Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Cihan ile Kalipso

Genç adam, geldiği bu yaban yerlerde zaman zaman gezilere çıkardı. Kasabadan yürümeye başlar, ağır adımlarla önce Kazaya giden yolu izler sonra talihi veya gönlü nereye isterse o yöne yürümeye devam ederdi. Yanında getirdiği birkaç kitabı okuduktan sonra babasının görevi nedeniyle bulunduğu bu yerde yapabileceği başka bir şey kalmamıştı. Buraya uzun zaman önce gelmelerine rağmen hâlâ yerli halkla iç içe olamamışlardı. Aralarında görünmeyen duvarlar vardı. Resmi olanların dışında bir temas olmuyordu. Adanın yerli halkı kendisini kapatmış gelenlerle bağlantı kurmaya gerek duymuyordu. Gerçi dışarıyla, kendi dinlerinden olanlarla Ruslarla, Cenevizlilerle, Venediklilerle bağlantı halindeydiler. Türkler karaya zor da olsa hâkim olmuşlardı ama deniz bağlantısını tam olarak kesememişlerdi. Tebaa zorlansalar da cizyelerini düzenli olarak ödüyorlardı, Padişahın her mülkünde olduğu gibi kendi iş içlerinde serbest bırakılmışlardı. Ama o İsfekya yok mu diğerlerinden daha asiydi ve ne cizye ne de başka vergileri vermek istemiyordu.

Cihan, Agâh Kerim Paşanın ikinci oğluydu. Agâh Kerim Paşa ise bir süre Payiyaht’ta görev yaptıktan sivri dili ve doğrucu Davut olmasından dolayı buraya ceza olarak gönderilmiş bir defterdarlık görevlisiydi. Vergi toplar, toplanan vergilerin yerine zamanında ulaşmasını sağlar ve bu konudaki defterleri tutardı. İşi zordu, yaptığı iş nedeniyle sevilmezdi. Vergi verenler yüzüne karşı olmasa da beddualar ediyordu. Amirleriyse gönderdiği paranın az olduğunu iddia ediyor her defasında daha fazlasını istiyordu. Kendinden önce gelen mektup yüzünden Hanya’da kısa bir süre bekledikten sonra İsfakiye’ye Kasabasına gönderilmişti. Ailesini Payitahtta bırakmış buralara getirmemiş bir tek büyük oğlu Muhsin ve ortanca oğlu Cihan gelmek isteyince kabul etmişti.

Cihan, uzun boylu geniş omuzlu bir yiğitti. Kumral saçları kulaklarını örtecek kadar uzundu. Babasına pek çok yönden benziyordu. Akıllı, dirayetli ve adildi. Ağabeyi ise biraz daha aklı yerine duygularıyla hareket ediyordu. Çabuk tepki verdiği için adı kavgacıya çıkmıştı ve tahmin ettiğiniz gibi bunu yüzüne karşı değil de onun olmadığı ve adının geçtiği yerlerde söylüyorlardı.

Genç adam, içine girdiği toplumlarla çabuk kaynaşan biri değildi, ‘çok sayıda arkadaşım ahbabım olması yerine sağlam birkaç arkadaş daha iyidir’ diyenlerdendi. Kendisinden beş altı yaş büyük ağabeyi Muhsin, küçük yaştan beridir babasıyla çalışıyor bir tür onun muhafızlığını yapıyordu. Bu nedenle oda bir nevi vergi tahsildarı sayılırdı. Babası Muhsin’i kendi yerine hazırlıyordu. Bu içine kapanıklılıktan dolayı Cihan, İsfakiye’de de arkadaş bulamamıştı. Sadece orada daha uzun zamandan beridir Merkez Cami imamlığı yapan Halil Hocanın oğlu Nasuh ile arkadaşlık yapıyordu.

O sabahta gün ağarırken beraber yola çıkmışlardı Nasuh ile. Nasuh, uzun yıllar önce adaya gelen Halil Reisin oğluydu. Girit’ten bir kızla evlenmiş İsfakiye’ye yerleşmişti. Boş olan Merkez camiinin imamlığına geçtikten sonra Reisliği unutulmuş Hocalığı ön plana çıkmıştı. Öyle çok konuşmayan ve iyi anlaşan iki arkadaş olmuşlardı Nasuh ve Cihan. Biri geldiği bulunduğu yerleri; Konstaniye’yi, Bursa’yı, Rodos’u, anlatıyordu. Diğeri ise Girit hakkında bildiği her şeyi ballandıra ballandıra arkadaşına aktarıyordu. Otlar, böcekler, hayvanlar ve tüm ada Nasuh’a göre dünyanın en güzel yeriydi. O sabah diğer günlerden daha farklı bir yöne gitmişlerdi. “Seni Taş Boğaza götüreceğim” demişti ve patikadan ayrılarak Akdağ’ı tırmanmaya başlamışlardı.

Yaz, yerini güze bırakmaya hazırlanıyordu. Sabahları biraz daha serin olmaya başlamıştı. Çayırlar, yeşilinin eski canlılığını kaybetmiş, sarı tonları yavaşça işlemeye başlamıştı doğada. Karıncalar daha hızlı hareket ediyorlardı, göçmen kuşlar yol hazırlığına başlamışlar yer yer göç edenleri bile vardı. Onlar yürüdükçe kayalar ve taşlık arazi çoğalıyordu. “Birazdan sana göstereceğim yerler yabancıların bilmediği yerler. Burayı işgal eden hiçbir ordunun bu boğazın ötesine geçmediği söyleniyor.” Eliyle uzakta yollarını kesen kayalık ve dik dağ sırasını gösteriyordu. Öyle çok yüksek değillerdi ama arazinin ortasında birden yükselmeleri doğal ve aşılmaz bir duvarı andırıyordu. Dikkatli baktığınızda görebiliyordunuz arasında oluşmuş ince geçidi. Gözlerini alamadı bir zaman neredeyse ufka kadar uzanan dağ sırasından. Arkadaşının son sözleri dalgın delikanlının ilgisini çekmeyi başarmıştı.

“Bizimkiler bile mi?”

“Ne Arap orduları ne Venedikliler, Cenevizliler ne de Osmanlı, girememiş ötelere. Girseler de büyük zayiatlar vermişler ve uzun süre kalamamışlar.”

“O yarığın ötesinde mi yaşıyorlar,” dedi merakla.

“Hayır, köyleri hemen şurada,” dedi eliyle dağ sırasının sol yanını gösteriyordu. Ancak dikkatli bakınca görülebilecek evler vardı dağın kenarında.

“Neden” diye sordu tek kelimeyle. Aldığı cevap ise belirsizdi. “Kimine göre buralar uğursuzmuş, kimine göre oralarda yaşayan biri, bir canavar koruyormuş oranın insanlarını. Bana kalırsa da bu bölgenin insanlarının sert yapıları var ve boyun eğmeyi sevmiyor.” Cihan, arkadaşını dinliyordu ama gözleri uzaklarda koyunlarını otlatan birine takılmıştı. Alçak ve kayalık bir bölgenin ilerisinde küçük bir otlakta koyunlarını otlatmaya çalışan biriydi bu. Her yerde her zaman görülebilecek bir manzaraydı ama manzarayı ilginç ve bakılır kılan çobanıydı. Erkek elbiseleri içerisinde uzun saçlı bir kızdı koyunlarını kuzularını otlatan. Eliyle işaret etti.

“Tamam, anladım,” dedi başını sallayarak. Sende Kali’nin yörüngesine girmiş bulunuyorsun,” dedi gülerek. Arada onca mesafe olmasına rağmen kızın uzun siyah saçlarının dalgalanması oradan bile fark ediliyordu.

“Hele biraz daha yakınlaşalım,” dedi Cihan ve o yöne doğru yürümeye başladı. Bir iki adım atmadan arkadaşı önüne geçti

“Dur, dur nereye gidiyorsun başımızı derde mi sokacaksın,” dedi. Anlamsız bir şekilde yüzüne bakan genç adama “Az önce ne dedim ben, onlar seni beni doğrar, hayvanlara yem ederler ve cesedimizi kimseler bulamaz,” dedi. Cihan, Nasuh’un yüzüne bakınca ne kadar ciddi olduğunu anladı.

“Ne yapalım o zaman bizde uzaktan bakmaya devam edelim,” dedi. Gülümsüyordu ama gülümsemesinin ardında kıza karşı duyduğu merak ve beğeni vardı. Onca gezdiği yerlerde gördüğü kızlara benzemiyordu. Bir dahaki gezmesinde daha da yaklaşacaktı.

Ertesi sabah uyandığında güneş doğmadan yola çıktı. Ne Nasuh’a ne de babasına, ağabeyine haber vermedi. Bir gün önce gittikleri yöne doğru yola koyuldu. Önceden gidecek dünkü yerlerinden biraz daha yakına varacak ve bekleyecekti. Kendisini kendisine tanımlarken “Sabırlıyım” derdi. Küçük bir çıkın hazırladı ve güneş doğduğundan bir süre sonra dünkü çobanı görebileceği bir yere gizlenmişti. Neredeyse insan boyuna yaklaşan bir gurup çalının arkasında çimenliğe oturmuştu. Zaman zaman çalıları aralayıp gelen giden var mı diye kontrol ediyordu. Yanılmadığını fark etmesi uzun sürmedi ve beklediğine değdiğini anladı. Kıza yüz adım falan yaklaşmıştı ve uzaktan gördüğünden çok daha güzel biriydi. Neydi adı ne demişti adına Nasuh, Kali yani Kalipso. Kitaplarından bu ismin hem eski bir tanrıçaya ait olduğunu hem de gökyüzünde bir yıldız olduğunu öğrenmişti.

Çoban kız, uzun boyluydu, alımlıydı ve dalgındı. Saçlarının zaman zaman örttüğü yüzünde garip bir melankoli hali vardı. Gece karası saçları hafif bir esintide bile tatlı bir şekilde dalgalanıyor, yüzünün güzelliğini şekilden şekle sokuyordu. O zaman ışık ve gölge arasında kalan burnu erişilmez bir hava içerisine giriyordu. Doğuştan sürmeli olan gözleri ve kaşları uyum içerisinde çevresine dalgın dalgın bakıyordu. Avcısına görünmemek için saklandığı yerde bekleyen Cihan, bir yandan kıza bakmaya çalışıyor diğer yandan da yakalanmamak için azmi gayret gösteriyordu. Bu zevk ve endişe anı çok uzun sürmedi. Yiyecek otları silip süpüren sürü yavaş adımlarla ve çevreyi garip bir müziğe doyuran çan sesleriyle uzaklaştı. Delikanlı olduğu yerde bir süre bekledi ve kaçamak bakışlarla kızın uzaklaşmasını izledi.

Ertesi günü ve sonraki gün aynı yöntemi uyguladı. Akşam dönüşünün açıklaması zor olsa da üzerine fazla düşen ne yaptığını sorgulayan olmamıştı. Ve üçüncü gün geldiğinde yine aynı yerde çalıların arkasında bekliyordu. Güneş iyice yükseldiği halde güzel çoban hâlâ görünmemişti. Uzaklarda bir yerlerde sürünün çan sesleri duyulsa da henüz ortalıkta görünmüyordu. Başını daha sık çıkarır olmuştu çalıların içerisinden. Birden omzuna yediği bir darbe ile sendeledi. Ne olduğunu anlamak için geri döndüğünde darbeyi bu defa kafasına yedi. Tam üçüncü darbe gelecekken kızın kolunu bir el tuttu. “Dur yapma Kalipso,” dedi. Kızın gönlünü kazanmaya çalışan Cihan, iyice sendelemiş dizlerinin üzerine çökmüştü. Sopayı tutan eli ve elin sahibini görünce şaşkınlığı iyice arttı.

“Kali, yapma, bu delikanlının kötü biri değil, üstelik bir suçu da yok,” dedi. Kız, hâlâ burnundan soluyordu.

“Tam üç gündür beni izliyor,” dedi yarı Türkçesiyle.

“Bir kötülük yaptı mı? Sadece sana hayran kaldı, herkes gibi” Nasuh yetişmeseydi delikanlı muhtemelen kanlar içerisinde orada kalacaktı.

“Ben size bir şey yapmadım,” dediğinden ses tonunun sakinliği kızı az da olsa etkilemişti. Bir iki adım geri çekildi ve bakışlarını öne eğerek sustu bir zaman. Kaçamak bakışlarını kızı tanıyan biri görseydi, kızın delikanlıyı beğendiğini söylerdi. Allah için Cihan de fena delikanlı değildi. Geniş omuzları, uzun boynunun üzerindeki başı, saçları, burnu ve ince bıyığı kendisine yakışıklı bir hava veriyordu. Hafif dalgalı kumral saçları geniş alnından dökülüyordu. Hafif çıkıntılı elmacık kemikleri yüzüne daha anlamlı bir hava veriyordu. Genç kız hiçbir şey demeden geriye sürüsünün başına döndü.

Nasuh’a göre bu dava burada kalmazdı kızın akrabaları kardeşleri gelirdi ve kazada olayla çıkarırlardı. “O yüzden bir süre ortalıkta görünme,” dedi ama öngörüleri çıkmadı. Annesi ve babası sorduğunda, “düştüm yuvarlandım,” dedi ve yaralarının şekli iddiasına uygundu. Kimse üzerinde durmadı. Delikanlıysa birkaç günde ancak kendisine gelebildi. O zaman zarfında da babasının işlerini yoluna koydu. Uzun zamandır yazılmayan raporları yazdı, mektuplara cevaplar göndertti, hesap defterlerini tamamladı. Kendisini ne kadar meşgul etmeye çalışsa da aklı gördüğü kızdaydı. Muradına ermesi için çok beklemeyecekti de. Kendisini ziyarete gelen Nasuh, kızın beğendiğini bu yüzden ağabeylerine bir şey anlatmamış olabileceğini söyledi. “Eğer anlatmış olsaydı çoktan har gür olurdu” diye sözlerini tamamladı. Doğal olarak bu bir müjde sayılırdı.

Bir Pazar günü kasabanın tek caddesinde rastladı kıza. Bu defa koyunları kuzuları yoktu ama yanında kalabalık bir gurup vardı. Arkadaşının işlerini tamamlamasını bekleyen Nasuh, ahşap pencerelerin ardından gördüğü manzarayı kendisine söyleyince durmamış dairenin kapısının önüne çıkmıştı. Kalabalık gurup geçesiye kadar kapının önünde durmuşlardı. Kızın yanında duran erkeklerden biri “Bu Türko ne bakıyor,” dediğinde omzunu silkmişti sadece. Omzunu silkse de hafifçe gülümsemiş ve delikanlıya gözünün ucuyla bakmayı da ihmal etmemişti. Kısa bir an belki bir göz açıp kapayasıya kadar geçen bir an içinde kızla göz göze gelmişlerdi. Ve o günkü mahzun bakışı yakalamıştı o anda da.

Böylece eylülün ortası da geçti. Cihan, ne yapması gerektiğini çok iyi bilse de arkadaşının sözünü dinliyor Kasaba’dan dışarı çıkmıyordu. Aklı fikri Kali’deydi tabii. Ve adı gibi biliyordu ki kızda kendisine âşıktı. Kasabaya geldikleri gün bakışları kısacık bir an birbirine değdiğinde anlamıştı bunu. Bir iki gün sonrasındaysa sürüsünü kasabaya doğru sevk etmiş caddeden geçirmişti. Her ne kadar sağa sola bakmadan geçse de evlerinin olduğu yöne doğru atılan kaçamak bir gülümseme yetmişti delikanlının Kali’ye daha fazla bağlanması için. O kısa tebessüm o kadar içten ve o kadar mesaj doluydu ki… Eylülün yirmisi olduğunda kararını vermişti ertesi günü yola çıkacağına dair. Kızı görecek, yanına yaklaşacak ve derdini anlatacaktı. Bütün bunları yaparken de arkadaşının yanında olacağını biliyordu. Ve bir mazeret buldu. Avlanmaya gideceklerdi, bundan daha geçerli bir gerekçe bulamazlardı.

İmam efendi oğlunun ava gitmesine hiç ses çıkarmazdı ama bu defa Defterdar Paşanın oğluyla gitmesi canını sıkmıştı. Halil Hoca’nın kulağı bir hayli delikti. Son zamanlarda duydukları hoşuna gitmiyordu. Paşanın mahdumu, sözde yerli halktan birinin kızına âşık olmuştu hatta duyduklarına inansaydı kara sevdaya tutulmuş olduğuna inanacaktı. Aslında bir hristiyanla evlenmesi ve onu Müslüman yapması iyi bir şeydi. Gel gelelim kızın bir İsfakiye’li olduğunu duyunca bu işin olmayacağını biliyordu. İşte bu yüzden, oğlunun gitmesini onlara bulaşmasını istemiyordu.

“Odunları kesmenin zamanı gelmedi mi” demişti mazeret olarak ama delikanlı,

“Onları hazırlamak için daha zamanımız var” demişti. “üstelik tuzlanmış av eti kış için iyi olmaz mı?” deyince de itiraz edecek nokta kalmamıştı.

“Akşam olmadan kasabada olmanızı istiyorum” demekten başka çaresi kalmamıştı. Nasuh, tam kapıdan çıkmak üzereydi ki annesi onu durdurdu. Koynundan bir muska çıkardı. “Al bunu tak, bulaşacağınız beladan sizi koruyacaktır,” dedi. Kendi elleriyle oğlunun boynuna geçirdi eski bir deriye sarılı üçgen nesneyi. Delikanlı elini bahçe kapısına attığında da şalvarını cebinden çıkardığı ahşap kutucuğu da eline sıkıştırdı. “Bu macunu da sakın kaybetme. Karanlıklar içerisinde kaldığında bu ilacı okunun temrenine, hançerinin ucuna sür, her türlü iblisin hakkından gelir,” dedi. Genç adam bir şey anlamamıştı ama ana sözü dinlemek için aldığı emaneti kuşağının içine sağlamca sokuşturdu.

Hazırlıklı yola çıkmışlardı. Nasuh, babasının yay ve oklarından bir miktar almıştı ve her zaman yanından ayırmadığı av bıçağını kontrol etti. Cihan ise babasının kamasını yanına almıştı. Biraz azık, biraz su ile erkenden yola çıkmışlardı. Kasabadan çıkasıya kadar konuşmadılar. “Seni avın bereketli olacağı yere götürüyorum,” dedi gülerek İmamoğlu. “Biraz uzak düşüyor ama o nedenle hızlanmamız lazım” başka bir şey söylemesine gerek kalmadan adımlarını hızlandırdılar. Cihan bir şey demese de yönlerinin Taş Boğaza doğru olduğunu fark etmişti. “Ne vuruyorsun genellikle dediğinde Nasuh “Uçana da kaçana da atarız, Allah ne verdiyse alır geliriz,” dedi gülerek. Ardından “Gideceğimiz yerde güzel besili sülünler vardır. Tavşan da vururuz boldur.” Birden aklına gelmiş gibi “Bektaşi değilsin değil mi?” dedi. Cihan gülümseyerek “değilim,” dedi. “Eğer şansımız yaver giderse de iyi bir dağ keçisi bize av olma kibarlığını gösterir,” dedi. Yürümeye devam ettiler.

Uzun bir süre sessizce ilerlediler. İlk başta uzaklarda duran kayalık set iyice yakınlaşmıştı. Nasuh, “Keçileri buralarda bulabiliriz,” dedi daha kısık bir sesle. Başlangıçtan beri yokuş yukarı gidiyorlardı. Kasaba ve deniz iyice uzakta kalmıştı ama hâlâ yüksek bir yere çıktıklarında güneylerinde uzanıyordu. “Bu kayalık duvar ile dağlar arasında geniş bir bölge olmalı,” dedi Cihan. Amacı soru sormaktan veya bilgi almaktan çok az da olsa soluklanmaktı. Nasuh, cevap vermek üzereydi ki birden durdu. Arkadaşını mintanının eteğinden çekerek kendilerinden çok büyük bir kayanın arkasına çekti. Cihan ne olduğunu anlamamıştı ama bir iki saniye sonrasında konuşmaları duydu. Gelenler yerli halktan olmalıydı çünkü genç adam bir şey anlamamıştı.

“Kalabalıklar ve kayalık duvara doğru gidiyorlar,” dedi. Kendisinin de kafası karışmıştı. Öğlen sıcağında bu kadar kalabalık bu dağ başında ne arıyor olabilirdi. Merak duygusu ağır bastı. Başını yavaşça kayanın kenarından uzattı. Hemen üzerinde de Cihan’ın kafası belirmişti. Merakla baktıkları gurubun önünde iki kişi yürüyordu, beyaz elbiseler giymiş bir genç erkek ve bir genç kız. Arkasında siyah gür sakallı bir papaz ve onunda arkasında kadınlı erkekli kalabalık bir gurup vardı. Geniş patikada ilahiler söyleyerek yol alıyorlardı.

“Düğün alayı galiba,” dedi Cihan, alakasız bir şekilde. Arkadaşı önce “çık,” dedi dilini damağına bastırarak, ardından bir kahkaha attı. Uzaktan geçen gurup sesi duyunca durdu. Arkalardan iri yarı bir genç öne çıktı. Çevresini dinlemeye başladı. Bunlar olurken iki genç hatalarını anlamışlardı ve birkaç adım ötede bulunan hendeğe attılar kendilerini. Uzaktan gelen seslere kulak verdiler bir süre.

“Yok bir şey Lino, gidelim,” dedi, tok bir ses. “Bu papaz Hristo Efendi,” dedi Nasuh fısıldayarak. Ses devam etti

“Bir hayvan olmalı,” dedi tekrardan, diğerini ikna etmek için.

“Bir kahkaha sesi duydum,” dedi bir başkası “Bu konuşanda Lino, Yerli halkın en belalısıdır kendisi. İçkicidir, kavgacıdır, bu yüzden kimse ona bulaşmak istemez” Uzaktan gelen sesler konuşmaya devam ediyordu.

“O zaman bir çakaldır,” dedi.

“Gidelim Mino’ya kurbanlarımızı verelim ve karanlık olmadan köye dönmüş olalım,” dedi. Diğerlerinden de aynı yönde mırıltılar yükseldi. Cihan, saklandıkları yerden başını kaldırıp baktığında kafilenin tekrar harekete geçtiğini görmüştü. Arkadaşına dönerek “Anlat bakalım neler oluyor,” dedi. Nasuh uzandığı yerden doğruldu. Gurup iyice uzaklaşmaya başlamıştı ve hâlâ ilahiler söylüyorlardı berbat bir koro halinde

“Kusura bakma güldüm ama çok safsın be Payitaht’lı. Senin düğün alayı sandığın gurup önce yürüyen bir erkek ve bir kızı bu dağların altında mağaralarda yaşayan bir canavara kurban vermeye gidiyorlar. En önde de senin hayran olduğun “Kali ve erkek kardeşi “Filip” vardı.”

“Böyle güzel bir kızı nasıl kurban ederler ki,” dediğinde de

“Birincisi, kurban sağlıklı ve güzel olmalıdır, öyle değil mi? Sonra bir düşün bakalım kızı her gördüğünde ne yapıyordu” diye sordu Nasuh. Cevabı çok basitti

“Koyun güdüyordu”

“İşte sen söyledin, basit bir çoban. Bir çoban kurban olmayacakta köyün ağalarından, efendilerinden birinin kızını mı kurban verecekler,” dedi. Delikanlının yüzü asıldı bir an utangaç bir sesle.

“Ben onu helalim yapmak istiyordum. Ağama da hafifçe çıtlatmıştım,” dedi.

“Geçmiş olsun, kendine babanın gideceği yerlerden başka birini bulursun artık.” Evet, hatırladı bir ara babası “Burada işimiz bitmek üzere” demişti.

“Nereye götürüyorlar” Genç adam iyice uzaklaşan guruba baktı “Taş boğazın içerisinde bir mağara olduğu söyleniliyor. Dar ve küçük bir ağızla başlayan ve dibinin olmadığı düşünülen bir mağara. O mağaranın girişinde de bir zincir ve ahşap bir sepet varmış. İki kurbanı o sepete koyup aşağıya indiriyorlarmış,” dedi.

“Bu devirde ve buralarda hâlâ inanan var mı bu tür efsanelere.”

“Olmaz mı, dağ köylerinde hâlâ eski dinlerine bağlı olanlar var.”

“Her sene yapıyorlar mı bu töreni” Cihan soru soruyordu ama o görüp beğendiği ve anasına gelin diye tanıtmak istediği kızı nasıl kurtaracağını düşünüyordu bir yandan da.

“Yedi yılda bir, sonbahar gün dönümünde bu törenin yapıldığını söylüyorlar. Kimine göre bir insanmış mağarada yaşayan kimine göre de bir boğa. Bir yanı Kadim Tanrılara dayanan ve bir yanı insan kalan bir ifrittir bu yaratık.”Bir süre sessizlik oldu. Akıllarında ne av kalmıştı ne de ev.

“Ben gidiyorum,” dedi Cihan. Arkadaşı nereye demedi, sadece “O zaman ben de seninle geliyorum,” dedi. Bu Mino efsanesi çocukluğundan beridir duyduğu bir hikâyeydi. Ölümsüz ve yenilmez bir ifritten bahsediliyordu. Daha önce kendisi için hazırlanmış dehlizlerden kaçmayı başarmış ve karanlık mağaraları kendisine mesken seçmiş devasa bir mahlûk. Nice yiğitlerin ardından gittiğini ama hiç birinin geri dönmediği anlatılmıştı yüzyıllardır. Büyük bir kahramanın geleceği ve bu canavarı alt edeceği söylenilmişti. “Bu kahraman neden ben olmayayım” diye aklından geçirdi.

“Ne yol biliyorsun ne iz. Üstelik senin gibi ulema sınıfından biri bu işe kalkışacak ve ben geri duracağım… Bende geliyorum,” dedi coşkuyla. Bulundukları yerden çıkmak üzereydi ki Cihan kolundan asılarak durdurabildi Nasuh’u.

“Dur hele, bir geri dönsünler bakalım,” dedi. “O zaman geç kalmış olmaz mıyız?” Evet, kurbanlarını aşağıya indirdilerse çok zamanları yok demekti. “Gel başka bir yol biliyorum,” dedi ve yokuş aşağı inmeye başladılar.

Bir zaman indiler bayırdan aşağıya kolayca. Hedeflerine geniş bir yay çizerek yaklaşacaklardı. Ardından yokuş yukarı çıkmaya başladılar tekrar. Kayaları, çalıları hızla aşıyorlardı. Koşmasalar da koşan birileri kadar hızlıydılar. Geniş hendeklerden, çalı yığınlarından, rüzgârın ilginç biçimlerde şekillendirdiği kayalardan geçtiler. Bir ara durup yukarıya baktıklarında az önce giden kafile sessiz sedasız geri dönüyordu. Biraz yukarı biraz ileri gittikten sonra ve özellikle diğerlerinin gittiklerinden emin olduktan sonra patikaya çıktılar. Hafif taşlı yol daha da hızlanmalarına imkân veriyordu.

“Coştuk kahramanlık yapacağız ama ne ile yapacağız,” dedi bir ara yavaşlayan Cihan. Her ikisi de nefes nefeseydi, bir taraftan konuşuyorlar diğer taraftan soluk alışverişlerini düzenlemeye çalışıyorlardı.

“Benim anam evliya gibi bir kadındır. Bizim nereye gideceğimiz içine doğmuş olmalı ki bana gerekli desteği verdi.” Boynundaki muskayı ve kuşağının içindeki küçük ahşap kutuyu gösterdi. Üstelik Yayımız ve oklarımız var. Cihan’da belinde, kınında bulunan bıçağını çekti,

“Ufak tefek olduğuna bakıp hafife alma. Bu pederimin özel bıçağı, Şam çeliğinden üretildiğini söylemişti.”Son düzlüğü de geçince kayalar karşılarına duvar gibi çıkıvermişti. İşte o zaman karanlık bir ağız gibi karşılarında beliren mağarayı gördüler. İki arkadaş birbirlerine belli etmemeye çalışsalar da ürpermişlerdi.

Önce bir çevreyi dinlediler oldukları yerde. Hiç ses seda yoktu rüzgârın uğultusundan başka. Ürkek adımlarla yaklaştılar. Biraz daha, biraz daha derken mağaranın önünde buldular kendilerini. Gözleri karanlığa alışınca önlerindeki boşluğu fark ettiler. Cihan, birden içinden geldiği gibi ve gür bir sesle bağırdı

“Orada kimse var mı?” diye. Nasuh, öfke ile itti kendisini geriye doğru.

“Ne yapıyorsun, canavarı mı çağırıyorsun.” Önce hafif bir ses duydular mırıltı gibi. Dikkat edince bu sesin iniltiyi andıran sesler olduğunu anlamışlardı. İçeriden ve derinden geliyordu.

“Yaşıyorlar,” dedi Cihan, “Ağızları bağlı olmalı,” dedi Nasuh. Çevresine bakındılar bir süre. İşte o zaman sol yandan duran sepeti, zinciri ve makarayı gördüler. Cihan biraz daha heyecanlıydı, ne de olsa yaklaşmak istediği kızı görecek ve kurtaracaktı. İkisini de aldı kırık dökük sepet ve gıcırdayan zincir yardımıyla aşağıya. Nasuh daha tedbirliydi ama arkadaşına yetişmek için oda acele etmek zorundaydı. O kadar gürültü yapmışlardı ki eğer adından söz edilen canavar uzaklardaysa bile seslerini duymuştur.

Belki yirmi arşın aşağıya inmişlerdi ve karanlık birbirlerini görmelerine bile engel oluyordu. Bir süre sonra gözleri alışınca önce yukarıda geldikleri mağara ağzına baktılar. Gerçek dünya ile aralarındaki tek bağ yukarıdaki küçük gri ışıktı. Ardından biraz ötelerinde yerden yüksek olan mermer sunakları fark etmişlerdi. Önce önlerinde yerde yatan kurbanları gördüler. Kalın iplerle bağlanmış sırt üstü yatırılmışlardı. Cihan, birkaç adım ötelerindeki sunağa yaklaştı. Arkadaşıysa hâlâ nerede olduklarını anlamaya çalışıyordu.

Mağaranın tavanı girdikleri yerin daha yükseğindeydi bu yüzden de her konuşma ve çıkarılan her ses hamamdaymış gibi çoğalarak yankılanıyordu. Derinliği ise belli değildi. Mağara ağzı yönünde tavan alçalarak ilerliyordu. Büyüklüğü hakkında bir fikir sahibi olmak mümkün değildi. Önce kızın ve kardeşinin ağzındaki bezi çözdüler. Ardından belindeki babasının bıçağını çekti ve iplerini kesmeye başladı. İşte o zaman ortalığı yıkan bağırış duyuldu. Kurbanlarında kurtarıcılarının da kanları dondu bir an. Ses perde perde geliyor, bağırışlar naralar birbirine karışıyordu. Eğer biraz dikkatli dinleyebilselerdi gelen seslerin aslında konuşmalar olduğunu anlayabilirlerdi. Nitekim kısa bir süre sonra anlayacaklardı da. Güçlü ayak sesleri izledi bağırışı. Ve hemen yanlarına düşen bir kocaman taş bütün bunların üzerine tuz biber ekmişti.

Nasuh, arkadaşına bakarak, “mağara tahminimizden daha büyük olmalı,” dedi hafif alaycı bir sesle. Cihan ise tüm bu gürültülere korku dolu anlara rağmen kurbanların iplerini kesmeyi başarmıştı. Kurbanları uyuşturmak için afyon verilmiş olmalıydı. Yarı baygın durumda olan genç kızın kolundan tutarak az önce indikleri sepete bıraktı. Geri döndü ve delikanlıyı da diğerinin yanına bıraktı. Tekrar geri döndüğünde kapkara bir gölge kendilerine doğru yaklaşıyordu. Göz ucuyla az önce bıraktığı kurbanlara bakınca, delikanlının kızı süreklercesine kenara, bulabildiği bir oyuğa çektiğini gördü, biraz olsun içi rahatladı.

Bir an bir saniye gördü yıldırım gibi yanlarına yaklaşan gölgeyi. İlk gördüğünde dev gibi bir boğa zannetmişti ama bu boğa dört ayağının üzerinde değil de iki ayağının üzerinde koşuyordu. İyice yaklaşınca durdu, o zaman ifritin başının bir boğa gibi iri ve boynuzlu olduğunu ama bedeninin bir insan bedeni olduğunu anlamışlardı. Yaratık kayalarda defalarca yankılanan böğürtüsüyle sordu

“Kurbanlarım nerede?” diye. Ağzının çevresi o karanlıkta bile belli olacak kadar köpükler içerisindeydi. Gözleri kızıl alevler saçıyordu.

“Onlar kurban değil onlar insan,” dedi Cihan meydan okuyarak. Meydan okumuştu ama yaratığın yanında babasının yanında duran çocuk gibi kalıyordu. Diğer yanda duran Nasuh seslendi bu defa

“Bu güne kadar aldığın canlara say. Artık yolun sonuna geldin,” dedi. Canavarın burun deliklerinden boşalan havanın sesi gök gürültüsü gibi yankılandı bir süre.

“Yüzlerce, binlerce yıldır beni öldürmeye çalışanlar oldu. Hiç biri başaramadı. Hatta Kralların oğlu Yiğit Thesus bile öldüremedi, siz mi öldüreceksiniz beni.” Önce Nasuh’un olduğu yöne döndü. Bir insan başı kadar büyük yumruğunu salladı. Delikanlı çevik bir hareketle yana kaçmasaydı öfke yumruğu kendisini mağaranın duvarına yapıştıracaktı.

İblis iriydi, güçlüydü ama bu onu hantal yapıyordu. Diğer yanda bulunan Cihan, yaratığın üzerine atıldı. Postuna tutunarak sırtına çıktı ve elindeki bıçağı ensesine saplamaya çalıştı. Bıçak anca derisini geçmiş sadece canını yakmıştı. Hayvan hiddetle bağırdı elleriyle sırtına yapışan bedeni almaya çalıştı. Başaramayınca tüm gücüyle mağaranın duvarına yaslandı. Amacı sırtındaki insanoğlunu ezmekti. Tabii Cihan’ın bıçağıyla yere atladığını söylemeye gerek yok.

Birkaç adım geriye çekilen Nasuh, omzunda asılı olan yayını çıkarttı. Okunu gerdi ve fırlattı. Ama şimşir ok ve ucundaki temreni kayaya çarpmış gibi oldu. Diğer tarafta Cihan’ın sesi duyuldu “Gözünü hedef al öyle gönder okunu” diye ama dağılan ilgisi yaratığın sol yumruğu yemesine neden olmuştu. Yayı bir yana savruldu, kendi bir yana. Burnundan soluyan iblis avının keyfini çıkarmaya çalışan avcı gibi ağır adımlarla yanına yaklaşıyordu. Kocaman elle genç adamı yakaladı. Başının hizasına kadar kaldırdı. Genizden gelen boğuk sesiyle

“Kurbanlarım nerede,” dedi. Nasuh bütün kemikleri kırılmış gibi hissediyordu. Ne diyeceğini bilemedi bir an. Tam elini kaldırıp sepeti gösterecekti ki boğa acıyla haykırdı. İnsanın biriyle uğraşırken diğer yandakini unutmuştu. O unutma sağ kulak acısına mal olmuştu.

Avuçlarında tuttuğu genci bıraktı ve sağ elini kulağına götürdü. Olsa olsa bir karışı uzunluğundaki bir bıçağın yüzünden canının bu kadar yanmasını beklemiyordu. Kalın postu, uzun ve sivri boynuzları, sert kafatası kemiği kendisini oldukça güçlü kılıyordu ama maalesef zayıf noktaları da vardı. Kulağının içerisindeki bıçağı aldı ve öfkeyle fırlattı. Kafasını çevirip baktığında sağında duran diğer insanın meydan okurcasına kendisine baktığını gördüğünde şaşkınlığa düştü.

“Sen fani, neyine güveniyorsun,” dedi kahkahaların boğduğu gür sesiyle.

Cihan, bıçağının o kadar uzağa gitmesine şaşırdı. Karanlığın içerisinde nasıl bulacaktı silahını. Aklına babasının kendisine kızacağı geldi, tabii eğer sağ salim babasının karşısına tekrar çıkabilirse. O yöne doğru gitmek istediğinde ayaklarının yerden kesildiğini gördü. Sıra kendisine gelmiş olmalıydı. Yaratığın sol eli ayaklarını yakalamıştı sağ eli ise başını ve boynunu. Omurgasının bir çöp gibi kırılması, un ufak olması an meselesiydi. Gözleri Nasuh’u aradı. Nasuh, mağaranın duvarının dibinde kuşağından çıkardığı kutuyu açmaya çalışıyordu. Bir elinde yayı olduğu için zorlansa da küçük tahta kutuyu açtı. Omzundaki sadağından aldığı okun ucunu kutudaki macuna batırdı, çevirdi ve iyice bulanmasını sağladı.

Cihan canavarın iğrenç nefesine maruz kalmıştı. “Kimse beni öldüremez, hiç kimse,” dedi böğürtüyü andıran sesiyle. “Ben Denizlerin Tanrısının kanını taşıyorum” Kocaman iki eliyle Cihan’ı havaya kaldırdı. Dizlerinin üzerinde belini kırmak istediği belliydi “Kurbanlarımı benden alırsanız siz benim kurbanım olursunuz,” dedi Birden sol yanında bir ses bir bağırış duydu.

“Hey, İfrit bir bak hele” Kocaman boğa kafası o yana döndüğünde bir ıslık sesi duydu ve ardından acı. Daha önce kalın derisine ilişemeyen ok yumuşak göz dokusunu paramparça etmiş, yarısına kadar batmıştı. Acı dolu bağırış tüm mağarada ve mağaraların uzantılarında yankılandı. Yaratık, elindeki adamı karanlığın içerisine savurup atmış iki eliyle gözüne batan oku çıkarmaya çalışıyordu. İşte o zaman ağzını hedef alan ikinci ok üst dudağına saplandı.

Ok, her ne kadar derine gidemese de ucuna sürülen madde bedenin de acı bir yanmaya neden olmuştu. Bir uyuşukluk yayılmaya başlamıştı. Acı dalgalar halinde bedenine yayılıyor ulaştığı her yeri cayır cayır yakıyordu. Nasuh geri döndüğünden bu sürdüğü maddenin ne olduğunu annesine soracaktı. Ayaklarının üzerinde sendeledi canavar ama yıkılmadı. Her ne kadar acı içerisinde olsa da kendine bunu yapanın üzerine gitmeyi de unutmamıştı.

Cihan, savrulduğu yerde adeta bütün kemiklerinin kırıldığını hissediyordu. Bu uğraşta arkadaşını yalnız bırakmamalıydı. Ne yapacağını düşündü bir ara en azından şeytanın veledini şaşırtabilirdi. Bir iki adım atınca ayağı bir nesneye çarptığında Ulu Rabbine şükür duası dudaklarından döküldü. Az önce savrulan bıçağıydı bu. Eline aldı ve özgüveni yükselmiş bir biçimde koşmaya başları yaratığa doğru.

İblis, Nasuh’u duvar dibinde sıkıştırmıştı. Kocaman sol eli delikanlıyı kavramış, yumruk yaptığı sağ eliyle öldürücü darbeyi indirmeye çalışıyordu. Hiç düşünmeden bıçağını ayağının bileğiyle birleştiği yere çaldı. İşte o zaman yaratık gerçekten sendeledi. Ne de olsa genç adam Aşil’in hikâyesini okumuştu ve bu saldırının bir işe yarayacağını biliyordu. İfrit dizinin üzerine çöktü. Elinde tuttuğu esirini bırakmak zorunda kalmıştı. Cihan can havliyle savrulan darbelerden kendini korumaya çalışırken savurduğu bıçak diğer ayağının baldırına sapladı. İblis olduğu yere yığıldı. Bıçağı geri çekti ve bir kere daha sapladı. Artık sadece canını derdine düşmüş acı içerisinde böğürüyor debeleniyordu. Cihan bıçağı almak için hamle ettiyse de alacağı darbenin kemiklerini kıracağını düşündüğü için birkaç adım geriye çekildi. Genişten alarak arkadaşının yanına gitti.

Nasuh, artık sonunun geldiği anlaşılan canavarın darbelerinin ulaşamayacağı mesafede durmuş zaferini izliyordu. Yanına gelen arkadaşını gördüğünde sadağındaki son oku çekiyordu. Okun temrenini bir kere daha kutudaki macuna sürdü. “Bu zafer sana ait,” dedi arkadaşına uzattı. Cihan, yayı aldı ve gerdi. Yerde yatan İblisin bedenine baktı. Kafası bir boğaya benzese de bedeni insandı. Kalbinin olduğu yere nişan aldı ve yayı serbest bıraktı. İşte o zaman diğerlerinden çok daha güçlü bir bağırış yankılandı derin ve karanlık mağarada. İşte o zaman mağaranın orda olmasının nedeni ortadan kalktığında tavandan taş parçaları dökülmeye başladı. Derinlerden uğultular duyuluyor, çökme, yıkılma sesleri geliyordu.

Cihan’ın aklına orada olma sebebi geldi. Kali” diye bağırdığında Kalipso ve kardeşi Filip, tehlikenin geçtiğini anladıkları için saklandıkları girintiden çıkmışlardı. Yer titriyordu. Mağarayı ayakta tutam neden ortadan kalktığı için çöküyordu. Tehlike geçmemişti sadece biçim değiştirmişti. Yukarıdan düşen parçalar çoğalmaya başladı. Çevrelerini derinden gelen toz bulutu sarmaya, ayaklarının bastığı yerlerde yarıklar oluşmaya başlamıştı. Önce çocuk ileri atıldı ve Nasuh’un boynuna sarıldı. Ardından Cihan’a koştu. Kali, usul adımlarla delikanlının yanına geldi ve elini uzattı. İşte o an canavarlara savaştığından çok daha fazla heyecanlanmıştı Cihan. Ardından Nasuh’a döndü ama delikanlı son derece gerçekçiydi.

“Bir an önce buradan çıkalım,” dedi. Hep birlikte tek çıkış yolları olan sepete yöneldiler. Nasuh durdu. Kan gölünün ortasında yatan yaratığa yöneldi. Önce Cihan’ın bıçağını çıkardı yaratığın baldırından. Başına giderek eğildi ve canavarın ağzından iki dişini söktü. “Birer hatırayı hak ettik demi,” dedi gülerek. Sonuna kadar hak etmişlerdi. Kızı ve kardeşini sepete koydular ve zinciri çekerek yukarı çıkardılar. Boş sepeti aşağıya indirdiklerinde mağaradaki yıkım iyice artmıştı. Tozdan ve dumandan göz gözü görmez olmuştu. Zorlukla çektiler oldukları sepeti. Dışarıya vardıklarında akşam oluyordu. Sırada kurbanları yerine köylerine götürmek vardı. Daha henüz uzaklaşmışlardı ki mağara tamamen çöktü. Sanki dağ yerinden oynamış gibi orada bir yarık oluşmuştu.

Köye vardıklarında çoktan gece olmuştu. Geldiklerini köyün köpekleri haber verdi. Kali’nin ve Filip’in köyün dışındaki evlerine vardıklarında kapıyı açan annesi düştü, bayıldı. Zor ayılttılar kendisini. Filip, köy meydanına çıkmış herkesi dışarı çıkmaya çağırmıştı. “Sevinin köy halkı, Canavar öldü” diyordu. “Mino yok artık, O’na kurban verilmeyecek” diyordu. Sesi duyan ahali yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı. Söylenenlere kimse inanmıyordu. Köy halkı yüzyıllardır kendilerine kan kusturan yaratıktan kurtulduklarına inanamıyordu. Sevineceklerdi ama önce inanmaları gerektiğini biliyorlardı. Nasuh, öne çıktı, herkes anlasın diyerek Rumca konuşmaya başladı.

“Bu gece ve sonraki geceler rahat uyuyun, Canavarınızı öldürdük ve dağ kendisine mezar oldu. İnanmayan olursa yarın Kurban mağarasına gidip baksın.” Arkadaşında bulunan ve bir insan parmağı uzunluğundaki dişleri göstererek, bunlarda ifritinizin dişleri, bundan sonra ona gençlerinizi kurban vermeyeceksiniz,” dedi. İki arkadaş dönüp gitmek üzereydiler ki Cihan arkadaşının kulağına bir şeyler fısıldadı. Nasuh, geri dönüp yine Rumca

“Maria Ana, yarın gelip kızınızı Agâh Paşanın oğluna isteyecekler,” dedi.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.