Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kaptan Buzdağı

“Her masalın gerçeğe dayanan bir hikayesi,

her gerçeğin dilden dile anlatılan bir masalı vardır.”

 

ANLATILANLAR

Savaş… Her zamanki gibi zordu. Anlatılanlar kadar kolay olmamıştı hiçbir savaş. Kimin, hangi tarafta olduğunu bile çoğu zaman karıştırdıkları, çığlıkların, haykırışların ve bolca kanın etrafta uçuştuğu bir yerin tam ortasında, yanından geçip giden yüzlerce dost ve düşmanın arasında bulunmak, hayal bile edilemezdi. Kulaklar duyamaz, gözler ayırt edemez, korkudan dizler kıpırdayamasa da, savaşın verildiği amaç uğruna bütün bu zorluklar aşılırdı. Özgürlük için, yiyecek için, haklarını koruyabilmek için savaşmaktı bu gücü onlara veren.

Mavi gökyüzünde beyaz lekeler gibi duran bulutların eksik olmadığı, yer yer ağaçlarla, geneli çöller ve kayalarla donatılmış, kıyıları uçurumlarla kaplı Dageka’da da durum farklı değildi. Canlılar savaşmak için bir sebep bulurlardı. Sadece Dageka’nın yenilmez kahramanları karşısında güçsüz kalırdı bütün canlılar. Onların ihtişamları ve güçlerine kimse erişemezdi. Tanrıların bahşettiği güçleri sayesinde Dageka’yı daha iyi bir yer haline getirmek uğruna çalışırlardı bu kahramanlar. Ancak bu iyilik herkes için güzel sonuçlar getirmezdi.

Batı yarımadasının insanları ile kimeralar arasında geçen savaşta ise yüzyıllarca anlatılacak bir olay yaşanmıştı. Ölümsüz kahramanların belki de en güçlüsünün hikayesinin yazıldığı savaşın başlangıcı balıklar yüzünden çıkmıştı. Aslında asıl sebep her zamanki gibi farklılıkları benimseyememekti; balıklar ise sadece savaşın arasında kalmışlardı.

Bereketli topraklar kuruyup kıtlık başladı insanların diyarlarında. Eski yazıtlardan kalan “denizler kötüdür” uyarılarına aldırış edemeyecek kadar aç kaldılar. Yeni yiyecek kaynakları bulmak için sahile doğru göç ederlerken ya açlıktan ya da savaşarak ölmek arasında kalmışlardı. Onlar ise düşünmeden, en azından onlara umut veren savaşmayı seçmişlerdi. Balıklar ile dolu denizlere kadar ulaştıklarında, Yıldırımlara Hükmeden Tanrılar kadar eski olan kimera ırkı ile karşılaştılar. Kimeralar, sırtları kuyruklarına kadar boynuzlar ile kaplı, keskin dişli, kalın derili canlılardı. Hayatlarının yarısını tanrılarına ibadet ederek, diğer yarısını ise onların gönderdiği yazıtlarından kalan emirlerini yerine getirerek geçirirlerdi. Yazıtların en başında yazanlar ise insanlar için korku anlamına geliyordu.

“Düşmanlarımızı her ne olursa olsun öldür!”

İnsanlar düşmandı. Nedenini kimse sorgulamamıştı. Tanımadıkları her şey onlar için düşmandı. Hele ki en büyük yiyecek kaynakları olan balıklara göz dikmiş olanlar, öldürülecekler listesinin tepesine oturmuştu.

Kıyılardaki tek korku kimeralar değildi üstelik. Onlar kadar eski olan, boyları yüzlerce metreyi bulabilen, Yıldırıma Hükmeden Tanrıların yarattığı yenilmez kahramanlar, birbirleri arasındaki büyük savaşlar sonunda barış yapmış ve her biri kendine ait bir bölgeyi korumaya almışlardı. Batı ormanlarının koruyucusu Örümcek Ağaçbacak’ın onlarca metreyi bulan on iki bacağının arasından geçtiğinizi anlamazdınız. Ne zaman ki bir ağaca yardım etmek için yürürdü, o zaman yerden yükselen ağaç desenli bacaklarının hareket etmesiyle gökyüzüne benzeyen gövdesi biraz olsun ayırt edilirdi.

Ancak insanların en büyük korkusu, batı denizlerinin hakimi Kaptan Buzdağı idi. Denizleri kirletenlere veya gereğinden fazla deniz canlılarını yok edenlere, tıpkı eski günlerdeki gibi savaş açar ve onları yok ederdi. Diğer zamanlarda ise okyanusun altındaki uykusuna dalardı. Ta ki insanlar kıyılara gelip kimeralar ile balıklar için savaşmaya başlayana kadar da uykusundan uyanmamıştı.

Rivayetlere göre Kaptan Buzdağı, tanrılar tarafından seçilmeden önce korsanlık yapardı denizlerde. Hatta kimi inanışlara göre bütün korsanlar oydu, bütün denizler onundu. Ne zaman ki ölümüne yaklaşıp Dageka’nın hazinelerinin bir anlamı olmadığını fark ettiğinde tanrılara yalvarmaya başlamıştı.

“Ey yaratıcılar. Dalgaların ve denizlerin gerçek hakimleri. Gözüm doymadan gezdim, yağmaladım gemileri, incittim canlıları. Artık anlıyorum gerçekleri. Yaşam yalan, ölüm baki; bana verin istediğiniz cezayı, yeter ki ayırmayın denizlerden.”

Tanrılar, kaptanın sözlerini duymuş, onu yeni bir bedende yaratmıştı. Ancak görevi denizleri korumaktı artık. Bu güne kadar acı verdiği tüm canlıları korumak adına sonsuz hayatı yaşayabilecekti. Kaptan ise ölümsüzlük uğruna hiç düşünmeden kabul etti şartları.

Tanrılar için savaştı öncelerde. Tanrılara yüz tutanlara, kendisini yaratan tanrılara düşman olanlara saldırdı. Hatta diğer tanrıların kahramanlarını ve yarattıklarını öldürdü. Büyük savaş döneminde çok canlar aldı. Bütün ırkların birbiriyle olan savaşına kahramanlar ve tanrılar da katılmıştı. İnsanlar, kimeralar, kılıç vücutlular ve daha niceleri birbirlerini öldürmek için sıraya girdi. Savaş yüzyıllar sürdü. Kan, kan üstüne aktı; et, et üstüne yığıldı. Kuruyan kanlar ve çürümüş cesetler koca dağlar kadar oldu. Denizler doldu, sular kaynadı, tanrılar ölene kadar savaşlar sürdü. En sonunda ise son kalan tanrıların emirleriyle savaş bitti; kahramanlar savaşı bırakıp kendi bölgelerini korumak adına geri çekildi.

Savaşın bitmesiyle insanlar kıyılardan uzaklaşıp ormanlara yerleştiler. Kimeralar ise kıyılarda, onları terk eden tanrılarının geri dönmeleri için dua etmeye başladı. Kahramanlar da tekrar çağırılana kadar uykuya daldılar. Ta ki insanların yiyecek bulma uğruna kıyılara gelmelerine kadar.

Bereketli denizler insanlar için yaşamak anlamı taşıyordu. Ancak kimeralar, tanrıların kutsal yazıtlarındaki emirleriyle insanları gördükleri gibi saldırdılar. Yüzyıllar süren barışın ardından savaş tekrar başladığında, Büyük Savaş’ın bittiği kan dağının üstündeydiler. Kan ile kaplı dağın her karışı bir mezardı. Üst üste yığılan ölüleri kaplayan kurumuş kan ile meydana gelmişti bu dağ.

Kimeraların saldırmasıyla kan dağının taşlaşmış ölülerine yenileri katıldı. Savaş şiddetlendikçe dağ büyüdü. Taş üstüne taş eklendi cesetlerle. Savaş o kadar şiddetliydi ki, artık kime saldırdığının bile önemi kalmıyordu savaşçıların. Gürültü, korku ve karmaşa içinde önüne gelen ilk canlıya saplıyorlardı kılıçlarını. Kimeralar ise kendi cinslerini dahi umursamadan pençeleyip ısırarak giriyordu kalabalığın içine.

Zamanla yenilip, insanların üstünlükleriyle geriye çekildi kimeralar. Ancak bu kadar kolay pes etmeye niyetli değildiler. Vakit kaybetmeden denizlerin koruyucusu kahramanı çağırmak için tören alanına gittiler. Piramit şeklindeki taştan yapılma anıtın tepesi boştu. Altın piramidi dikkatlice anıtın tepesine yerleştirip hayatlarının çoğunda yaptıkları gibi dua etmeye başladılar. Tanrılardan gelecek bir işaret ve kurtarıcılarının uyanması için beklediler. Kahramanların ne zaman geleceği bilinmezdi. Tanrılar, kahramanlara işaret gönderene kadar beklemeleri gerekirdi. Günler, hatta haftalar sürdü tanrıların işaret göndermesi. En sonunda yağmur ve rüzgârın şiddetlenmesiyle bir yıldırım çaktı tanrılar anıtın tepesine ve kimeralar, tanrılarının gönderdiği yardımın sevinciyle başlarını öne eğdiler.

Yer sarsıldı, deniz kabardı. Onları kurtaracak kahramanın uyanışıydı sonradan oluşan afetler. Denizin ortasından yükselen Kaptan Buzdağı, yavaş adımlarla, ona saygıyla duran kimeraların önüne kadar geldiğinde yağmur ve şimşekler üstüne düşüyordu. Her şimşek ile gözleri daha çok parlıyor ve öfkesi alevleniyor gibiydi. Çok geçmeden neden uyandırıldığını öğrendiğinde ise öfkesiyle kızıla döndü gözleri.

Diyarı ve balıkları kazandıklarını zanneden insanların mutluluğu çok sürmedi. Kaptan’ın yeri sarsıp denizlerde dev dalgalar oluşturan adımlarıyla korkuları gün yüzüne çıktı. Sislerin ardından gelen Kaptan Buzdağı, insanlar için kâbusa dönüyordu. Ancak yapabilecekleri bir şey yoktu. Kendi kahramanları olan Ağaçbacak’ı çağıramayacaklarını biliyorlardı. Ne de olsa burası onun yeri değildi. Eğer geri dönerlerse çok yaşayamayacaklarının da farkındaydılar. Ölümden çok onları korkuyla saran şey, kıtlık ve açlık olacaktı verimsiz topraklarında.

Kaptan Buzdağı, insanların yerleştiği sarp kayalıkların yanına kadar gelmesiyle kancaya benzer elini kan taşlarına savurdu. Sarsılan yer eziyetlerin başlangıcı, ölümün habercisiydi. İnsanlar kötü kahramana karşı acizliklerini bildiklerinden kaçışmaya başladılar. Henüz kan dökülmese de etrafın savaş alanından farkı yoktu. Çığlıklar, koşuşturma ve korku doluydu her yer.

Sadece bir kadın Kaptan Buzdağı’na karşı duracak kadar çaresiz ve kaybedecek bir şeyi kalmamıştı. Asasını kaldırıp ellerini açtığında buzdağının parlayan gözleri ona döndü. Kaptan’ın üzerinden akan su damlaları yağmur gibi yağıyordu üstüne.

Kaptan, denizdeki ve kıyılardaki canlılara acı çektiren insanları cezalandırmak için elini kaldırdı. Tanrıların verdiği armağanı korumak için öldürmeliydi düşmanları. Tam elini indirecekken, Aerona isimli kızın haykırmasıyla durdu.

“Ey güçlülerin güçlüsü, kahramanların kralı. Bizler de senin koruduğun canlılar gibiyiz sadece. Denizler altında yaşamak için birbirini öldürenler gibi bizler de yaşamak adına zarar verdik. Tanrılar seni yarattığı gibi bizleri de yarattı. Ne olur bizlere acı. İzin ver bu kıyılarda yaşamamız için, tıpkı değer verdiğin kimeralara yaptığın gibi.”

Kaptan bir süre durdu. Kızın dediklerini düşündüğü anlaşılıyordu. Kimeralar, Kaptan’ın bir hamle yapıp insanlara saldırmasını bekleseler de, Kaptan yerinden kıpırdamadı. Ta ki kaldırmış olduğu elini var gücüyle aşağı indirene dek.

Aerona, korkuyla ellerini başına kaldırdığında ölümün bu kadar uzun sürüp sürmediğini düşünüyordu. Aklından neden bu kadar saçma bir düşünce geçtiğini dahi umursamadan gözleri kapalı şekilde bekledi. Ardından gözlerini açıp etrafına baktı. Üstüne gölge düşüren dev el, tam tepesinde durmuştu. Kaptan Buzdağı elini geri çekip seçimini yaptı ve kararını o güne kadar kimsenin duymadığı heybetli sesiyle verdi.

“Siz insanlar, tanrıların sıfatıyla yaratılanlarsınız. Benim emirlerim denizleri ve kıyıları korumaktır; ancak sizlere de zarar veremem. Bundan böyle kıyılar sizlerindir.”

Kimeralar bu karara karşı çıksalar da Kaptan’a olan korkuları nedeniyle seslerini çıkarmadılar. Onun söylediklerini harfiyen dinleyip, Kaptan’ın onları götürdüğü başka güvenli kıyılara göç ettiler. O gün bu gündür kahramanlar insanları korumak adına tek tek taraf değiştirdi. Hepsi Kaptan’ın liderliğinde hem Dageka’nın iyi bir yer olması, hem de insanların ve diğer ırkların rahat yaşayabilmesi için hayatlarını sürdürdüler.

Çizim: Erdal Gencer
Çizim: Erdal Gencer

GERÇEKLER

Savaşın neden çıktığını kimse bilmiyordu. Kimilerine göre kaynakları azalan ülkelerin açgözlülüğü, kimilerine göre din, kimilerine göre ise güç gösterisiydi. Aslında tüm dünya ülkeleri bu bahanelerden birini kullanarak savaşa dahil olmuştu.

Daha ilk yıllarda milyarlarca insan öldü. Ülkelerin gözünde değersiz, diğerlerinin stratejilerini öğrenmek adına kullandıkları piyonlardı ölenler ancak onlardan kurtulmak adına o kadar çok nükleer güç kullanıldı ki insanlığın geri kalanı da bundan zarar görüyordu. Yine de savaşı bitirmeyecek kadar da hırs bürünmüştü herkeste.

Neredeyse bütün topraklar zehirlenmişti. Savaşa mümkün olduğunca dahil olmayan Portekiz ise artık insanlığın yaşayabileceği tek temiz yer olarak kalmasından dolayı katliamın ortasında buldu kendisini. Dört bir yandan göç eden savaşçılar artık bu toprakları elde edebilmek adına birbirlerini öldürüyordu.

Savaşlarda kullanılacak insan gücü azaldıkça yeni teknolojiler gelişmeye başladı. İlk önce robotlar yapıldı bilim adamları tarafından. Demirden zırhları nedeniyle ileriki nesiller onları “Kılıç Vücutlular” olarak tanıyacaklardı. Tıpkı bilim adamlarını “Yıldırıma Hükmeden Tanrılar” olarak bilecekleri gibi…

Robotların karar mekanizması yeterince iyi işlemediğinden genetik mühendisliği ön plana çıkmaya başladı. Gerçek bir beyine sahip, en yırtıcı hayvanların karışımı bir yaratık ırkı yetiştirdiler. Kimera adını verdikleri bu yaratıklar, onları yetiştirenlerin emirlerini yerine getirmek için ölümü dahi göze alırlardı ve neredeyse insanlar kadar da zekiydiler.

Robotlar ve kimeraların güç dengeleri eşitlendiğinde ise savaşta ilerleme durdu. Bu dengeyi bozacak, bu canlılara karşı çıkacak, hatta her iki tarafın da gücüne sahip olacak yeni savaş aletleri üretilmesi gerektiğini, geride kalan tüm ülkeler fark etmişti. Ve böylece “Kahramanlar” üretilmeye başlandı.

Kimileri onları cyborg olarak adlandırsa da genel inanış onların kahraman olduğu yönündeydi. Dijital ortama atılmış en zeki insanların beyniyle kontrol edilen devasa robotlardan oluşuyorlardı. Kimisi güneş altında, kimisi yıldırımların gücüyle, kimisi ise nükleer enerjiyle çalışıyordu. Her birinin bir hikayesi ve kendi alanına göre bir gücü vardı.

Avrupa’nın geride kalanları, kamuflaj yeteneği mükemmel olan dev, örümcek benzeri bir kahraman üretti. Afrika ülkeleri bir olup, Dune evreninden fırlamış “Çöl Kurdu” adındaki robotu yaptılar. Amerika, İngiltere ve Rusya’nın ürettiği, Akdeniz ve Atlas Okyanusunun derinliklerinde, denizaltılara ve gemilere kan kusturan su robotları ise en çok korku salanlardı.

Zamanla dev kahramanlar kendilerini üretenlerin düşmanlarına, kısacası düşmanlarının ürettiği kahramanlara saldırmaya başladı. Yüzlerce kahraman içinden sadece en güçlüler ayakta kalana kadar böyle devam ederken, insanoğlu da bir yandan kahramanlara, bir yandan da sahipleri ölen ve kontrolden çıkan kimeralara karşı hayatta kalma savaşı veriyorlardı.

Hiç beklenmedik bir anda, okyanusun ötesinde hayatta kalmış bir grup bilim adamı ortaya çıktı. Kahramanların sistemlerine girip savaşın gidişini değiştiğini onlara ikna ettiler. Sadece yaşadıkları alanları korumaları gerektiğine inandı kahramanlar. İnsanların savaşı durdurup onlardan korunabilecekleri tek güvenli yol buydu. Fakat kimeralar ile müttefik olan Kaptan Buzdağı’nın koruduğu kıyılar hala güvenli olmaktan çok uzaktı. İnsanlar Portekiz kıyılarından içeriye doğru göç ettiklerinde savaştan bu yana neredeyse kırk yıl geçmişti. Savaşın nedenini dahi bilmiyordu yeni doğanlar. Bir miras gibi babalarından kalanları tekrarlamışlardı.

Sadece on binleri bulan insan nüfusu, yaşananları yüzyıllar boyunca anlattı. Söylenenler değişti, bilinenler değişti, sadece yaşananlar ve geride bıraktıkları gerçekler değişmedi. Belki binlerce yıl sonra anlatılanlar birer peri masalı veya “mitoloji” olarak adlandırılacaktı; ama anlatılanlar, gerçekleri değiştirmeyen, benzetmelerden ibaret cümlelere olarak kalacaktı.

Kaptan Buzdağı” için 2 Yorum Var

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *