Öykü

Yaşarım ve Yazarım

Uzaktan keskin bir tren sesi duyuldu. Bu iki sat önce Haydarpaşa’dan yola çıkan Anadolu Ekspresinin sesiydi. Vakit gece yarısına yaklaşıyor olmalıydı. En son saatine baktığında -ki bu yaklaşık bir saat evveldi- saat on bire geliyordu. Bu evden çıkarken baktığı duvar saatinin gösterdiği vakitti. Yapmayı düşündüğü işin bir sürü tehlikesi olmasına rağmen en çok polise yakalanmaktan korkuyordu. Bir hırsız gibi, bir gölge gibi karanlıklardan kuytulardan yürüyordu. Kazara polise yakalanacak olsa derdini anlatamazdı. Hani oldu ya bir hırsız gibi dolaşırken biri gördü ve aradı polisi ya da oradan geçen bir bekçinin dikkatini çekti. Simsiyah elbiselerin içerisinde yakalandı. Ne diyecekti memurlara. “Bu bir deney” mi? diyecekti. Kendisini kuşkulu kişi olarak nezarete attıklarında “Durun ne yapıyorsunuz. Büyük bir sanatçının doğuşuna engel oluyorsunuz” diye mi savunacaktı kendini?

Belki beşinci belki onuncu kere sıyırdı sol kolunu saatine bakmak ister gibi. Her keresinde olduğu gibi saatini almadığını anımsadı. Evden çıkarken bilerek bırakmıştı. Göze aldığı onca tehlikeye karşılık bir de saatini koruma endişesini mi duyacaktı? Ağır ağır yoluna devam etti.

Ayrıntıların önemi yoktu. Madem büyük yazarlar -özellikle hayranı olduğu Hemingway- bu yöntemi uygulamışlardı o halde büyük yazar olabilmek için kendisi de uygulamalıydı. Adını da koymuştu kurmaya çalıştığı felsefesinin. “Yaşamak ve Yazmak” Sonrasındaysa büyük bir yazar olmak, herkes tarafından tanınmak, kitleler tarafından okunmak, eleştirmenlerin göz bebeği olmak, sevilmek ve saygı görmek, çok para kazanmak ve veee… Kızlarla beraber olmak. Bu gece yapacaklarına ne kadar çok görev yüklediğine kendi de şaştı. O halde gecenin ileri bir saatinde içinde bulunduğu bu durumdan şikâyet etmeğe hakkı yoktu. Kim bilir belki ileride başka bir romanda, örneğin bir kaçağı anlatırken bu yaşadığı heyecanı ve korkuyu kullanabilirdi. Bu fikir daha da hoşuna gitmişti. Gülümsedi.

Bir evin gölgesinde uzun süre bekledi. Kalbinin atışları bütün sokakta yankılanıyordu sanki. Önünde uzayıp giden sokağın iki yanındaki evlerde hiç bir yaşam belirtisi yoktu. Ne pencerelerde ne balkonlarda uyku tutmayan bir çift göz görünmüyordu. Ardından kendi kendine güldü. İnsanlardan söz ediyordu, kedilerden değil. O zaman parıldayan gözleri de göremezdi. Bir teknik hata daha yapmıştı. Bir zaman daha bekledi saklandığı gölgelerin bir parçası olarak. Düşündüğü ve planladığı gibi gökyüzünde ay olmadığı için karanlık bir gecede işini yapıyordu. Kafasını kaldırdı gökyüzüne baktı. Yıldızlar moral vermek için olsa gerek kendisine göz kırpıyordu.

Yazmaya çalıştığı romanının bir yerinde kahramanımız boynuna kalın bir ip ve ipin ucuna iri bir taş bağlayarak denize atılıyordu. Kahraman kahramanımız ise çorabında sakladığı bir çakı ile ipi kesip kurtuluyordu; işte günlerdir planladığı buydu. Romanın en can alıcı noktası bu bölüm olacaktı. Bu nedenle en iyi şekilde ve son derece gerçekçi bir biçimde anlatılmalıydı. Tekneden soğuk sulara düşmek, karanlık suların kahramanımızı ölüm gibi sarmalaması, bitmeyen azim ve beceri sonucu çorabında saklı çakının çıkarılması ve kurtuluşa ermek, yaşama dönmek “Yaşamak ve Yazmak” parola buydu. Sokaktan hiç ses gelmediğine emin olunca bir parçası haline geldiği gölgelerin arasından çıktı, sessizce yoluna devam etti.

Sessizce ilerlemeye çalışıyordu ama yola atılmış kola tenekeleri veya naylon poşetler inadına ayaklarının altına takılıyorlardı. Doğanın tüm engellemelerine karşın adım adım indi sahile. Küçük sahil kasabasının hemen bitiminde bir balıkçı barınağı vardı. Kasaba küçüktü ama varlıklıydı. Kasabanın yerlileri de varlıklıydı, İstanbul’dan ve diğer yerlerden beğenip kasabaya göçenlerde; özellikle de İstanbullular. İstanbullular zenginlerdi ama öyle çok zenginlerden değil. Avrupa da veya Bodrum, Marmaris gibi güney sahillerinde ev alamayacak kadar fakir zengin olanlardı bunlar. İşte bu yüzden balıkçı barınağı vardı kasabanın ve bu yüzden balıkçı barınağında irili ufaklı birçok tekne vardı.

Kahramanımızın peşine düştüğü kötü adamların başı burada oturuyordu. Baş kötü, yakaladığı iyilerin dostunu kendi kasabasına getirmiş örgütünün merkezi yaptığı evin bodrumunda ağzından laf alabilmek için işkenceler yaptırtmıştı. Ağzından laf alamayacaklarını anlayınca da sonsuza kadar susturmak için, bir gece vakti sandalla denize atacaklardı. Boynunda elli kiloluk taşı olan bir gerdanlıkla tabi.

Uzun düz çizgi halinde uzanan sahilde, kıyı, karaya doğru küçük bir koy oluşturmuştu. Rüzgârdan korunan küçük çaplı bir yay halinde uzanan koyun boyunu iri kayalarla uzatmışlar ve bir sığınma yeri yapmışlardı balıkçılar yararlansın diye. Önceleri balıkçı kasabası olan bu yer zamanla sessizliği, serin ve hoş havasıyla ve ömre bedel manzarasıyla İstanbullu zenginler için sayfiye yeri haline dönüşmüştü. Balıkçılıkta, emeklilerin sevdiği amatör bir uğraş haline gelmişti. Adam balıkçı barınağının kapısında da bekledi bir müddet. Kasabalılar birbirlerini hep tanıdıkları için sandalların dinlendiği küçük sakin koyun karadan girişine bir bekçi falan koymamışlardı. Kasabanın tek bekçisi -resmi gece bekçisi- gecenin bazı saatlerinde yolunu değiştiriyor balıkçı barınağının içinden yahut civarından geçiyordu. Zaten barınağın öyle yüksek duvarları tel örgüleri falan da yoktu ki bir bekçi kulübesi olsun. Ağaç dibinden, ağaç dibine ilerledi. Yukarıda yamaç halinde uzanan kasabalılara görünmek istemiyordu. Acele etmeden ama çabuk çabuk ilerledi. Barınağın en ucundaki gündüzden gözüne kestirdiği sandalın yanına vardı.

Bu Kasabadan değildi, hatta bu kentten de değildi. Kasabanın otuz iki kilometre güneyindeki kentte oturuyordu, ama sıkça gelir giderdi bu sevimli kasabaya, özelliklede sahiline. Kafasında bu proje oluştuktan sonra daha sık gelir olmuştu. Ne de olsa burası baş kötü adamın memleketi olacaktı o zaman anlatması gereken ayrıntılar olabilirdi. En önemlisi romanın can alıcı bölümü de burada geçecekti. Bu nedenle bir turist gibi gelip gitmişti kerelerce bu kasabaya. Sesini duyduğu tren istasyonunun bahçesinde oturmuştu saatlerce. Çınar ağaçlarının gölgesinde dinleniyorken göze batmamak için kendisine dalgın âşık pozları vermeyi de unutmamıştı. En son gelişinde de yapacağı çalışma için kendisine uygun bir tekneyi gözüne kestirmişti.

Uzun zamandır arayanı olmadığı belli olan küçük bir sandalın yanında duruyordu şimdi. İşini görebileceği kadar büyük ama amatörlüğüyle kullanabileceği kadar küçük bir sandaldı. Hatta küreklerinin bile küçük olmasına dikkat etmişti. Sandalın pruvası diğer sandallar gibi biçimli, kıçı ise düzdü. Kesitinin geniş olması da iyiydi, öyle kolay devrilmezdi. En iyi yanı ise sandalın rengiydi. Suya yakın yerleri koyu yeşil yukarısı ise kahverengiydi. Kesinlikle karanlıkta parlamaz dikkat çekmezdi. Bir kaç dakika bekledi işaretin gelmesi için.

Bir zaman sonra uzaklardan bekçi düdüğünü duydu. Düdüğün sesi bir hayli uzaktan geliyordu. Büyük bahçeli evlerin bulunduğu öteki mahalleden gelmişti ses. Ne de olsa zenginler kendilerine en güzel yerlerde en güzel evleri yaparlardı. Bekçilere ise onları korumak düşerdi. Fakirin hırsızdan koruyacak nesi olabilirdi ki zaten. Harekete geçme zamanı gelmişti.

Saklandığı çalılıkların dibinden sessizce sahile kaydı. Karadan denize doğru esen rüzgâr nedeniyle tüm bağlı tekneler kendilerini kıyıya bağlayan ipin izin verdiği ölçüde açıkta duruyorlardı. Sandalı kıyıya bağlayan ipi yakaladı, nefesini tuttu ve yavaş yavaş çekti. Birinin kendisiyle ilgilendiğini görünce şımaran çocuklar gibi sandal durduğu yerde durmuyordu. Sandalın burnu kıyıya vurunca, önce elindeki ağır torbayı bıraktı ardından da kendisi uzandığı yerden sandala kaydı. Bir an denize düşeceğini sanmıştı ama bir iki saniye sonra sandal boyuna uzanmıştı sandalın bir parçası gibi.

Deli gibi atan yüreği sakinleşinceye kadar bir ölü gibi yattı sandalın içinde. Gökyüzünü yıldızları seyretti. Birkaç dakika sonra kalp atışları yavaşlayıp nefesi normale dönünce, sandalı sahile bağlayan ipi çözdü paslı halkadan. Kıç tarafına geçip diğer ipe asıldı. Kendini ve sandalı yattığı yerden çekti açığa doğru. Yavrusunu -ki sandalın adını “yavru” olarak okumuştu gündüzden- Yavruyu özgürlüğünden kısıtlayan son ipin ucunu da çözdü, demiri çekmekle uğraşacak zamanı yoktu. Ayrılma zamanı gelmişti sahilden. Bir sanatçının doğuşuna tanıklık edecek “Yavru”yu bir iki saat sonra başka bir yerde göze batmayacağı bir sahilde bırakacaktı. Hırsızlık değil bir tür ödünç almaydı yaptığı iş. Üstelik sandalın sahibi ne için kullanıldığı bilse sandalınla gurur duyardı. Bu nedenle içi rahattı.

İtişinin hızıyla ve akıntının yardımıyla bir zaman salındı tekne bir zaman kıyıdan açığa doğru. Karadan esen rüzgâr suyu ve sandalı hareketlendiriyordu. Adam ne kadar siyahlar giyinse de yattığı yerden doğrulmaya korkuyordu. Akıntıya daha doğrusu karadan esen rüzgârın oluşturduğu minik dalgacıklara bıraktı kendini, düşlerini de gelecek güzel günlere. Bu çabalarının sonucunu alacaktı yakında. Yeteri kadar uzaklaştığından emin olunca da kürekleri çıkardı. Çok dikkat etmeliydi çok. Çıkaracağı sesleri duyan bir münasebetsizin biri, sanat eserinin doğuşuna engel olabilirdi.

Azami dikkatle yattığı yerden kürek çekerek barınaktan çıktı. Ağır ağaçtan yapılmış kürek suya bir kere dalıp çıktıktan sonra sandal hızlanıyordu. Sonra sandalın hareketi iyice yavaşlayasıya kadar bekliyordu. Ardından bir kere daha asılıyordu küreklere. On dakika sonra “yavru” su balıkçı barınağının durgun sularından çıkmış, uzaklarda körfezin çırpıntılı sularında kıpır kıpır oynaşıyordu. Uzun süredir bağlı olmanın verdiği sıkıntı sandalın sevincine dönüşmüş gibiydi.

“Her şey kıyıdaki devlerin görmeyen gözlerinin gözü önünde gerçekleşiyordu.” Kafasından geçen cümle hoşuna gitti. Romanında kullanabilirdi, hatta yaşayıp yazmayı düşündüğü bölümün giriş cümlesi bile olabilirdi. Ama yine aklına hain düşünceler geldi. Uyku tutmayıp çalıştığı gecelerde bitpazarından aldığı minik bakır cezve ile kendisine kahve yapardı. Şu dakikalarda sıcacık evinde o yamru yumru minderde oturmuş işlemeli yastığına dayanmış bol köpüklü kahvesini içiyor olabilirdi. Ama kendini rahatsız eden bu sesleri susturmalı, hain düşünceleri kovmalıydı.

İyice açıldığından emin olunca ayağa kalktı. Kasabanın evleri uzak birer hayal bibi görünmeye başlamıştı. Açıktaki akıntı ile Marmara’ya doğru sürükleniyor gibiydi. Tekrar bakışlarını ayrıldığı kıyıya çevirdi. Yalnızca barınağın iki ucunda basit bir deniz feneri havasına sokulmuş mavi ışıklarını, bir de sokak lambalarının titrek ışıklarını görebiliyordu. Dışarıdan bakan biri tarafından kendisinin ve sandalının görünmesi mümkün değildi artık, içi iyice rahatlamıştı ve hazırlıklarına başlayabilirdi.

Kürekleri kayığın içine aldı. Kazağını çıkardı, karadan denize doğru esen serin rüzgârın farkına vardı, üşümüştü. İçini hızla dolduran “gecenin bir yarısı sıcak yatağımda olacak yerde biz burada ne arıyoruz” hain ses gene kendisini rahatsız etmeye çalışıyordu. “Sus” dedi sertçe “kapa çeneni de işimize bakalım” Yine de kafasına takılmıştı, eğer burada olmasaydı şimdi evinde yıllardır biriktirdiği cam bocuklarıyla uğraşıyor olacaktı. Bu zararlı düşünceleri kafasından kovmaya çalıştı. Odanın köşesindeki yumru yastığına yaslanır kahvesini içiyor olabilirdi. Ama bir şeyler yapacaksa eğer, bir yerlere varmak istiyorsa bazı fedakârlıklar yapmalıydı. Kafasının içine nüfuz etmeye çalışan düşünceleri hemen kovdu. Yoksa bu kadar heyecan bu kadar riziko boşuna olacaktı.

Sandalın içine oturdu. Ayakkabılarını çıkardı. Elini çoraplarına attığında vazgeçti. Kahramanıyla kendini özdeşleştirmeliydi. Bu nedenle çorapları ayağında kalmalı ve çakısını çoraplarının içine saklamalıydı. Bir kaç dakika sonra ayaklarında çorabı ve üzerinde yalnızca lacivert mayosu ile titrememeye sandaldan düşmemeye çalışıyordu. Operasyon için artık hazırdı.

Bir sanatçının doğumuna az bir zaman kalmıştı. Bu üşümeler ve titremeler o doğumun sancıları olmalıydı. Hani nasıl derlerdi; “Doğum ne kadar sancılı olursa bebek o kadar sağlıklı ve gürbüz olurmuş” yoksa tersi miydi; “Doğacak bebek ne kadar gürbüz ise doğum o kadar sancılı olur” Kafasından geçen bu cümleyi belliğine yerleştirebilmek için kendi kendine tekrar etmeye başladı. Bu cümleyi bir Afrika veya Çin atasözü diye yazabilirdi. Aslında ilk başta dürüstçe gözükmese de koskoca Afrika kıtasında yahut bir milyarlık Çin de bu sözü söyleyen biri olmuştur elbet diye kendini teselli etti. Sonuçta her iki durumda da güçlü ve ayakları yere basan bir sanatçı doğacaktı. Önce yaşayan ve yaşadıklarını dürüstçe kaleme alan bir yazar doğacaktı.

Eline torbasını aldı. Bu siyah bez torbada gereksinim duyabileceği her şey vardı. İçindekileri yavaş yavaş çıkardı. Bir havlu, kuru iç çamaşırları -tabi siyah renkli- kalın bir siyah kazak ve sıcak çayını sakladığı termos. En altta ise gecenin en önemli materyali vardı. Torbanın dibinden zorlukla çıkardığı ağır heykelcikti. Bu mermer zürafa heykelini aldığı günü anımsadı. Yalnızca kuyruğu kırılmış koca mermer uzun zamandır evini süslemişti. Her ne kadar arkadaşları kaba ve hantal bulsalar da sevmişti bu heykelciği. Bazen içindeki yazma ve meşhur olma isteğini anlatırdı ona. Herhangi bir mermer veya sıradan bir taşta aynı işi görebilirdi ama o bu romanı yazmaya başladığında heykeline, arkadaşlarının beğenmediği bu güzel zürafasına önemli bir görev yüklemeye karar vermişti.

Ne zaman kahramanını ayağına bağlanacak bu mermerle karanlık sulara atmaya karar verdiğinde, nadide bulunan antika parçaymış gibi masasının üzerinde tuttuğu mermer heykelcikle günlerce konuşmuştu. Daha önce kendisine verilen sıradan bir eşya muamelesinin çok çok üzerinde bir sorumluluk taşıyacağını anlatmıştı yer yer yıpranmış kuyruğu kırılmış heykelciğe. İşte o zamanlar Senin adın ZARF olsun demişti. Kendisine verilenleri saklayan sırlarını tutan bir zarf olacaktı. Birkaç saat önce masanın üzerinden alıp torbaya koyduğunda taşınamayacak kadar ağır gelen sessiz arkadaşı, sırdaşı zarf şimdi tüy gibiydi. “Suyun kaldırma kuvveti olsa gerek” dedi yazısı için bir cümle daha bulmuş olduğu için sevinerek. Mizah öğeleri de katmalıydı romana. Böylesi daha çok sevilirdi.

“Gecenin bir yarısında karanlıkta ilerleyen teknenin motoru sustu. En küçük bir ışık damlasının bile korkup saklandığı böyle bir gecede, gözlerindeki kara gözlükleri bile çıkartamayacak kadar kötü yürekli adamlar ellerindeki kara ve kalın halatın bir ucunu kahramanımızı boynuna bağladılar. Diğer ucunuysa iki kişinin zorlukla kaldırabildiği devasa mermer Zürafa heykeline bağladılar. Kim bilir hangi ustanın elinden çıkmış bu zarif eseri sulara gömmekten çekinmiyorlardı. Doğanın toprağının altında yüzyıllarca dinlenen bu mermer heykel şimdi son görevini yapıp -bir yaşamı daha sona erdirip- sonsuzluk uykusuna denizin en derin yerinde devam edecekti, tabi boynundaki halat ve halatın diğer ucundaki kahramanıyla.

Bu zavallı Zürafacığın beni dibe göndereceğine inanıyor musunuz gerçekten” dedi kahramanımız tüm alaycılığıyla. Kara gecede kara gözlük takan kötü adamlar ürperdi kahramanımızın bu cesareti karşısında. Gecenin karanlığını aydınlatan ışıl ışıl bir gülümseme ile devam etti sözlerine;

“Suyun kaldırma kuvveti bile benden yana” Bütün bu sözleri unutmamalıydı. Karanlıkta körfezin çırpıntılı sularına bakarken az önce kurguladığı sözleri tekrar ediyordu. Bir ara “keşke bir kalem ve kâğıt getirseydim” diye aklından geçirdi ama soğuktan titreyen ellerine bakınca bu fikrin olmayacağını anlamıştı bir kere daha. Yazacağı sahneyi kafasında canlandırmaya devam etti.

İstese ya da çabalasa kollarını mengene gibi sıkan bu iki adamdan kurtulabilirdi. Arkada duran diğerleri buna izin vermezdi. Üstelik kendisini öldü bilmeleri hareket sahasını genişletirdi. Buna bir de öldürdükleri adamı karşılarında görmenin şokunu da eklediğinde kendini olayların akışına bıraktı. Zaten kendisini asıl durduran çorabının gizli cebindeki eski dostunun varlığıydı. Şu an içinde bulunduğu durumdan çok daha kötülerinden çakısının yardımıyla kurtulmuştu. Özgüvenden kaynaklanan bir iyimserlik dalgası bütün bedenini kapladı. Kara gözlüklü adamlardan biri karga gibi sesiyle içeride kaptan köşkünde duran kişiye seslendi.

Patron adamın ellerini de bağlayalım mı? Kaptan köşkünde heykel gibi dikilen gölge tek kelimeyle yanıt verdi; Hayır Sessiz geçen bir kaç saniyenin ardından ekledi; Ayağındaki ağırlıkla yüzebilir belki. Ne de olsa suyun kaldırma kuvveti var” Önce Baş kötü kahkaha attı, ardından adamları…” Evet, bu sahne yazılmalıydı. Ortaokul ikinci sınıftaki fen bilgisi öğretmeni Arşimet Ahmet e dua etti.

Adam denizin çırpıntısıyla sallanan sandalda ayağa kalkmaya çalıştı. Hazırlıklarını gözden geçirdi. Çakı çorabındaydı ve çorabının lastikleri sağlamdı. Çakı oradan düşemezdi. Boynunda bir ip ipin ucunda uzun boynuna ip bağlamış mermer heykelcik vardı. Sağ elinde mutfak bıçağı duruyordu. İşini şansa bırakamazdı. İki bıçaktan birini kazara yitirse diğeri işini görürdü. Bir anlamda yaşamı bu iki kesiciye bağlıydı. Ne de olsa yoluna Niyazi olmak istemezdi. Yaşadıklarını belleğine kazımaya devam etti.

Gözü pek kahramanımız silkindi. Yanında duran iki azmanın ellerinden kurtuldu. “Bırakın” dedi. Bir kaç adımda koca yatın burnuna doğru yürüdü. Geriye dönüp zifiri karanlık içerisinde görünmeyen kaptan köşkündeki çetenin reisine seslendi. “Ölüme yalnız gidilir.” Bu arada kendisi de sandalın burnuna varmıştı. En önemli sahneye gelmişti sıra. Çekilen bunca heyecan, bunca korku, dökülen onca ter şu beş on saniye içindi. Bu provanın provasını da yapmıştı evde. Doldurduğu banyo kovasına yüzünü batırmış neler hissedebileceğini anlamaya çalışmıştı kerelerce. Ama hiç birinde gerçek duygularını hissedememişti. Her seferinde biraz daha kendini zorlamak istedikçe can havliyle dışarı çıkarmıştı kafasını kovadan. Aradığı korku ve heyecanı evdeki denemelerinde bulamamıştı. Bu nedenle bu sahne en önemli sahneydi. Bir adım daha attı sandalın burnuna doğru. Ayaklarını koyabileceği yer azaldıkça dengesini bulmakta zorlanıyordu. Yüksek sesle tekrar düşünmeye başladı.

Şu anın yaşamının son saniyeleri olabileceğini aklına getirdi genç kahramanımız. Arkasında kendisini izleyen adamlar yiğitliğini gıpta ile seyrediyorlardı. Kaptan köşkündeki patron arkasından seslendi

“Sen benim tarafımda olsaydın dünyanın en büyük mafyasını kurardım” dedi ve devam etti sözlerine “İtalyanlar ve Ruslar karşımızda saygı ile eğilirlerdi. Ama sen benden yana olacağına bana karşı oldun. Benim kurduğum örgütü biricik mafyamı çökerteceğini sandın.” Bir an durdu ve ardından hüznü karanlıkta titreyen bir sesle devam etti. “Tüm kalbimle bana inanmanı istiyorum ki senin için ardından ağlayacağım”

Evet, ülkesini ahtapot gibi saran bu iğrenç örgütü çökertmek için verdiği mücadele karanlık bir gecede karanlık sularda son bulacaktı. Yüzü kaptan köşküne dönük olsaydı Baş Kötü kurbanının gözündeki parıltıyı görebilirdi. Aklına çorabındaki çakı geldi. Hala bir umudu vardı. Bir küçük çelik parçası kendi yaşamını kurtarabilirdi.

Üşüyor muydu? Hayır, kahramanlar üşümezlerdi. Ama karanlıkta denizin dalgalarıyla sallanan bir kayık parçasında titreşen yazar adayı üşüyordu. Kendine yalan söyleyebilir miydi insanoğlu. Gerçeklerle yaşamak istedikleri birbirine karışmaya başlamıştı. “Korkmuyorum ” dedi kendi kendine. “Korkmuyorum ve üşümüyorum.” Arkasında gerçekten birileri varmış gibi geriye baktı çatık kaşlarla ve karanlık sulara bakarak romanında -belki de çok satan romanının arkasından çevrileceğine inandığı filminde- en önemli olabilecek repliği söyledi.

Geri döneceğim. Ardından ağır mermerin suya düşmesiyle oluşan ses duyuldu. Bir saniyenin küçük bir kesrinde heykelciğin bağlı olduğu keten ip gerildi. Kahramanımız ilkinden daha büyük bir sesle soğuk ve karanlık suya düştü. Bir an bir saniye bir keşke daha yaşadı içinden. “Keşke elimi suya değdirseydim” diye aklından geçirdi. O zaman suyun ne kadar soğuk olduğunu anlar gerçeklerle suyun soğukluğu gibi yüz yüze gelirdi. Ama artık çok geç diye düşünüyordu bir gün öncesine kadar salonunun sehpasında duran dert ortağı Zarf ı sevimli Zürafasının ardı sıra karanlık ve soğuk suyun derinlerine giderken.

Gökyüzünde parıldayan yıldızların ışıltısını uzak bir rüya gibi gördü son defa. O zaman ellerinin boş olduğunu fark etti. Bıçak yoktu sımsıkı sıktığı avuçlarında. Gerçekle hayal arasında, yaşadıklarıyla yazmayı planladıklarının arasında bir yerlerde bıçağını düşürmüş olmalıydı. Bir an başını yukarı çevirdi. Yukarısı yoktu, aşağısı yoktu. Derin bir karanlık tüm evreni olmuştu bir anda. Binlerce ışık yılı uzaklıkta parıldayan yıldızların birinin zayıf ışığını görebilmek için neler vermezdi ki. İşte o saniye gözlerini yakan tuzlu suyun yukarılarında bir yerlerde bir nesne parıldadı. Geniş tahta sapının kaldırma kuvvetiyle yüzen bıçağı olmalıydı. Her türlü düşüncenin zamanın en küçük anına sığdığı o anda fizik bilgisinden dolayı kendisini bir kere daha kutladı kara mizah örneği. Seçimi doğruydu ve koca ağaç saplı bıçak batmıyor suların üzerinde yüzüyordu. Sonsuz uzayı kaplayan yıldızların yanıp sönen parıltısını o seyrediyordu.

Neyse ki akıllı davranmıştı da yedek kesici olarak bir çakıyı ayakkabısının içerisine sokmuştu. Hani film kahramanları hep böyle yaparlardı ya…

Bitpazarında serseri tipli bir adamın kendisine sattığı mermer heykelcik görevini layıkıyla yerine getiriyor, kendisini aralarındaki kalın keten bağla dibe çekmeye devam ediyordu. Ciğerleri ise dayanım gücünü zorlamaya başlamıştı. Zavallı bedeni milyonlarca kere yaptığı gibi soluk alıp vermek için zorlamaya başlamıştı kendisini. Başını geri atıp kafasını leğenden çıkarmak istedi bir an. Ama evinin banyosu değildi burası. Alışkanlıkla araladığı dudaklarında kirli hava çıkıyor yerini tuzlu suya bırakıyordu. İşte o saniye yedek çakısını çekmek için uzattığı eli çıplak ayaklarına değdi. Mermer heykel derine inmeye devam ediyordu ucunda sürüklediği bedene aldırmadan. Sol ayaktı sağ ayaktı derken aklına bir iki dakika öncesi geldi.

“MURTAZA” diye bağırdı ciğerlerindeki son havayı çıkarmak pahasına. Suya girmeden birkaç dakika önce tüm geceyi paylaştığı arkadaşının tavsiyesi aklına gelmişti. “Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkar istersen” demişti. “Islanmasınlar da çıkınca kurulanıp giyersin.” Yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı. Azrail soğuk ve karanlık su olarak karşılamıştı kendisini.

O saniye kayıkta bulunan ikinci kişinin elindeydi küçük ve keskin çakı. Bir yandan oturduğu sandalda tırnaklarının arasını temizliyor diğer yandan da pis pis sırıtıyordu. “Dönelim sıcak salonumuzda cam boncuklarınla uğraşırsın” dedim dinlemedin. “O çok sevdiğin bakır cezvede kahve yapar o yumru yastığına dayanır içeriz dedim aldırış etmedin. Üstelik beni tersledin “Sus” dedin, “kapa çeneni de işimize bakalım” dedin. Sandalda duran adam bir zaman daha hava kabarcıkları çıkan karanlık suya baktı. Suyun yüzeyine vuran son kabarcıktan sonra elini küreklere attı. Bir yandan hiçbir şey olmamış gibi kürek çekerken bir yandan da söyleniyordu

Sana en başından beri söyledim Lütfullah ağabey şu romanına beni de kat diye. Ama sen beni dinlemedin. Bütün gece gölgelerden, kuytulardan yürüttün, ağır çirkin heykelini bana taşıttırdın, bir hırsız gibi sandal çaldırttın ve sonra romanında bana ufacıkta olsa bir yer vermedin. Neymiş efendim ‘Kahramanlar yalnız olurmuş’ Al sana yalnızlık”

***

Kitap fuarının kalabalığı imza günü için gele yazarların başında yoğunlaşıyordu. Fuarın yıldızı ise geçen ay çıkan kitabı en çok satanlar listesinin başında olan “Çoksatar Yayınevi nin standında oturan ve yıldızı yeni parlayan genç yazar “Murtaza Murdar” dı. Genç adam üzerinde siyah balıkçı kazağı ve siyah kot pantolonuyla oturmuş kitaplarını imzalıyordu. Sıranın başında duran üniversite öğrencisi genç kız uzattığı kitabı imzalayacak yazarına hayranlıkla bakıyordu.

Kimin için imzalayayım dedi ağzındaki pipoyu eline alarak.

Ayşe Yılmaz için derseniz sevinirim dedi heyecandan titreyen bir sesle. Bir saniye sonrasındaysa aynı heyecanlı ses İzin verirseniz başarınızı neye borçlu olduğunuzu sorabilir miyim? dedi. Cümlesini bitirince sanki bir suç işlemiş gibi başını önüne eğdi. Yıldızı yeni parlayan ve sevilen yazarımız kitabı imzaladıktan sonra kapatarak genç kıza uzattı. Kitabı alan genç kız hala önüne bakıyordu utangaç bir halde. Yazarımız arkasına dayandı ve piposundan derin bir nefes daha çekti. Ülkesinin kültürüne yaptığı önemli katkıları farkındalığında bir ses tonuyla

“Ben diğer arkadaşlar gibi değilim. Romanlarımı Önce yaşarım sonra yazarım” dedi.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Yaşarım ve Yazarım” için 1 Yorum Var

  1. Demek ki yaşayarak yazmak o kadar da iyi bir fikir değilmiş 🙂

    Sonu itibariyle güzel bir öyküydü. Çok hoş bir fikir bulmuşsunuz. Lakin o sona varıncaya kadar geçen kısımda bazı aksaklıklar vardı. Unutulan tırnak işaretleri, virgüller vs… Bir de bu tarz bir hikayeye birinci şahıs anlatım daha çok yakışırmış. Bence tabi…

    Kaleminize sağlık…

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *