Öykü

Ustura

Bu günkü öykümüz yıllar önce olsa da hiçbir suçun cezasız kalmayacağıyla ilgili. En büyük mahkeme insanın kendi vicdanıdır. Onun vereceği ceza diğer bütün dünyevi mahkemelerden daha etkilidir. Ve hiçbir kötülük cezasız kalmaz… Bu kadar ahlak bilgisinden sonra öykümüze geçelim ama öncesinde öykümüzün Anadolu’nun batısında küçük bir köyde geçtiğini söyleyelim.

Yıllar önce kaybolmuştu küçük kız. Kendi halinde, köylünün deyimiyle yarım akıllı bir kızdı. Köyün hemen girişindeki evde oturuyorlardı ana kız. Akraba evliliği olduğu için böyle olduğu o yüzden Fadime kızın aklının noksan olduğu söyleniyordu. O zamanlar yaşı onbeş olsa da aklı ancak beş altı yaşındaki çocuk kadardı. Üstelik babası olmadığı için anası Eşe zorlukla büyütmüştü kızını. Ve Eşe kadın büyük bir yanlış yapmıştı. Rahmetli kocasının sağlığında biriktirmeye başladığı paraları, üç beş dönüm tarlanın icarını ve maaşından arttırdıklarını bilezik yapmaya başlamıştı. Zaman zaman kızının koluna takıyordu.

O günde takmıştı tüm takılarını Fadime kız. Anası, “Başka türlü kısmeti olmaz zengin biri gibi görünürse belki o zaman alan olur kızımı” derdi. Kına gecesinde de takmıştı tüm bilezikleri kollarına. Güzel sayılabilecek, yine köylünün deyimiyle enine boyuna bir kızdı Fadime. Ve amca oğlunun düğününün öncesinde kına gecesinde kaybolmuştu. “Kimine göre takıları için kaçırılmıştı. Kimine göreyse sırra kadem basmıştı. Bazıları da diğer olasılıkları birleştiriyor önce altınlarını sonra organlarını almışlardır” diyorlardı. Onlara göre bu işi yapan organ mafyasıydı. Aklı noksan olsa da Fadime sağlıklı bir kızdı ne de olsa ve güzeldi. Birkaç gün aranmış ne ölüsü ne dirisi bulunamamıştı. Eşe Kadınsa yaşadıklarına dayanamamış ince hastalığa yakalanmış, üç ayda öte aleme göçmüştü. Olay bir zaman sonra da unutulmuştu.

Düğünden sonra Amele Halil’in işleri ilerlemeye başlamıştı. Kimine göre kayın babası sermaye vermişti kendisine kimine göre gömü bulmuştu. Kayın babasıysa konu birkaç kere açılınca “bende para ne gezer ki damada sermaye vereyim” demişti. Parasıyla doğru orantılı olarak saygınlığı artan Halil Ağaya göreyse “Allah çalışana veriyordu.”

Tamda şehirliler gibi bir doğum günü oluyordu. İlerlemiş yaşına rağmen yeni gelini doğum günü yapacağız diye tutturmuşlardı. Birkaç yıldır bu gelenek haline gelmişti. O nedenle köyünden kalkmış şehre gelmişti. Bu durum bir yandan hoşuna gidiyor diğer yandan rahatsız oluyormuş gibi itiraz ediyordu. “Bu yaştan sonra maskara ettiniz beni” dedi… “Bırakın bu gavur icadını” dedi ama ailenin bir araya gelmesi ve çocuklarının, gelinlerinin kendisini onurlandırması sayması hoşuna gidiyordu. İçeri kocaman pasta girdi. Üzerinde sayısız mum vardı. Birden salon karardı. Çocuklar sevinçle çığlık çığlığa bağırmaya başladılar. Ve nefesi yettiğince mumlara üfledi. Alkışlar ve sevinç bağırışları odada yankılanıyordu. Yetmiş ikinci doğum gününü kutlayan adamın gözleri doldu.

Ne zamandır burada olduğunu bilmiyordu. Nasıl gelmişti ne zaman gelmişti anımsamıyordu. Ne açlık ne tokluk; ne yorgunluk ne uykusuzluk hiçbir hissi yoktu. Sadece bekliyordu. Bir yanında neredeyse tüm ufku kaplayan bir duvar vardı. Tahtadan yapılmış gibi duran ve dünyasının bir yönünü tamamen kaplayan bir duvardı bu. Duvarın üzerinde de bir pencere ama kalın perdelerle kaplı gibi karanlık bir pencere duruyordu. Belli ki yalnızca dışarıdan açılabilecek bir pencereydi. Duvarın dışındaysa adeta cennetteydi. Nereden kaynaklandığı belli olmayan ışıkta ellerine baktı iki bileğinde de enlemesine geniş, kırmızı çizgi vardı. Parmaklarının ucuyla dokunduğunda bir acı hissetmemişti. Ama bacaklarının arası hala acıyordu. Kollarında da morluklar vardı.

Hiç ummadığı bir şey oldu. Duvarının penceresi aydınlandı. Pencere oldukça geniş bir salona açılmıştı. Tavanından parlak avizenin sarktığı geniş kadife koltukların bir köşesini kapladığı, diğer köşenin tavana kadar kitaplarla dolu raflarla kaplanmış olduğu; duvardan duvara uzanan yürüyenin ayaklarının gömülmesine izin veren yumuşaklıkta ve uzunlukta tüylerle kaplı halısı olan bir salondu. Salonu dolduran, iyi giyinen kalabalık kendisine sırtını dönmüş gülüşüyorlardı. Bir küçük çocuk yanına yaklaştı elini uzattı. O zaman içinden geldi ve elinde tuttuğu sanki kendisinden bir parçaymış gibi hiç bırakmadığı küçük paketi küçük çocuğa uzattı. Üç ya da dört yaşlarındaki çocuk yüzüne gülümsedi ve pencerenin camı kendiliğinden karardı…

Sıra hediyelere gelmişti. Oğulları, gelinleri damatları, kızları ve en çokta torunları hediye boğmuştu kendisini. Yaşayamadığı çocukluğunu şimdi yaşıyor gibiydi. Sevinçle paketleri açıyor çıkan gömleğe, kaleme- kendisine ne lazım olacaksa- saate ve irili ufaklı diğer armağanlara seviniyordu. Salonu dolduran kalabalığın içerisinden bir el uzandı. Bir karış büyüklüğünde süslü bir paket vardı uzanan elde. Bir hediye paketinden çok sıradan ambalaj kağıdına sarılmış haldeydi. Çocuklarını geri itti. Kalabalığın arkasından gülümseyen bir yüz gördü. İlayda, küçük torunu yüzüne bakıp sımsıcak gülümsüyordu.

Adam onca pahalı hediyenin yanında böyle bir paketi alınca şaşırmıştı. Hele küçük torunundan almak kendisine daha da garip gelmişti. Diğer, süslü püslü kağıtlarda olanlar birden önemini kaybetmişti. Herkesin ilgisi bir anda yeni gelen hediyeye yönelmişti. Elinde şöyle bir sallayınca boş konserve kutusunda bilya varmış gibi ses duydu. Önce gülücükler dağıtan dudakları kapanmış, gözlerinde endişe bulutları belirmişti sanki. Yavaşça açtı paketi ve içince eski teneke kutu çıktı. Kaplaması yer yer yıpranmış köşelerinden paslanmaya başlamıştı. Elleri titremeye başladı. Heyecanı yüzüne vuruyordu. Yıllardır görmediği ve sonsuza kadar görmek istemeyeceği eski bir düşmanını görüyor gibiydi. Biraz zorlansa da kutunun kapağını açmayı başarmıştı. Kutuda katlanmış ama görünen kısımlarında kahverengi lekeler olan ustura duruyordu. Halil Ağa çevresini saran meraklı bakışlara bir şeyler söyleme gereği duyuyordu. Bir zaman sonra “Askerden kalan traş kutum” diyebildi. Ev sahibi olan oğul müzik çalarına bir davul zurna Cd si yerleştirdi. Açılın bakalım, dede torun meydanda dönsünler hele” dedi.

Fatma Gelin kızını mutfağa çekti ve kutuyu nereden bulduğunu sorduğunda küçük çocuk doğal bir olaydan söz edercesine “salondaki aynada duran abla verdi” demişti. Ailenin küçük gelini ne diyeceğini bilememişti. Salona tekrar döndüğünde duvarında asılı antika havası verilmiş koca aynaya baktı. Kızının hayal gücüne şaşırmıştı.

Gece oluncaya kadar kafasının bir kenarında durmuştu olanlar yaşlı adamın. Gece yastığa başını koyduğunda eski yaraları depreşmeye başlamıştı. Üç yaşında bebe nereden bulmuştu yıllar öncesinden kalan kutuyu. Bu olsa olsa kendisine düşmanlık yapacak birinin işi olmalıydı. Böyle bir gecede gömmüştü tüm kötü anılarını bu kutu ile birlikte. Birden içi titredi. Bu kutuyu buldularsa diğerini de bulmuş olmalıydılar. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Güzel başlayan bir gece bu şekilde mi bitmeliydi. Yerinden doğruldu, kontrol etmeden içi rahat edemezdi. Evden sessizce çıktı. Sokağa parketmiş koca arabasını çalıştırdı. Bir saate kalmadan köye varırdı. Heyecandan kendisini izleyen gölgeyi fark etmemişti bile.

Önce kazma sesleri duydu uzaktan gelen. Kazma sesleri zamanla tıkırtılara dönüştü. Ardından da tırmalama seslerini andırmaya başladı. Duvarının bir bölümünü kaplayan pencere aydınlanmaya başlamıştı. Camın yüzeyini açan elleri gördü. Biraz daha dikkatle bakınca da uzaklarda parıldayan yıldızları gördü. Pencere yavaşça açıldığında içeri taze hava ve gecenin serinliği doldu. Gözlerinin altındaki torbalara buruşmaya ve sarkmaya başlamış deriye kır saçlara rağmen ağbi dediği Halil’i tanımıştı. Korktu, kendisine yine fenalık yapacaktı. Geri adım atmak istediğinde gerçeği anladı. Kendisine sonsuz genişlikte gelen o yer bir dolaptı. Elleri ister istemez bacaklarına gitti. Bağırmak istedi ama sesi çıkmıyordu. Kaçmak istedi kıpırdayamıyordu.

Ter içinde kalmıştı ama Tepe tarlanın uzak köşesinde yaptığı çalışmanın meyvesini almıştı. Dolap yıllar önce attığı toprağın içinde öylece duruyordu, tabi Fadime’de. Nasılda yüzüne bakıp işveyle gülüyordu tıpkı o geceki gibi. Kına gecesinin olduğu geceyi anımsadı.

Akşam yeni olmuştu, Fadime’yi merak etmiş aramaya çıkmıştı. Her zaman olduğu gibi dağda bayırda dolaşmaya çıkmıştı Fadime. Köyün oldukça uzağında Tepe tarla denilen bir yerde bulmuştu. Gel deyince Amcasının yarım akıllı kızı yüzüne gülüp kuytudaki viraneliğe kaçmıştı. Borçlarını kapatacak düğün masraflarını ödeyecek bilezikler karanlıkta ışıl ışıldı. Peşinden koşup yıllardır oturulmayan boş eve girdiğinde bulamamıştı Fadime yi. Bir sürü borcu vardı, düğünün masrafları da üzerindeydi. O bilezikler o kadar işini görürdü ki. Duvarları yer yer yıkılmış birkaç kalasın dayandığı çatı her an çökmeye hazır eski kulübede biraz aranınca köşede unutulmuş eski aynalı dolabın içine saklandığını anlamıştı. Fadime kendisine saklanacak iyi bir yer bulamamıştı. Dolabın içinden kıkırdamalar geliyordu. Yavaşça açtı kapağı, gülümseyen bir sıra diş parıldadı alaca karanlıkta. Güzel kızdı Fadime, uzun boyluydu enine boyuna gelişmişliği vardı. Ah birde kafasında birkaç tahta eksik olmasaydı. Dolaptan dışarı kaçtı. Oyuna çevirmişti besbelli. Bir ara ayağındaki şalvarı hafifçe sıyrıldı. Beyaz bir ten bütün kontrolünü kaybetmesine neden olmuştu. Hem de düğün üzeri, o zaman içinden gelen dürtülere yenilmişti.

Birkaç dakika içinde işi bitmişti. Pantolonunu toplarken her günahın peşinden gelen pişmanlık içini kaplamıştı. Bir zavallıya, derdini anlatmaktan aciz bir masuma zarar vermişti. Kız başına gelenleri anlamamış ama bir kötülük olduğunu hissetmişti. Ağlamaya başlamıştı. Annesinin hep söylediği günah başına gelmişti. Önce sessiz başlayan hıçkırıklar kırlığın köşesinde tepelerde yankılanan bağırışlara dönüşmüştü. Kıza susmasını söyledi Halil. Olmadı eliyle teselli etmek istedi, yapamadı. Aksine korkan kız daha da çok bağırmaya başlamıştı. Sanki bütün köy başına toplanacak zannetti. Eliyle ağzını kapatmak istediğinde elini ısırdı Fadime kız. İşte o zaman Halil’in gözü döndü. Cebinde taşıdığı usturayı çıkardı. Amacı yalnızca korkutmaktı ama gecenin alacasında parıldayan çelik kızı daha çok korkuttu. Birden elini uzattı genç delikanlının elinden usturayı kaptı. Önce bileklerine salladı usturanın keskin kenarını ardından da boğazına. Kolunda kızıl bir ıslaklık belirmişti ve bir gerdanlık gibi boğazından süzüldü kanlar. Fadime’nin ağlaması hırıltıya dönüşmüştü ve Halil olanlara müdahale edemiyor yalnızca izliyordu.

Birkaç saniye sonra ortalık iyice kan gölüne dönmüştü. İşte o zaman aklına bilezikler geldi. Cansız kolları kaldırıp sıyırdı aldı altın halkaları hoyratça. Nasıl olsa bir işine yaramazdı artık. Ve henüz soğumaya başlamış vücudu dolabın içine tıktı. Ardından dolabı yıkıntıların içine attı. Ve ne bulduysa yığdı taşla toprakla örttü dolabın üzerini. Bu kuytuda kim görecekti kim bulacaktı Çökmek için bahane arayan çatıya sağlam bir iki darbe indirince de kulübe yığıldı yaşananlara dayanamıyormuş gibi her şeyin üzerine.

Çalıların arasından olanları izliyordu yalnızca. Büyük babasının bir sırrı olduğunu biliyordu ve buraya rüyalarına giren bu büyük sırla yüzleşmeye gelmişti. Olayı birkaç defa sormak istemiş ama kime sorduysa düzgün bir yanıt alamamıştı. Konu en başından beri ilgisini çekmişti. Aradığı roman konusu olabilirdi. Ve ilk başta karar verdiği gibi izleyecekti, yalnızca izleyecekti. Dolabın içinde kimin cesedi olduğunu merak ediyordu ama nasıl öğreneceğini bilmiyordu. Bir saniye sonrasında yazdığında bile diğerlerinin “yok artık, bu kadar da olmaz” diyeceği olaylar gelişmeye başlamıştı.

Dolabın kapağı yavaşça açılmıştı. İçinde zombi filmlerinden fırlamış gibi duran bir nesne çıkmıştı. Ağır adımlarla yaklaştı ağaca dayanmış büyükbabasına. Yaşlı adam üzerine gelen gölgeyi fark ettiğinde bir çığlık duyuldu gecenin içerisinde yankılanan. Gölgenin elinde tuttuğu nesne karanlıkta ışıldadı. O an yer gök kan kırmızısı oldu. Kanın alevi çevreye yayılmıştı sanki. Çalıların arkasında saklanan genç kaçmak istedi. Geri çekilmek istedi çekilemedi, felçli gibiydi parmağını bile kıpırdatamadı.. Bir dakika sonrasında önünde dikilmişti karanlık gölge. O zaman yıllar öncesinin kurbanını gördü. Rüyalarına girip gülümseyen masum yüz etleri dökülecek kadar çürümüştü ama yine de göz çukurlarında huzur vardı. El kemiklerinin arasında kan damlayan bir ustura tutuyordu. Birkaç saniye bakıştılar. Ardından geldiği gibi ağır adımlarla dolaba yöneldi. Dolaptan içeri ilk adımını attığında genç arkasından seslendi “Fadime Abla” Gölge bir saniyenin küçük bir kesrinde durdu ve ardından devam etti yoluna. Üzeri ayna kaplanmış kapağı içeriden kapattığında geceyi kan örtüsü gibi kaplayan kızıllıkta kaybolmuştu.

Yerinden doğruldu, kalbi hala deli gibi atıyordu. Dedesinin yanına yaklaşınca birkaç saat önce hediye aldığı paketinin içinden çıkan ustura parmaklarının arasındaydı. Bileklerindeki derin kesiklerden akan kan kollarının yere dayandığı yerde küçük gölcükler oluşturmuştu. Sabah jandarmalar geldiğinde yıllar önce kayıp ihbarı yapılan kişi bulunmuş ve yaşlı adamın olayı dosyalara intihar olarak geçmişti. Sizler eğer dikkatli bakarsanız aynanın içinde sağlanacak adaleti bekleyen mazlumları, acı çeken birilerini görebilirsiniz.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Ustura” için 4 Yorum Var

  1. Bizim insanlarımızla yazılmış sır kapısı tadında güzel bir hikaye. 🙂
    Oldukça keyifliydi elinize sağlık…

  2. Selamlar;

    Hikayeniz ben iki arada bir derede bıraktı. Bizim kültürümüzü yansıtan bir konu seçmeniz çok güzel. Geçen ay da bu tarz bir hikaye yazmıştınız ve onu da çok beğenmiştim zaten. Mike ve Nicole’ün öyküleri yerine Fadime ve Halil’İn maceralarını okumayı tercih ederim şahsen.

    Bununla birlikte anlatımınızda büyük boşluklar var maalesef. Hikayenin ortalarına kadar Halil’in kim olduğunu anlayamadığımı üzülerek belirtmek isterim. Doğum günü sahnesinde kimin için kutlama yapıldığını da anlamakta zorluk çektim. Aralara eklenen bir-iki açıklayıcı satırla bunun üzerinden gelebilirsiniz.

    Ayrıca sahne değişimlerinde ufak bir ayraç kullanmadığınız için (örneğin *** gibi) kısa süreli bir kafa karışıklığı yaşanıyor. Öyküyü sonuna kadar okuduğunuzda taşlar yerine oturuyor elbette ama okuyucu kafasını bunlara değil hikayenin anlatmak istediği şeye yormalı.

    Yine de genel konu itibariyle sevdiğim bir öykü oldu. Elinize sağlık…

  3. Merhaba mit:
    Hikayelerimi hep okuyorsun. Teşekkür ederim. Yazdığın eleştiriler bana ayna oluyor yol gösteren bir klavuz oluyor. Eskiden beridir -yanlışta olsa adetimdir bir işi yaptıktan sonra dönüp kolay arkama bakmak. Bir yazı yazdım mı da kolay beri okumam, -muhtemelendir ki bu yazdıklarımı da okumayacağım- Neden dersen sanki o hikayeye yazarı can verse de son noktayı koyduktan sonra onun bir kişiliği vardır. Ben can vermişim de artık kendi kendini savunması gerekir diye sanıyorum. Eğer yazarı dönüp yazdıklarını savunmak için çabalıyorsa bir şeyler eksik demektir o yazıda. Şimdi yazdıklarına gelirsek… Bir gizem yaratmaya çalışmıştım. Sözlerin üzerine bu gerçekleşmiş diyebilirim. Ayraç konusuna gelince zaman ve yer değişikliklerinde normalden daha büyük boşluklar bırakmak gerekiyor bunu bir kere daha anladım.
    Okuduğun için ve eleştiri yazdığın için bir kere daha teşekkür ederim…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *