Öykü

Mia

Hava, yaz sonu olmasına rağmen hâlâ sıcaktı. Üstelik güneş yavaş yavaş ortadan çekilmeye çalışsa da sıcaklığını bırakmaya devam ediyordu. Sahil yerleşiminin en güzel evinde bile bu sıcaklık hissediliyordu. O ev ki ünlü iş adamı Haldun Bey’in köşküydü ve havalinin en büyük ve en güzel eviydi. İşte tüm körfez manzarasına hâkim evin terasında güzellikle yoksulluğu bir arada gördüğü kasabaya dalgın gözlerle bakıyordu genç adam. Benzerlerini kendi ülkesinde veya diğer güney Avrupa ülkesinde görmüş olsa da burada garip bir hüzün duyuyordu. Burada olma amacı yaşadığı kısır dönemi aşmak, yeni ülkeler, yeni insanlar, yeni kültürler tanımaktı. Bu sayede yeni çarpıcı eserler oluşturabilirdi.

Uzun masanın çevresinde oturanlar karman çorman bir şekilde anlaşmaya çalışsalar da ortak dil sayılabilecek Fransızca bir yerde kendilerini kurtarıyordu. Masanın başında oturan ev sahibi Memduh Bey, misafirlerini ağırlamak için elinden geleni yapmıştı ve yapmaya devam ediyordu. Açık olan balkon kapısından temiz ve deniz havası geliyordu. Hazırlıkların uzun sürdüğü, masanın üzerine bir sanat eseri gibi dizilmiş yemeklerden mezelerden ve tatlılardan belli oluyordu. Herkes başlamak için ya ev sahibinden veya onur konuğu sayılacak Frederich Kerber’i bekliyordu. Aslında masada oturanlar beynelmilel sayılabilecek kişilerdi. Uzun masanın çevresinde Alman Politikacıları, İtalyan işadamları ve İspanyol diplomatlar vardı. Bir öksürük sesi duyuldu. Konuşanlar önce seslerini alçaltarak sözlerini bitirmeye çalıştılar. Ev sahibi ikinci kez öksürünce masada sessizlik sağlanmış oldu. O zaman masanın ağır topu sayılabilecek yaşlı adam ayağa kalktı. Birkaç geniz temizleme hareketinden sonra sözlerine başlamak üzereyken bakışları boş sandalyeye takılınca ev sahibi yerinden doğrulup balkonda duran genci yerine davet etti.

Ev sahibine yönelik uzun bir teşekkür konuşmasının ardından yemeğe geçildi. Bu konuşma daha çok misafiri olduğu genç cumhuriyeti yanlarına çekebilmek içindi. Eğer bu özentili olmanın ötesinde hiçbir varlık gösteremeyen adamı yanlarına çekebilirlerse misafir oldukları bu ülkenin diğer iş adamlarını ve politikacılarını yanlarına çekmek daha kolay olacaktı. Yine de gece geç vakitlere kadar sürmesi beklenen bu yemekte sunulan yiyecekler hoşuna gitmişti. Masada herkese hitap edecek yemekler olsa da ağırlıklı olarak ev sahibinin ülkesinin yemekleri vardı. Osmanlı mutfağının izlerini taşıyan kebaplar, yahniler, pilakiler köfteler ve özellikle tatlılar misafirlerin sık sık geğirmelerine ve yakalarını gevşetmelerine sebep olmuştu.

İki günlük ağırlamada konuşulması gereken ana konular konuşulduğu için geriye havadan sudan diyebileceğimiz konular kalmıştı. O iki günde Herr Kerber kendilerine yakın olan ülke iş adamlarını ikna ettiklerini düşünüyordu. Neler vaat etmemişti ki, Ucuz işgücü, teknik destek, geniş bir hammadde kaynağı. İspanya’da olan durumu lehlerine çevireceklerini biliyordu. İtalyanlar zaten kendilerini destekliyorlardı. Burada olmalarının asıl sebebi, genç Türk ülkesinin kendi taraflarında savaşa katılmalarını sağlamaktı. O nedenle iki gündür bu geri kalmış ülkenin havasını soluyordu. Ama yine de bu iki dejenere tipin neden davet edildiğini anlamamıştı. Yardımcısı Otto ressamdı ve bu iki gencin ikna edilmesinin dünya sanat çevreleri için önemli olduğunu söylemişti. Pek haksız da sayılmazdı, adam General Franko’yu desteklediğini deklare etmişti. Boş tabaklar kaldırılıyor yerine başkaları geliyordu. Herkesin halinden memnun olduğu anlaşılıyordu. Kadehler boşaldıkça asık yüzler gülümsemeye gülümseyen yüzler kahkahalar atmaya başlamıştı.

“Felipe, neden bu kadar dalgınsın. Adam sürekli seninle uğraştığı için mi? Çok da aldırış etme. Onlardan çok vardır ama Dali markası tek. Üstelik buraya değişiklik olsun diye geldik.” Bu adamın hemen yanında oturan çocukluk ve akademi arkadaşı Fernando’ydu. Herkes bu ünlü ve eksantrik adama Salvador derken o ilk adlarından birini kullanarak Felipe demeyi tercih ediyordu. Bu iki arkadaşın arasında özel anlaşmaya belirlenmiş bir imtiyazdı. Seslendiği genç adam masada yokmuş gibiydi.

“Böyle paranın her şey demek olduğunu düşünen ukala tiplere yıllardır katlandığımı biliyorsun. Benim canımı sıkan, yakınlarda bir tehlike varmış gibi hissediyorum.” Yan yana oturan iki kişi arasındaki fısıltı konuşulanları bir anda bıçak gibi kesmeye yetmişti. Masadakiler konuşmalarını bırakmış toplanmalarının ana sebebi olmayan ama General Franko’yu desteklediğini söyleyen ressama bakıyorlardı. Ev sahibi Memduh Bey, Avrupa’da hatta dünyada bir numara olan ve her zaman çılgınlıklarıyla kendisinden söz ettiren bu adamın böyle uslu çocuklar hatta suçlu çocuklar gibi oturmasına şaşırmıştı. Evine misafir gelecek heyette onun da adının geçtiğini öğrenince eşinin birkaç yıl önce vefat etmesine sevinmişti bile. Güzel karısını ayartmak için bin türlü kur yapardı, üstelik adamın resim tekniğiyle ilgili şöhretinden çok önce çapkınlığını duymuştu.

Fernando, Felipe’nin bu tutumunun masadakilere ayıp olacağını düşünüyordu. Genellikle onun bulunduğu masalar, açık saçık fıkraların anlatıldığı, bol kahkahaların atıldığı neşe pınarlarıydı. Eğer arkadaşını tanıyorsa onun ara sıra girdiği trans hallerinden birine girmişti. Kaçamak bakışlarla nereye baktığını anlamaya çalıştılar, gözler salonun geniş duvarındaki bir tabloya takılmıştı. Kırmızı elbiseli başı sarıklı bir adam eteklerinin altında duran kaplumbağalara bakıyordu. Manzarayı görünce Memduh Bey, “Bu Osman Hamdi Bey,” dedi ve karşısındaki adama dönerek, “Türk sanat tarihinin en cesurlarındandır. Üstelik bizim en büyük ressamlarımızdan biridir,” dedi.

“Çok güzel, canlı bir kırmızı ile mavi çinilerin uyumu muhteşem, pencereden gelen ışık ve gölge çok iyi. Ressamıyla tanışmak isterim.”

“Çok geç kaldınız Senyor, kendisi uzun yıllar önce vefat etti.” Genç adam ev sahibinin gülümsemesine aldırış etmemiş gibi kafasını sallamakla yetindi. Memduh Bey, ev sahibi olmasına rağmen yapılan sohbetlerde eksik kaldığını düşünmüştü. Gençlik yıllarında kızların peşinden bu kadar çok koşacağına sanatla resimle ilgilenmiş olsaydı konuşulanlara fezadan gelen biri gibi bakmamış olurdu. Hâlbuki dedesinin annesi prensesti.

“Bizim ülkemizde resim yüzyıllarca tabu sayıldığı için bu konuda farklı kulvarlarda geliştirdik kendimizi. Evimin pek çok odasında asılı Hat sanatımızı ve Ebrularımızı görmüşsünüzdür.”

“Her biri birer şaheser, o zaman sizler güzellikten ve sanattan bahsetmek yerine neden savaşlardan bir araya gelmekte, söz ediyorsunuz. Sizin bu uzun politik muhabbetleriniz beni ilgilendirmiyor biliyorsun” İçlerinden biri

“Eğer bizler kazanacak olursak sanat bambaşka bir anlam kazanacak,” demeye çalışırken Salvador onun sözlerini keserek,

“Senyör, siz de bilirsiniz ki yaratı özgür ortamdan doğar, hiçbir şekilde baskı altına alınamaz. Eğer alınacağını düşünüyorsanız o zaman yaptığınız her neyse sanat olmaktan çıkar.” dedi. Biraz durduktan sonra salonda yalnız iki kişinin bildiği Katalanca ile, “Lanet olsun sizin politikanıza,” dedi. Diğerleri Fernando’nun yüzüne baktılar. Dali’nin arkadaşı olmasına rağmen daha sakin ve daha olgun davranan bu genç bir nevi çoban görevi görüyordu. Nerede ne yapacağı belli olmayan bu çılgın adamı zapt ediyor, arkasını toparlıyordu.

“Sizlerin izninizi istiyor,” dedi. Bunun böyle olmadığını salondaki herkes bilse de bilmezden gelmek en iyisiydi. İnce bıyıklı genç adam geriye taranmış saçlarını eliyle düzeltti. Masadaki herkesi başıyla selamlayarak yerinden doğruldu uzun adımlarla dışarı yöneldi. . Hemen arkasından arkadaşı Fernando koşarak geldi.

“Bir problem mi var?” dediğinde adam sadece gülümsemekle yetindi. Arkadaşı yıllardan beri hep yanındaydı. “Bilmiyorum ama yakınlarda biri var, çok tehlikeli biri. Onu bulmalıyım.” dedi. Bu takıntılı durum Salvador’un çocukluğundan beri vardı.

“Annem babam beni, kardeşim Anselmo’nun öldüğü gece yaptılar. Üstelik kardeşimin cansız bedeniyle aynı odada yaptılar bu işi. Bu durumda daha ne bekliyordun ki?” Bir zaman daha durdu. Geniş bahçenin güzel peyzajına baktılar. Adam bir hayli zengin olmalıydı ki bu kadar masraf yapmış bir cennet yaratmıştı.

“O, her kimse veya her neyse Anselmo’nun katili ve ben Onu buralarda hissediyorum,” dedi. Dedi ama arkadaşı hemen itiraz etti.

“Ağabeyinin gripten öldüğünü biliyorsun.”

“Hayır, herkes grip diyordu ama o kış o ay ağabeyimle birlikte kaç çocuk öldü kim biliyor.” Sonra kendi kendine konuşur gibi “On üç, bin dokuz yüz dört kışında tam on üç çocuk gripten öldü.” Onu ve diğerlerini grip götürmedi, bu başka bir şeydi.

“Yine saçmalamaya başladın,” dedi zaman zaman arkadaşının böyle huyları oluyordu. Üstelik söylediklerinin gerçek olduğunu biliyordu. Fernando, Salvador’la aynı yaştaydı ve doğup büyüdükleri evler aynı dar sokaktaydı. Salvador’u sanki ölen ilk çocuklarını sever gibi sevmişlerdi. Kim bilir belki de bu yüzden Felipe Salvador Dali, ağabeyinin kendi bedeninde bulunduğunu ve zaman zaman kendisine yol gösterdiğini düşünüyordu.

Pek gönülsüz vermişti ev sahibi arabasını. Saygıdeğer misafirlerine ayıp olmasın diye onaylamış Mestan Efendi’nin 1933 model Mercedes’ini garajdan çıkarmasına izin vermişti. Yola çıkmadan önce burma bıyıklı şoförü Mestan Efendi’nin kulağına, “Serseriyi oraya bırak ne hali varsa görsün ve sen hemen dön,” demişti.

Akşamın alacasında girdiler kasabaya. Adam çevreyi ve eğri büğrü giden yolları çocukluğunun manzaralarına benzetmişti. Yolun iki yanında göğe kalem gibi uzanmış selvi ağaçları vardı. İnişli çıkışlı arazide bağlar ve zeytinlikler göze çarpıyordu. Arada bir yolunu şaşırmış olduğu yerde kendiliğinden bitmiş gibi görülen çamlar manzaraya tatlı bir hava veriyordu. Bazen kafasını çevirip geriye baktığında güneşi yavaşça kendine çeken denizin lacivert pırıltılarını görüyordu. Aslında Fernando’da kendisiyle gelmek istemişti ama orada olma sebebi olan tercümanlık işi ağır bastığı için izin vermemişlerdi. Ev sahibinin tahsis ettiği aracın şoförü ile zorlukla anlaşmışlardı. Tabii bunda arabacıya kendisini bir hayli memnun edecek para verdiğini söylemeye gerek yok.

Kıvrılarak uzayıp giden toprak bir yolla yüksekçe bir tepeyi aşıp Scala Nova’yı geride bırakmışlar ırmak tanrısı Meandros’un topraklarına gelmişlerdi. Salvador konuğu olduğu ülkelerin insanlarını daha yakından tanımak için böyle kaçamaklar yapardı ama farklı bir dine ait bir ülkede bulunmamıştı. Üstelik bunu içinde sessizce yaşayan adaşı ağabeyi için yapacaktı.

Çocukluğunu anımsadı. Sert otoriter babası ve onun aksi olan sevecen annesi ağabeyini beynine kazımıştı. Odasında asılı olan resmi her gün okşanıp koklanıyordu. Hemen her gün kasabanın dışındaki mezarına gidip geliniyordu. Ve her defasında küçük bir çocuğu adeta sürükleyerek götürüyorlardı yanlarında. Yıllardır kafasının içinde beynini yiyen kurt aynı soruyordu, “Nasıl olmuştu da üç yaşındaki bir çocuk annesini ve babasını kendine bu kadar bağlamıştı?” Ve belki de bu durumun etkisi üzerinden hiç eksik olmamıştı. Gelgelelim uzun zamandır içinde uyuyan bu ses bu yabancı ülkeye geldiğinden beridir tekrar uyanmıştı. Özellikle Ege denizi kıyısındaki bu sahil kasabasına geldikleri gece hiç susmamıştı. Adeta mızıkçı bir çocuk gibi, “Beni öldüren orada, o orada, git onu bul deyip durmuştu.” Ve en son baştan sona otantik yemeklerle donanmış masada beyninin içinde başlamıştı konuşmaya. Önce aldırış etmese de en sonunda kalkmak zorunda kalmıştı masadan.

Buruşuk sayılabilecek bir yüze sahip ve saçlarının beyazı siyahından çok olan burma bıyıklı adam, kendisini yolun kenarında bir yerde bıraktı. Daha kapıyı kapatmasına fırsat vermeden basıp gitmişti. Sokak lambaları o kadar seyrekti ki ortalık karanlıktı. Kasabanın girişi olduğu belliydi. İleride toprak yolun devamında evlerin ve sokak lambalarının ışıkları çoğalıyordu. Geniş karanlık bir oyuk hemen solunda uzanıp gidiyordu. Biraz dikkatli bakınca bunun kurumuş bir dere yatağı olduğunu anladı. Bazı su birikintilerinde yaşayan kurbağaların sesleri duyuluyordu. Karşıda bir sıra dükkân soluk ışıklarıyla biz buradayız der gibiydi. Ne yapabileceğini ve nereye gitmesi gerektiğini bile söylemeden bırakmıştı arabanın şoförü kendisini. Dil bilmiyordu ama aptal değildi, derdini bir şekilde anlatabileceğini düşünüyordu. İlerideki ışıklara doğru yürüdü bir zaman. Yolun sağında derme çatma direklere asılmış fenerlerle aydınlatılmaya çalışılan bir alan gördü. Yazın kurak geçtiğinin bir kanıtı sayılan kurumuş derenin yanındaki arsaya kurulmuş panayır vardı. Kapı gibi duran ince kütüklerin arasından girdi.

Girdiği alan çocukluğunda gördüğü panayırlara benziyordu. Bunların hepsi gezgin oldukları için belki de aynısını görmüştü. Figueras’tan buralara gelmiş olabileceklerini ihtimal vermese de hayatı yollarda geçen bu insanlar için böyle bir yolculuk mümkündü. Sokak sayılabilecek bir yoldan yürüdü. Çevresindeki kalabalık arasında hemen göze batacak durumdaydı. Sağından solundan geçenlerin hepsi erkekti ve karışık saçlı kirli sakallıydı. Eski, ütüsüz, çoğunlukla kendilerine ait değilmiş gibi duran elbiseler giyiyorlardı. Ayakkabıları toz toprak içerisindeydi ve muhtemelen hiç boyanmamışlardı. Bu da onların toprakla uğraştıklarını gösteriyordu. Ama oldukça gürültülü konuşuyor ve sık sık kahkaha atıyorlardı. Tıraşlı yüzü briyantinlenmiş saçları ve ütülü takım elbisesiyle göze batmaması mümkün değildi. Aldırış etmeden yürümeye devam etti.

Her iki yanda kurulan barakalarda sigara paketlerine, içki şişelerine çember atanlar, tüfek atışı yaptıranlar vardı. Küçük bir meydana geldiğinde kendisini sirk çadırını andıran bir çadır karşıladı. Kırmızı beyaz brandadan yapılmış kirli çadırın girişinde duran adam bilmediği dilden çağrılar yapıyor çevrede dolananları içeriye davet ediyordu. Kapıya yaklaştı meraklı gözlerle içeriye baktı. Yaşlı mayolu bir kadın ve yanında duran muhtemelen sihirbaz olduğunu düşündüğü adam içeri davet ettiler kendisini. Sadece yarı çıplak kadını görmek için bile adamlar yığılmıştı kapıya. O kadar basit geldi ki gerisini geriye döndü. Hafif sola dönünce bir panayırın olmazsa olmazı olan aynalı odayı gördü. İçinden gülmek eğlenmek gelmediği halde adımları onu içeri götürdü.

Birkaç dakika sonrasında yanılmadığını anlamıştı. Hemen karşısında bulunan ve kendini uzun, kısa şişman zayıf gösteren sırlı camlar hiç komik gelmiyordu. Bir an kendi yaptığı resimlere benzetti gördüklerini. Birkaç aralıktan oluşan odadan çıkmak üzereyken aynaların birinde Helena’yı gördüğünü zannetti. O kadar ısrar ettiği halde Anadolu seyahatine gelmeyen karısı, kendisine bir sürpriz yapmış buralara gelmiş olabilir miydi? O bunları düşünürken görüntü çoktan kaybolmuştu. Heyecanla geçtiği aynalardan bir kere daha geçti ama bir işaret yoktu. İlham kaynağının burada olacağı fikrine o kadar çabuk ısınmıştı ki yaşadığı hayal kırıklığıyla dışarı çıkmak üzereyken son içbükey aynada bir görüntü daha yakaladı. Bu yayvan yüzlü bir adam ve arkasında duran bir kadındı. Kafasını çevirdiğinde yirmisine bile basmamış olabileceğini düşündüğü bir genç kızdı. Koyu kestane saçları ve beyaz teniyle hemen arkasında ve gülümsüyordu. “Hola,” dedi. Dilini bilen birinin bu kuytu kasabada olması adamı şaşırtmıştı. Kadın başka bir şey demeden yürüdü gitti. Şaşkınlığını üzerinden atınca peşinden gitse de iyice çöken gece karanlığında kadın bir iz bırakmadan kaybolmuştu.

Birkaç adım sonra bol ışıklı bir bölgeye geldi. Ortada bir dönme dolap vardı. Topu topu altı salıncağı olsa ve kol gücüyle çevrilse de ortalıkta dolanan gençler ve çocuklar uzun bir sıra oluşturmuşlardı dönme dolabın önünde. Hemen sağında kim bilir hangi zamandan kalmış olan yumruk atma cihazı vardı. İki genç kendilerini sürekli deniyorlardı dikişleri patlamış bu meşin topa şiddetle vuruyorlardı. Onun da hemen yanında uzun kızak üzerinde çalışan halkayı yukarıya vurdurmaya çalışılan balyoz oyunu vardı. Önünde birkaç kişi toplanmış her vuruşunda anca yarısına veya az daha yukarıya çıkarabiliyordu deneyenler. Cihazın sorumlusu sayılabilecek genç bir ara eline balyozu aldı ve fazla abanmadan tampona vurdu. Yukarıya doğru uzayan silindirin üzerinde yükselen metal halka en yukarıdaki zile çarptı ve dikkat çekici bir ses çıkardı. Yan yana geldiklerinde daha çelimsiz görülen birinin bunu başarması diğerlerini daha da hırslandırmıştı. Her balyoz darbesi avuca konan metal kuruşlar demekti.

Kendini bu gençlere kaptırmış olan adam omzuna bir el dokununca irkildi. Dönüp baktığında kendine dokunanın kim olduğunu anlamak için kafasını kaldırmak zorunda kaldı. İlk gördüğü, kazınmış bir kafa ve uzun burma bıyıklar oldu. Sonrasında bakışları aşağıya indikçe kalın bir boyun, geniş bir kas yığını halinde iri yarı bir adam ve hemen yanında duran kel kafalı şişman biri oldu. Az önce önünden geçtiği sirk çadırında kolunda demir büküyor veya eliyle kalın tahtaları kırıyor olmalıydı. Bu insan azmanının önünde geçtiği anda aklına ilk gelen şey, sirkte gösteri yaptığı ve boşta kalan zamanlarındaysa fedai olduğuydu. Parmaklarını birbirine sürterek işaret ettiğinin para olduğunu anlaması uzun sürmedi.

“Üzerimde hiç para yok,” dedi ama adamların bunu anlamayacağı belliydi. İyice anlaşılsın diye pantolonunun ceplerini ters yüz etti. Yine çalışanlardan birkaç kişi daha çevresini sardı. İşte o zaman uzaktan duyulan bir ses imdadına yetişti.

“Adam misafir, hem de Haldun Bey’in misafiri, hesabınızı köşke gönderirsiniz,” dedi. Patron olduğu belli olan ufak tefek başında saçı olmayan adam, Mestan Efendi’yi tanımıştı.

“Estağfurullah,” dedi belirgin bir yağcılıkla. “Haldun Bey’imizin misafiri bizim de misafirimiz.” Haldun Bey’in adını duyan iki adam geri çekildiler. Anlaşılan bu adam sadece kendi ilçesinde değil tüm civarda tanınıyordu. Salvador, gelenin az önce kendisini ortada bırakan şoför olduğunu anlamıştı.

Mestan, beyinin sözünü yerine getirmişti. Arabasını çayın ortasından geçen taş köprü üzerinden geçirdi ve geri dönüş yoluna girdi. Sevdiği ve sanki yeni gelinmiş gibi özen gösterdiği arabasının düzenli homurtu ile yol alışının hazzına vardı bir zaman. İzmir’de yıllarca dolmuş şoförlüğü yaparken aldığı pozisyon en çok sevdiği duruştu. Arabanın camını açtı, hafif sola doğru kaykıldı ve sol dirseğini cama dayadı. Ne zaman yolu tepeye sardığında arabasını sağa çekti, bir an düşündü. Eğer yabancının başına bir iş gelirse kendisinden bilecekleri aklına geldi. Haldun Beyefendinin yakasını sıyırması çok kolay olacaktı. Geri dönmek için vitesi bire aldı ama o saniye gene fikrinden vazgeçti. Aklına evin temizlik işlerinde çalışan hanımı Kübra’nın anlattıkları geldi. “Pis adam yatağını ıslatmış,” dediydi. Hangisi dediğinde, “O esmer genç, bıyıklı olan,” demişti. Koca evde tüm misafirlere yetecek kadar oda olduğu için şaşırmasına imkân yoktu.

Sonra başka bir şey daha vardı. Misafirler öğle saatlerinde deniz banyosuna indiklerinde Kübra, kendisini çağırmıştı. Tertemiz duvardaki garip resmi göstermişti. Beyaz yağlı boya duvarın üzerine kahverengi boya ile garip hatta acayip bir resim yapılmıştı. İkisi de bir o yandan bir bu yandan bakmalarına rağmen bir şey anlamamışlardı. Uzun boylu dört ayaklı bir hayvan yürüyordu ve alevler içerisindeydi. En acayibini ise resme yaklaştıklarında fark etmişlerdi, resimde boya yerine b.k kullanılmıştı. Kübra dayanamamış kusmuştu ve odayı öğüre öğüre temizlemek kendisine kalmıştı. Böyle bir adam için geri dönmeye değer miydi bilmiyordu. Birkaç saniye sonrasındaysa sol sinyalini yakıp kasabaya doğru bir U dönüşü yaptı, adamın peşinden gidecekti. İyi ki de gelmişti yoksa panayırcılar adamı bir temiz döverler hemen yandaki bataklığa atarlardı.

Mestan Efendi, genç adamın omzuna vurarak “Misafirimizsiniz.” dedi Salvador kendisini kurtaran ve koruyan adamın yüzüne baktı ilgisizce gülümsedi. Serkeş adımlarla diğer tarafa döndü. Burada küçük bir çadır vardı. Kapısında duran çirkin sayılabilecek bir genç kız duruyor ve içeri müşteriler çağırıyordu. Salvador, bölge insanını biraz tanısaydı çevresinde gördüğü bu insanların uzak şehirlerden buraya pamuk toplamak için geldiklerini ve bütün bir hafta boyunca kızgın güneş altında kazandıkları liraları burada bıraktıklarını bilirdi. Bir ara içeriye girmeye niyetlenmişti ama göreceklerini tahmin ettiği için gerek duymadı. Burnuna bataklık kokusu gelmeye başlamıştı. Bunu havada vızıldayan sivrisineklerden de anlayabilirdi. Kalabalıklar bu yana gelmediği için tezgahının başında oturan birkaç basit kulübecikten sonra dönecekti ki adının fısıldandığını duydu.

“Dominik… Dominik” burnuna gelen pis kokuları taşıyan hafif rüzgâr sesi de taşıyor olmalıydı. Çevresine bakındı kimseyi göremedi. Ensesindeki tüyler hafifçe dikilmişti.

“Jacinto,” dedi bu sefer ses daha yakından geliyordu. Bir anne evladını çağırır gibi tatlı bir sesti. Burada, Tanrı’nın unuttuğu zamanın durduğu bu kasabada kendisini vaftiz adlarını bilecek kadar tanıyan kim olabilirdi. Biraz daha dikkat edince ileride boşluğun sonundaki zayıf ışığı gördü. Birkaç adım attı ve yaklaştı. O zaman yanan iki meşalenin arasındaki tabelayı fark etti. Kocaman harflerle “Endevi” yazıyordu. Altında ise “esbrina qui ets.” Vatanından kilometrelerce uzakta bir kasaba panayırında Katalanca Falcı yazısını ve hemen altında da ‘Kim olduğunuzu öğrenin’ kelimeleri neden olurdu ki. Çağrının kendisine yapıldığı açıktı.

Adımları büyülenmiş gibi o kulübeye yöneldi. Bir adım, bir adım daha, ince boncuklardan örülmüş kapıya vardığında antik dönemden kalma sütun başlarını gördü. Üzerlerinde de küçük ama basit heykeller vardı. Birini o karanlıkta hemen tanıdı yılan saçlı kadın Medusa’ydı. Diğeri belden yukarısı kadın belden aşağısı yılan olanın kim olduğunu çıkaramadı. Kafasını kaldırıp baktığında ‘Falcı Mia’ yazısını okudu. İçeriden yaşlı erkekleri bile baştan çıkarabilecek bir kahkaha sesi geldi.

“Endevant Domingo… Endevant.” Bir adım attı, kapının eşiğine vardı. Titreyen elleri boncuklardan oluşmuş perdeye uzandı. Bir ses saatlerdir, belki de yıllardır içini yiyen bu kuşkunun burada sona ereceğini söylüyordu.

Kaynağı belli olmayan mor bir ışık kulübeyi aydınlatıyordu. İçeride mistik bir hava her birini teker teker bilemeyeceği otlardan tütsülerden oluşan koku vardı. Koku adamın başını döndürecek kadar ağırdı bu yüzden adam daha içeri adımını atar atmaz sendeledi. Aslında birkaç adım öteden küçük bir masanın arkasında oturan kadına ana dilinde “Sen Falcı Mia mısın?” dedi. Yıllardır duymadığı ama yüreğinin en derine işlemiş olan tatlı bir kahkaha duyuldu.

“Nasıl tanımazsın biricik annen Filipa’yı.” Adamın dudaklarından bir fısıltı duyuldu, “Anne.” Bir adım attı masaya yaklaştı, Annesi belleğinde kalan en güzel haliyle gözlerinin önündeydi. Güleç yüzü, başının üzerinde topladığı siyah saçlarıyla annesi kendisine bakıyordu. “Vine a la teva mare,” dedi, “Seni çok özledim…” Adam şaşkındı içindeki özlem kafasındaki tüm mantıklı düşünceleri silip atmıştı. Koşup sarılmamak için kendisini güç tuttu. Uzun bir süre sessiz kaldıktan sonra küçük adımlarla ilerlemeye başladı annesi sandığı kişiye doğru. Yaklaştı, masanın çevresinden dolanıp annesini yakından görmek istiyordu. Birden korkunç bir ses yankılandı, büyü bozuldu. Geri dönüp baktığında, kısa boylu, kıvırcık saçlı, esmer tenli bir adam vardı. Elinde namlusundan hâlâ duman tüten bir tabancasıyla sessizce duruyordu. Kulübenin tavanında küçük bir delik açılmıştı.

“Salvador, beni korumak için bir şey yapmayacak mısın?” Masanın arkasındaki figür birden kırk yaşında güzel bir kadına dönüşmüştü. Yabancı genç adam şaşırdı. Az önce annesi vardı karşısında şimdi binlerce kilometre uzaktaki karısı Gala vardı. İşte o zaman içindeki sesin farkına vardı. Otuz üç yıldır kendisiyle birlikte yaşayan kardeşi sürekli fısıldıyordu “Kaç, kaç,” diye. O anda gerçek falcıyı görmüşlerdi. Süpürge gibi saçlarıyla belki bin yaşında görünen yüzünün derisi iskeletine yapışmış biri oturuyordu karşısında.

“Orada olduğunu biliyorum, Anselmo,” dedi Arkada duran adam, birkaç adımda yanına gelmişti ve garip bir çekiciliği vardı.

“Bu Lamia,” dedi bu toprakların kadim büyücüsü, Salvador şaşırmıştı. Hemen yanında duran biri kendiyle konuşuyordu. Söylediklerini anlamasa da Lamia adını duyunca eski bilgileri tazelenmişti. O zaman az önce kapıda gördüğü ikinci heykelciğin kime ait olduğunu anlamıştı. Yabancıdaki şaşkınlığı gördüğü için açıklama yapma gereği duydu

“Benim adım Müşteba, emekli diplomat Yekta Bey’in uşağıyım,” dedi. Oldukça kısa bir boyu vardı, hatta cüce bile sayılabilirdi. Genç adam kekeleyerek, “Ben de Salvador Dali,” dedi tanışmayı tamamlayabilmek için.

“İkinizi de öldüreceğim ama önce beni izleyen şu adamı,” dedi. Neredeyse şimşekler çakan gözleri yabancı adamdaydı. “Bir şey yapamayacaksın, yolun sonuna geldin,” dedi. Müşteba, bir yandan konuşuyor diğer yandan elindeki beyaz torbadaki tozu yere döküyordu.

“Bu defa kaçış yok Lamia,” dedi Hera’nın verdiği ceza bitecek seni ait olduğun yere göndereceğiz” Salvador ne dediklerini anlamıyordu ama yere dökülen tozun bir özelliği olduğunu düşünüyordu. Sarı toz kaba bir daire şekli de çizgiye dönüşüyordu. Tozun kokusu etrafa yayıldıkça karşılarında duran kadının çığlıkları artıyordu.

“Senden ne istiyor bu canavar,” dediğinde olanların karşısındaki şaşkınlığı biraz olsun geçmişti. Cevabı duyacak fırsat olmamıştı. İğrenç yüzlü kadın ileri atıldı. Ama görünmeyen bir duvara çarpmış gibi olduğu yere yığıldı. O zaman Salvador, kadının belden aşağısının yılan olduğunu fark etti. Ortada bir müddet kıvrandıktan sonra olduğu yere çöreklendi.

“Beni öldürmeye gücünüz yetmez,” dedi tıslamayla. Tekrar ileri atıldı ama Müşteba kendilerini koruyacak daireyi tamamlamıştı.

“Bir cadının elinden kaçamayacaksınız, nerede olursanız olun nereye saklanırsanız saklanın gene geleceğim,” dedi. Ve geriye dönüp barakanın arkasına yöneldi. “Bekle,” dedi Salvador ama yılan çoktan çadırın dışına çıkmıştı. Adam, arkasından birkaç el ateş etti. Hızla dışarı çıktılar, çadırın arkasına döndüler.

Silah sesini duyanlar koşup gelmişler Falcının çadırının çevresinde birikmişlerdi. Salvador adamları iterek aralarından geçti ve kulübenin arkasına yöneldi. İleride kocaman bir gölge sürünerek karanlığın içinde kaybolmaya çalışıyordu. “Dur,” dedi ama dudaklarının arasından bir çocuk sesi çıkmıştı. Önünde kıvrılarak ilerleyen gölge durdu. Biraz ötede geniş bir bataklık vardı. Rüzgârda sallanan kamışları karanlıkta sanki dans ediyormuş gibiydi. Kendini oraya atabilirse kurtulacağını biliyordu. Yaratık kendini güvende hissetmiş olmalıydı ki durmuştu. Dali birkaç adımda yanına yaklaştı. Yine kardeşi konuşmaya devam ediyordu.

“Beni özgür bırak,” dedi ağlamaklı bir sesle. “Özgür bırak ait olduğum yere döneyim.” Sesi karşısında taş olsa çatlatacak kadar dokunaklıydı ama Lamia bir şey yapmıyordu.

“Sen benim yarım kalmış avımsın, bırakmam,” dedi. Arkalarından gelen meraklı kalabalık birkaç metre geride birikmeye başlamıştı. Aralarından biri yanlarına yaklaşmaya başladı. Salvador bitkin görünüyordu ve bu işin bir an önce bitmesini istiyordu. İçindeki ses konuşmaya devam etti.

“Binlerce yılda yüzlerce avın oldu, hiç olmazsa beni bırak.” Lamia usul hareketlerle geri gidiyordu. Pullu derisi, biraz ötedeki kurtuluşu olan bataklığın nemini hissediyordu. Bu da kendisine olan güveni arttırmıştı.

“Sen bana gel, sonsuzluğu yaşa.” Karanlığın içerisinden geniş adımlarla biri çıktı. Siyah takım elbisesiyle hemen fark edilecek biriydi.

“Seni bağışlıyorum ve özgür bırakıyorum.” Etkili bir ses tonuyla söylenenleri anlamasa da Dali, hemen yanındaki gölgeyi fark etti. Gelen kişini yanında az önce kendisine yardım etmeye çalışan ufak tefek adam vardı.

“Seni sevmiştim ama Hera kıskandı ve seni bu hale soktu. Şimdi ben Zeus, Tanrıların Tanrısı seni serbest bırakıyorum. İstediğin yere gitmekte özgürsün.” Salvador ne yapacağını ne diyeceğini bilemedi. Konuşmaların arasında geçen bazı kelimeleri anlasa da cümleleri birleştiremiyordu.

“Sen Zeus değilsin, O insanların arasından çekildi, Olimpos’ta yaşıyor.”

“Gözlerime bak öyle söyle Zeus olup olmadığımı.” Bir saniye göz göze geldiler ve kadın bakışlarını saygıyla yere eğdi.

“Ben seni çok sevmiştim ama sen neden bana yardım etmedin, neden Hera’nın beni mahvetmesine izin verdin?” Yılan fısıldar gibi konuşuyordu, sesi ağlamaklıydı.

“Hera bir Tanrıça unuttun mu? O da güçlü biri ve üstelik kıskanç bir kadın, kıskanan bir kadına kim dur diyebilir?” Adam hem konuşuyor hem de adım adım kendisine yaklaşıyordu. Lamia, büyülenmiş gibiydi, kıpırdayamıyordu. Adamla kadının arasında bir adımlık mesafe kalınca durdu. Sol elini kendisine doğru uzattı. “Şimdi kapat gözlerini ve bu genç adamın içindeki çocuğu serbest bırak.” Artık bir iskelet ve onun üzerine yapışmış buruşuk kuru deriden ibaret olan yüz kıpırdanmaya başladı. Dudaklar hareket ediyordu hiçbir ses duyulmuyordu. Salvador sessiz kelimelerden etkilendi içinden bir şeylerin kopmak üzere olduğunu düşünüyordu. Gücü yetmedi önce dizlerinin üzerine düştü ve ardından o çok sevdiği cenin pozisyonuna girdi. Kıvranmaya başladığında gerilerde biriken insanlardan hayret nidaları çıkmaya başladı. Birkaç saniye çığlıklarla yerde yuvarlandıktan sonra adam bayıldı.

“Teşekkür ederim Lamia,” dedi aynı etkili ses tonunda. Sen o küçük çocuğu serbest bıraktın, şimdi ben de seni serbest bırakıyorum. Cezan sona erdi.” Ateş kırmızısı gözler açıldı,

“Ya Hera,” dedi kısık bir sesle. “O kıskanç Tanrıça buna izin verecek mi?”

“Tanrı olan benim, unuttun mu?” dedi. “Şimdi seni ait olduğun yere, seni görüp aşık olduğum Libya’ya gönderiyorum. Tekrar kapat gözlerini” Yerde çöreklenmiş yılan bedenli kadın sesini çıkarmadan itaat etti. Gözlerini kapattı ve başını sevgilisine uyan bir aşık gibi başını öne eğdi. Esrarengiz adam bir bıçak çıkardı. Bir an dudakları kımıldadı ve zarif bir kol hareketiyle her şeyin sonunu ilan etti. Önce cansız beden yere yığıldı. Ardından altın saçlı dünyalar güzeli bir genç kadına dönüştü. Sadece bir saniye göz göze geldiler ayakta duran adamla kadın ve ardından Lamia toza dönüştü. Yaşadığı yüzlerce yıl bir anda silindi. Kısa boylu uşak göründü. Elinde uzun saplı bir süpürge vardı. Birkaç kıvrak harekette yerde biriken tozları süpürdü. Az önce etkili ses tonunda konuşan adam kalabalığa dönüp seslendi

“Müşteba Efendi, arkadaşlara içeceklerini dağıt.” Uşak kalabalığın arasına tekrar daldı ve elinde tepsi ile ileri çıktı. Tepsideki bardakları, neler olduğunu izleyen adamlara dağıtmaya başladı. Birkaç dakika sonra orada bekleşenlerden içkisini içmeyen kalmamıştı. Bardakların geri dönüp dönmeyeceğini umursamadan tepsiyi yere bıraktı. Az önceki gösterinin kahramanı olan adama dönerek

“Yekta Bey, bu senyor bu gece misafiriniz olacak mı?”

“Benim değil senin misafirin olacak, bir yabancıyı orta yerde bırakacak değiliz, değil mi? Müşteba Efendi. Eminim sizin evi görmek ister.” Yanında çalıştığı beyinin bir sözünü iki etmeyen adam yerde yatan yabancının yanına yaklaştı. Adam olanlara hâlâ inanamıyor gibiydi. Yabancıyı omuzlayıp yerden kaldırmaya çalışıyorken desteğini istiyordu. İçkilerini bitiren meraklı kalabalık sessiz bir şekilde ince uzun bardaklarını yerdeki tepsinin içine bırakıp dağılıyorlardı. İçtiklerin nektarın etsiyle az önce tanık olduklarını anımsamayacaklardı. Belleği en kuvvetli olanlar bile sanki bir rüya görmüş gibi olacaklardı.

Sabah güneş sessiz ama çalışkan bir kasaba üzerine doğmuştu. İnsanlar çoktan ovaya gitmişler pamuk toplamaya başlamışlardı. Bir gece önce olanlarla hiçbir ilgisi yok gibiydi kasabanın. Panayırın sahibi Rüstem, durumdan vazife çıkararak sıranın kendilerine geleceğini tahmin ettiği için geceden toparlanmaya başlamışlardı. Yıllardır kendileriyle gezip dolaşan kadının bir cadı olması canını sıksa da iyi bir gelir kaynağından mahrum kalması kesesini üzmüştü. Yönlerini doğuya çevirmişler, sabah ezanları okunmadan kasabayı terk etmişlerdi. Ovada, pamuk toplama mevsiminde patronlardan gelen paraların işçilerle harcanacağı başka yerlerde vardı.

Kasabanın biraz dışarısındaki evlerden biri oldukça hareketliydi. Geniş salonda dolanan bir kadın ev halkını kaldırmaya çalışıyordu. Sahanlığa açılan kapılardan biri aralandı. Zayıf bir beden, patlak gözleriyle bunca gürültünün nereden kaynaklandığını anlamaya çalışıyordu. Elleriyle siyah saçlarını geriye doğru taradı. “Bonjour,” dedi. Geniş salonda duvar dibindeki divanların üzerinde bir sürü erkek çocuğu oturuyor, konuşuyor, gülüşüyordu. İçeriye girdiğini görünce ani bir sessizlik kapladı her yanı. Birkaç saniye öylece bakıştılar. Adamın aklına gece yaşadıkları geldi ve en son olarak ufak tefek bir adam tarafından yerden kaldırılmaya çalışıldığını hatırladı.

“Buenos días.” Sözün kime ait olduğunu anlamaya çalıştığında akşam kendisini yerden kaldırmaya çalışan kısa boylu adamı gördü. Korkmalı mıydı yoksa sevinmeli miydi bilemedi. Selamlaşmadan sonra salonu dolduran çocuklar tekrar eski gürültücü hallerine döndüler. Ufak tefek adamın gösterdiği yere ilişti ve şaşkınlıkla olan biteni anlamaya çalıştı. Gerçekten Zeus aralarında mıydı? Lamia, Zeus’un gümüş bıçağıyla toza mı dönüşmüştü. Bildiği tek şey artık kardeşinin içinde olmadığıydı.

Kafasını kaldırıp baktığında geniş salonu kaplayan eğimli çatıyı gördü. Ortada boydan boya uzanmış kocaman bir ağaç gibi kütük vardı. Merteklerin araları kargılarla kapatılmış, boşluklar ince sıva ile doldurulmuş en üstede kargı aralarından görülen kiremitler döşenmişti. Bu kadar geniş bir salonu taşıyan bu çatı kendisini korkutsa da hayretine gitmişti. Tam karşısında açık olan kapıdan mutfağı görebiliyordu. İçeride bir kadın sürekli hareket halindeydi. Kah ocağa dönüyor kah masanın üzerinde bir şeyler yapıyordu. Yanında kendisinden bir hayli genç -ki kızı olmalıydı- içeri giriyor çocuklara bağırıyor, mutfağa dönüyor annesine yardım ediyordu. Yanında oturan adam sürekli bir şeyler anlatıyor belli ki ailesini tanıtmaya çalışıyordu. İşte o zaman bu kaosun içinde bile bir düzen olduğunu anladı. Uzun zamandır üzerini kaplamış olan tıkanıklık kalkmıştı. Birkaç dakika sonra çocuklar birer birer dışarı çıktılar. Belli ki kahvaltı dışarıda yapılacaktı. Ve ardından kendisini de dışarı çağırdılar.

Oldukça neşeli bir kahvaltı oldu. Kadın evin hanımı sürekli çocukları için ailesi için çabalıyordu. Bir içeri giriyor bir dışarı çıkıyordu. Ama her seferinde elleri doluydu. Kadın güzel miydi? Bu kadar ailesine düşkün biri çirkin olamazdı. Üstelik bu kadar çocuğa sahip bir baba karısını çekici bulmasa bu çocukları yapar mıydı? Kendi çevresindeki kadınları düşündü, Gala’yı düşündü. Acaba o burada olsaydı bu gürültüye bu dayanabilir miydi? Sanmıyordu. Hayatında yediği en lezzetli kahvaltılardan birini yapıyordu ve ağzına attığı zeytin tanesinden, parmaklarının ucunda tuttuğu peynir parçasına kadar tadını çıkarmak istiyordu. Bir gece önce köşkte hazırlanan masayı anımsadı. Bu insanların çok iyi bir yemek kültürleri vardı.

Kahvaltı bitti, çocuklar bir anda ortadan kayboldu. Sadece okula veya işe gidemeyecek kadar küçük olanlar kalmıştı. Ortalık biraz olsun sakinleştikten sonra konuk coştu, hızla yerinden doğruldu. Diğerlerinin şaşkın bakışları arasında içeri girdi, az önce gördüğü ve takvim olduğunu düşündüğü karşı duvarda asılı olan resmi aldı geldi. Ceplerini karıştırdı, hiç yanından ayırmadığı kalemini çıkardı. Kartonu ters çevirdi ve karalamaya başladı.

Eli makine gibi çalışıyor, o yana çizgi atıyor bir bu yana desen konduruyordu. Kalemin her hareketi ortaya anlaşılmaz şekiller çıkarıyordu. Çocuklar her şeyi bırakıp misafir adamın yanında toplandılar. Adamın çizdikleri belirginleştikçe yüzlerinde gülücükler oluşuyordu. Kartonun ortasında bir kadın vardı, uzun boylu kadının bedeninde herkese yetecek kadar cepler, çekmeceler vardı. Başını yukarıya kaldırmış olan figür kendi başına ayakta durmaya çalışsa da arkasında onu destekleyen çubuklar vardı.

“Aaa annem,” dedi ailenin en büyük kızı. Bir çocuk, “Annem bu kadar çirkin değil,” dese de kız fikrinde ısrar ediyordu. İnce bıyıklı misafir, genç kıza baktı ve onaylarcasına gülümsedi. Kalem ve kalemi zarifçe kavrayan parmaklar çalışmaya devam ediyordu. Ve ötelerde yanan bir dünya, tüm güzellikleriyle alev almış, uzun boylu, zarif bir hayvan bir zürafa dolanıyordu. Parmağının ucuyla zürafaya dokunarak,

“Ben dünya yanacak diyorum sizlerin umurunda değil,” dedi ama sözlerinin anlaşılmayacağını biliyordu. “Büyük çok büyük bir yangın geliyor, hazırlıklarınızı yapın ve yaklaşan bu yangından kendinizi uzak tutun.” Kimse bir şey anlamadı herkes yüzüne bakıyordu. Bir kahkaha attı. Peşinden, başta Müşteba Efendi olmak üzere hepsi kahkaha atmaya başladılar. O ara oturdukları bahçe kapısı şiddetle vurulmaya başladı. Gelenler Mestan Efendi ve arkadaşı Fernando’du. Neden geldiklerini biliyordu. Ev sahibi Müşteba Efendi’yle vedalaştı. Yaptığı eskizi genç kıza uzattı. Mestan Efendi, “Onu iyi sakla hanım kızım,” dedi, “gün gelince çok kıymetlenecekmiş.” Sonra ev sahibi Müşteba’ya dönerek, “Birader bu adam ödemelerini böyle yaparmış.” Bahçede bir kenarda duran evin hanımına dönerek, “Bu adamın kötü huyları var, biz gittikten sonra yatağını kontrol edin,” dedi. Kısa bir vedalaşmadan sonra kapıda bekleyen arabaya yöneldiler.

Yaşlı kadın sandığının içindekileri itinayla boşalttı. Az önce gazetede okuduğu haber kendisini yıllar yıllar öncesine götürmüştü. Mestan Amca’sının söylediğini yapmış o karton parçasını saklamıştı. Tığ işleri oyalar, masa örtüleri hafiften sararmaya başlasa da değerlerinden bir şey yitirmemiş gibiydi. En altta sararmış bir gazete kâğıdını çıkardı. Başlığını okudu: “Kasabamızda garip şeyler oluyor.” Gazeteyi açınca içinden 1937 yılının takvimi çıktı. Ters çevirince nemli gözleriyle resme bir daha baktı. Böyle bir adam bir dâhi evlerinde misafir olmuştu.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Öne Çıkan Yorumlar

  1. Merhaba,

    Öncelikle uzun bir aradan sonra sizi görmek güzel.

    Tarihsel bir kurgu okurken üstüne bir de mitolojik/halüsinatif arka plan eklenince tema bağlantısı ilginç ve zengin olmuş.

    Aile huzuru ve gelen fırtınanın tezatı gibi de güzel bir finalle bitmiş öykünüz. Bu da ruhu olmuş eserin…
    Ellerinize sağlık :raising_hand_man:

  2. Şöyle cevap vereyim; Uzun bir yolculuktan sonra eve döndüğünüzde böyle bir eleştiri okumak çok güzel. Diğer arkadaşlarının eserlerini emeklerini okumadan okuyamadan bu tür güzel kelimeler duymak insanın gururunu okşuyor, teşekkür ederim. Dali çok farklı biri. Bir aydın ama davranışlarıyla insanları hayranlarını ve eleştirmenleri şaşırtan biri. Kısa bir araştırmadan sonra, Adam Sanat Dergisinin Haziran 1989 tarihinde yayınlanan 43 sayısında Gürhan Tümer’in yazısı doğrultusunda -o yazılanları gerçek kabul ederek kotarmaya çalıştım.Tekrar teşekkür ederim.

Söyleyeceklerin mi var? Kayıp Rıhtım Forum'da yorum yap.