Öykü

Çamurdan Sıyrılan Kemikler

Sabahın ilk ışıkları ufukta yükseliyordu. Kış tüm hiddetiyle kendini hissettiriyor, insanın yüzünü pençeleyen ayaz iki gündür aman vermiyordu. Ne askerlerin ne de onları taşıyan atların takati kalmıştı. Ancak duracak vakitleri yoktu. Çektikleri sıkıntılar katlanılabilirdi. Asıl katlanılamayacak olan şey Mogu Han’ın askerlerine esir düşmekti. Sayıları iki yüze kadar düşmüştü. Amansız Moğol izcileri peşlerini bir türlü bırakmıyordu. Savaşın üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen halen kaçıyorlardı. Bu sürek avı gibiydi. Tanrı dağlarına ulaşabilirlerse kurtulma şansları olacaktı. Ancak bu o kadar da kolay değildi. Askerler günlerdir doğru düzgün bir şey yememiş, durmadan at sürmüştü.

Kuday Han, Moğol çetesine dersini vermeye karar verdiğinde, kimse sonucun böyle olacağını tahmin etmemişti. On bin atlı alp emrindeydi. Bunlar iyi eğitimli ve savaş tecrübesi fazla olan askerlerdi. Bu yağmacı haydutların sürekli Türk köylerine saldırması, yapılacak olan bu savaşı zorunlu kılmıştı. Kuday Han, budununa bu gözü dönmüş yağmacıları ortadan kaldıracağının sözünü vermiş ve muzaffer bir hükümdar edasıyla sefere koyulmuştu.

Altay dağlarının eteklerinden yola çıktıklarında sayıları on bin olan alp erleri, Taklamakan düzlüklerine ulaştıklarında yedi bine kadar düşmüştü. Moğol kolcuları birkaç kez gece baskını yapmıştı. Bu baskınlar o kadar can sıkıcıydı ki Kuday Han askerlerine dinlenmeyi yasaklamıştı. Savaş meydanına vardıklarında onları bekleyen ordunun kendilerinden kat be kat büyük olduğunu görmüşler ancak sayıdan ziyade cesaretin savaş kazandırdığını bildiklerinden savaşmaktan bir an tereddüt etmemişlerdi. Çok çetin geçen savaşın ardından Kuday Han ve Alplerinin çoğu öldürülmüştü. Moğollara karşı cesaretten fazlasına ihtiyaçları olduğunu acı bir şekilde anlamışlardı.

Kalanlar ise Komutan Tardu önderliğinde geri çekilmişti. Komutan Tardu, Kuday Han’ın en güvendiği ve yetenekli komutanlarındandı. Savaş için daha fazla askere ihtiyaç olacağına Hanı bir türlü ikna edememişti. Başarısızlığının sonucu karşısında duruyordu. Günlerce geri çekilmeden sonra Taklamakan’ın terk edilmiş düzlüklerinden kurtulmuşlar, ana yurtlarına yaklaşmışlardı. Her ne kadar duracak vakitleri olmasa da Tardu, askerlerinin daha fazla dayanamayacağını görüyordu. Hayvanlarda dinlenmeliydi. İki gün önce girdikleri vadi onları biraz olsun sert rüzgârdan koruyordu. Bu çorak ve ıssız topraklarda yolculuk edenlerin en büyük düşmanı bu amansız soğuk ve onun yaveri, zalim rüzgârdı. Kuytu bir noktaya gelince grubun önünde tek başına giden Tardu, atının yularını çekerek son gücüyle bağırdı.

Durun! Burada bir süre dinleneceğiz. Herkes at insin. ”diye emretti ve atından indi. Zemin soğuğun etkisiyle taş gibi sertti. Alplerde atlarından inmiş, sürekli at binmekten kramplar giren ayaklarını boylu boyunca uzatmıştı. Yiyecek pek bir şeyleri yoktu. Her askerin yanındaki erzağı kendine kadardı. Kimsenin, zaten az olan erzağını paylaşmaya niyeti de yoktu. Tardu, iki askerin vadi girişine gözcü olarak gönderilmesini emretti. Daha sonra ateş yakmayı başaran bir grup askerin yanına gidip oturdu.

Herkes o kadar bitkindi ki kimsenin ağzından tek bir kelime dahi çıkmıyordu. Ateşin sıcaklığı, soğuktan gerilmiş yüzlerini ısıtırken, akıldan geçen düşünceler ateşin üzerinde dans ediyordu. Daldığı düşüncelerden sıyrılan Tardu, derin bir iç çektikten sonra oturduğu yerden kalktı ve askerlere biraz uyumalarını söyleyip, kendisi de biraz uyumak için uygun bir yer bakındı. En uygun yerin bitap haldeki atının yanı olduğunu karar verdi ve ona sokulup yattı, böylelikle daha kolay ısınabilecekti. Uzun zamandır at sürmekten ve uyumamaktan yorgun düşmüş vücudu yatar yatmaz uykuya daldı.

Gözünü açtığında, mavi gökyüzü berrak bir şekilde karşısındaydı. Kuş cıvıltıları etrafta yankılanıyordu. Tardu, uzandığı yerden doğruldu ve yeşil çayırların üzerinde koşuşturan tayları ve küçük çocukları gördü. Kıl çadırların arasında yanan ocaklarda pişen yemeğin kokusu ne kadar acıktığını hatırlattı. O tarafa doğru ilerledi. Hayvanları otlatmaktan getiren Uraz onu selamladı, oda aynı şekilde karşılık verdi. Çadırlardan birine yaklaştığında bir kadının yükselen sesini işitti.

“Senin kadar yaramaz çocuk görmedim ben seni babana söyleyeceğim. Bu kırdığın kaçıncı bu kaç oldu.” O sırada çadırdan fırlayan küçük bir erkek çocuğu ona doğru koştu ve bacağına sarıldı.

“Baba kurtar beni! Annem, yine bana kızdı. Oysa hiç bir şey yapmadım. Gök Tengri adına gerçeği söylüyorum.” Küçük çocuğu tuttuğu gibi kucağına alan Tardu;

“Gidelim bakalım annenin yanına kim ne yapmış öğreniriz oğul” dedi küçük çocuğun başını okşadı ve çadıra doğru yöneldi. Çadırın tepesindeki açıklıktan ötürü, içerinin epeyce aydınlık olduğunu gördü. Kadın hala kendi kendine söyleniyordu. Onun içeri girdiğini görünce;

“Bey, bu oğlunun yaramazlıkları yetti artık bu ay kırdığı üçüncü bu kaç oldu.” dedi sitemli bir ses tonuyla.

“Daha çok küçük zamanla öğrenecek” dedi. Küçük çocuk babasının yanağına bir öpücük kondurup kucağından atladığı gibi dışarı koştu. Tardu karısının güzel yüzüne tekrardan baktı. Onu ne kadar özlediğini duyumsadı. Kadın çadırın tahtaları arasına astığı kasukta sütü mayalamaya çalışıyordu. Onu, elinden tuttu ve uzun uzun sarıldı. Bir süre böyle kaldılar. Bu huzurlu anı dışarıdan gelen çığlıklar yarıda kesti. Tardu ne olduğunu anlamadan, çadırdan fırladığında ortalığın zifiri karanlık olduğunu gördü. Ortalık savaş alanı gibiydi, tüm çadırlar alevlerin içinde kaybolmuştu. İnsanlar etrafta çılgınca koşuşturuyor, bazıları ise hareketsiz yatıyordu. Ne olduğunu anlayamıyordu. Arkasını döndüğünde çadırının cayır cayır yandığını gördü. Eli ayağı titriyordu. Olduğu yerde çakılı kalmış, hareket edemiyordu. Ağlayan çocukların çığlıkları, kadınların feryatları etrafta çınlıyordu.

Tardu nereden geldiğini anlayamadığı bir ses işitti. ”Komutan Tardu!! Komutan Tardu!!” Etrafına bakındığında yanan çadırlar ve feryat içinde koşuşturanlardan başka kimse yoktu. Ancak ses her seferinde, bir öncekinden daha kuvvetliydi. Birden tüm sesler kesildi ve yerini sessizliğe bıraktı. Ateş sönmüş, içten içe yanan odunların üzerinden tüten dumanlar kalmıştı. Etrafına baktığında hiçbir şey görülmüyordu ancak dörtnala koşan bir atlının sesini işitti. Ses gittikçe yaklaşıyordu. Etrafına bakındıkça sesin her yönden geldiğini fark etti. Kaçmaya çalıştı ancak başaramadı, çünkü ayakları bataklığa saplanmıştı. Ne kadar hareket ettirmeye çalışsa da kıpırdatamıyordu. Uğraşmaktan vazgeçti ve sesi takip etmeye başladı. Kendini bekleyen her neyse hazırdı, pes etmişti. “Komutan Tardu!!!” sesin geldiği tarafa döndüğünde, karşısında kendine doğru dörtnala gelen bir Moğol izcisini gördü ve onun kılıç darbesiyle karanlığın içinde kayboldu.

“Komutan Tardu!! Komutan Tardu!!” asker Tardu’yu sert bir şekilde dürtünce gördüğü kabustan sıyrıldı ve irkilerek kendini uyandıran askerin yakasına yapıştı. Çevresinde olup biteni anlamaya çalışıyordu.

“Ne oldu asker!!”

“Moğol izcileri yerimizi buldu. Yakında burada olurlar.”

“Herkesi kaldırın, acele edin!” dedi aceleyle elbisesini düzeltirken ve atına çevik bir hareketle atladı. Tüm askerler sönmüş ateşlerinin etrafında derin bir uykudaydı. Tardu, atını dörtnala koşturarak son gücüyle bağırdı.

“Moğollar yaklaşıyor! Herkes hemen at binsin, hareket ediyoruz.” dedi ve atını vadinin çıkışına doğru yöneltti. Bu uyarı üzerine askerler hemen toparlanıp at bindi ve Tardu’yu takip etti.

Herkesin onu takip ettiğinden emin olduktan sonra, bir an önce bu vadiden çıkmaları gerektiğini düşündü. Ne zamandır uyuduğunu kestirmeye çalıştı ancak emin değildi. Hala gördüğü rüyanın etkisindeydi. Belinde asılı duran su matarasından biraz su içti. Vücudunun her tarafı acı içinde sızlıyordu. Bir an bu işten kurtulamayacağını düşündü. Tanrı Dağlarına az kalmıştı. Oraya uluşabilselerdi, izlerini kaybettirme şansları çok yüksekti. Küçüklüğünden beri bu dağları evi olarak görürdü. Her şeyden uzaklaşmak istediğinde buraya at sürer, dolambaçlı yollarını öğrenmeye çalışırdı. Çoğu kimsenin bilmediği patikaları ve dar geçitleri biliyordu. Bu bilgisi onları buraya kadar sürüklemişti. Çünkü bu amansız takipten başka türlü kurtulma şansları olmadığını farkındaydı.

Vadi yolu, dolanarak devam ediyordu. Hava iyiden iyiye soğumuş, hafiften kar atıştırmaya başlamıştı. Bir süre daha at sürdükten sonra, sadece iki atlının yan yana yürüyebildiği yol, artık daha genişti. Bir süre sonra yol geniş oval bir düzlüğe açıldı. Adeta bacayı andırır bir şekilde yükselen, olabildiğince düzgün duvarlar, buranın bir insan eliyle yapıldığı izlenimi uyandırıyordu. Açıklık alanın neredeyse tamamını kaplayan, üstünden dumanlar tüten çamur, yeşilimsi bir renk almıştı. Yol burada kesiliyordu. Tardu bir an bu tuhaf görünümlü çamurun ne olabileceğini düşündü. Askerlerini bu bilinmedik şeyin içine sokmak istemiyordu. Ancak geri dönmeleri de mümkün değildi. Askerler arasında homurdanmalar çok geçmeden başladı.

“Ne yapacağız şimdi?”

“Bunun içine girmeyeceğim. Moğollarla savaşmayı tercih ederim.”

“Bizi buraya sen getirdin. Kapana kısıldık burada, ne yapacağız şimdi? Nasıl çıkacağız buradan?” Sesler gittikçe yükselmeye başlamıştı. Haksız da değillerdi. Onları takip eden Moğollar izlerini bulmuş, çoktan vadide ilerlemeye başlamıştı. Tardu bir an duraksadıktan sonra;

“Buradan geçeceğiz, başka şansımız yok. Geçmek istemeyen geri dönebilir.” dedi sesindeki kararlılık, seslerin kesilmesine yetti. Bu devasa genişlikteki bataklığın içinden yükselen dumanlar onu, bunun iyi bir fikir olup olmadığını sorgulamaya itti. Ancak başka yolları yoktu, bu riski göze almalıydılar. Bu bataklığı atlatabilirlerse epeyce zaman kazanmış olacaklardı. Vadi bataklığın ardından devam ediyordu. O esnada karşılarındaki yoldan kendilerine doğru gelen bir çift mavi göz belirdi. Oraya geldiğini fark etmemiş olmalıydılar. Bir anda ortaya çıkmış, parlak mavi gözleriyle kendilerine dik dik bakan bu ihtişamlı kurdun cüssesi karşısında donakalmışlardı. Şimdi bataklığın aralarında olduğu için seviniyorlardı. Hiçbiri bu zamana kadar bu kadar büyük bir kurt görmemişti. Tardu, dikkatle hayvanı takip eden yanındakilere;

“Şimdi daha büyük bir sorunumuz var.” dedi sesindeki kararlılık sarsılmışa benziyordu. O esnada kurt kafasını gökyüzüne doğru kaldırıp son gücüyle uludu. Bu o kadar kuvvetli bir ulumaydı ki, hepsi birden kulaklarını tıkamak zorunda kalmıştı. Kurt onlara doğru yavaş adımlarla ilerlemeye devam etti. Yaklaştıkça sanki daha heybetli bir hal alıyordu. Ancak hiç beklemedikleri bir şey oldu. Kurt, sanki yere kapanmış bir insanın yerden kalkması gibi iki ayağının üzerine doğru yavaşça kalkmaya başladı. Kurt, karnı sanki yarılmışçasına içinden çıkarak, ağır hareketlerle doğrulmaya çalışan adamın sırtındaki posta dönüşmüştü. Anlam veremedikleri bu olayı ağızları açık bir şekilde izleyen askerler, korkudan kaskatı kesilmiş bir halde silahlarına sarılmışlardı.

“Sakin olun! Kimse ani bir hareket yapmasın.” diye emretti Tardu.

Adam elinde tuttuğu üzeri tüylerle kaplı yuvarlak siyah deriden bir tümrükle karşılarında dikiliyordu. Ayaklarına kadar uzanan kül rengindeki elbisesinden sarkan saçaklar tuhaf bir görünüm kazanmasını sağlamıştı. Omuzlarındaki ve kollarındaki tüyler elbiseyle uyum içindeydi. Üzerinde hiçbir silah gözükmüyordu. Belindeki keseden başka üzerinde bir şey yoktu. Tardu bu garip görünüşlü yabancıya seslendi;

“Hey! Sende kimsin? Burada ne işin var?”

“Varacağı yere yol alan bir yolcuyum, siz kimsiniz?”

“Ben Kuday Han’ın Komutanlarından Tardu, yanımdakilerde askerleridir.” dedi karşısındakinin niyetini tartmaya çalışıyordu.

“Kuday Han… Cesur bir çocuktu, Han olmadan önce tabi, belki diğerleri gibi oda kendi yapması gerekenleri başkalarına yaptırıyordur.” dedi sesindeki dinginlik Tardu’yu şaşırttı.

“Yolumuzdan çekil ihtiyar! Başına bir kaza gelmesin.” dedi ve bu tehdidin işe yaramasını umut etti. Ancak adam hiçbir cevap vermedi.

“Hayır… Hayır… Buradan geçmenizin tek yolu benim buna izin vermemdir.”

“Ne istiyorsun bizden? Zaten yeterince vakit kaybettik, niyetin hepimizi burada öldürtmek mi?” dedi Tardu.

“Pekâlâ, siz Kuday Hanın askerleriyseniz, onun kadar cesur olmalısınız öyle değil mi?”

“Bizim cesaretimizi mi sınamak istiyorsun? Durma hadi öyleyse hünerlerini göster.”

“Bu yola girdiğinize göre ardınızda büyük bir tehlike var demektir. Zaten, halinizden de günlerdir dinlenmeden at sürdüğünüz anlaşılıyor.”

“Doğru bildin, ardımızda Moğol izcileri var. Günlerdir durmadan at sürdük, burada izimizi kaybettirebiliriz diye umduk ancak bizi buldular. Bir an önce buradan çıkmamız lazım.”

“Belki de Kuday Han kadar cesur değilsinizdir ha? Kaçtığınıza bakılırsa öyle gözüküyor.”

“İntikamımızı almak için hayatta kalmak zorundayız. Bunu korkaklık olarak düşünürsen, sana bizi tanımadığını söylerim. Şimdi yolumuzdan çekil!”

“Benden önce geçmeniz gereken bir bataklık var. Bakalım aslan sürüsünün başındaki koyun musun, yoksa koyun sürüsünün başındaki aslan mısın?” dedi yaşlı adam, bataklığın kenarına kadar yavaş adımlarla ilerledi. Tardu adamın yüzünü daha rahat seçebiliyordu. Kafasına geçirdiği kurdun dişleri bir hançer gibi yanaklarından aşağı inmişti. Tardu karşısındaki yeşilimsi renkteki çamura baktı. Bir adım attı; sonra tekrar durdu.

“Eğer buradan geçebilirsem bana zarar vermeyeceğini nerden bileyim?”

“Zarar vermek isteseydim, çoktan verirdim. Size zarar vermek gibi bir niyetim yok. Sadece yardım etmeye değip değmeyeceğinizi anlamaya çalışıyorum.”

Tardu arkasındaki askerlere döndü;

“Ben tek gideceğim. Karşıya geçmeyi başarabilirsem öyle girersiniz. Anladınız mı? Kimse adımını dahi atmasın.” dedi. Askerlerde başlarıyla onayladı. Tardu üzerinde buharlar tüten bu esrarengiz şeyin içine girmek üzere ileri atıldı. Ayağını yavaşça çamurun içine daldırdığında beklediğinden daha sıcak olmadığını fark etti. Ayağı dizine kadar çamurun içine gömülmüştü. Hareket ettirmekte zorlansa da kalan tüm gücünü kullanıyordu. Bastığı yerlerden, sanki kuru dalların üzerinde yürürmüş gibi çatırtılar geliyordu. Bunun ne olduğunu çok umursamadı. Bu her neyse tamamen çamura gömülmesini engelliyordu. Bacakları iyice ağırlaşmıştı. Bataklığın ortasına geldiğinde biraz durdu. Soğuktan buz tutan ayaklarının rahatladığını hissediyordu. Tüm gücünü toparlayıp, ağırlaşan bacaklarını çamurdan kurtarmaya çalıştı. Ancak dizine kadar çamura gömülen bacakları buna müsaade etmedi ve yüz üstü çamurun içine düştü.

Yeşilimsi çamur, onu kendine yapıştırmıştı. Gücünün iyice azaldığını hissediyordu. Sıcak çamurun içinde kendini yatağında düşündü. Ancak daldığı düşüncelerden hemen sıyrıldı. Tüm gücüyle bedenini çamurdan kurtarmaya çalıştı. Uzun bir uğraş sonucunda ayağa kalkmayı başarmıştı. Donuk gözlerle kendini izleyen adamın yüzünde herhangi bir ifade yoktu. Bir süre daha devam ettikten sonra bacaklarını hareket ettiremediğini fark etti. Kıyıya iyice yaklaşmıştı. Biraz daha gayret ederse bunu atlatabileceğini düşündü. Ama vücudu onunla aynı fikirde değildi. Tüm zorlamalarına rağmen takati kalmamıştı.

“Kahramanlıklar, fedakârlıklar üzerinde yükselir genç komutan bunu sakın aklından çıkarma.” dedi yaşlı adam gülümseyerek. Tardu adamın yüzünde ilk defa bir ifade belirtisi görmüştü. Tardu, adama karşılık vermeden bacağını çamurdan çıkarmaya çalıştı ancak dengesini kaybedip sırtüstü çamurun içine gömüldü. Çamur, yavaş yavaş vücudunu içine çekmeye başlamış, sıcaklık tüm vücudunu sarmıştı. Tardu, rahatladığını hissetti. Kendini bırakmış olmak onu rahatsız etmemişti. Gökyüzünün berrak maviliği, ona evini anımsattı. Karısı ve oğlu gözünün önünde belirdi ve onunla vedalaşmaya gelmişler gibi silinip kayboldu. Çamur tüm vücudunu kaplamış, yüzünü örtmeye başlamıştı. Tardu, gözlerini kapattı ve kendini bekleyen karanlığa teslim oldu. Artık tamamen gömülmüştü. Boğulurken ağır ağır dibe çöküyordu.

Nefesini kesen karanlıktan onu tutup çıkaran ele minnettar bir şekilde derin bir nefes çekti. Adam onu kolundan tuttuğu gibi kıyıya fırlatmıştı. Ağzına dolan çamuru tükürürken dönüp arkasına baktı. Karşıda dehşetli gözlerle onu izleyen askerleri görünce zorda olsa ayağa kalkmaya çalıştı ancak dengesini kaybedip yuvarlandı. Kafasını kaldırdığında adamın uzanan elini karşısında buldu. Adamın üzerinde hiç çamur izi yoktu. Ona elini uzatırken gülümsüyordu.

“Haydi, evlat toparla kendini.” dedi gülümseyerek. Tardu, yüzündeki çamuru silip adamın elinden tuttu ve ayağa kalktı. Konuşmak istiyordu ancak ağzından kelimeler dökülmüyordu. Kendini zorlayarak;

“Beni neden kurtardın?” diye sordu.

“Aslında sen kendini kurtardın.”

“Anlamadım. Kendimi nasıl kurtarabilirim, az daha boğuluyordum.”

“Bazen seni kararların ve yaptıkların kurtarır. Çünkü bunlar bizleri iyi veya kötüye götürür. Şimdi cesaret ve fedakârlığının seni nereye götüreceğine iyi bak.” dedi ve eliyle bataklığı işaret etti. Bataklığın orta yerinden, kemiğin etinden sıyrıldığı gibi kemikler çamurdan sıyrılarak yükseliyordu. Arka arkaya çıkan kol boyundaki kemikler birbirlerine sıkı sıkıya yapışırcasına kendine doğru ilerliyordu. Son kemikte çamurdan sıyrılınca Tardu adama dönüp;

“Sen bir büyücüsün,” dedi.

“Bazıları bana öyle der bazılarıysa olmam istediklerini.”

“Bunlarda nedir?” diye devam etti, çamurun içinden sıyrılan kemikleri işaret ederek.

“Bunlar, senin cesaretinin ve fedakârlığının karşılığı, korkak ve bencillerin çürüyen bedenlerinden arda kalanlar.”

“Gök Tengri adına sen bunları nasıl yapabilirsin?”

“Bunlar, sizin gibi yolunu kaybetmişlere yardımcı olmak için Gök Tengri’nin bana armağanıdır.” dedi adam ve karşıda dehşete kapılmış gözlerle onu izleyen askerlere bu tarafa gelmelerini işaret etti. Gitmekte tereddüt eden askerler Tardu’nun da geçmeleri için işaret etmesiyle karşıya geçmeye başladı. En son askerde karşıya geçtiğinde, çamurdan sıyrılan kemikler tekrardan çamura gömüldü. Tardu bu tuhaf adamın neden kendilerine yardım ettiğini anlamaya çalışıyordu.

“Bize neden yardım ediyorsun?”

“Bunu, var oluş sebebim gibi düşün. Bundan öncede birçok kez kanımızdan gelenlere yardım ettim. Bazen yok olmalarını engelledim, bazen yol gösterdim, soylarını çoğalttım. En çok yardıma ihtiyaç duyduklarında ben oradaydım. Tıpkı sizin şu anda olduğunuz gibi. Beni birçok farklı şekilde gördüler, tanıdılar ve unuttular.”

Tardu’nun bakışlarındaki merak yerini hürmete bırakmıştı. Adamın en başından beri kendilerine yardım etmek için orda olduğu gerçeği karşısında söyledikleri için pişman oldu. Bu esrarengiz adam karşılarına çıkmasaydı ne halde olacaklarını düşündü ve minnettarlığı bir kat daha artarak adama baktı. Askerler tekrardan daralan vadide at sürmeye koyulmuşlardı. Ancak Tardu, kaçarak Moğollardan kurtulamayacaklarını anlamıştı. Hemen, ağır ağır ilerleyen askerlere bağırdı;

“Durun! Hiç bir yere gitmiyoruz. Moğolları burada karşılayacağız.” dedi. Askerlerden belli belirsiz homurdanmalar yükselmişti. Askerlerden biri;

“Ne ile çarpışacağız? Hiçbir şeyimiz yok. Burada ölmemizi mi istiyorsun?” dedi. Diğerleri de onu onayladı. Askerler arasında uğultu giderek yükselmişti.

“Günlerdir doğru düzgün bir şey yemedik. Kimsenin savaşacak gücü yok Komutan.” diye ekledi bir asker.

“İsteyen gitmekte özgür. Kalanlarla burada bir savunma hattı kuracağız. Eğer başaramazsak ta size zaman kazandırmış oluruz.” dedi Tardu. Askerlerdeki homurdanma aniden kesildi. Herkes birbirine bakıyor, ne yapmaları gerektiği konusunda birinin adım atmasını bekliyordu.

“İsteyen gitmekte özgür dedim.” diye ekledi Tardu. Askerlerden biri atından inerek;

“Ben burada kalıyorum. Kaçmaktan yoruldum. Ne olacaksa olsun.” dedi. Sonra diğer askerlerde birer birer atından inmeye başladı. Tardu adama dönerek;

“Yardımın için minnettarız. Eğer bir yerde bu yaşadıklarımızı duyacak olursan buradan kurtulduğumuzu bil.”

“Moğolları bana bırak, sen gereken cesaret ve fedakârlığı yeterince gösterdin.” dedi adam.

“Tek başına onlarla başa çıkman imkânsız. Onların ne kadar zalim olduğunu bilmezsin, o yüzden bu işi birlikte yapmalıyız.”

“Beni hafife alma evlat. Onların ne kadar zalim olduğunu biliyorum, ancak onlara karşı benim de birkaç numaram var. Siz şimdi gizlenecek ve beni izleyeceksiniz.”

“Bu delilik olur seni burada bırakmamızı bekleme!”

“Hiç bir şey olmayacak evlat endişelenme. Vaktimiz yok. Acele edin!” dedi ve diğerlerinin vadinin içlerine doğru gizlenmesini işaret etti. Tardu vadinin girişindeki irice kayanın arkasına gizlendi. Herkes gözden kaybolduğu sırada Moğollar bataklığın kıyısına ulaşmıştı. Moğol komutanı, bu tuhaf yere gelince yanındaki askerlere durmalarını işaret etti. Tüm askerler bataklığın kıyısına ulaşmıştı. Komutan karşı tarafta bekleyen adama seslendi;

“Hey! Heeey! İhtiyar, buradan geçen korkak sürüsünü gördün mü?”

“Buradan birileri geçti ancak dediğiniz gibi korkak değillerdi.”

“Sen ne anlarsın bunak herif” dedi ve askerlerine onu vurmaları için işaret verdi. İki Moğol izcisi peşi sıra oklarını fırlattılar ancak oklar adama ulaşamadan kuvvetli bir rüzgârla yön değiştirip düştüler.

“Bundan daha fazlasını yapmanız gerekecek.” diye ekledi. Sesindeki donukluk Tardu’yu endişeye sevk etti.

“Moğol komutanı, askerlere bataklığa girmelerini emretti ve askerlerden üçü hemen bataklığa atladı. Dizine kadar çamurda ilerlemeye çalışıyorlardı. Adam bir süre onları izledi. Askerler bataklığın ortasına doğru ulaştığında tüm Moğol askerleri bataklığın içine girmişti. Ağızlarından salyalar saçarak, küfürler savurarak ilerliyorlardı. Adam belindeki torbadan üç siyah taş çıkardı ve onları yanında asılı olan siyah deriden yapılmış, yanından püsküller dökülen tümrüğün üstüne attı. Tardu adamın ne yaptığını anlayamaya çalışıyordu. Elindeki tümrüğü önüne koydu ve tuhaf hareketler eşliğinde bazı sözler mırıldanmaya başladı. Adamın hareketleri gittikçe hızlanmaya ve anlamsızlaşmaya başlamıştı.

Tardu, bataklığın üstündeki açıklıkta siyah bulutların toplandığını fark etti. Berrak gökyüzü gitmiş kapkara bulutlar ortalığı iyice karartmıştı. Adam, artık kendinden geçmişe benziyordu. Söylediği kelimeleri anlamaya çalıştı ancak daha önce duymadığı dilden kelimelerdi. Kara bulutlar kendi içinde dönmeye başlamıştı. Adam tuhaf dansının sonuna geldiğinde ellerini bulutlara doğru kaldırdı ve bir süre öyle tuttu. Ardından indirmesiyle bataklıktakilerin tepesine yumrukları büyüklüğünde buz parçaları düşmeye başladı. Tardu dehşete kapılmış gözlerle bulundukları ölüm kapanından kurtulmaya çalışan zavallıları izliyordu.

Adam ellerini her havaya kaldırdığında gökyüzünden bir uğultu yükseliyordu. Birçok kez bunu yaptıktan sonra bataklıktakiler çamura gömülmüştü. Tardu çığlıklarının kesildiği için memnuniyet duydu. Saklandığı yerden çıkarak dehşete kapılmış gözlerle taşlarını yerden alan adama baktı. Taşları hızlıca torbasına koyup ağzını sıkıca bağladı. Tardu’nun yüzündeki ifade onu keyiflendirmişti.

“Sana birkaç numaram olduğunu söylemiştim.” dedi yaşlı adam gülümseyerek.

“Bu kadarını beklemiyordum. Eminim onlarda beklemiyordu.”

“Düşmanını küçümsemek en büyük aptallıktır. Bunu sakın unutma.”

“Şimdi ne olacak?” diye sordu Tardu.

“Herkes kendi yoluna gidecek. Peşinizdekilerden kurtuldunuz, sağ salim yurdunuza varın ve yaptığınız hataları tekrarlamamak için çok çalışın.”

“Nereye gideceksin? Bizimle kal; Moğollara karşı birlikte savaşalım. Eğer gidecek bir yurdun yoksa senin için bir yurt var.”

“Benim Moğollarla olan savaşım bu kadardı evlat. Bundan sonrası size kalmış, daha fazlasını yapamam. Gideceğim yer tüm yurtlardan daha güzeldir, belki seninle orada karşılaşırız.”

“Umarım. Seni bir daha görebilecek miyiz?”

“Kim bilir? Belki yine görüşürüz.” dedi. Tardu ve askerlerin şaşkın bakışları arasında kül renginde bir kartala dönüştü ve süzülerek kayboldu.

Tardu ve askerleri minnet dolu gözlerle bu ulu varlığın Gök Tengri’nin kendileri için bir armağan olduğunu düşünerek vadinin içinde ilerlemeye koyuldu.

Çamurdan Sıyrılan Kemikler” için 3 Yorum Var

  1. M.v.B dedi ki: dedi ki:

    Merhaba;
    Burada paylaştığım ilk hikayemdir. Göz atıp, okuma fırsatı olan arkadaşlardan eleştiri ve yorumlarını bekliyorum. Şimdiden teşekkür ederim. Keyifli okumalar.

  2. pcd dedi ki: dedi ki:

    Merhaba,

    -de’lerin yazımında ve virgül kullanımında bazı eksiklik ve hatalar var.

    Tekrardan ifadesi doğru değil, tekrar kelimesi yeterli. “Duyumsamak” da açıkçası bana -günlük dilde kendim dahil kimsenin kullandığını görmediğim için- samimi gelmiyor. “Hissetti” ya da “fark etti” bence daha çok uyardı buraya.

    “Su matarasından” yerine sadece “mataradan” yazmak daha doğru, yani ilk “su” kelimesi gereksiz. Gereksiz sözcükler metnin akıcılığını etkilediği için dikkat etmekte fayda var.

    “Sevk etmek” buraya uymamış. “Endişelenmesine sebep oldu” olabilirdi.

    Diliniz ve cümleleriniz güzel, açık ve akıcı. Genelde yabancı fantastik romanlara eğilimli öyküler gördüğümüz için Türk mitolojisine dayalı fantastik kurguyu da çok beğendim. Bence büyük bir potansiyeliniz var. Daha çok okuyup yazarak çok daha iyilerini yazabilirsiniz.

    Elinize sağlık, yazmaya devam.

  3. M.v.B dedi ki: dedi ki:

    Öncelikle değerli yorumlarınız ve katkınız için teşekkür ederim. Bazı hataları bende sonradan fark ettim. Bazen gözden kaçabiliyor. Umarım bundan sonraki çalışmalarda daha az hatayla yazabilirim. Fantastik romanların popüler olduğu şu dönemde Türk mitolojisi ve kültüründen yararlanılmasının bu alanda çok daha başarılı olmamızı ve özgün eserler ortaya koymamızı sağlayacağını düşünüyorum. Bir başka öyküde görüşmek dileğiyle.

Söyleyeceklerin mi var? Forumumuza gel ve sen de yorum yap!