Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Empati

Anons edilmesiyle alkışlar arasında yerinden kalkan Profosör Servet SARİH sahneye yöneldi. Sahneye çıkınca kendisini anons eden moderatöre teşekkür etti ve bir kaç küçük iltifatın ardından moderatör sahneyi profosöre bıraktı. Ellili yaşlarında, orta boylu, hafif göbekli, saçlarına yer yer karlar yağmış olan bu adam ülkenin en meşhur iletişim uzmanlarından biriydi. Ayrıca en iyi üniversitelerden birinde dekan olarak görev yapmaktaydı. Bu günde bir yardım kuruluşunun daveti üzerine bu toplantıya konuşmacı olarak katılmıştı.

Profosör sözlerine katılımcılara teşekkür ederek başladı ve kürsüden iletişim anlatılamayacağı için konunun önemine binaen kendisine seyyar bir mikrofon verilmesini, ayrıca bir mikrofonda katılımcılar için getirilmesini rica etti. Bir süre bekledikten sonra eline aldığı mikrofonla sahneden aşağı indi ve her zaman yaptığı gibi katlımcıların oturdukları koltukların önüne gelerek sunumuna başladı.

Sunumu boyunca ona yardımcı olacak olan uzun saçlı, mini etek üzerine kırmızı bir ceket giymiş olan kumral asistanı da slaytları ve kısa filmleri profosörün isteğine göre açıp kapamak üzere sahnede bilgisayarın başında yerini adlı. Profosör iletişime genel bir bir giriş yaptıktan sonra asistanı ile gözgöze geldi ve ilk slayt yansıtıldı. Bu slaytta bir insanın çeşitli ruh hallerini gösteren bir fotoğraf vardı. Slaytta yer alan fotoğrafta 40′ lı yaşlarda bir adam sırasıyla duygusal, asabi, sevecen… olmak üzere farklı hallerde yansıtılmıştı. Profosör bu slaytta katılımcılara, “sizce burada en çekilmez olan kaçıncı resim” dedi. Katılımcılar kendilerine göre fotoğrafları analiz ettiler. Bu analiz esnasında salonda bir uğultu oluştu.

Sonra genç bir bayan söz aldı ve “bence en çekilmez olanı sinirli hali. Çünkü bu adam kontrolden çıkmış, ayrıca şu halini görünce bu adamın sevecen bir baba olma ihtimalini düşünemiyorum bile.” dedi. Profosör genç bayana teşekkür etti ve sözlerine devam etti. “Ben de size katılıyorum. Bence de söz konusu bu adamı bu halde görünce insanın bu adamın başka yüzünü görmesi gerçekten imkansız. İşte öfke kontrolü ve iletişim dediğimiz olgu da tam olarak bu değil mi? Hayat kaygan bir zemin ve ayakta kalabilmek adına çok dikkatli davranmalıyız. Yerine göre kızgın, yerine göre kurnaz, yerine göre duygusal, yerine göre sevecen ama bu rolleri nerede nasıl yapmanız gerektiğini bilmemiz gerekiyor. Siz tutup da en romantik anda öfke nöbetleri geçiriyorsanız, ya da bir cenaze evinde, bir yakınını kaybetmiş bir dostunuzun yanında kahkaha atıyorsanız, o zaman sizde bir sorun var demektir.

Profosör bir taraftan konuşuyor bir taraftan da dolaşarak bütün katılımcıların gözlerinin içine bakıyor, onları biraz daha konunun içine çekmeye çalışıyordu. Konuşmanın en can alıcı noktasında empatiden bahsetmeye başlayan Profosör beklenmedik bir anda duraksadı. Hani çok güzel bir sohbetin ortasında, hiç beklemediğiniz bir anda fiyakalı bir laf yersiniz, yada çok kötü bir haber alırsınız da dumura uğrarsınız ya, işte öyle bir şey oldu. Yarım saattir iletişimden bahseden adamın yüz hatları bir anda gerildi. Sus pus oldu ve geri geri yürümeye başladı.

Katılımcılar profosörün bir çeşit canlandırma yaptığını sanıyorlardı. Profosörün asistanı da katılımcılarla aynı kanaatte olsa gerek, daha önce hiç görmediği şeyler yapan profosörü dikkatlice izliyordu. Profosör katılımcılardan birine gözünü dikmiş kaçmaya çalışıyordu. Bütün katılımcılar dikkatle onun bir sonraki hamlesinin ne olacağını bekliyorlardı. Sonra ardında ki basamağı farkedemeyen Profosör sırt üstü yere düştü ve kafasını yere çarptı.

Katılımcılardan bir kaç tanesi koşar adım profosörü kaldırdılar. Profosör sadece iyi olduğunu söyledi. Ancak katılımcının biri onu kolundan utup kaldırdı ve sahneye doğru ilerlemee başladılar. Profosör bu katılımcının yanında olmasındna memnun olmasa da elinden bir şey gelmediği için ilerlemeye devam ediyordu. Bu arada genç ve güzel asistanı da koşar adım yanlarına gelmiş ve profosörün diğer koluna girmişti.

Konferanstan 1 gün önce,

Vakit gece yarısını biraz geçiyor olmalıydı. Her zaman ki gibi rutin iş, çekilmez trafik derken üstüne çıkan toplantı da cabasıydı. Şehir dışında olan eşini aradı. Havadan sudan bir kaç kelime konuştuktan sonra telefonu kapattı ve televizyonu açıp kanepeye uzandı. Tam dalmak üzereyken telefonunun mesaj sesini farketti. Şu her zamanki market mesajlarından biri olsa gerek diye düşündü ve kalkmadı. O halde uykuya daldı.

Çığlıklar atarak kan ter içinde gözlerini açtı. Uzun zamandır görmediği kabuslardan birini görmüştü. Bir teknenin içinde bir grup asker onu boğmak istiyorlar ve aynı anda boğazını sıkmaya başlıyorlardı. Tam ölmek üzereyken uyanmıştı. Sonra yerinden kalktı ve odanın ışıklarını açtı. Sanki bir korku tünelinin içindeydi. Birileri onu sürekli takip ediyorlardı. Hayatının son 19 yılında sürekli kabuslar görüyor, kanter içinde uyanıyordu.

Televizyonu açıp yeniden uzandı ama bir türlü uyku tutmuyordu. Kalktı tabletini eline aldı. İnternet tarayıcısını açtı ve Albay Korkut SARIBEY yazdı. Tarayıcı binlerce seçenek arasından en yenileri getirdi. Gelen seçenekler içinden en güncelini taradı gözleriyle ve 2 gün önce yer alan bir habere tıkladı. Haberde 1986 yılında Akdenizde batan Sezar 2 adlı deniz altı faciasından sağ kurtulan 3 kişiden biri olan Albay Korkut SARIBEY’ in evinde işkence edildikten sonra başına poşet geçirilerek oksijen yeteriszliğinden öldürüldüğü yazıyordu. Haberin yanında da Albay’ın gençlik yıllarına ait bir resim yer alıyordu. Hafif dolgun etli, gözlüklü resimde ki adamı görünce aradığı kişi olduğunu anladı.

Haberi okurken renkten renge girdi. Ne yapacağını şaşırdı. Albay’ ın ölümü onu çok etkilemişti. Ama en çokta Albay’ın öldürülüş şekli insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyordu. Işkence ve poşetle oksijensizlikten hayatını kaybetmesi bir mesaj olmalıydı. Albay’ı kim ne diye öldürecekti ki. Haberi okuduktan sonra Albay’ın ölümü ile ilgili daha fazla bilgi almak için tarayıcıya yeni şeyler yazdı lakin daha fazla bir bilgiye ulaşamadı. Şu anda öğrenebildiği tek gerçek bilgi Albay’ın öldürüldüğü, katilin bulunmadığı ve Albay’ın ölüm şekliydi. Albay’ ı öldüren kişi o kazada sağ kurtulanlardan biri olmalıydı. Katil kendisi değildi, o zaman geriye tek seçenek kalıyordu o da Asteğmen’di. O kazadan resmi istatistiklere göre sadece üç kişi kurtulmuştu.

Sonra Servet SARİH yazdı. Profosör’ ün resmi geldi ekrana. Evet oydu bu Asteğmen. Daha güncel bir habere bakınca Servet SARİH’ in sabah bir hotelde konferansa katılacağını öğrendi. Konferans saatini not aldı.

19 yıl önce,

Rutin dalışlarından birini yapan denizaltında 22 mürettebat vardı. Serdar Denizaltı’ ya geldiği günlerde İlk başlarda her şey gayet güzeldi. Albay sert duruşlu, kimselere yüz vermeyen, ama işini iyi bilen, her an her şeyi farkedebilecek titiz bir adamdı. Asteğmen iletişim alanında doktorasını tamamlamış 35′ li yaşlarda güler yüzlü bir adamdı. Zaman zaman Albay’ ın da talimatı ile askerleri topluyor onlara iletişim dersleri veriyordu. Bu derslerde insani değerler, öfke kontrolü, iletişim teknikleri, empati gibi konuları işliyordu. Ona karşı bütün askerlerin sempatisi vardı. Askerlerin içinde agresif davrananlarla da bire bir görüşmeler yapıyor ekibin huzurunun bozulmasını engelliyordu. Denizaltında herkesin güvenini kazanmıştı.

Bir gün denizaltı ile 100 metre kadar dalış yapmışlardı ki, denizaltının motorları bir anda durdu. Albay, Makinist, Makinist Yardımcıları ve Asteğmen hemen müdahale etmeye çalıştılar. Ama sorun her neyse motorları bir türlü çalıştıramadılar. Denizaltı kısa sürede denizin dibine gömüldü. Durum merkeze bildirildi.

Albay teknik ekiple ve Asteğmenle toplantı yaptı. Toplantı sonrası Asteğmen mürettebatı topladı ve açıklama yaptı. Sonra onlara şu anda en çok ihtiyaç duydukları şeyin sabır ve yardımlaşma olduğunu anlattı. Konuşmanın hemen ardından askerlerin arasında bir uğultu başladı. Kimi geride ki sevgilisini, kimi anasını, kimi babasını düşünüyordu. Buradan sağ çıkamama olasılığı hepsini alt üst etmişti.

Asteğmen bütün askerlerle birer birer konuşuyor onları teskin etmeye çalışıyordu. Bu arada merkezle görüşen Albay arızayı merkeze iletti ve beklemeye başladılar. Aradan geçen bir kaç saate rağmen arıza ile ilgili bir sonuç alınamamıştı. Denizaltıda ki bütün cihazlar durmuştu. Merkezle yapılan ikinci görüşmede sadece sakin olunması, her şeyin yoluna gireceğini belirten yuvarlak cümleler kuruluyordu.

Süreç ilerledikçe denizaltı mürettebatının huzursuzluğu artıyordu. Herkes bir an önce belirsizliğin sona ermesini istiyordu. O esnada askerlerden ikisi ağız dalaşına girdiler ve akabinde yumruklaşmaya başladılar. Bu aşamada Albay Asteğmen’i olayı durdurması için uyardı. Ama Asteğmen iletişimci kişiliğini bir kenara bırakmış bu ölüm kutusundan nasıl sağ kurtulacağını düşünüyordu. Tam bu esnada Albay’ın bağırmasıyla kendine geldi ve olaya müdahale etti.

Birazdan Albay’ın yanına giden Asteğmen onunla konuştuktan sonra askerleri topladı ve her zaman ki tatlı diliyle “Arkadaşlar şimdi birikte makine bölümüne geçeceğiz. Arızayı görmenizi ve panik yapmamanızı istiyorum” dedi. Bu esnada Albay bir köşede sinsice olanları izliyor ve Asteğmeni onaylıyordu. Asteğmen askerlerle birlikte motor kısmına geçti. Burası daha küçük dar bir alandı. Içeride bulunan 2 daimi personel akerlerin neden geldiğini anlamamışlardı.

Asteğmen Albay’ı çağırması gerektiğini söyleyerek makine bölümünden çıkarken askerlerden birine kapıyı açık bırakmaması talimatını verdi ve asker içeriden kapıyı kapattı. Asteğmen diğer tarafa geçtikten yarım saat kadar sonra 19 kişinin bulunduğu alandaki oksijenin adım adım azalmaya başladığını farkettiler. O esnada ne yapmaları gerektiğini düşünürken makinist kapıya yaklaştı ve şifreyi yazdı. Kapı açılmıyordu. Neye uğradıklarını şaşırmışlardı. En kötüsü de bütün oksijen tüpleri diğer taraftaydı.

Birazdan askerlerin hepsi gözünü makiniste çevirdi. Makinist ne söyleyeceğini bilemez bir halde telefona yöneldi ve Albay’a ulaşmaya çalıştı ama nafile telefonu açan yoktu. Askerler kendi aralarında tartışmaya başladılar. Sonra içeride bir panik havası hakim oldu birazdan hepsi ölecekti. Çünkü burası denizaltının en dar alanıydı. Ağız dalaşları neler oluyor sözleri arasında birileri Makniste ve yardımcısına bir kaç yumruk attılar. Onların karşılık vermesi üzerine kavga büyüdü. Kavga bulaşıcı bir hastalıkmış gibi yayılmaya başladı. Herkes sarhoş gibi bilinçsiz bir şekilde sağa sola saldırıyorlardı. En sakin olanlar bile bu kavganın içinde yer aldılar. Ne için kime karşı mücadele ettiklerini bile bilmiyorlardı. Bu belki de bir kaç saat fazla yaşamak için başkalarının ölümünü istemekten başka bir şey değildi. Cebinden çıkardığı yedi atmış beşle bi kaç kez sağa sola ateş eden makinist bir kaç askeri hakladıktan sonra üzerine saldıran askerler tarafından vahşice öldürüldü. Silahı alan sağa sola ateş ediyordu.

Serdar olan biteni bir köşeden izliyordu. Onlara iletişimi anlatan empatiyi sempatiyi anlatan 35 yaşlarında geniş omuzlu, geniş alınlı, güler yüzlü, müthiş iletişimci, gönül adamı Servet SARİH onlara hayatının oyununu oynamıştı. Oysa askerlerden bir çoğu için denizaltında en güvenilir kişi Servet SARİH’ ten başkası değildi. En kötüsü de Servet kapıyı ona kapattırmıştı. Arkadaşlarının halini göz yaşları içinde izliyordu. On beş yirmi dakika içinde sekiz, on kişi yere serilmişti ve her taraf kan içindeydi ortam ölüm kokuyordu. Bir arkadaşının omzuna vurarak sen neden yaşam için savaşmıyorsun dediğini duyduğunda ölmek yada öldürmekten başka şansı kalmayan insanlardan biri olduğunu farketti. Ama bu aşamada ne ölmek ne de öldürülmek istiyordu. Servet kadar aşağılık, Albay kadar alçak, şurdaki zavallılar kadar da bencil olamam dedi kendi kendine. Sonra alemi bir daha görmeyecekmiş gibi yüz üstü yere uzandı ve ölümü beklemeye başladı. Bu esnada çığlıklar, bağırtılar durmak bilmiyordu.

Bu hengame süredursun Albay ve Asteğmen diğer tarafta birer sigara yakmışlar kahve eşliğinde içiyorlardı. Birazdan merkezle tekrar irtibata geçtiklerinde Albay personelin büyük bir kısmının motor bölümünde kilitli kaldığını şifreyi bilmedikleri için kapıyı açamadıklarını, kısa sürede yardım gelmesse burada bulunan mürettebatın oksijen yetersizliğinden ölebiceğini söyledi. Merkezden biraz daha dayanmaları gerektiğini, binlerce tonluk bir denizaltıyı kurtarmanın kolay olmadığı hususu belirtiliyordu.

Bu esnada motor bölümünde vahşet başını almış gidiyordu. Askerler arasıda iki arkadaş el birliği yapmış önlerine geleni deviriyorlardı. Silahta mermi bittiği için kiminin kafasını duvaralara vuruyorlar, kiminin de bıçak ve sopalarla öldürüyorlardı. Diğer askerler de darbenin nereden geleceğini bilemedikleri için tetikte bekleyip birbirlerine saldırıyorlardı. Bu esanada ekip oluşturmuş olan iki arkadaş aşağı yukarı bütün ekibi haklamışlardı. Birazdan yerde yatan askerlerin nabzını kontrol edip, yaşayanların boğazlarını sıkarak öldürmeye başaldılar.

Onu geride bekleyen bir eşi, iki çocuğu ve annesi vardı. Mukavemet etmeyecekti normalde ama bu şartlarda saldıran o değildi. Onun nabzını kontrol etmeye gelen askeri farkedince sıranın kendisinde olduğunu anladı. Ani bir hareketle karşısındakini saf dışı bıraktı. Saldırganın dalgınlığından yararlandı ve onu bıçakladı. Adamın şahdamarından fışkıran kanla birlikte böğürerek yere yığınılışını izlemek onu çok üzmüştü. Sonra ki adam arkadaşının ölümünü görünce eline geçirdiği metal bir sopa ile üzerine gelmeye başladı. Tam bunu indirecekken ani bir hareketi ile yerde kaldı ve o da bıçak darbeleri ile yere yığıldı. Birazdan içeride yaşayan tek canlı oydu. Etrafta tam 18 ceset vardı ve ne yapacağını bilmiyordu. Gözleri Burhan’ı aradı ama göremedi. Muhtemelen yüzüstü yatmakta olanlardan biri de oydu. Onu o halde görmek istemediğinden dolayı olduğu yerde kaldı.

Profosör sahneye geldiğinde hala kendisine gelmemişti. Profosörün koluna girmiş olan yabancı adam asistana gerekeni yapacağını, kendisinin doktor olduğunu, asistana konferansı bitirmesini, Profosör’le kuliste olacaklarını söyledi.

Profosör tam empatiye başlamışken Burhan’ı farketti. Onun kazada öldüğünü düşünmüştü. Çünkü o kazadan resm’i kayıtlara göre sadece 3 kişi kurtulmuştu. Albay, Serdar ve kendisi. Olaydan sonra da bir daha hiç bir şekilde haberleşmemişlerdi. Ne Albay’la ne de Serdar’la. Zaten Serdar olaydan sonra hastane de hem Albay’a hemde Servet’ e küfürler etmiş ve bir daha karşısına çıkarlarsa öldüreceğini söylemişti. Profosör Burhan’ın gözlerine bakınca ölümü gördü. Adım adım ölümden kaçmaya çalıştı. Sonra düştü. Düşünce koluna girenlerden biri kendini doktor olarak tnaıtan Burhan’ dı. Ama profosör dumura uğramıştı. Hayatının en utanç verici anlarından birini yaşıyordu.

Profosörle birlikte kulise doğru ilerlemeye başladılar. Kulise doğru giderken “e Servet empatiyi mi anlatıyorsun hala? Albay’ ın ölümünü de okumadın değil mi? İletişim uzmanı, bay mükemmel. Nereye kadar bu empati, sempati bunlar sadece para kazanmak ve sahtekarlık için mi kullanılıyor? Tanıdın mı beni? Sizin o iğrenç planınızı duyduğum için seni takip etmedim ve makine bölümüne geçmedim Servet biliyor musun? İki gün, iki gece yemedim içmedim. Sizi izledim neden biliyor musun o tarafta olduğumu bilseniz beni de öldürürdünüz.”

“Nasıl ya çavuş o sadece bir kazaydı. Ayrıca senin o kazada öldüğünü düşünmüştüm” diyen Servet’in bu sözü muhatabını epey kızdırmıştı. Servet bir ara kaçmayı ve bağırmayı düşündü ama Burhan’ın ani bir hamle ile kendisini öldürebileceğini düşündüğü için sesini çıkarmadı. Belki onu ikna edebilirdi. “Bak o askerleri diğer kısma geçirmesek ve o kapının şifresini değiştirmesek bu gün sende hayatta olmazdın sevgili Burhan. Hayatını bana borçluyken neden intikam almak gibi saçma sapan şeylere dalıyorsun ki.”

“Evet Servet ben neden yaşadım biliyor musun? Size empatiyi öğretmek için. Bu gün empati yapacağız Servet. Sen o iletişim zırvalarını konferanslarda yada üniversitede öğrencilerine anlat. Anımsıyor musun çığlıkları Servet, diğer taraftan gelen çığlıklar bile sizi azıcık bir şey etkilemedi. Oysa bir ay önce ki sunumlarından birinde göz yaşlarını tutamamış gazetelere haber olmuştun. Neymiş efendim doğanın dengesi bozuluyormuş Çevremize karşı hayvanlar kadar duyarlı değilmişiz, neymiş efendim sokağa atılan annelerin feryatları zatı şahanelerinin içini dağlıyormuş şerefsiz, piç kurusu seni. Bu gün sana empatiyi öğreteceğim Servet.” Bu esnada kapısını kilitlediği oda da Servet’ in ağzını bağlamış, bir sandelyeye oturtup ellerini de bağlıyordu. Servet hipnoz olmuş gibiydi. Hiç karşılık vermeden başına gelecekleri bekliyordu.

“Sizden sonra hiç yaşamadım lan. Yıllarca ruh ve sinir hastalıkları hastanelerinde yattım. İlaçlarla uyuttular beni. Neden iki tane pisliğin hayatı 20 kişininkinden daha değerliydi. Şerefsizce yaşamaktansa, şereflice hepimiz birlikte ölsek daha güzel olmaz mıydı Servet? Akıl hastanesinden 3 gün önce kaçtım niçin biliyor musun? Arkadaşlarım mesaj gönderdi. O iki şerefisizi bize gönder dediler. Keşke Albay’ın ölümünü izletebilseydim sana pislik herif ama üzülme ya, seninkisi de onunkinden çok farklı olmayacak. O şerefsiz geberirken bütün kurgunun sana ait olduğunu söyledi biliyor musun Profosör? Biz sana her şeyimizi güvenmiştik lan ….. koduğum.”

Servet başına gelecekleri anladığında iş işten geçmişti. Burhan Cebinden çıkardığı bıçakla Servet’ in kulaklarını ve burnunun biraz deştikten sonra, servetin ağzının içine soktuğu bıçağı sağa sola iterek dilini de kesti. Sonra kanlar içinde sızlanan adamın kafasına poşet geçirdi ve odadan çıktı.

Konferansı sonlandıran asistan Hülya kulise yöneldi. Kapıyı açtığında gördükleri karşısında dehşete kapıldı. Her yanı kanlar içinde, kafasına poşet geçirilmiş Profosör’ü farketti. Nabzını kontrol ettiğinde profosörün öldüğünü anladı. Hemen polisi aradı.

Tam konferas yapılacak hotelin oto parkına girmişti ki yaklaşmakta olan Amblansı ve polis araçlarını farketti. Geç kalmış olmalıydı. Ambulansın başında beklemeye başladı. İçeriden gelen genç kadın ambulans şoförü ile konuştuktan sonra ambulans geri döndü. Serdar genç kadına seslendi. “Pardon bu gün burada bir iletişim konferansı olacaktı. Bir bilginiz var mı?” görevli “İletişim konferansı vardı ama konferansı veren Profosör önce fenalaştı daha sonra da kuliste vahşice öldürüldü” dedi. Görevlinin yanına yaklaştı, “Nasıl öldürülmüş ” dedi. Görevli fısıltı ile bir sır veriyormuşçasına “Profosör başına poşet geçirilerek havasızlıktan ölmüş” dedi ve hızlı adımlarla içeri geçti.

Ambulansın yanından ayrıldı. Telefonuna gelen sms’ i farketti. “Yıllar sonra seni görmek güzeldi be badi. Buraya kadar beni çağırıyorlar. Arkadaşların selamı var. Burhan 1986 devre 4” yazılı mesajı okudu. Sağına soluna baktı ama kimseleri göremedi. Arabasına bindi. Ne yapacağını bilmiyordu. Aracının içindeki sakinleştiricilerden birini aldı ve birazdan gelecek olan eşini karşılamak üzere otogara yöneldi…

Empati” için 2 Yorum Var

  1. Selamlar,

    Güzel başlayan, heyecanlı devam eden ama son kısmı birazcık karmaşıklaşan bir öyküydü. Giriş ve gelişme kısımlarınız çok çok başarılıydı. Profesörün sahnedeki tavırları, denizaltında yaşananlar… Kesinlikle gayet iyiydi.

    İş, Burhan’ın ortaya çıkmasıyla karışıyor aslında. O noktadan sonra her şey çok hızlı, hatta apar topar gelişiyor. Bu da kafa karışıklığına yol açıyor ister istemez. Çünkü herkes konferans salonunda üçüncü şahsı görmeyl beklerken karşımıza o ana kadar sadece bir yerde adı geçen Burhan çıkıyor. Belki baş karakterin de bir adı olsa ve Burhan’dan 1-2 kez daha bahsedilse bu yaşanmazdı.

    Yine de keyifle okudum, ellerinize sağlık

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *