Öykü

Yolunu Kaybedenler Adası

Okyanusun ortasında bir kuş ailesi… Martı değiller. Hayır hayır, onlar küçük bir serçe ailesi. Kim bilir hangi yanlış anlaşılma ile katıldılar geminin peşine. Küçük yavrunun adı Bıcırık. Bir dirayetli ki kerata… Nasıl da göğüs geriyor küçücük bedenini şiddetli rüzgarlara.

Benim adım Bezir. Kısaca bana Bez derler. İki aydır çuvalın içinde diğer Bezir’ler ile, yani Bez’ler ile sıkış tepiş öyle bekliyorduk. Ta ki düne kadar. Önce bir hareketlenme oldu. Sonra bir müddet yol gittik. Ardından da bir aydınlanma geldi. Çığlıklar koparken, gürültü kıyamet kendimizi tahta bir sandığın içinde bulduk. Kullanıma hazır yığıverdiler bizi sandığa. Bir gün sonra, yani bugün, kullanılmak üzere geminin güvertesine taşındım bir kovanın içinde. Ama gemi, ne gemi… Kocaman. Bir rüzgar esiyor, aman yarabbi ayakta zor durursun. Fakat rüzgar hiçbir zaman bu kadar güzel esmemişti. Bir de güneş de ısıtmıyor mu vücudumu hafiften hafiften. Değmeyin keyfime. Ama, benim içimi hüzün basmasın da kimin içini hüzün bassın şimdi. Neden mi? Çünkü biz Bez’lerin ömrü bir gündür de ondan. Hadi bilemedin iki gün olsun. Sonra çöpü boylarsın. İki ay çuvalın içinde sıkış tepiş bekle, sonra bu güzelim havanın tadını al, akşamına çöpe atılıp, öl. Adalet mi bu şimdi?

Önce vücudumun sağ alt köşesi yağlandı. Ardından da tam göbeğime biraz su emdirip, kenara bıraktılar. Rüzgar estikçe göbeğimdeki su nasıl da üşütüyor. Ama seviniyorum bir yandan; ölmeden önceki saatlerimde bol bol rüzgarı hissediyorum diye.

Sağ yanağım rüzgarla birlikte bir inip bir kalkıyor yerden. Bir anda aklıma garip fikirler gelmesin mi? Verdim kendimi rüzgara en beklenmedik zamanda. Nasıl da süzülüyorum havada. Serçeler gibi hissediyorum kendimi. Gemideki, sabah gördüğüm serçeler. Bıcırık’ı anlıyorum şimdi, neden o kadar dirayetli. Derken bir bulut gördüm. Çengeline asılıverdim. Bir müddet gökyüzünde bulutla birlikte dolaştık. Sonra bulut bir bebeğe dönüşmesin mi. Hemen attım kendimi aşağıda görünen adaya. Havada süzüldüm, adanın yüzeyine geldiğimde bir şeylere takılacağım zamana kadar. Sonunda yolum toprağa saplanmış bir metalle kesişti.

– Birader hoş geldin.

– Hoş buldum.

– Babacım, güneşimi kapatıyorsun yalnız. Şöyle sağa doğru savursan da kendini, bana tutunmaya öyle devam etsen.

– A pardon! Hemen topluyorum iki tarafımı. Yol yorgunluğuna, dağılmışım biraz. Affedersin.

– Nerelerden geldin böyle?

– Gemiden kaçtım. Sen nasıl geldin buraya? Ne zamandır buraya saplısın.

– On sene olmuştur düşeli buralara. Bir gün kaldırımda uzanıyorum, bir kuş beni yemeye çalıştı. Git bak dedimse de anlamadı. E haliyle ben de gagasına battım. Sonra bu canının acımasıyla havalandı, başladı uçmaya. Ben de gagasına takılıyım aynı zamanda. Beni de buraya attı, gitti işte.

– E paslanmamışsın hiç?

– Paslanmaz çeliktenim kardeş ben.

– Yani baya bir süre daha buraya saplısın o zaman.

– Aynen kardeş.

– Pardon! Pardon! Bu tarafa biraz bakabilir misiniz?

– Bugün de adanın kısmetli günü; kıyısına vuran vurana. Buyur birader?

– Elif adında bir hanımefendiyi arıyorum. Var mı acaba bu adada öyle biri.

– Ne yapacaksın sen bu Elif’i?

– İçimdeki mektubu ona iletmem lazım.

– İçindeki mektubu? Kaldı mı ya hala bu tür mektuplaşmalar? Benim Bezir babam, Bezire anneme gönderirmiş böyle mektupları zamanında.

– Ben de çok zamanlardır denizdeyim zaten azizim.

– Ayıptır sorması, kaç yıl oldu kardeş denize atılalı.

– Otuz senedir durmaksızın denizlerdeyim azizim. İnanır mısınız şu güneşin sıcağında

içimdeki hava şişti. Denizin suyundan da kafamdaki mantar şişti, kafamı patlatacak. Hele o dalga yok mu o dalga. Hiç rüzgarın sözünü dinlemiyor anacım. Rüzgar hadi karaya diye pışpışladıkça, o illa deniz diye suya batırıp gerisin geriye dönüyor. Onun yüzünden yirmi senede alabileceğim yolu otuz senedir hala alamadım.

– Unut kardeş o Elif’i sen. Hem seni atan adam da çoktan başkası ile evlenmiştir.

– Deme yahu!

– Öyle birader öyle. Bak şu ilerde bir şarap şişesi var, gördün mü? Bak, o da beş sene önce

vurdu kıyıya. Otuz beş senedir Gonca’yı arıyormuş. Bulmuş da. Gonca içindeki mektubu okumuş, cevap mektubunu da yazıp içine koymuş bunun ve gerisin geriye atmış bunu denize. Üç yılda dönmüş adama. Adam ne dese beğenirsin? “Gonca kim lan?” diyip atmış bunu denize doğrudan. O da sallana sallana gelip, adanın kıyısına vurdu işte bir gün. O günden beri yerinden oynamıyor. Her gün öylece Güneş’i , Ay’ı izler durur.

– Ben de geleyim de o zaman yanınızda kıyıya oturayım bari. Daha da aramanın bir manası yok.

– Gel gel.

– Merhaba tekrardan. Benim adım 16 years Lé Bordeoux. Fakat bana kısaca Lé 16 derler.

– Ben Bezir. Bana da kısaca Bez diyorlar.

– Ben de Tahta Çivisi. Kısaca bana bir şey demezler ama siz Çivi deseniz yeter.

Anlamıştım; bundan sonra ömrüm bu adada geçecekti, ta ki rüzgar beni yırtıp Çivi’den ayırana kadar. Güneş ufukta yavaş yavaş batıyordu. Bulutlar turuncuya boyanmıştı. Bebeğe dönüşen, kaçtığım bulut, çoktan koca adam olup, dünyanın farklı noktalarına koşmuştu. Dalgalar, rüzgarın esmesiyle kıyıya tatlı tatlı vursa da tam kıyıya çıkacakken tekrar suya dalmaya devam ediyorlardı. Bense aynı rüzgarın esintisiyle Çivi’ye asılı, havada dalgalanıyorum.

Yolunu Kaybedenler Adası” için 12 Yorum Var

  1. Merhaba, öykünün adı çok hoş, içeriği ise çok yaratıcı. Keyifli bir öyküydü, beğenerek okudum. Kaleminize kuvvet.

  2. Merhaba; çok akıcı güzel bir öykü kaleme almışsınız. Konuşan nesneleri çok severim, siz de çok güzel konuşturmuşsunuz. Ellerinize, yüreğinize sağlık.

  3. Çok şirin bir öyküydü. Denize atılan şişenin kafasını patlatmak üzere olan mantarlada konuşmasını isterdim. Hatta biraz itişip kakışmalarını ? Ellerine sağlık ?

  4. Sıcacık bir öyküydü. Üslubunuz -her zaman ki gibi- harikaydı. Güzel, kısa, akıcı, duygulu bir öykü olmuş.
    Elinize sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *