Öykü

Gölge

Sonbahar beraberinde insan selini de Göreme’den silmiş; yerini dingin, tatlı bir sessizliğe bırakmıştı. Kemâl’in uzaktan devasa peri bacalarının görülebildiği kuytu yerde, elleri arkasında bir aşağı bir yukarı yürüdüğü o gün, hava kış gelmeden son bir iyilik yapmak istermiş gibi açık ve güzeldi. Güneş batıya geçmişti ve kızıl bir ışıkla parlıyordu; bulutlar eflatunla yavruağzının pastel rengi bir karışımı halinde uzanıyordu gökyüzünde.

Bunu hak ediyor, diye geçirdi içinden Kemâl. Buluşma yerine bir saat önce gelmişti, çünkü evde beklemek bir süre sonra dayanılmaz bir hâl almıştı. Heyecandan kurumuş dudaklarını yaladı, alnında biriken teri sildi. Birden durdu ve dağın zirvesine değen güneşe gözlerini dikip düşündü.

Aslında Murat’ı severdi, çocukluğundan beri tanıyordu onu. Ama aynı işi yapmalarına rağmen Murat hep daha iyi kazanırdı. Onun bakkalının her zaman daha çok müşterisi olurdu; aynı dondurmaları satmalarına rağmen daha çok çocuk, aynı malzemeleri bulundurmalarına rağmen daha çok kadın giderdi Murat’a.

“Saçmalık,” diye mırıldandı tekrar yürümeye başlarken. Fark neydi ki? Dükkânlar birbirine yakın sayılırdı. Onun daha çok iş yapması için bir sebep yoktu.

Tabi eğer bilmediği bir şey yoksa.

Adımlarını sıklaştırdı. Öyle olmalıydı. Murat onun bilmediği bir şeyler yapıyor ya da satıyordu, ama Kemâl ne olduğunu bir türlü çözememişti. Bakkalına çatkapı gitse de garip hiçbir ürün görmemişti, kendi bakkalında ne varsa onda da aynısı vardı.

Belki de karanlık birtakım işler çeviriyordu. Öyle ya, sağdan soldan duyarlardı hep: Kara para aklayanlar, dükkânın iç taraflarında yasal olmayan birtakım işler çevirenler… Murat bakkaldan kazandığını iddia ediyordu, ama belki de değirmenin suyu başka bir yerden, mesela uyuşturucudan ya da kumardan geliyordu.

Az sonra geldiği zaman, insan gibi soracaktı ona sırrını. Eğer Murat dürüst olup söylerse, ne âlâ. Ama söylemez de Kemâl’i aptal yerine koymaya devam ederse…

Elini yavaşça belinin yan tarafındaki hafif kabarıklığa götürdü. Eğer söylemezse bugün bu işi burada hâlledecekti. Böyle düşünmek gerginliğini söküp aldı yüreğinden. Yüzünde kendinden emin bir gülümsemeyle birkaç adım attı ve gözü yere takıldı.

En yakındaki peri bacasının gölgesi ne ara bu kadar uzamıştı? O kadar çok vakit geçmiş miydi? Hafifçe eğilip peri bacasının sivri tepesinin çimenlerdeki karanlık yansımasına dikti gözlerini. Uzun üçgen şekil, kalın bir kazık gibi uzanmıştı ona doğru. Başka gölgelerle kesişmiş, ama yine de yolundan sapmamıştı. Sivri ucu doğrudan Kemâl’i gösteriyordu.

Bir iki adım atıp geriledi. Peri bacası acaba duymuş muydu onu? Ya da silâhını mı görmüştü? Ama yüksek sesle bir şey dememişti ki. Silaha da sadece dokunmuştu, o kadar. Yine de devasa bir mezar taşı gibi dikilen bu acayip şekil, sanki bir şeyler biliyormuş gibi tehditkâr bir görüntü veriyordu.

Şöyle bir inceledi peri bacasını. Plânından kimseye bahsetmemişti, bu dev taşın da bilmesine imkân yoktu. Hem bilse ne yapabilirdi ki, çağlar boyunca yaptığı gibi orada öylece durmaktan başka?

Bu düşünceyle rahatladı, arkasına dönüp yürümeye devam etti. Saatine baktı, 18:00 olmuştu. Murat yakında gelirdi. Midesi heyecanla kasıldı, kalp atışları daha net duyulur oldu.

Ama arkasına döndüğünde dehşetle küçük bir çığlık çıktı ağzından, çünkü bakmadığı o kısacık süre içinde peri bacasının gölge-kazığı daha da yaklaşmıştı ona. Yaklaştıkça daha çok incelmiş, uzun ve keskin bir kılıca benzemişti. Kemâl başını kaldırdı ve güneş değen gözlerini korumak için elini alnına siper edip baktı. Peri bacaları sanki bir kavgada arkadaşlarına destek olmaya gelmiş gibi arka arkaya sıralanmışlardı. Kiminin Kemâl’e yönelmiş tek bir karanlık gözü, kimininse devasa bir kurtçuk birkaç kez girip çıkmış gibi fazla sayıda deliği vardı. Bir tanesinin deliği o kadar büyüktü ki, kocaman, dişsiz bir ağız gibi açılmıştı. Uzaklardaki birkaçının sivri büyücü şapkaları vardı. Hepsi, tüm heybetleri ve tekinsizlikleriyle Kemâl’e bakıyordu. Baktıkça uzayıp büyüyor, daha da ürpertici bir tavır takınıyorlardı sanki.

Peri bacaları işime karışacak, diye düşündü. Onlar karışamadan, gölge daha fazla uzamadan hâlletmeliydi. Nerde kalmıştı şu adam? Gerginlikle etrafına bakındı ama hâlâ bir ses ya da hareket yoktu.

Bir yandan peri bacalarının bulunduğu tarafa bakmamaya çalışıyor, bir yandan da en öndekinin gölgesini gözden uzak tutmaya cesaret edemiyordu. Bakarken hareketsiz gibiydi, ona yaklaşırken aniden durmuş gibi. Ama bir saniye bile bakmasa daha da yakına geliyordu sanki. Sinsice, çaktırmadan uzanıyordu ona. Niyetini ortaya çıkaracaktı. Cebine uzanıp silahını alacak, Murat’a gösterecekti. Bak, diyecekti, seni neden çağırdı, gör.

“Hayır!” diye bağırdı Kemâl, başını şiddetle iki yana sallayarak. Geriye doğru birkaç istemsiz adım atınca sırtı bir şeye çarptı. Korkuyla arkasına dönünce Murat’la burun buruna buldu kendini.

“Kemal, n’oluyor?”

“Hiç,” dedi Kemal kekeleyerek. Korkudan soluk soluğa kalmış, Murat’ı görünce refleks olarak elini beline götürecekken yarı yolda durmuştu. Bir süre sessizce ona baktı, bir taraftan da gözucuyla gölgeyi kontrol ediyordu.

“Neden burada konuşmak istedin?” diye sordu Murat, yüzünde derin bir merak ve kuşkuyla arkadaşını süzerken.

“Şey…” Dikkati tamamen yerdeydi, Murat’a bakmıyordu artık. Dehşet içinde ikinci bir gölge-kılıcın ortaya çıkmış olduğunu gördü, ve sonra bir tanesinin daha. Peri bacası artık tek başına değil, bir orduyla düşmüştü peşine. Az sonra keskin siyah uçlar toprağın üzerinden süzülüp kalbine, kollarına, iç organlarına tek tek saplanacaktı.

Nefesini tutup yavaş yavaş döndü, Murat’ı ardında bırakıp peri bacalarına baktı. Kendisini öldürmelerine izin veremezdi, hayır, buraya ölmeye gelmemişti. Hiç düşünmeden, tereddüt bile etmeden silahını çekip peri bacasına ateş etti.

Murat şaşkınlıkla bir çığlık atıp geriledi, sonra ardına bile bakmadan koşmaya başladı.

Kemâl en öndeki, gölgesiyle onu tehdit eden peri bacasından sonra yakınlardakilere de ateş etti; karanlık kuyular gibi sessizce ona bakan korkunç gözlerde korku ve pişmanlık görmek istiyordu. Birkaç atıştan sonra mermisi bitti. Tetikten yalnızca tıkırtıların duyulduğu birkaç boş girişimin ardından silâhı yavaşça elinden kayıp düştü, onun da dizlerinin bağı çözüldü. Peri bacaları kurşundan zerre etkilenmemişti, hâlâ aynı heybetle yükseliyorlardı artık iyice loşlaşan, bulutların güzel renklerini kaybettiği gökyüzüne doğru. Boş gözlerinde Kemâl’in saldırısından korktuklarına dair en ufak bir belirti yoktu.

Yere bakınca artık tek parça hâline gelmiş olan gölgenin içinde olduğunu gördü. Yenilmiş, gölgeye hapsolmuştu; artık onların esiriydi.

Polisler geldiğinde o hâlâ korkudan donup kalmış vaziyette, peri bacalarının her ne yapacaklarsa onu yapmalarını bekliyordu.

Gölge” için 6 Yorum Var

  1. Merhaba. İnsanın kıskançlık hastalığına yakalandığı zaman en yakınını bile tanıyamadığını görüyoruz. Öyküde de öyle olmuş. Kemal, Murat’ı fazlasıyla kıskanmış lakin Murat öylesine haklı, öylesine enerjisi yüksek ve açıkça iyi birisiymiş ki peri bacaları ordusu dahi korumuş onu. Ama bilemeyiz peri bacaları bir olup belki de Kemal’i katil olmaktan korumuş ve kendi gerçekliğiyle yüzleştirerek aslında ona bir nevi iyilik yapmış da olabilirler. Bunu tercih ederdim. :slight_smile: Kaleminize sağlık. Kısa ve etkileyici bir öyküydü. Sevgiler. Merve Aydın.

  2. pcd dedi ki: dedi ki:

    Evet, anlatmak istediğim tam da buydu :slight_smile:

    Ben aslında Kemal’i Poe’nun ya da Dostoyevski’nin kaleminden çıkan yarı deli, kendi kuyusunu kazan bir karakter gibi hayâl ettim ama yazdıktan sonra peri bacalarının gerçekten de olaya müdahil olduğuna inanmadım değil :slight_smile:

  3. Akici uslubunuzu cok sevdim. Kisa ama etkileyici bir hikaye olmus.

    Elinize saglik,
    Murat

  4. pcd dedi ki: dedi ki:

    Akıcılık galiba en çok önem verdiğim konu. Okuduğunuz ve yorumladığınız için teşekkür ederim :slight_smile:

  5. Okurken Dostoyevski benim de aklıma geldi. Son derece başarılı, gerçeklik içinde fantazya barındıran, psikodelik bir vicdan hikayesi olmuş.

    Kolay okunması da cabası. Bir yapıcı geri bildirim olarak öykünün önce hafif sallandığını sonradan açıldığını söyleyebilirim.

    Elinize sağlık