Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

İra Deorum

Güneş hızlı bir şekilde kaybolmaya hazırlanırken, yaşlı bir kadın olan bayan XII, henüz ağır sağlık sorunları ile karşılaşmamış her yaşlı kadın gibi, apartmanlarının önünde, fonksiyonel önemi olmayan bir sorunla kocasını meşgul ediyordu. Bay XIV, bu önemli sorunun derhal çözülmesi gerektiğini başını sallayarak onaylıyor, o sırada işten çıkmış olan bay III, yaşlı çiftin on adım kadar ötesindeyken hızlı adımlarla eve gitmek için uzaklaşıyordu. Havanın kararması kısa sürdüğünden sokaklar erken boşalmış, insanlar günün bu hızlı değişimini fark etseler de pek önemsememişlerdi. Son zamanlarda gece ve gündüz değişimi dengesiz, hatta neredeyse saçma bir haldeydi.

“Yahu ne diye şu lambayla oynayıp duruyorsun, belli bir zamana göre ayarlamıştık bunu, bütün çalışma çöpe gidecek senin yüzünden.” dedikten sonra arkadaşının elindeki lambayı hiddetle kaparak masadan uzaklaştırdı. Oyuncağı elinden hızla çekilerek alınan adam, sinirlenerek, önündeki masaya çekingen ve beceriksiz bir yumruk attı.

“Sana ne yahu benim lambayla oynamamdan, bir şey deniyordum ben onunla, sen kendi işine bak.”

Havanın erkenden kararması birilerinin huzurunu kaçırmış, fazla değil, kasabanın biraz uzağında, göğü oluşturan kubbenin ötesinde iki simyacının tartışmasına neden olmuştu. Eskiden ahır olarak kullanılan tek odalı bir evde, birlikte yaşayan iki acemi simyacı –aslında hala öğrenciydiler- eğitim gördükleri Üniversite için yıllık projelerini birlikte hazırlamışlar ve yaptıkları şeyle tüm dünyayı değiştireceklerine inanmışlardı. Yüzündeki sakallar dağınık, belli belirsiz yerlerde çıkmış ve uçları turunculaşmış olan, devamlı bağırıyor, bir yandan güç kazanmak için olsa gerek, elini kolunu sallıyordu.Uzun boylu ve zayıf bir adamdı. Elindeki lambada hasar olup olmadığını kısa bir süre inceledikten sonra söylenmeyi sürdürdü: “Çok disiplinsizsin arkadaş, bu ışığı boşa kullanmıyoruz herhalde, değil mi? Belli bir zamanlamaya oturtmuştuk ne güzel; şimdi bütün dengeyi bozdun.”

Tıknaz ve gözlüklü olanın fırça gibi saçları vardı, tıraşlı yüzü eski sivilceler yüzünden çukurlarla doluydu. Kendini savunmak adına bağırmaya başladı: “Ne varmış ya biraz oynadımsa, gün ışığının öyle değişmesine nasıl tepki verecekler onu deniyordum ben, sen ne karışıyorsun ki anlamadığın şeylere?”

Turuncu sakallı olanın gözleri büyüdü. “Ne dedin? Ben mi anlamıyormuşum? Ben olmasam bu projeyi yapabilir miydin be? Fikri bulan benim, ben!” öteki karşı çıktı: “Git işine be birader, fikri bulmuşmuş, sen anca havalı havalı konuşmayı bilirsin.”

“Sen’de çocukça, bir işe yaramayan, salak saçma deneyler yapmayı bilirsin.” Bu cümleyi duyan gözlüklünün iyice tepesi attı. “Ne demek çocukça deneyler, benim deneylerim mi çocukçaymış?”

“Çocukça tabi, ne diye lambayla oynayıp duruyorsun ki? O lambayı biz kubbenin atlındaki homunculuslara güneş ışığı olarak kullanmıyor muyuz? Güneş dediğin belli bir noktadan belli bir vakitte doğup belli bir sürede yükselir, sonrada belli bir sürede başka bir noktadan batar, o lambayı ona göre ayarlamıştım ben, ne diye kurcalıyorsun ki, insanların korkudan akılları başından gitsin mi istiyorsun?”

Gözlüklü olan hata yaptığını düşünmeye başlasa da kabullenmek istemiyordu, konuşurken arada bir parmağı ile kubbeye temas ederek işaret etmeye başladı. “Ne alakası var insanları korkutmayla yahu? Ben onların ışık oyunlarına ne tepki vereceğini ölçüyordum diyorum sana, hem onları insan mı yaptın şimdi de?”, “Düşünebilen, yaratabilen ve kültür oluşturabilen her canlı insandır, yani evet homunculi, insandır.” Turuncu sakallı olan, elindeki lambayı kubbenin doğusunda bulunan bir düzeneğe yerleştirdi “Ayrıca onlar gerçek insan bellekleri ile yaratılmış homunculi.” Gözlüklü olan yenilgiyi kabul eden bir insan değildi, cebinden çıkardığı kibrit kutusunun içinden bir kibrit alıp yaktıktan sonra, kubbeye yaklaştırıp geri çekmeye başladı. “Düşünen ve kültür oluşturan her şey insanmış, saçmalık! Onları biz yarattık, ayrıca kültür falan oluşturdukları da yok, kasabayı biz kurduk bir kere. İstediğim deneyi de yaparım, al işte bak yapıyorum.” Kibriti kubbeye daha fazla yaklaştırıp çekti, öyle ki neredeyse kubbeye değmeye başlamıştı. Turuncu sakallı, arkadaşının elindeki kibriti hızla alıp fırlattı, ardından önce ateşle temas eden elindeki küçük yanığa sonra arkadaşına baktı. “Yahu delirdin sen iyice ha, ne yapmaya çalışıyorsun anlamıyorum ki?” Gözlüklü olan masanın karşısındaki tüplerin yanına giderek incelemeye başladı. “Delirdiğim falan yok, senin yüzünden tepkilerini tam ölçemiyorum, senin yüzünden projeyi tamamlayamayacağız.”

Romantik bir kadın olan bayan VII, her gece yaptığı gibi, ayı ve yıldızları seyretmek üzere evinin bahçesinde oturuyordu. Fakat ilginç bir şekilde bu gece ay yoktu, önceki gecelerden daha karanlık gibiydi ve kimseler inanmasa da, bayan VII, gökyüzünde eşine rastlanmamış patlamalar olduğuna yemin edebilirdi. O bunları düşünürken, tanımadığı bir grup çocuk bisikletlerle bahçenin önünden şakalaşarak geçtiler. XXIV, XXV ve XIX bisikletlerini bazen birbirlerinin üzerine sürerek, bazen de tekmeler savurarak gülüşüp ilerlemeye devam ederken, tanındık bir ayyaş olan bay II ile karşılaştıklarında, onun küfürleri arasında sessiz ve hızlı bir şekilde yollarına devam ettiler.

“Al işte!” diye haykırdı turuncu sakallı olan, “Ay yerine kullanacağımız ışık devreye girmemiş ve unutmuşuz, böyle çok önemli bişey yapacakmış gibi kurcalarsan olacağı bu.”

“Sanki her gece ay görülüyor normalde, nasılsa fark etmeyeceklerdir. Amma da önemli birşey.”

“Önemli tabi salak herif!” Turuncu sakallı olan, çenesindeki sakallarla oynayarak bir süre kubbeye baktı, arkadaşını tekrar eleştirmeye başlamadan önce gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.

“Şuraya bir bak, bu da senin hatan işte. Bu çiftlik neden hala boş?” Gözlüklü olan, kubbenin yanına gelerek arkadaşının gösterdiği noktaya baktı.

“Hangi çiftlik?”

“Şu işte, kasabanın dışındaki at çiftliği.”

“At yaratmadık çünkü henüz.”

“Bende onu soruyorum işte, neden hala at biçiminde animaculo yaratmadık, animaculo yaratmak için gerekli bilgiyi hayvanların kanından toplama görevi senindi. Tam bir haftadır at kanı getirmediğin için çiftlik boş tabi. Ya birisi oraya uğrar da bu boşluğu fark ederse, ha?” Gözlüklü olan parmaklarıyla başına kendince masaj yapıyordu.

“Yahu arkadaşım, hayvan kanı bulmak kolay bir şey mi? En zor işleri bana yükleyip şu olmamış, bu olmamış diye dolaşmak kolay; geçen zaten kırk tane kuş çeşidi listelemişsin, ben nereden bulayım o kadar kuş çeşidini, hem bulsam nasıl yakalayayım da kanını alayım ha?”

“Kırk değil, on iki tane kuş çeşidi verdim ben sana, hem nasıl en zor işler sendeymiş? Bir kasaba planı yapmak ne kadar kolay sanıyorsun sen? Kaldı ki her gün genişletmeye çalışıyorum, sense animaculo yaratmak için bir hayvan kanı bulamıyorsun.”

Gözlüklü olan tekrar tüpleri incelemeye başladı. “Neyse ne işte, o kuşları bulmak kolay değil, zaten kimsenin kasabadan çıkıp o yana gittiği yok nereden görecekler.” Tüpleri daha hızlı karıştırmaya başladı. “Hakikatten at kanı yok muymuş burada yahu?”

Turuncu sakallı sinirden sakallarını daha hızlı kaşımaya başladı. “Bir de bana soruyor at kanı yok mu diye, sen kendin ne getirip getirmediğini bilmiyor musun be adam? Yemin ediyorum çıldıracağım, animaculi ve homunculi yaratmak için kan bilgisi getirmek senin işindi, yapamayacaksan söyle bari de o işte benim sırtıma binsin.”

“Animaculi ve homunculi yaratmak için kan bilgisiymiş, beyimiz çok biliyor ya, aman sakın animaculolar ve homunculuslar deme sen, böyle süslü ağızlarla konuş. Beyzademiz yeni bir buluş yaptı, yeni bir terim kazandırdı ya Simya’ya, sakın hayvan biçimide homunculus deme sen, animaculo de!”

“Aptal herif bir şeyin adı neyse onu kullanacaksın tabi, Animaculo’ya ‘hayvan biçiminde homunculus’ dersen olur mu? O küçük beyninle bir düşün bakalım cahil herif seni!”

“Neyse ne işte, beyzademiz doğrusunu bilir tabi.”

Turuncu sakallı olan, sinirden köpürüyordu. “Disiplinsizsin arkadaş, projeye sadece kendi adımı koysam yeridir, hiç bir şey yapmıyorsun.”

“Ben mi hiç bir şey yapmıyorum? Benim bulduğum kimyasallar olmasa kubbenin içindeki bir yaşam nasıl oluşturacaktın sorarım sana? Bu fikir bile o sayede var oldu be.”

“Tamam kes,işimize bakalım. Yakında homuculinin kaynakları tükenince ne yapacağız? Kaynak oluşturabilecekleri alternatif yollar aramalıyız, yoksa hepsi ölecek, topoğrafyayı genişletmemiz gerekiyor.”

“Topoğrfyayı şimdi durduk yere genişletmeye ne gerek var? Biz projeyi teslim edene kadar yaşarlar, ondan sonra ne olursa olsun.”

Turuncu sakallı olan eliyle sertçe yüzünü kapadıktan sonra konuşmaya devam etti: “Yahu sen nasıl bir ahmaksın? Bunca insan neden ölsün ki? Düzgün bir sistem oturtabilirsek, mikro bir dünya yaratabiliriz anlamıyor musun? Bu olay her şeyi derinden sarsacaktır. Tabi sen içine etmezsen!”

Gözlüklü olan ellerini kaldırarak haykırmaya başladı: “Vallahi çok garipsin, yahu bunlar bizim yarattığımız küçük yaratıklar diyorum sana, tekrar yaratılabilirler. Yaşatsan ne olacak? Sonra birbirlerini öldürürler zaten, ne mankafa bir insansın yahu.”

Turuncu sakallı olan hiddetle masaya yumruk attı. “Ne dedin sen bana? Mankafa olan sensin! Yetti arkadaş, buraya kadar; seninle daha fazla çalışamam ben.”

“Aman, ben sana çok meraklıydım sanki. Kubbeyi ayırıp kendi dünyalarımızı yaratalım bakalım hangisi daha iyi işleyecek o zaman”

“İsabet olur!”

İki kızgın simyacı, bir takım sıvı ve kristaller ile kubbeyi ortadan ayırıp bir yandan kendilerine doğru çekip onarmaya çalışırken, Bay I, Bayan X, Bayan XXXIII ve bir takım kasaba sakini, şehrin geri kalanının aksine, bir çay bahçesinde oturup sohbet ediyorlardı. Havada bulut görülmemesine rağmen gök gürültüsüne anlam veremeseler de pek önemli bir şey değildi. Bir anda yer kabuğunda güçlü bir sarsıntının ardından derin yarıklar oluştu ve binaların bir kısmı ayakta durmayı bıraktı. Kasaba sakinleri, bir anda gelen bu felakete, İki öfkeli tanrının tartışması neden olduğunu bilmiyorlardı.


İra Deorum – Lat. (Tanrıların Öfkesi)

İra Deorum” için 2 Yorum Var

  1. Farklı ve güzel bir konusu var. İki insanın basit kavgası yüzünden bir yerlerdeki bazı kişiler acı çekiyor. Kişilerin sayılardan oluştuğu evren bizimkinden pek uzakta değil aslında. Kim bilir hangi “önemli” şeyler yüzünden birileri bir yerde anlaşamıyor ve bu anlaşmazlıklar uğruna onlarca insan ölüyor. Ölenlerin ismi yok, sadece amaca ulaşmak için gerekli rakamlar.
    Kaleminize sağlık oldukça güzel bir öykü.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *