Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Birgirig Müdafası I

Dar sokaklara günün hareketliliği yenice ulaşmış insanlar uyku mamurluğuyla Arnavut kaldırımlı yokuşu aşındırıyordu. Biraz sonra beş katlı apartmanın kapı kirişinin altında ellili yaşlarda bir ihtiyar göründü. Kaldırım taşları gibi aşınmış bir surat, sivri elmacık kemiklerinin üstüne kondurulmuş iki mavi boncuk, az daha sarkarsa göğsüne değecek gıdı ile belirdi kapıda. Kapıyı sertçe arkasından çarptı ve yine tüm apartman sakinlerini uykusundan etti. Hanımına her Allahın günü onun kapıyı çekişini şikâyet ederlerdi, ama şiddetli sesten sonra gelirdi aklına bu şikâyetler.

En çok şikayetin Necla hanımdan gelmiş olabileceğini düşünürdü, eşi şu şöyle dedi diye hiç söylemezdi. Sadece “Şerif Bey, sabahları kapıyı yavaş çek millet uyur oluyor rahatsız etmeyelim.” derdi. Boynunu yokladı, düdüğü boynunda asılıydı. Yine içini bir heyecan sardı. Sanki uzun zamandır görmediği bir yakınını görecekmiş gibi oldu.

Bugün iki mahalle yukarıdan bir çocukla tanışacaktı son deneyimin verdiği acı ve üzerinde bıraktığı tesiri atlatalı çok olmuştu ancak her aklına gelişinde üzülmeden edemiyordu. Bunları düşünürken bir yandan da her zaman yaptığı gibi arkasına döndü çarptığı kapının aynasında saçlarını düzeltti. Her bir tel ayrı ayrı beyazlamıştı ama hepsi yirmisindeki gibi yerindeydi.

Arnavut kaldırımlı yokuşu arşınlamaya başladı. Mahalle bakkalına uzaktan selam uçurdu. Ayakları eskisi gibi yere sağlam basmıyordu, bu macerayı nasıl karşılar bilmiyordu ama gençlik arzuları depreşmişti bir kere. Önce sağ sokağa saptı, kaldırımlar onu sürekli yukarı götürüyordu, sonra sol ve yine sağa. Sokak boyunca evler birbirine yakın seyrediyordu. Bu şehrin sokaklarını birazda bu yüzden seviyordu, pek arabada giremezdi buralara. Kendine has bir doku yaratıyordu bu durum.

Ona saatler gelen bir yolculuğun ardından çocuk parkına varmayı başardı. Başta parkta kimse yok sandı ama sonra yedi bilemedin sekiz yaşında bir oğlan çocuğu kaydıraktan kayarak Şerif dedenin önüne düştü. Dizindeki tozu eliyle silkerken bir yandan da koca kafasını adama doğru kaldırmış iri gözlerle adamı izliyordu.

“Adın ne senin?” dedi ihtiyar.

“Murat, ben sizi dün rüyamda gördüm bana parka gel demiştiniz. Bende annemi kandırıp geldim. Sizin adınız nedir?”

“Şerif Dede diyebilirsin, seni neden çağırdım biliyormusun?”

“Cık” dedi, çocuklara has bir üslupla başını iki yana salladı.

Çocuk sarışın, kara gözlü ve temiz yüzlüydü. Üstü başı bayağıdır burada olduğunu gösterecek derecede tozluydu.

“Seninle bir maceraya atılacağız, var mısın buna?”

“Çok uzağa gitmezsek olur annem meraklanmasın sonra. Aslında annem tanımadığın insanlarla gitme, konuşma bile demişti. Ama sen rüyama geldin sana güvenebilirim.”

“Tamam, zaten iki mahalle aşağıda benim evimin bodrum katına ineceğiz.”

Çocuk rüyasındaki adamı gerçekte gördüğüne şaşırmışsa bile hiç belli etmemişti. İkili ihtiyarın geldiği yolu geri döndü. Dönüş bayır aşağı olduğundan daha kolay oldu. Apartmana girerken görülme tehlikesinden başka korkusu yoktu, yaşayacakları macera hariç.

“Biliyor musun ben bizim apartmanın bodrum katına inmeye çok korkuyorum. Çok karanlık ve pis”

“Burada maalesef öyle ama yanında ben varım.”

Kapıdan geçince dar bir koridor koridorun ucunda da merdiven pervazı karşıladı onları. İhtiyar bir eli çocuğun omzunda diğeri pervaza tutunarak basamakları adımladı. Aşağısı çocuğun bahsettiği kadar karanlık ve bakımsızdı. Adam el yordamıyla lambanın anahtarına dokununca içerisi bir nebze aydınlandı. Bodrum kat hole açılan dört odadan oluşuyordu.

“Gel, korkma bu oda bize ait dedi.” İhtiyar en soldaki kapıya yönelmiş vaziyetteydi. İçeriyi tavana yakın olan cam bir nebze olsun aydınlatıyordu. Eski ve kullanılmayan eşyaların istifleri arasında dar bir yol açılmıştı. Yolun sonunda camın altında iki iskemle duruyordu adam birine oturdu karşısına da çocuğu davet etti. Çocuk tedirgin vaziyette adamın karşısına kuruldu. İhtiyar düdüğe olanca nefesini bahşetti. Çok hoş bir müzik etrafa yayıldı. Sanki dünya üzerindeki tüm müzik aletlerinin katıldığı bir müzik şöleniydi bu. Odadan beklenmeyecek derecede güzel bir akustik oluştu ve görüntü değişmeye başladı. Devamında müzik de değişim gösterdi, bir savaş borazanı karıştı araya.

“Vaaaaaav” nidası eşliğinde sevindi Murat. Şerif dedede en az onun kadar mutlu görünüyordu. Güneşin yansıdığı gözleri güneşten daha fazla ışık saçıyordu neredeyse. Yüksekçe bir kale surunun önünde halkın arasındaydılar. Önlerinden savaş borazanı eşliğinde küçük bir ordu geçmekteydi. Önden süvariler arkasından piyade ve okçu birimler göründü. Halk arkalarından tezahüratlarla eşlik ediyordu kafileye.

“Gel onlar çok uzaklaşmadan şehirden bir at alıp peşlerine düşelim” dedi Şerif Dede. Çocuk itiraz etmedi, adamın peşinden surları aşıp şehre daldılar. Şehir kare mimariye göre şekillenmişti. Farklı yapıda evlere rastlamak mümkündü. En tepede bir cami ve onu koruyan duvarlar seçiliyordu. Caminin olduğu tepenin eteğine taş evler serpiştirilmişti. Şehrin etrafını yeşile boyalı dağ silsilesi örtüyordu.  Surun giriş kapısı ise ovayı diklemesine yaran bir yola açılıyordu. Şerif Dede sanki buraya daha önce gelmiş gibi hareket ediyordu. Doğruca camiye yönelmiş sokakları bir bir geçmişti. Caminin önünde sergilenen atları görünce sahibine yanaştı.

“Bana ve torunuma at lazım oldu, kaçtan verirsin şu sıska olanı” dedi ortada kendine hayrı olmayanını göstererek.

“Müşkül durumda görünürsünüz, üstünüz başınızda bir garip, yoksa Torgoslu musunuz?”

“Yok, biz uzun zamandır yolculuk halindeyiz, bizim oralarda böyle giyeriz.”

“Sizin haliniz beni üzdü, 700 temur’a veririm.”

İhtiyar cebini yokladı ve adamın istediğinden ne bir kuruş eksik ne fazla olacak şekilde eline saydı. Çocuk buna kadar çok fazla şaşırılası olaya şahit olduğu için sessiz kaldı. Atın üzerine tüneyip surlara doğru sürdü atı ihtiyar. Her adımda daha dengeli bastığını hissettiler ve gittikçe hızlandılar. Dış kapı bıraktıkları gibi açıktı. Taş ve beton yığınını arkalarında bırakıp ovaya uzanan yolu izlediler. Kafile epey uzaklaşmış olmalıydı.

Yol gün batımına doğru alabildiğine uzanıyor, ovada olduğundan düm düz ilerliyordu. Her iki kenarında yeşilin bin bir tonuna şahit olmak mümkündü. Zeytin, armut, meşe, çam iç içe geçmişti. Aralarında meyve bahçeleri boşluğu tam anlamıyla dolduruyordu. Murat ihtiyara sıkıca tutunmuş vaziyette uzun bir süre yol aldılar. Çocuk kendini kaybetmek üzereydi artık. Şerif Dede atı yolun kenarındaki zeytin ağacına sıkıca bağladı ve ağacın gövdesine yaslandı, Murat’ta yanına çömeldi.

“Neredeyiz, en son düdüğe üflediğini hatırlıyorum?”

“Bilmiyorum, burası senin hayal dünyana ait, belki bir peri masalındayız, yâda tarihin önemli savaşlarından birinin içinde. Bana sorarsan ikinci ihtimal kulağa daha makul geliyor.”

“Savaş mı, bu nasıl mümkün olur, bir düdüğe üfleyeceksin ve savaşın ortasına düşeceğiz. Yedi yaşında olabilirim ama bunu yutmayacak kadar akıllıyım.”

Çocuk bunları söylerken ihtiyar kulağını yere dayamış ses dinleştiriyordu.

“şşşşşşş. Bir atlı gideceğimiz yönden bize doğru geliyor. Şu çalılığa saklanalım” dedi ağacın az ilerisindeki ağaçtan bozma yaprak yığınını göstererek. Biraz sonra yolun karşı tarafından beyaz bir at göründü. Şehirde uğurladıkları askerlerin üniforması üzerindeydi. Beyaz zemin üzerine yeşille bezenmiş bir elbise. Şerif Dede görünce yola atladı. Atın üstündeki adam yalpalıyordu. Üstünde kan lekeleri vardı. Yanlarına gelince attan düşüverdi önlerine. Soluk alıp vermekte zorlanıyordu.

“Geliyorlar, sayıları çok kalabalık tahmin etmeliydik.” Dedi ve yutkundu. Sonra konuşabildiği ölçüde sözlerine devam etti.

“Lutmir’i almak o kadar basit olamazdı zaten, denizden takviye gelmiş. Bizi şehrin girişinde karşıladılar ve her birimizi kılıçtan geçirdiler. Yoldalar geliyorlar, Sultana haber vermemiz lazım. Birgirig savunulmalı” dedi kendini zorlayarak ve orada can verdi.

“Geri dönmeliyiz, çabuk şehre haber ulaştırmalıyız.” dedi ihtiyar büyük bir heyecanla, yaşından beklenmeyecek çeviklikle ata sıçradı ve Murat’a el uzattı. At dörtnala ovayı arşınladı, geldikleri yolu daha hızlı almaları gerekiyordu artık.

Rüzgârı arkalarına alınca daha bir hızlandılar. Murat bazı anlarda saçları önünü kapadığı için yolu göremiyordu ancak Şerif Dede işini iyi biliyordu. Tam at hızını almışken kulaklarına yine dünyanın bütün müzik aletlerinin karıştığı bir müzik şöleni çalınmaya başladı, görüntü silikleşmeye ve loşlaşmaya başladı.

Yine bodrum katındalardı, Dede düdüğünü dudağından uzaklaştırdı ve derin bir nefes aldı. Tekrar üfledi ancak ses boğuk çıkmaya başladı ve bildiğimiz düdük sesi atıl eşyalara çarparak odaya yayıldı.

“Bu günlük galibe bu kadar.” dedi Şerif Dede.

Birgirig Müdafası I” için 4 Yorum Var

  1. Merhaba,
    Öykünüzü okudum ve yaşlı adamla küçük çocuğun ilişkisi biraz zorlama olmuş gibi geldi bana. Umarım yanlış anlaşılmam ama herhangi bir çocuğun rüyasına girerek değil de dede ve torun arasında geçseydi bu macera daha hoş olurdu sanki. Küçük bir çocuğun sırf rüyasında gördü diye (!) hiç tanımadığı bir adamla bilmediği bir evin bodrumuna gitmesi ve yukarısında anlattığınız dedenin hali tavrı heyecanı, biraz tuhaf geldi bana. Masalcı bir dede torununa anlatsa, birlikte fantastik bir yolculuk olsa; öykünün ilk cümlesi daha anlaşılır olsa -anlatım bozukluğu var gibi- öykü daha başarılı olurdu fikrimce.
    Emeğinize sağlık.

    1. Merhaba,
      Yaşlı adamla küçük çocuğun ilişkisi konusuna yazarken çok dikkat etmedim. Benim gözümde dedenin böyle bir etki gücü var ve çocukların hayal dünyasına sihirli düdüğüyle girebiliyor. Daha önce benzer bir durumda acı bir deneyim yaşadığı için bu kadar heyecanlı. Torunu olarak düşünmedim çünkü daha öncede benzer deneyimler yaşamış ve çocukları rüyalarında büyüleyip hayal dünyalarına dahil olmuş. Hikayeyi daha yalın tutmak adına bu ayrıntılara çok değinmedim. İlk cümlede yazmanın verdiği heyecanla gözümden kaçmış “… ulaşmıştı, insanlar….” şeklinde bir düzeltme olabilir. Ben yazdığım hikayeyi çok okuyamıyorum, içimden gelmiyor sürekli okuyunca sanki sıradanlaşıyor ve heyecanı yitiriyor. Ama galiba yanlış yapıyorum, bu hataları yakalama adına defalarca okumak gerekiyor. Bu arada yorumunuz için çok teşekkür ederim.

  2. Merhaba, öykünüz güzel ama sanki aceleye gelmiş. Biraz daha dinlendirip üzerinden geçseydiniz daha iyi olurdu. Son olarak Sayın Öznur’un değindiği gibi dede ve çocuk üzerinde biraz daha dursaydınız öykü akıp gidecekti bunlara rağmen öykünüz güzel olmuş. Ellerinize sağlık ve kaleminize kuvvet. Gelecek seçkilerde görüşmek dileğiyle…

  3. Merhabalar. Sayın Öznur ve Sayın Servet’in söyledikleri gayet makul, katılılmayacak gibi değil. Öyküde bağlaçlar ve birkaç yerde yazım yanlışı sezdim. Haricen yapısal kusuru azdı ama diyalogların dozu aşırı hızlı ve gerçekçilik neredeyse yoktu. Oturulmuş ve yazılmış bir öykü diye düşündüm, üzerinde uğraş sezemedim maalesef. Oysa konu ne kadar da güzeldi; müzik aletiyle çocukları epik bir maceraya atan dede. Oldukça güzel düşünülmüştü. Emeğinize sağlık diyerek gelecek seçkilerde de görüşebilmeyi umuyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *