Öykü

Araf Atı

“Araf’ta olduğumu kendimden daha fazla gizleyememekten endişeliyim. Çok uzun zamandır büyük bir ustalıkla başarıyordum bunu.”

Onun bu sözlerini duyduğumda masadaki ses kayıt cihazının çalışıp çalışmadığına bir kez daha bakmıştım.

Bundan yıllar önce, henüz yirmi beş yaşıma yaklaştığım dönemde bir akrabamın özel psikiyatri kliniğinde ofis işlerine yardım amaçlı çalışmaya başlamıştım. Daha doğrusu babamın kuzeni olan Dr. Özgün Gören Hanım, yardımcısı işten ayrıldığından dolayı geçici bir süre ofisle ilgilenmem için bizden bunu rica etmişti. Çünkü Özgün Hanım, aynı zamanda hastanede çalışmaktaydı ve haftanın bazı günleri, randevu saatlerini kaçırmamak üzere özel kliniğine uğrayabiliyordu. Aslında geçen kış klinikte çalışmaya başlayan bir stajyeri de vardı: Cihan. Fakat o da idealist bir öğrenci olarak, stajını daha yararlı bir şekilde tamamlayabilmek için, hocanın da isteği üzerine, kendisinin yanından ayrılmıyordu. Ben, önceki sene mezun olduğumdan beri babamın yayınevinde grafik tasarımcılığı ve dizgi işlerini yapmaktaydım. 2002 yılının bahar zamanıydı. Yayınevindeki işlerimi başka bir yerde de sürdürebilme imkânımdan dolayı, doktor hanımı kırmak istememiş, ricasını kabul etmiştik. Yıllar yılı alışık olduğum yayınevi ofisinin günlük hareketliliği ve ortamından daha farklı bir ortama geçeceğim için bu teklif benim de ilgimi çekmişti. Şehrin hengâmesinin orta yerinden, Cağaloğlu’ndaki şirket hayatından bir anda, tepelerde, ormanlarla çevrili bir bölge olan Yakacık’taki kliniğin sakin ofisine geçmek, benim için de meslekî bir tatil olacaktı. Kliniği daha önce birkaç kez görmüştüm ve o bölgeye her gidişimizde birçok kentli gibi, hemen bir dinginlik havası çevremi sarardı. Bizim ev de şehrin karmaşasının içinde olduğundan, oralara gittiğimde o sınırlı zamanlarda derin derin nefes alıp havasını içimde biriktirmek isterdim.

Çalışma hayatında düzeni ve istikrarı seven birisi olduğum için, sabahları erken ve aynı saatte kliniği açıp, basit temizlik işleri, kahve hazırlama ve kahvaltı gibi rutin işlerimi yaptıktan sonra, günlerimi bilgisayarımın başında kendi işlerimle meşgul olarak ve gün içinde gelen birkaç telefona bakıp, gerekli notları alarak geçiriyordum. Zaman zaman hocanın kütüphanesindeki kalınca kitaplara göz gezdiriyor, balkondan manzaranın tadını çıkarıyor ve ikindiden sonra da ofisi kapatıp oradan ayrılıyordum. Doktorun özel hastası da fazla sayılmazdı. Kendisi de bu sayının artmasını istemiyordu; başvuru için arayan ya da uğrayan yeni ziyaretçilere, yoğunluk nedeni ile randevu kabul edilemediğini açıklamamı tembihlemişti. Listesinde yaklaşık yirmi hastası vardı ve en geç başvuranı iki sene öncesi tarihliydi. Bu hastaların bazıları; haftada bir gün tek seans olmak üzere kliniğe gelirken, bazıları on beş gün, bazıları ise ayda bir şeklinde rutin randevu kayıtları tutulmuştu. Zaman zaman bu randevularda, hastaların özel işleri ya da doktorun günlük iş seyrinin değişmesi nedeniyle gün ya da saat kaydırma gibi küçük değişiklikler yapılıyordu. Açıkçası benim de ofis içerisinde psikiyatri adına yaptığımı hissettiğim en ciddi işler de bu notları alıp, çizelgenin düzenini ve yapılan değişiklikleri Özgün Abla’mla paylaşmak oluyordu.
Tepedeki orman içindeki bu güzel manzaralı klinikte sekiz ay geçirdim. Size bu süreçte orada yaşadıklarımdan, karşılaştığım insanlardan ya da onların olaylarından bahsetmeyeceğim. Şehre, denize ve ufkundaki adalara kuş yüksekliğinden bakan kliniğin balkonunda, günlük tadında olmasa da kısa şiirlermiş gibi aldığım bazı notları zaten bloğumda yayınlamıştım. Benim burada sunmak istediğim başka bir şey var:

Özgün Hoca’nın, mesleğinde idealist ve oldukça özverili olduğunu söylemem gerekir. Çevresinde de sevilen doktor, hastalarına çok önem verirdi. Seansları genelde kırk beş dakika olmasına ve o şekilde ücretlendirilmesine rağmen çoğu meslektaşının aksine, neredeyse her hastasıyla iki saate yakın vakit geçirir, buna rağmen tek seans olarak ücretlendirir, ödemelerde esnek davranırdı. Hastalarıyla sıradan bir doktor-hasta ilişkisi değil, arkadaş diyalogu kurar, onları ilgiyle dinler, konuşmalarını kaydeder, notlar alır, reçeteler yazar ve nazikçe yolcu ederdi. Sıcak yaklaşımı, nezaketiyle hastaların ve hasta yakınlarının sevgisini kazanmış biriydi. Bölgede bu konuda adı duyulmaya başladığı yıllardan bu yana da kendisine talep artıyor ama bunu zaman yetersizliği yüzünden karşılayamıyordu.
Seanslarını ses geçirmez odasında doktor-hasta mahremiyetine önem vererek yapardı, o nedenle özellikle bazı hastaların anlatacaklarını hep merak etmişsem de görüşmelerin hiçbirisine yakından şahit olamadım. Ancak görüşme öncesi ve sonrasında; karşılama, ara sohbetler ya da vedalaşmalara eşlik edebiliyordum.

İşte biraz önce sözünü ettiğim listede, başvuru tarihi 1990 yazılı, hocanın on iki yıllık eski bir hastası vardı. Adını burada en çok kendisine olan saygımdan ve tabii ki yasal zorunluluktan ötürü açıklamayıp kısaltma kullanacağım: Adı Se-Mi olan bu hasta, kliniğe ayda bir randevulu olarak kayıt edilmişti ama zaman zaman randevu dışı sürpriz ziyaretler de yapmaktaydı. Kırk yaşını aşkın ama daha genç görünen, hafif kısa boylu, ciddi ama hüzünlü bir yüzü vardı. İstanbul doğumlu, emekli bir memurdu kendisi. Daha doğrusu Adalar İlçe Kütüphanesi’nden malulen emekli edilmiş bir memur diyeyim. Randevu dışı ziyaretlerinin çoğu, doğrudan doktor hanımın kendisiyle sözleşerek oluyordu. Ayda birkaç kez, özellikle ofisin kapanış zamanına yakın saatlerde klinikte buluşuyorlardı. Karşılaşmalarında, konuşmalarında iki taraflı daha farklı bir yakınlık olduğunu sezmek zor değildi. Hatta sohbetlerinin çoğunu da eğer klinikte kalacaklarsa, seans odasında değil doğrudan balkonda yaparlar, çok ender olarak seans odasına geçerlerdi. Daha sonra öğrendiğime göre, doktor ile Se-Mi arasındaki ilişki; ilk birkaç yıl düzenli bir doktor-hasta ilişkisi olarak sürmüş ve zamanla gerçekten iki dost ilişkisine evirilmişti. Orada çalıştığım dönemde, genelde benim çıkışıma yakın saatlerde geldikleri için onları yalnız bırakıp klinikten ayrılıyordum. Daha sonraları Özgün Hoca’nın ve Se-Mi‘nin de samimi olduklarına inandığım nazik davetlerini kırmayıp onlarla birlikte birkaç kez o güzel balkon sohbetlerine eşlik ettiğim olmuştu.

Se-Mi, bu sürpriz buluşmalarının dışında zaman zaman daha da sürpriz ziyaretlerle gelip Özgün Hoca’yı sorduğu oluyor, genelde sözleşerek geldikleri için buna biraz şaşırsam da geçerken uğradığını düşünüyor ve sohbetini sevdiğim için bir kahve içmeye davet ediyordum. Kendisi de sağ olsun bunu, beni meşgul etmek istemediğini söyleyen nezaketiyle karşılıyor ama yine de teklifimi reddetmiyordu ve onu kısa bir balkon ziyaretinden sonra yolcu ediyordum. Hoca’ya Se-Mi’nin bu ziyaretlerinden bahsettiğimde o da bundan memnun olmuş bir ifadeyle, ikram ve karşılamam için teşekkür ediyor, kendisinin güzel ve dolu bir insan olduğunu, ondan çok şey öğrenebileceğim konusunda birkaç cümle söylüyordu.

Ağustos ayı başında Özgün Hoca’mız on günlük kısa bir tatile çıkma planı yapmıştı. Seyahatte olduğu zaman dilimindeki tüm randevularını, olası randevu alacak bazı önemli hastalarını ve yakınlarını arayıp bilgi vermeyi bana bırakmamış her biri ile bizzat kendisi konuşmuştu. Randevusu ya da ilaçlarının bitme süresi yaklaşmış hastaları da üç gün içerisinde kliniğe çağırmış, kısa görüşmeler yaparak reçetelerini yazıp yolcu etmişti. Klinik, baştan beri olduğu gibi bana emanetti. Bu on gün boyunca zaten az sayıda gördüğüm insan ziyaretleri de olmayacaktı. Ormanın dingin sessizliğine eşlik eden kuş seslerinin içinde kalacaktım; ofisi düzenli olarak açacak, telefonlara bakacak ve sanırım gün boyu babamın yayınevi dizgi işlerine yoğunlaşacaktım. Seanssız ve ziyaretsiz geçecek bu bana göre uzun on günü aynı zamanda balkonda kendime ayırdığım kitap okuma saatleriyle; sevgili abim şair Adnan Metin’in ÖTEKİ SES isimli eserini okumak ve irdelemekle geçirmeye karar vermiştim. Hatta birkaç gün eve dönmeden ofiste kalmayı da düşünüyordum. Hafta sonu Özgün Hoca’yı yolcu ettim.

Pazartesi sabahı her zamanki gibi erken kalkmış ve şehrin gürültüsüne katılarak ve şehrin gürültüsünden kaçarcasına aracımla Yakacık’a doğru yola koyulmuştum. On gün boyunca olmasa da birkaç günümü eve dönmeden burada geçirecektim. Kliniğe vardığımda bagajdaki market paketlerini ve kitaplarımı aldım ve arabayı kapalı garaja park ettim. Kahvaltıdan sonra, yayınevinde bir türlü tamamlayamadığım, içeriği çizim dolu bilimsel bir kitabı tamamlamak üzere bilgisayarımın başına geçtim ve uzun bir süre hiç kalkmadan hummalı bir şekilde çalıştım. Gün içinde kliniğin telefonu hiç çalmadı, öğle vakti biraz ara verip, bahçede zaman geçirdikten sonra tekrar çizimlerle uğraştım, son çizimi de bitirdiğimde vakit akşama yaklaşıyordu. Kitabın zorlu kısmı bitmiş ve geriye, yarına bıraktığım; sadece yazıdan oluşan yirmi üç sayfası kalmıştı. Dosyayı kapatıp, biraz bilgisayarda oyalandım ve balkonda gün batımına doğru keyifle yiyeceğim bir akşam yemeğini mutfakta hazırlamaya koyulduğumda ofisin telefonu iç hat ziliyle çaldı. Arayan güvenlik görevlisi Beşir idi; Se-Mi’nin geldiğini haber verdi, içeri almasını söyledim. Aklımdan “akşam yemeğime arkadaş” diye bir anlık geçirerek kapıyı açtım. Merhabalaştıktan sonra doktoru sordu, bilmemesine şaşırarak kendisinin on günlük bir seyahate çıktığından söz ettim. “Ha evet doğru ya, hafta sonu vedalaşmıştık, iyi yolculuklar bile dilemiştim, nasıl unuttum.” dedi, ben de akşam orada kalacağımdan ve yemek hazırladığımdan bahsederek yemeğe davet ettim. Kalamayacağını, çok vakti olmadığını söyleyerek teşekkür etti, daha sonra uğrayacağını söyleyerek ayrıldı.

Balkonda kırlangıçların dans edercesine uçuştuğu denize karşı keyifli bir akşam yemeği sonrası, kitaplara dalmış, geç vakte kadar oturmuştum. Akşam, ormanın sessizliği ile birlikte zamanla maviden laciverde ve lacivertten de koyu bir siyaha dönüşerek ışıklı şehrin ardında adalara kadar uzanan bir uzay boşluğu gibi duran denize uzun süre dalgın düşüncelerle baktım. Karanlığa bürünen ağaçlar ve derin sessizlik, içimi biraz ürpertse de beynimin oluşturacağı saçma korkulara kapılacak değildim. Üstelik kliniğin bir güvenlik görevlisi de vardı. Ertesi sabah gecenin çekici ve ürkünç güzelliği, yerini renklere ve aydınlığa bırakmıştı. Yine balkonda kahvaltı yaptıktan sonra erken vakitte tekrar işime koyuldum ve öğleden önce kitabın tüm dizgilerini ve çizimlerini bitirmiş halde yayınevine teslim etmek üzere bir diske çekip yola çıktım. Bu arada hem yayınevine uğrayacak, işi teslim edip diğer bekleyen dosyaları alacak hem de evde bir duşa girip öyle dönecektim. Dönüşte kısa bir market alışverişinden sonra yine kliniğe geldiğimde vakit akşama yaklaşmıştı. Aldıklarımı mutfağa yerleştirirken telefon çaldı, yine güvenlikten arıyorlardı; Se-Mi’nin geldiğini söyleyince, içeri almasını söyledim ve kapıda karşıladım. Merhabalaştıktan sonra bana yine doktoru sordu. Şaşırmıştım, bir an belki de kendisinin zamanında kliniğe bu unutkanlık problemi için başvurduğunu düşünerek hemen nezaket gösterdim ve bir gün önce söylediklerimin aynısını ilk kez söylüyormuşum gibi tekrarladım. Ardından da kendisini balkona davet ettim. Dünkü davetimi reddettiği için bu defa beni kırmayacağını söylediğinde ise şaşkınlığım başka bir yöne sıçradı. Demek ki dedim içimden; kararsız bir unutkanlık sorunu var, her şeyi unutmuyor. Gülümseyerek içeri aldım ve balkona kadar eşlik ettim. Yayınevinde çalıştığımı daha önceden kendisine söylemiştim ama unutmuş olma ihtimaline karşın, bu bilgiyi yineleyerek, kendisini balkonda kısa bir süre yalnız bırakacağımı, göndermek üzere olduğum bir e-postayla uğraştığımı ve birazdan geleceğimi söyledim. İşimi bitirip kahvelerle birlikte kısa sürede balkondaydım ve oturduk. Biraz havadan sudan, sonra yayınevinden, kitaplardan söz ettikten sonra kendisini dinlemenin daha güzel olacağını bildiğim için, lafı açılan kitaplardan felsefe konularına girdiğimizde onu dinlemeye koyuldum. Canlıların kendilerini kendi varlığında sürdürme çabasından söz ederken, onu dikkatle dinliyordum.

Sonra biz işte böyle konuşmaya dalmışken, Se-Mi biraz durakladı ve müsaade isteyerek kapıya doğru yöneldi. Israrcılığı sevmediğimden ve karşımdaki kişinin hassasiyetini de gözeterek, nazikçe biraz daha oturabileceğimizden söz ederken onun adımlarına da eşlik ediyordum. Kapıya doğru giderken bana doktorun ses kayıt cihazını sordu. Benim bir yayınevi sahibi olmamdan, daha doğrusu babamın yayınevi olduğundan konuyu açtı. Anlatacaklarını kaydetmemi ve bana bunları kitaplaştırabilmenin yollarını sordu. Kitap hazırlama sürecinin aşamalarından ve onu ürkütmek istemeden bir miktar zorluklarından söz ettim. Çünkü gerçekten anlatacaklarını merak ediyordum ve ses kayıt cihazını kendisinin istemesi benim önüme sunulan altın bir tepsi gibiydi, heyecanlanmıştım. Kendisine, anlatacaklarını memnuniyetle dinleyeceğimi ve şimdilik kitap olmasa bile bir blog ya da başlangıç olarak bir dergide yayımlayabileceğimi anlattığımda buna sevinmişti. Bunun üzerine kendisine en kısa zamanda bunu yapabileceğimiz umudunu veren sözler söyledim. Hatta mesela yarın buna başlayabilirdik; onu yarın akşam yemeğe davet ederek bunu yapmayı teklif ettiğimde kabul etmesine çok sevinmiştim. Bu sıralar ofiste kaldığımı ve kendisini yarın akşam yemeğine beklediğimi yineleyerek yolcu ettim. Acaba unutacak mıydı?

Unutmadı. Ertesi akşam kararlaştırdığımız vakitte saat tam yedide elinde meyve ve içeceklerle kapıdaydı. Günbatımına daha vardı. Bir süre ofis içerisinde Özgün Hoca’nın kütüphanesinde vakit geçirdik, Hoca’nın kendi yazdığı kitaplar hakkında konuştuk. Kütüphanedeki birçok akademik kitap hakkında da bilgisi olmasına şaşırmıştım. Güzel bir akşam yemeği sonrasında sofrayı toplamış, meyve ve içeceklerle birlikte gün batımına doğru koyu bir sohbete hazırlanmıştık. Yanında getirdiği fotoğraf makinesiyle yaz akşamlarının bu balkondan bir başka göründüğü konusunda sohbet ederek birçok fotoğraf çektikten sonra masaya oturduğunda bana göz ucuyla ses kayıt cihazını işaret etti. Kayıt tuşuna heyecan ve merakla basıp dinlemeye koyuldum. Buradan sonrası onun konuşmalarından oluşmaktadır.

* * *

Araf’ta olduğumu kendimden daha fazla gizleyememekten endişeliyim. Çok uzun zamandır büyük bir ustalıkla başarıyordum bunu. (Onun bu sözlerini duyduğumda masadaki ses kayıt cihazının çalışıp çalışmadığına bir kez daha bakmıştım.)

Burada olduğum gerçeğini aramızdaki muhabbetlerin en derinine gömdüğüm için hiçbir sorun yaşamıyorduk. Şu iki yoldan birine yöneldiğimde zaten burayı terk etmiş olacağımdan dolayı sorun da kalmayacaktı. Ama ben yola çıkamadım, yıllar oldu, burada bu yol ağzında böylece kalakaldım. Uzak çayırların ortasında duran yalnız bir ağaç gibi, bakışlarım da gökyüzü ile kendi gölgeme çakılı kaldı. Pencereleri iki ayrı yola bakan üç köşeli evimden dışarının iki yönlülüğüne bakarken, konargöçer görünümlü bir kıl çadır gibiydi başım. İşte ben tam da burada olduğumu uzun süre önce kendimden gizlemeye başlamıştım. Çünkü burada olduğumu öğrendiğimde derhal gerisin geri döneceğime ve böylece karşımdaki bu çatalı da terk edeceğimden korkuyorum. Üstelik böylesine uzun bir zamandır eğer buradaysam ve bu bir şekilde ortaya çıkarsa çok daha korkunç şeyler olacağını seziyor, düşünmek bile istemiyorum. O yüzden bu gerçek, en azından şu yollardan birine girene kadar bir sır olarak içimde kalmalıydı ve öyle de yapıyordum. Ama artık son zamanlarda gücümün iyice tükendiğini hissediyorum.

Söylentiler var! Fısır fısır konuşmalar. Söylentilerin büyüyen binlerce dili… Duyuyorum! Bazen odamın içine sessiz harflerin gölgeleri düşüyor, görüyorum. Benim burada olduğumun dedikodusunu o berbat ağızlarıyla fısıldaşıp duruyorlar, kimyasal bir lağım gibi çevreye sızdırıyorlar. İlk zamanlar hiç duymuyordum bu konuşmaları, hatta “duymaya bile değmez” diyordum kendime. Birileri sürekli konuşuyor, birileri hep konuşur zaten. Konuşmaların çoğu balgamlı gargara, salya sıçratan diş takırtıları ya da kendi zehrinden ıslak yılanlar değil mi? Birbirimizi kandırmayalım, gerçekten öyle değil mi? Gerçi sen yeminlisin zaten kandırmazsın beni. (Bunu söylediğinde kayıt cihazını bir an durdurup, gülümseyerek ona; doktor ya da öğrenci olmadığımı, sadece yardım amaçlı orada bulunduğumu tekrar hatırlattım. O da gülümseyerek başıyla onayladı ve kayıt cihazına tekrar bastım.)

Hem yeminli olmasan bile aramızda yalan olmadığını ikimiz de biliyoruz. Beni de biraz tanıyorsun artık. Biliyorum gizlemek de bir çeşit yalan oluyor. Ama benim tek yalanım; ‘o da yalan denilebilecekse’ kendimedir, bunun farkındasın. Neyse! Ben biliyorum; konuşmalar var, fısıltılar, kaş göz sembolleri, boğuk homurtular, tiz titreşimler, dudak okumalar, çene yazmalar… Ben bu konuşmaları, benimle ilgili görünse bile gerçekte benimle hiçbir bağları olmadığına emin olduğum için umursamıyordum. Sonra zaman içinde bazıları kulağıma gelmeye başladı. Ama kapımı çalacak cesaretleri yok! Bu da ne denli sahtekâr olduklarının açık kanıtı işte! Bütün köşeler kapılmış! Durmadan konuşanların çoğu, bukalemunlar gibi dillerini önlerine fırlatıp çılgınca topaçlar döndürüyorlar, biliyorum. Sonra o topaçları zemberek gibi geri topluyorlar ağızlarına ve her fırsatta tekrar bir kusmuk tazyiki ile fırlatıyorlar ortalığa. Uzun upuzun dilleriyle kementler atan bu katiller ki iz bırakmadan boğarlar. Birçoğunun evinde darağaçları kurulu, küçüklü büyüklü darağaçları, işte bak bunu ikimiz de biliyoruz ve iplerin ucunda piruvet yapan ölü balerinler var. Evlerine gelen uzak misafirlerden onları görenlere “kukla” diyorlar; “çocukları eğlendiriyoruz” diyorlar, ritmik kahkahalar atıp düzenli sofralar kuruyorlar. Yalanlar, iftiralar, bir sürü boş laf, kasti adres tarifleri sıçrıyor her yana, buharlaşırken iz bırakan çamurlu damlalar. Hiçbirine inanmıyorum, insanlar inanılacak gibi mi sence? İnanan çok ama! Yalancılar! Birbirlerine inanıyormuş gibi yapıyorlar.
(Öfke dolu bu sözleri söylerken, ses tonunun oldukça sakin olduğunu söylemek isterim, devam edelim.)

Fakat dediğim gibi; yine de küçük bir şüphe kurtçuğu belirdi kafamda bir süredir. Ve bu kurtçuk iyi niyetinden, çevresini kemirmemek için hemen bir koza örmeye başladı. Onun bu büyük fedakârlığına seyirci kalamazdım. Kafamın içinde bir hapishane imarına ise asla katlanamazdım. Bu müebbedin inşasını durdurmalıydım. Kendisiyle uzun soluklu tartışmalar yaptık, günlerce süren istişareler, yüksek tondan atışmalar yaşadık. Onu bu inşaattan vazgeçirmek için olanca gayretimle dil döktüm. Vıcık vıcık bir ikna çabası da değildi yaptığım; tamamen gerçekleri birbirimize fısıldamaya çalışıyorduk. Fakat kozanın temel atma töreni sürüyordu, bunu durdurmaya çalışan yapayalnız bir izleyiciydim. Şiirden anlayan, şiire gönül vermiş bir inşaat mühendisi arkadaşıma bile danışıp bu konuda bazı sorular sordum, çok yardımı oldu: Bir kozanın örülme aşamalarının psikolojik geometrisini çizerek anlattı bana. Hatta mesleki sır olduğunu sezdiğim “bir kozanın içbükey noktalarındaki hüzün ivmeleri” hakkında anlayabileceğim düzeyde bilgiler de verdi, sağ olsun. Ben de bütün çizgileri, eğrileri ve açıları nazikçe toplayıp, bütün ricacı kelimelerimi uçlarına tutturarak, kendisine elimden gelen en kırılgan sunumlarımı yaptım. Rüzgâr yoktu, tutturduğum kelimeleri savrulmadan kendisine uzatabilmiştim. Nice sonra, ben ısrarımdan vazgeçmeden yaptığım bu mücadeleden sonuç alabildim, inşasının geometrisinin umut verici ve umut kırıcı dik açıları başlamadan, ikna kelimelerim filiz verdi ve sonunda onu bu koza inşaatından vazgeçirebildim. Böylece kafamda sadece temeli atılmış ama yarım bırakılmış koza müştemilatıyla birlikte yaşamaya başladık, eser miktarda çevresini kemirmesine de izin verdim, yaşaması için gerekliydi bu ve tabii o da zaman geçtikçe şişmanladı. Obez yalanlar kadar değil ama! O şişmanladıkça ben kendimden bir şeyler gizlediğimi iyiden iyiye fark etmeye başladım. Kafamda büyüyen acabalar, yavaş yavaş gerçeklik olarak düşündüğüm durumların içinde hayaller aramaya itti beni. Yine de tam olarak emin olmak için kanıtlara ihtiyacım vardı, onların peşine düşmeliydim.

Bir şeyler gizlediğim endişesinin kafamda bölünerek çoğalması beni mantıksız düşünmeye itmemeliydi. Bunun için kendimi kontrol altında tutmalıydım. O nedenle belki senin de bir kısmını yersiz bir kısmını yerinde göreceğin bu düşünceler yumağını disiplin altında tutmayı öğrettim kendime. Bunda senin de katkını görmezden gelemem, bu büyük haksızlık olurdu biliyorum ama kendi çabalarımın Sezar payını da küçük görmemeliyiz. Sezar’ın aslan payları gibi değil tabii! Kendi payı yeter artar ona hahahaha…

(Yine benden doktoru gibi söz ettiğini hissetmiş ama bu defa konuşmasının seyrini duraklatmamak için bölmek istememiştim. Dinlemeye devam ettim.)

Evet, yöntemi beni bağlayan ve bir anlamda beni özgür bırakan öğrenilmiş disiplinimden söz ediyorum: Günün belirli zamanları, özellikle sabah sonrası bu endişeli düşüncelerimin çiftlik kapısını bir süre aralıyor, onları salıyor, otlanıp yayılmalarını sağlıyorum. Bunu yaparken ben de eşlik ediyorum tabii; “durum çobanlığı” diyebilirim. Öğle vaktinden çok önce bir nefes ıslıkla yerlerine geri çağırıyorum onları. Günün geri kalan zamanını da işte bu şüphelerimi dindirecek ya da doğrulayacak kanıtları toplamak üzere istikrarlı bir araştırmayla geçiriyorum.

Söylentiler var! Kapıma gelip bir şeyler söylemeseler bile pencerelerden birçoğunu görebiliyordum. Bazısının sağda solda seğirterek kaçamak bakışlar attıklarını, boyunlarını uzatarak mırıldandıklarını, kulaktan kulağa taşıdıkları sözlerin kendilerinden önce diğerlerine ulaştığını görebiliyorum. Bunun önemi yok, bunları fark etsem de meşguliyetimi araştırmalara yoğunlaştırmış durumdayım. Her yeri ve her şeyi karıştırıyorum. Buna kimse karışamaz!

Her şeyi inceliyorum çünkü kendimden bir şey gizlediğimi de sanmıyorum aslında. Bu boş bir kuruntu da olabilir, zaman kaybı bir evham! Sırf beni bu şüpheye düşürmek için söylentiler çıkarmış olabilirler. Ya da çok zayıf bir ihtimal ben gerçekten buradayım ve burada olmadığım gerçeğinin kendi uydurmam olduğunu, bir otobiyografi değil bir masal olduğunu kabul etmek zorundayım. Ama hiç sanmıyorum. Çünkü ben o yol ayrımına geldiğimde çoktan yönümü belirlemiş ve hatta çoktan o yolu da kat edip bitirmiştim; buna eminim. İki yola bakan bu üçgen odamın da bu konuyla hiç mi hiç alakası yok. Buna emin olduğumu söylüyorum ama bu hâlâ ortada bir iddia olarak duruyor değil mi? Evet kuru kuruya değil kanıtlarla emin olmalıyım tabii, biliyorum. “Bilim, kanıt ister.” Bunu söyleyeceğini biliyordum ya da en azından başka şeyler söylerken bunu ima edeceğini… Her bilim dalı akademik olmayabilir, ama gerçekten bilim ise o, dal olmaya devam eder. Ahlat ağaçlarının dallarını hatırla! Neyse onların gölgesine şimdiden gitmeyelim yoksa konudan kök saldırır şimdi onlar. İşte ben kanıt ya da kanıtlar görebilmek için her şeyi karıştırıyorum. Yapacak bir şey yok, birçok şey var. Tasnif işleri uzun sürer bilirsin. İnsan aslında saplantılı bir kategori hastasıdır. Bazıları sevmediğini söyler bunu, bazıları protesto eder. Sevmediğini söyleyenler de kendini kandırır aslında zira onlar da bir kategori oluşturur. Sınıflandırma takıntısı iliklerine işlemiştir.

Evet, her yeri karıştırmaya, bütün hayatımın etrafına kendi ellerimle ve büyük bir kısmı da benden habersiz doluşmuş olan eşyaları alt üst etmeye başladım. Bir yığın ıvır zıvır içinde her yanıma anlamlı anlamsız bir sürü kelime bulaştı ve kirletti bu yüzden. Dev bir böğürtlen çalısının dikenli kucağına düşmüş gibiyim. Bu arayışlara başladıktan sonra, dizginlediğim endişelerim ise yine dizginlenmiş olarak ama büsbütün katlanarak artmaya başladı. Eşyaları karıştırırken, aradığım şeyin öyle ulu orta bir yerde, herhangi birinin altında hemen ortaya çıkıvereceğini sanmıyorum. Fakat arama sırasında takılıp kalacağım bir anlık boşluğun, duyacağım bir sesin, kokunun ya da bir kelimenin şeklinin bende uyandıracağı hissin beni alıp yanlış sezgilere götürüp, o yanlış yöndeki sezgiler içinde dolaştırarak, gizlediğim şeyi tesadüfen ortaya çıkaracağından korkuyorum. Tesadüflere inanmayacağım için de bütün bunların aslında beni takip etmekte olan ürkünç bir aklın varlığının bana varlığımı ve burada olduğumu açıklayacağı düşüncesi içimi titretiyor. Bazen bu aklın ayak seslerini duyar gibi oluyorum.

Kenar notlarımı topluyorum şu sıralar. Orada burada terk edilmiş karalamalarımı, kendimden alıntı paragrafları, kıyı masallarını, köşe başı ıslaklıklarını; hazin manzaralara atıfta bulunan gözyaşından arızalı kelimeler işte… Eski bir diş fırçasına sarılı birkaç mısra, cilalı kafiye, kâğıtların buruşukluğuna göz kalemleri akmış ölçüsüz heceler. “Bir “Hıçkırıklar Novellası” çıkabilir mi bundan? Diyorum kendi kendime ya da “Yüksek Gözyaşı Mahkemesi İddianamesi”. Evet, işte bu çıkabilir değil mi? Çıktı da zaten.

Ben aslında bu konuda bazı dosyalarımı derleyip ifademi vermiştim, iddianamem hazırlandı ve duruşmaya katıldım. Daha ilk duruşmada birçok şey konuşuldu derken evet ilk duruşmada ben salondan çıkarıldım. İddianamem; onu da yanımda getirdim, işte şu dosyanın içinde, okuyabilirsin, çok uzun değil zaten. Ayrıca kısa bir ara verirsek, o salonda iddianamem okunduktan sonra beni dinlemeleri için kürsüye davet edildiğimde neler söylediğimden de kısaca bahsetmek isterim. Çünkü özenle topladığım delilleri karartıyorlardı biliyorum, nakış nakış yazdığım iddianamemle de oynuyorlardı. Kalemlerini küçük iğneler halinde orasından burasından sokuyorlar, kelimeleri şırıngalarla çekip azaltıyorlardı. Sonra saptırılmış anlamları daktilolarının metal harflerinin çekiç darbeleriyle muştulayarak temize çekiyorlardı, biliyordum. O yüzden iddianamemin akabinde neyse ki kürsüye çıkarılacağımı bildiğimden, tüm örtbas edilenleri haykırmak için hazırlanmıştım ve kürsüye çıktım. Kısa bir konuşmadan, daha doğrusu seslenişimden sonra celse durduruldu ve salondan yaka paça olmasa da çıkarıldım. Burası şiir müsameresi değil! İlkçağ tiyatrosu mu sandınız! Çıkın dışarı! Diyen sesleri hâlâ kulaklarımdadır! Salonda olduğum süreç içinde ise kimsenin dinlediğini sanmıyorum ama o kâtibin sadece görev anlayışı ile sözlerimi yazmanın dışında da beni izleyerek, hareketlerimi de ayrıca bir kâğıda ve sanırım biraz gizleyerek çalakalem yazdığına şahittim. Bu sanıksız mahkemenin derinleşen vadisinde, şahitten kâtibe doğru uzanan tahta köprüler kurmuştuk onunla aramızda. Ben söyledikçe o hem daktiloya geçiyor hem de kalemiyle sanki söylediklerimin derinindeki anlamları not ediyor gibiydi. Kâtip, arzuhalimi yazıyormuş gibi gelmişti bana. Tamam, o halde teşekkür ederim çok vaktini almadan bahsedeyim madem, şöyle oldu:

(Duruşma kâtibinin gayriresmî notlarından alıntıdır):
YÜKSEK GÖZYAŞI MAHKEMESİ HATIRATI

Kahverengi ve Yorgun
Düşkünlüğün perişan sözcüsü, sakin adımlarının farkında olmadan kürsüye yaklaştı, basamakları çıkarken dinlenmediğini ve söz edeceği uçurumların hangisinden başlaması gerektiğini düşünüyormuş gibi bir hali vardı.

“Kahverengi ve yorgun diye bir masal yazmalıydım, kahverengi basamaklar diye düşünerek geç kalmış sayılmaz mı sizce içinizden geçen aptal yelkenciler?” demese bile onu engelleyen şeyin ne olduğunu ortaya koymaya çalışıyordu.

“Nesnelleştirme çabası ve sonuç! Kişisel başarı ve ıssızlığın doğuracağı başarısızlık; doğrusu asla nesnelleşemeyecek hatta durma!” dedi ve düşünmeye çalıştığı şeyin ne olduğunu unutup hemen hatırlayacağı ânı yaşamak üzere sakince kürsüye biraz daha yaklaştı

1. Celse

Pandora‘nın özde bir yılan olduğunu düşünmek bir yana, kapanmış gözler bile (ki, koyun ve büyük baş hayvanların çayırlarda özgürce koştuğunu görüyorum.) bunun bir hayal olmadığını anlayacaktır diye düşünmek bir yana, içimde tutamadığım ve sığmayan aşk; nerede bırakacaktır beni; tabii ki yarı yolda.

(Burada kısa bir sessizlik içinde çarpışan ve kaçışan bakışlar oluyor, sonra devam ediyor)
Yarı yolda rastlayacağım yılan, zehrini akıtmadan önce, kendi zehrinin tadına bakacak, dişlerinden diline akıtıp da yaşayacak, sümüksü kimya doğasına ram olacak ki kaktüs ve çöl her şeyi anlatacak ama anlamayacaksınız, anlayamayacaksınız.

Ah. Tozutan kumların yüzüme çarpması sırasında söyleyeceklerimi anlatmayı düşünmek bir yana, bu gezegenler deryası tozlarda, yorgun ve kahverenginin üzerinde (ahşap bir sehpa anlamında, bir ağacın genişliği olabilir veya darağacı ki koreografisiz danslar salınıyor urganlarında) “Acıların Roma sahrası nerede?” diyen ahmak kalabalığına göz karası yedireyim ama yine anlayamayacaklar! Keza düşünürler yılanın acısını bir ayin gibi düşünmek ve savrularak ölmeyi izlemek, beklemek, söylemek bir yana…

İkinci Kahverengi – Yılan ve Gemi
Sudaki balıklar, suyun dışındaki balıklar için bir varlık sorunudur. Demagojik bir içe vurum değil tabii ki bu: Umarsızlığın yüksek boyutu, hayır! Bu bir saçmalık diye düşünülecek olursa, saçmalıkların birinci basamağını kat edip ikincisine gelmiş olduklarını söylemeyi düşünüyordum ki yorgun ama kahverenginin birinci basamağında ah sufi sancım, ikincide söyleyeceklerime daha şimdiden yanma! Demeyi düşünmek bir yana, işte; çöle doğru uzanan bir yelkenli daha, peki kimin sesi bu ve hangi basamakta?

Kösnül Toz
Siz! Merakla dinlemez halde merakla dinlemektesiniz. Merakla izleyen gözler, mızrak uçlarıdır, asla gözlemsiz. O’nu anımsattınız birden; koyunlarını toplayan gök esirini. Keçilerini başıboş bırakmak zorunda kalışı, sizin beceriksizliğinizin aynası! Siz, göksüz, sükunsuz, varlık sefilisiniz. Öte diyaloglar yankılanırken kafalarınızda. Çölü anımsadınız mı çölü? Ve de yılanı, kendi zehrini içen varoluşu? Oysa çok daha büyük ve esenlik dolu kösnül gizemleri çölün, kifayetinize mazhar olacaktır elbet tozutan taneler suratlarınızda. Belki ozan gelmeyi düşünmektedir. “Hatta şimdi!” demeyi düşünmek bir yana… Bak bir yelkenli daha! Paylaşmaya kalk da gör, kendi zehrini içemeyen onursuz yılana ki soksun dişlerini, sonsuz düşlerine. Yeğlerken adi ölümü işte bir yelkenli daha, belki durduracak yılan gözünü, yalın özünü. Bir kelebek daha ölür, götürürken kendi kıyametine çiçekleri…

Ben asıl zihnimin mahkemesinden tedirginim, çek o pis ellerini kirli dedektif! Benimle işin bitti, mübaşir bağırdı, artık soruları yargıç soracak! Siz… toz… sis… ses… bır bır bır bır… Tak tak tak! Şimdi kısa bir ara… Zıkkımlar tepsilerde…

Üçüncü Kahverengi (Bu kısmı salondan çıkarılırken söyledikleridir.)

Ey gelimi olmayan yolun, damasız ve yalınsız yılanları… Buluşun zehir evlerinizde uyduruk mukadderatınızın! Büyür daha da uzanan dillerden yalanların yılanları ki, yılanların yalınları.

Evet, bu kadar! Duruşma sonrası kâtiple özel görüşmelerimizde, ricam üzerine bana verdiği kişisel notları ve konuşmamın not edilmiş kayıtlarını okumuş olduk.

İşte sonra ben kürsüde öyle konuşmaya kendimi kaptırmış ve kırpılmış iddianamemdeki gizlenen gerçekleri söyleyecek olmanın içimde yükselen çarpıntısını yaşarken, öylece kapı dışarı edildim. Bu berbat bir şeydi. Kapıdan çıkarken her şeye rağmen seslenişlerimi sürdürmekteydim ama kâtibin şu gayriresmî notları hariç ne dinleyen ne de kayıtlara giren olmamıştı. İşte resmî olarak geriye şu tıraşlı, güdük iddialar kaldı; zaten okursun, senin için yani bizim için önemli olduğunu biliyorum. Ben konuya döneyim. Evet, araştırmalar diyorduk, kenar notları diyorduk…

Önce evimde, uzunca bir süredir varlığımdan rahatsız olmuş bir çift göz gibi bana bakıp duran dolap kapaklarına yöneldim. Evden her ayrıldığımda o, kapaklarını sessizce açarak rahat bir nefes alıyor ve içine doldurduğum ıvır zıvırın verdiği ağırlığı boğuk inlemelerle hafifletmeye çalışıyordu biliyorum. İçini olduğu gibi odanın ortasına boşalttım. Yıllar yılı tepeme dikilen o kindar gözleri biraz sakinleştirebileceğimi düşünmüştüm bunu yaparken. Ama onun bakışlarının değişmediğini, derininde biriken öfkeyle daha da irileştiğini görünce çok öfkelendim ve bir karar verdim: Önce bu gözlerin, bu hain bu saplantılı bakışların fotoğrafını çektim. Ardından o obsesif kapakları menteşelerinden söküp çıkardım ve çektiğim fotoğrafları kağıtlara bastırıp onun tam karşısındaki duvara tam da ona bakacak şekilde yapıştırdım. Böylece o delici bakışlarını artık benim üzerime değil kendi bakışsızlığının üzerine dikecek ve beni rahat bırakacaktı. Fakat öyle olmadı! Ben bir nebze bu bakışlardan kurtulmuşluğun rahatlığıyla odanın ortasına yığdığım dosya, kitap ve kâğıt parçaları tümseğine dalmışken hâlâ hareketlerimi kibirle izleyen lanet bakışlarını hissediyordum. Hayır! Duvardaki fotoğrafı değildi bunu yapan; üstüme üstüme gelen dolabın kendi varlığıydı. Spinoza’ya nasıl hak verebiliriz şimdi? Dolabı kısa bir sürede tümüyle söküp parçalarını üst üste istif ederek elden ve evden dışarı çıkardım. Evin dışında bir duvar kenarına, üzerine bir not yazarak bıraktım: “Dolap; genç ve sağlıklıdır. İç rafları ve bir çift kem gözü sağlamdır. İhtiyacı olan alabilir.” Ama resimdeki gözyaşlarının anısına, duvardaki fotoğrafa dokunmadım.

Nihayet aramalarıma dönebilirdim, rahatlamıştım. Evin tüm kapılarını ve kapıların ardındaki boşlukları, girişlerdeki ilk adım alanlarını, pencereleri, onların menteşe ve kollarını, sandalyeler, koltuklar ve altlarını ve ayaklarının da altlarını her yeri arıyor ve bulduğum en küçük parçaları da yine dolap hatırası odamda bir araya getiriyorum. Yıllar yılı yönsüz ayak izlerimin hayali titreşimlerini taşıyan halının üzerine yığdığım kitap ve kâğıt parçalarını tek tek gözden geçiriyorum. Arada bir halının ortasındaki bu yığını hafifçe yayarak, halıyı bütünüyle üzerine sarıp büyük bir dürüm haline getiriyorum. Böylece ayak izlerimin titreşimlerinin de notlarıma karışarak araştırmalarımı daha da kolaylaştıracağını biliyorum.

Sağda solda, çekmecelerde, kitap aralarında, eski bir çantanın kıvrılmış köşesinde, rutubetli zindan duvarı yazıları hepsi. Alev alev yolculuklarda harlanmış kâğıtlarda kalan yanık cümleler cüruf hanesi; nereye el uzatsam elimde is lekeleri. Her yeri didik didik edeceğim, zamanla rüyalarıma kadar ineceğim. Bunun için önce bacalarıma çıkmam gerekecek; elimde, kelimeleri kendinden ağır kilo taşları olacak. Pencerelerdeki eskimiş buğulardan dökülüyor satırları, yer yer okunuyor bazıları; arada bir gelen kuşların kanatlarına bulaşmış belli, dağılıp gitmiş hepsi… Büyük bir maden değil, çok önceleri talan edilmişliğiyle tahtaları hâlâ bu istiflerin ağırlığına dayanıyor. Yığınlarım zamanla düzenlenecek. Gün ortalarında hışırtıların dinmesi için ara veriyor dışarı yöneliyorum, kapı kenarlarından sızan soluk ışıklar görülüyor. Çekip gitmek üzere çıkarken, menteşelerine sıkışmış sıcak karşılamaları görüyorum bir an, hoş geldinleri, selamları… Kendi başlarına senfonidir onlar, bakmayı sürdürürsem biliyorum üzerime mısralar yağar. Onları da alıyorum yanıma, müstakbel sonelerimin hatırına. Dışarıda diğer kenarlara koşarcasına yürüyorum, esintili görüntülerin içinde rüzgâra eşlikçi uçuşan küçük kâğıt parçaları, her birinde görünen, görünmeyen notlar barındıran; hangileri benden kalan? Ama her birinin hikayesi olduğunu kim reddedebilir ki? Terk edilmiş kağıtların, uçuşan edebi mezarlığı. Dur! Geliyorum aşağı, biraz daha zamanım var mı?

Güneşin titrettiği tepelere tırmanan otoyoldan aşağıya dökülen çakıl taşları gibi görünüyor arabalar. Aralarında yer yer değerli taşların küçük parıltılarıyla kımıldanıp duran gri bir kuyruk, tekerleğin icadına çok uzaklardan bakıyorlar. Benim yürüyüşüm hepsinden hızlı; hepsinden evvel geçeceğimi biliyorum çağları. Benzin ve kekik kokularıyla sıcak rüzgarlar yalıyor alnımda biriken güneş damlalarını. Hiç tükenmeyecek gibi duran bu çakıl taşı trafiğinin aralarından aşağılara sert gitar sololarının aktığını görüyorum. İlerledikçe buharlaşan yanık yükselişleriyle sinir uçlarına ayrılan ve peşi sıra yeni sızıntılarla beslenerek yerleri titreştiren bu sololara basmadan ilerleyebilmek kolay değil. Yolun daha da kenarına davranmışım, hızlanıyor adımlarım. Yüksüz bir eşek var, yol boyunca hiç yanımdan ayrılmayan dostumun bütün yükü bende. Bohçalar dolusu kağıtlar, ciltler dolusu vakumlu kelimeler, bazen yolumuzda okuyarak ilerliyoruz, bazen okuduklarımızı adımlıyoruz, heybelerimizde el yazmalarım…

Şehirlere göbeğinden bağlı herkes, bu yollar, bu trafik, bu yolcular; çatlayan kılcal damarlar. Bazılarının şehirden kopuyormuş gibi göründüğüne aldanma! Çoğu yolundan ayrılmaz onların, ayrılmayacaklar. Soloların kabaran dalgalarındaki anlık sırları gören istisnalar dışında yolun dışına bile bakmayacaklar. Biz ise elbet yeri kanatacakmış gibi çıldıran delifişek bir solonun çıkışına tutunarak “yol” dedikleri bu göbek zincirinden kurtulup kendi yönümüze doğru koşturarak kurtulacağız ve kimse kuşkulanmayacak bundan.

Bu çakıl çığlarıyla benim hiçbir bağım yok, eşek yükü kitaplardan haberleri bile yok! Göbek zincirleri kendilerini bağlar. Vuruyorsam kendimi yollara, ateş taban yürüyorsam bunun elbette sebepleri var. Benim yolum bazen işte onların bu gürültülü hatlarından geçiyor, kıyıdan kıyıdan ilerliyorum farkında olmadan. Daha doğrusu farkında değilmişim gibi görünerek yapıyorum bunu, kimse kuşkulanmıyor bundan. Bu benim gizli olmayan itirafım, her itiraf gizlenmiş olmak zorunda mı? Tamamlamadığım adımlarım hemen tanımlanmalı mı? Yolun kenarında öylesine yürüyen biri olmalıyım diğerleri için; alelade birisi, herhangi bir ayak izi, önemsenmeyen bir ayrıntı. Konuşmalarının içinden geçen hızlı geçişli bir karaltıyım; silik bir gölge, çoğunlukla donuk bakışların üzerimden geçtiği küçük hareketli bir nokta, serseri bir coğrafya, aşınmış bir topografya… Fark edilmemek, yolumu kolaylaştırıyor. Beni tanıyacakları da tanımıyorum ben, kimseyle işim yok, yerlerdeki soloları topluyorum, onları biriktiriyor ve araştırma yığınlarıma ekliyorum. Her birini sızdırmayacak şekilde şiir kağıtlarına sarıyorum. Repertuvar geniş, bir tanesini duymak istersen bana ayrıca hemen şu an bir göz ucuyla veya küçük bir beden diliyle işaret vermen gerekir. Toplaması kolay değil zaten neredeyse kimse yapmıyor. Bu soloların çoğu ise şehirlere ulaşmadan buharlaşıyor, direnen bir kısmı da tekerleklerin altında ezilerek ara nağmelerinde ölüyor. Yine de izleri kalıyor bu yollarda. Ama işte, izlere dönüşen geçmiş soloların tınıları kendi içine döndüğünden, onları duymakta zorlansam da bunu sürdüreceğim. Sesleri dinlemekten çok sezgilerini takip etmelisin. Bunu yol boyunca düşünüyorsam ben de düşüneceğim.

Devam edecek…

Serhat Merdivenci

Öne Çıkan Yorumlar

  1. @Serdiven Merhaba öykünüz beni gerçekten çok etkiledi okurken ağladım duyguyu çok güzel hissettirmis ve öyküye islemissiniz ama kahramanınin akıbetini merak ettim yarım bırakılmış bir öykü gibi duruyor ama yine de çok etkileyici kaleminize sağlık 🖎:clap::clap:

  2. Serdiven says:

    Merhaba, zaman ayırdığınız ve fikirlerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim.
    Aslında öykünün sonunda “Devam edecek…” satırı vardı lakin kelime sınırlaması nedeni ile kaldırılmak zorunda kalındı. İlginize teşekkürlerimle…

  3. Asıl ben teşekkür ederim beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu sizin öykünüz :clap::clap: emeğinize sağlık 🖎

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.

Yorum Yapanlar