıyorum. (“Ne zaman bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım gibi”) Mesela geçenlerde Aşkın Güngör’ün “Ruh” adlı bir öyküsünü okudum; etkisi iki gün sürdü. Bu öyküyü nasıl yazdı diye düşündüm durdum. Yani önümde uzun bir yol var. Bir de maddi olanaklar elbette. Keşfedilmeyi beklemek en iyisi 🙂 Şaka bir yana; teşekkür ederim uzun yazdığım halde vakit ayırıp okuduğunuz için.

  5. Bazı öyküler vardır sadece okursun. Aklından silinir üzerinde oturduğun belediye otobüsünün koltuğu, elindeki çantalar, yan koltuktaki amcalar… İneceğin durağa vardığında algılarsın telaşla hepsini. Bitirdiğinde ağzında bir tat kalır bir de zihninde ilhamları. Ayağa kalkar alkışlarsın.

    Sizin ki öyle bir öyküydü.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *