Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Kayıp Rıhtım

Aslanağzı yorgundu, yıpranmıştı, zorlu bir yoldan gelmiş, kovalanmış, hırpalanmış, canını zor kurtarmıştı. Yelken direklerinden biri ha kırıldı ha kırılacaktı, yelkenleri yer yer yırtılmış, ateşten güllelerin sıyırdığı köşeleri siyaha çalmıştı. Gemiciler dört bir yana saplanmış okları toplamaktan bitap düştükleri için, kah bir fıçının üzerinde kah güverte tahtalarında kuyruklarında sultanlık arması olan oklar duruyordu. Kıç tarafına yakın bir yerde, iki gün önce uçup gelmiş bir mancınık taşı sanki oraya aitmiş gibi yatıyordu, altında kalan adamlar suya atılmış, etrafında oluşan birikinti temizlenmişti, gene de üstünde durduğu tahtalar emdikleri kan nedeniyle kızıla çalmıştı. Askerlerin gemiye çıkma hayaliyle fırlattıkları halatların uçlarındaki kancalar, güvertede bir aslan pençe atmış gibi izler bırakmıştı. Aslanağzı’nın yaşlı kaptanı Arsolno, üç direkli kalyonun burnunda, mancınığın dümenine yaslanmış geriye, sevgili gemisinin perişan haline bakıyordu.

“Uzun süre böyle devam edemeyiz,” dedi yanı başında emrini bekleyen yaveri Kerolva’ya. “Kızımızın hali harap. Bu halde bizi uzağa götüremez.”

Kaptandan bile yaşlı olan, kaç gemi eskittiğini kimsenin bilmediği kocamış kurt başını sallayarak onayladı.

“Sadece kalyon değil, tayfa da perişan. Sığınacak bir koy bulmamız lazım. Yelkenleri, direkleri tamir etmeliyiz, çocuklar karaya ayak basmalı. Birçoğu hayatlarında ilk defa bu kadar uzun süre denizde kaldı.”

“Sultanlık gemilerinden canımızı zor kurtardık,” dedi kaptan, kirli sakalını sıvazlayarak. “Bu köpekler korsanlara topyekün savaş açmış. Hangi koya gitsek bizi bir donanma kalyonu bekliyordur. Nereye sığınabiliriz sence?”

Kısa bir sessizlik oldu. Kerolva, kaptanın haklı olduğunu biliyordu, mantıklı bir öneri yapabilmek için düşündü, ama aklına bir fikir gelmedi. Onca zamandır denizde olmak, aralıksız yapılan savaşlar ve ölümün kıyısından dönmek onu da herkes kadar yormuştu. Böyle şeyler için fazlasıyla yaşlandım diye düşündü. Kaptanın yarım ağız gülümsediğini fark edince, ona bakıp aklından geçenleri okumaya çalıştı.

“Hallersan Rıhtımı’na yakınız, öyle değil mi?” diye sordu Arsolno.

Kerolva, gözlerini kocaman açtı.

“Kayıp Rıhtım’a mı gideceğiz? Tanrılar aşkına, orası lanetli bir yer…”

Arsolno, yaşlı adama küçümseyen gözlerle baktı. Korsanların çoğunun batıl inançlarının güçlü olduğunu biliyordu, ama döktükleri onca masum kanından sonra kendilerinin de bizzat lanetlendiğini düşünemiyor olmaları ona komik geldi. Hem hakkında söylenen sözlere rağmen, kendisi Hallersan Rıhtımı’nın gerçek öyküsünü biliyordu, o efsanenin bir parçasıydı, orada onu korkutabilecek hiçbir şey yoktu.

Kalyonun Hallersan Rıhtımı’na gideceği haberi tayfa arasında hızla yayıldı. Başka bir zaman olsa isyan çıkarmak pahasına buna ayak direyenler, o lanetli yere ayak basmak istemediğini söyleyenler çıkardı, ama hepsi ölesiye yorgundu, karşılarına çıkacak yeni bir sultanlık kalyonuyla çarpışacak güçleri yoktu, güvenli bir yerde dinlenmeye çok ihtiyaçları vardı. Korkularını ve kaygılarını içlerine attılar, kaptanın emrini yerine getirmek için koşturdular.

Kerolva, rıhtıma yaklaştıklarında geminin burnunda duran tek kişiydi. Kalyondaki hiç kimse, kaptan dahil, Hallersan’ı baştan aşağı kaplamış o ünlü sisi seyretmek istememişti. Burasının kayıp rıhtım diye anılmasının başlıca sebebi, yıllar önce birdenbire limanın üzerine çökmüş ve bir daha hiç kalkmamış olan bu kesif, rahatsız edici sisti. O günden sonra gemiler uğramaz olmuş, rıhtım ıssızlaşmış, tek gelir kaynağı buraya gelen gemiler olan yakınlardaki köy boşalmış, bu bölge yeni çizilen haritalarda kalyonlar için bir uğrak yeri olarak işaretlenmemeye başlamıştı.

Aslanağzı, rıhtımı örten sisin içine girdiğinde sabah saatleriydi. Güvertede işi olanlar, koyu gri, kesif hava onları öksürtmesin diye yüzlerini kirli bezlerle, paçavralarla kapatmışlardı. Kaptan Arsolno, kamarasının penceresinden dışarı bakarken, belli belirsiz seçilen adamlarının suratlarındaki ifadeleri göremiyordu, ama tedirgin olduklarına kalıbını basardı. Burası hakkında pek çok söylenti duyulmuştu, rıhtımda çok kötü olayların yaşandığı, burasının lanetlendiği ve kimsenin ayak basmasının tavsiye edilmediği söylenirdi. Ettiği yemin yüzünden işin gerçeğini kimseye itiraf edememiş olsa da, o gerçeklerin tam da böyle olmadığını biliyordu. Bir nesil öncenin şanlı korsanı Tersak, bu rıhtımın yakınlarında bir mağarayı ganimetlerini saklamak için depo olarak kullanmaya başladıktan sonra, bu çevrede oturanları korkutup uzaklaşmalarını sağlamış, ardından yeni insanlar gelip civara yerleşmesin diye bu söylentileri yaymıştı. Tersak’ın gemisinde üç sene geçirdiği için bu sürece kendi gözleriyle şahit olmuştu. O mağaraya hiç girmemiş, hazineyi görmemişti, ama Tersak tüm bu zahmete girdiğine göre oldukça değerli olmalıydı. Aynı günlerde rıhtımın üzerine bu garip sis çökünce, Tersak hazinesini oradan başka yere taşımış ve kendileri de buraya uğramaz olmuştu.

Aslanağzı, iki üç metre ötesini görmek bile zor olduğu için, rıhtıma doğru olabildiğince yavaş ilerledi. Deneyimli dümencinin ve yardımcılarının olanca çabasıyla herhangi bir yere çarpmadan kıyıya demir atmayı başardı. Önde kaptan Arsolno, arkasında tüm tayfa, kalyonda sadece birkaç nöbetçi bırakarak iskeleye çıktılar ve birbirlerinden fazla ayrılmamaya özen göstererek limanın içine yürüdüler. Etrafın ıssızlığı ve sessizliği rahatsız ediciydi, ama peşlerindeki sultanlık askerlerini ve gemilerini dert etmeden dinlenebilecekleri bir yer olarak gayet cazip görünüyordu. Beşerli onarlı gruplar halinde, limanın içleri boş dükkanlarına, depolarına, bir zamanlar işçilerin yaşadığı tozlu kulübelere dağıldılar. Kaptan da yaveri ve kişisel koruması ile birlikte, diğerlerine göre nispeten temiz ve iyi döşenmiş bir kulübe seçti.

Arsolno’nun Kayıp Rıhtım hakkında bildiği öykü aslında doğruydu. Ama öykünün tamamı bu değildi. Korsan Tersak, gerçekten de burada keşfettiği devasa mağarayı bir süre ganimetlerini saklamak için kullanmıştı. Ama mağaradan sadece bu amaçla faydalanmamıştı. Bir nesil önce bu topraklarda insanlarla birlikte yaşayan yılan kuyruklu harnanlara karşı düzenlenen katliamda, esir edilenleri geceleri başka gemilerle buraya getirmişler, topluca idam ettikten sonra aynı mağaraya gömmüşlerdi. Katliamın başındakilerin ödediği yüklü altın karşılığında, başkalarının da harnan idamlarını bu mağarada gerçekleştirmesine, başlarını ve yılan kuyruklarını kestikleri harnanları oraya gömmesine ses çıkarmamıştı. Böylece sıradan halk harnanlara yapılanları seyretmek zorunda kalmamış, vicdanları sızlamamış, olan bitenler fazla tepki almamıştı.

Arsolno öykünün bu kısmını bilmiyordu. O yüzden yerleştiği kulübede pek de bir kaygı duymadan uyuyordu. Yine bu sebepten, rıhtımın üzerine çöken sisin, bu mağarada katledilen harnanların huzursuz ruhlarından doğduğunu da hayal edemezdi. Öldürülen her masum harnanın ruhunun bedeninden ayrıldıktan sonra bu sisin bir parçası olduğunu, günün birinde kendisine yapılanların intikamını almak için sabırla beklediğini bilemezdi.

Buradan daha önce de insanlar geçmiş, ama acı ve öfke dolu harnan ruhları, günahsız insanlara dokunmamışlardı. Şimdi ise kendilerine acı çektirenler kadar kirli ruhların hemen yakınlarında olduğunu hissedebiliyorlardı. Bu korsanların ellerinin de kendilerinki gibi masum canları aldığını tanrısal bir seziyle biliyorlardı. Sis yavaş yavaş binlerce parçaya ayrıldı, her parçası yoğunlaştı, bir vücuda büründü ve katılaştı. Aslanağzı’nın güvertesine konan sis-adamlar korkudan dillerini yutmuş nöbetçilerin boğazlarına çöktüler. Diğerleri sivri boynuzlarıyla, kıvrılıp duran yılan kuyruklarıyla, iki insan boyunda güçlü bedenleriyle, rıhtımın dört köşesine dağılmış, son uykularını uyuyan korsanlara doğru yürüdüler. Onlar yürürken, vücutlarından yumruk yumruk sis parçaları kopuyor, sonra tekrar bedenleriyle bütünleşiyordu.

O günden sonra bir daha Aslanağzı’ndan ve tayfasından hiç haber alınamadı. O günden sonra bir daha Hallersan Rıhtımı’nda hiç sis görülmedi. İnsanlar önce civar köye yerleştiler, sonra liman işçileri geri geldi, en sonunda da gemiler yıllar sonra yeniden rıhtıma uğramaya başladılar.

Gene de orası, alışkanlıktan olsa gerek, daima Kayıp Rıhtım olarak anılmaya devam etti.

Kayıp Rıhtım” için 5 Yorum Var

  1. Dili kullanma tarzınız hoşuma gidiyor. Zorlama olmaması güzel. Değişik deyimler kullanacağım diye zorlamıyorsunuz; ama dilin çeşitli olanaklarını da kullanmaktan geri durmadığınızı görüyorum. Bu hikayenin kurgusu sade olmaktan çok basit olmuş bence; ama her zaman karmaşık hikayeler okunacak diye bir kaide yok zaten. Kolay gelsin…

  2. Yorumunuz için teşekkürler 🙂 Bu öykü, Şamanlar Diyarı’nda 300 sayfada anlattığım çok boyutlu bir öyküye gönderme yapıyor. Dilerseniz harnanların başlarından geçenleri o kitapta detaylı bir şekilde okuyabilirsiniz. Bu öykü Kayıp Rıhtım ailesiyle birlikte, o kitabı okuyanlara minik bir armağan. Sevgilerimle

  3. Selamlar;

    Güzel bir hikayeydi. Özellikle başlangıç kısımları, korsanların aralarında geçen konuşmaları büyük keyifle okudum. Ama adaya ayak basmalarının ardından olaylar çok çabuk gelişmiş maalesef. O kısımlarda gerçekleşen olaylara da birinci elden şahit olabilsek tadından yenmeyecek bir öykü okuyacakmışız değerli kaleminizden. Yine de beğendiğim bir hikayeydi.

    Kaleminize sağlık…

  4. Tam da Şamanlar Diyarı’nı okuduktan sonra bu öyküyle karşılaşmam ne güzel(:
    Zannediyorum arkadaşlar kitabınızı daha okumamış zira özellikle Şamanlar Diyarı’nın o bilindik havasını site ismine o kadar hoş şekilde bağlamışsınız ki iki defa okudum. Öykünün uzunluğunu da makbul buldum, keşke sizi bu tür öykülerle daha fazla görsek(: Kaleminiz dert görmesin…

  5. Tüm yorumlar ve paylaşımlar için teşekkürler 🙂 Belirttiğim gibi bu güzel siteye, özellikle sitede Şamanlar Diyarı’nı okumuş dostlara minik bir armağan yalnızca 🙂 Şamanlar Diyarı’nın devamını yazarken araya başka öyküler almam çok mümkün değil, ama umarım o kitabı sizlerle kısa bir zaman sonra buluşturabileceğim.

    Sevgilerimle

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *