Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Maça Kızının Dönüşü

Sonbaharın en kasvetli günlerinden biri yaşanıyordu. Birbiri ardına dökülen yaprakların hışırtısına yaza hasret duyan göçmen kuşların incecik sesleri eklenince ortalık epeyce huzursuz bir hâl alıyordu. Havanın insanlar üzerindeki etkisini de görmek mümkündü; hiç kimse mutluluk emaresi göstermiyor, herkes dertler kazanında kendine yer bulmuş gibi bir ruh haline bürünüyordu. Ortalık solgun suratlarındı ve gözyaşlarına temsildi dar sokaklar. Sabahları gece gibi olana geceler kim bilir nasıldır? Bu soruyu, bu insanların hayatlarına bakarak cevaplandırmak mümkün olabilir. Ancak bir kişi vardı ki onu hiçbir şey mutsuz edemiyordu, herkes ve her yer sonbaharın teşrifiyle içlerine kapanıp mutsuzluğa sürüklenirken; o yazdan kalmaydı. Hiç umursamıyordu yazın uzaklaşıp gitmesini; çünkü kendi içinde yazı yaşıyordu zaten.

Burada sonbaharla birlikte herkes belirlenen kalıplara uydurmalıydı kendini; depresif olunmalı, hiçbir şekilde umuda sahip olunmamalı. Bunlar kurallardı hiç şüphesiz. Bir insan topluluğunu hipnotize eden, yararı tartışılan ve zararı her daim görülen kurallardı. Bu belirlenen kalıplar dâhilinde davranmayanlar ise türlü şekilde cezalandırılırdı. Nice kişinin derisi yüzülmüş, onlarcasının ciğeri sökülmüş ve pek çok kişinin kellesi uçurulmuştu. Hiç kimse çıkıp da “Neden?” dememiş, belki de diyememişti. Ama neden insanlar mutsuzluğa sürüklenmeliydi, neden en azından bir parça umudu yüreğinde taşımamalıydı ki? İzin verilmiyordu buna, toplum böyle görmüş, böyle yaşamaya devam etmekte.

Buralarda yeniydi Alev, yazın başında çalışmalarına devam etmek için geçici bir süre için yerleşmişti bu ‘Kasvetliler Kasabası’na. Kasabanın ismi buydu. İlk geldiğinde, kasabanın girişinde görmüştü bu ismi bir tabelada. Hep de merak etmişti bu yaz gününe benzeyen cıvıl cıvıl insanların yaşadığı yerin isminin neden böyle olduğunu. Gerçeği sonradan öğrenecekti. Her gün, çalışmalarını yapmak için kasabanın girişindeki araziye gidip kazılarını yapıyordu. Kasabalıların Alev’e karşı tutumları pek bir sert olmaya başladı yaz elini eteğini çekmeye başladıkça. Zira insanlar sonbaharın etkilerine bürünmeye başlarken o hâlâ yazı yaşıyor, eviyle çalıştığı yer arasında şen çocuklar gibi koşuşturup duruyordu.

Herkes olması gerektiği gibiydi kasabada, mutsuz, solgun, umutsuz ve hâlsizdi. Tabi ki Alev öyle değildi. Alev bu geleneklerden habersiz devam ettiriyordu yaşamını. Sonbaharın insanlar üzerindeki tesirinin en yoğun olduğu zamanlardan biriydi, kasabadaki insanlar aralarında mutlu birinin yaşadığını, kurallara boyun eğmediğini ve sonbaharda yazı yaşadığını fark ettiler. Bu durumda yapılacak tek bir şey vardı: o kişiye hak ettiği cezayı vermek. Kasabalılar aralarında Alev’e cezasını vermesi için birini görevlendirmişlerdi. Bu kutsal görev Bıçaksavuran Ramazan’a verildi. Görevini layıkıyla yerine getireceğinden kimsenin şüphesi yoktu, tabi bunlardan Alev’in hiçbir şekilde haberi yoktu. Tatlı bir uykudan kalkıp, kahvaltısını yapıp çalıştığı alanın yolunu tutmak için çıkmıştı yola. Mutlu mesut devam ediyordu yoluna, rüzgâr iliklerine kadar girip üşütüyordu onu. Atkısını boynuna iyice sardıktan sonra ellerini ceplerine koydu ve topuklu ayakkabılarının sesini yaydı tüm kasabaya. Dar sokaklardan birinde aceleci tavırlarla ilerlerken arkasında bir nefes hissetti. Hayli korkutucu bir nefesti bu. Aldırmadan ve biraz daha sık adımlarla ilerlemeye başladı, kısa saçlarını rüzgârın etkisiyle savrulmaya başladı, ellerini cebinden çıkaramadığı için önemsemedi bu durumu, hafif bir baş hareketiyle gözünün önüne gelen saçlarını arkaya savurdu. Kurulmuş bir robot gibi istifini hiç bozmadan ilerlerken birden doğruldu Alev, ağzının kenarından kanlar gelmeye başladı, çok geçmeden dizlerinin üstüne düştü ve kafasını arkaya çevirdi, öyle bir baktı ki katili dehşete düşürdü. Alev hayatı boyunca kaşlarını bile çatmamıştı; ama ölürken işler değişmiş gibi görünüyordu.

Bıçaksavuran Ramazanın bu görevi yerine getirdiği için mutlu olması gerekirdi; ama mutlu olmanın yasak olduğunu bildiği için hiç teşebbüs bile etmemişti buna. Şimdi her şey yolundaydı, herkes mutsuzluğunu yaşayabilir, toplum da geleneklerini devam ettirebilirdi.

Bıçaksavuran Ramazan evine dönüyordu, dar sokakların rüzgârın çığlıklarına sahne olduğunu görerek ilerliyordu evinin yolunda. Arada bir önüne çıkan kedi köpeği korkutup devam ediyordu yürümeye. Birden gözü yerdeki bir şeye takıldı. Ne olduğunu öğrenmek için yere eğildiğinde rüzgâr onu kendinden uzaklaştırıyordu, tam elini uzatmış kavrayacakken tekrar bir adım ötesine gidiyordu, bu bir kâğıttı. Uzun bir süre bunla cebelleştikten sonra eline alabilmişti bu kartı, inceledikten sonra bunun bir iskambil kâğıdı olduğunu anladı Ramazan. Ve hatta bu Maça Kızı idi. Kafası karışmıştı, bir iskambil kâğıdının terde bulunabilecek en son şey olduğunu düşündü. Cebine koyup evinin yolunu tuttu.

Eve vardığında hava çoktan kararmıştı, kandilleri birer birer yaktıktan sonra, cebindeki Maça Kızı’nı masasının üstünde koydu. Bugün bir insan öldürmüştü Bıçaksavuran, yorgunluğunu üzerinden atmak için uzandı yatağına. Huzursuzdu düşleri, birileri üzerine geliyor, korkutuyordu onu. Kendine gelmek için su içmeye gitti, masadan sürahiyi alacakken gözü dün gece oraya bıraktığı Maça Kızı’na gitti. İnanılacak gibi değildi, böyle bir şeyin olması mümkün değildi! Maça Kızı resmen tavır değiştirmişti, kaşlarını çatmıştı tıpkı hayatı boyunca hep gülen ama ölürken kaşlarını çatan Arkeolog Alev gibi. Bu olayın etkisiyle bembeyaz kesilmişti Bıçaksavuran, adıyla sanıyla övünen Ramazan korkuyor da korkuyordu.

Eli ayağına dolanmıştı çaresiz, ne yapacağını bilemiyordu. Sonbaharın üzerindeki etkisi birden gitmiş, kendini tamamen kışa teslim etmiş gibiydi. Birkaç saat sonra kağıda tekrar baktığında görecekleri şokuna şok katmıştı, Maça Kızı’nın elinde bir bıçak vardı ve bıçağı bir sağa bir sola oynatıyordu; bıçak Ramazan’ın Alev’i öldürürken kullandığı bıçağa ne kadar çok benziyordu. Ramazan bir koşu bıçağını koyduğu yere gitti ve bıçağının orada olmadığını öğrenince korkudan bayılacaktı, ağzı kurudu ve tek bir kelime bile söyleyemeyecek hâle geldi: bıçağı nasıl olur da Maça Kızı’nın elinde olabilirdi ki? Tekrar bakmak istedi Maça Kızı’na, baktı ve gördüklerinden sonra titremeye başlamıştı, çenesi sanki yerinden fırlamış havada titriyordu. Maça Kızı büyük harflerle “İNTİKAM” yazmıştı kâğıda.

Sonbaharın etkileri kasaba insanlarının üzerinde devam ederken Bıçaksavuran Ramazan korkuların en büyüğünü yaşıyordu. Kaçacak bir yeri olmadığını biliyordu ama yine de hemen pes etmek istemiyordu. Maça Kızı tüm hiddetiyle içinde bulunduğu kâğıda bir şeyler yazıyor ve Ramazan’ın aklını alıyordu adeta. Ramazan anladı ki bu Maça Kızı dün öldürdüğü Alev’in ta kendisiydi. Böyle ancak masallarda karşılaşabileceğini düşündüğü şeyin hayatının sonu olacağını anladığından olacak yerinden kıpırdayamıyordu. Ramazan sona yaklaştığını biliyordu. Son kez bıyıklarıyla oynadı ve saç bulunmayan kafasını sıvazladı. Maça Kızı’nı masadan aldı ve almasıyla kendisini yerde bulması bir oldu. Kalbinin bulunduğu yerden siyah kanlar akmaya başladı ve bu kanlar yerde bir Maça Kızı şeklini aldı. Maça Kızı’nın yüzü Alev’in yüzüydü. Boş kalan kâğıtta da şu sözler yazılıydı:

“Mutsuzluğun mutluluğu yine mutsuzluktur.”

Maça Kızının Dönüşü” için 1 Yorum Var

  1. Oscar Wilde ustanın “Dorian Grey’in Portresi”ndeki tada benzer bir çeşni geldi ağzıma 🙂 Eline sağlık dostum, biraz hızlı geçişler haricinde on numero olmuş.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *