Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Mürekkep Laboratuvarı

“Buyurun hocam.”

“Elif hanım, odama bir sade türk kahvesi bir bardak da su lütfen.”

“Tabii, getiriyorum.” Söylenerek mutfağa gittim. En iyi klinikte çalışsanız da stajyer her yerde stajyerdi işte.

ŞIP. Mürekkep suyun birkaç milim altına inip tekrar yüzeye çıktı. Şekilsiz ve dağınık dalgalarla havuzun içine dağılmaya başladı.

Kapıyı tıklatıp kahveyi masaya bıraktım ardından hastayı süzerek uyuşuk bir tavırla su bardağını sehpaya bıraktım.

İşte başlıyoruz.

Ali Bey her zamanki ritüelini gerçekleştiriyordu. İlk on beş dakika hastanın güvenini ve muhabbetini kazanır ardından usulca seansa geçerdi. Bilgisayarın karşısında seansı izliyor, hastaya dair not tutuyordum. Benim gibi üç kişi daha seansı takip ediyordu ama terapide yüzde yüz başarı sağlayan ve Ali Nesir’i Türkiye’nin en ünlü psikiyatrı yapan şey bu değildi. Stajımın on üçüncü ayında girmeye hak kazandığım Mürekkep Laboratuvarı’ydı. Heyecanla derin bir nefes alıp tekrar tüm dikkatimi seansa verdim.

Yaklaşık yarım saat sonra bardakları aldım. Hastanın bardağını korumalı plastik bir kaba koyup laboratuvara gönderdim. Kapının üzerinde büyük harflerle yazan MÜREKKEP LABORATUVARI yazısına göz kırptım. İçini hiç görmediğim bu odada insanların ruhsal hastalıklarına nasıl şifa bulunduğunu öğrenmek için can atıyordum.

Seans notlarını toparlayıp görüşlerimi belirttiğim bir rapor hazırlayıp Ali Nesir’in odasına gittim.

“Hocam, iyi akşamlar. Raporumu getirdim.”

İltifattan uzak soğuk bir tavırla her zamanki iltifatını etti. “Elif, çok hızlısın. Her zamanki gibi.” Onun yerine de gülümseyip kısık bir sesle teşekkür ettim. Odasından çıkmamı beklediğinden soran gözlerle bana bakıyordu. “Hocam, bugün laborat-“ cümlemi bitirmeden atıldı “Evet, gel.”

Dalgalarla suyun tamamına yayılan mürekkep toplanmaya ve daireler oluşturmaya başladı. Çarpık daireler gitgide daha düzgün bir şekil alıyordu. Daireler birbirine yanaşıyor birbirlerinin üstünden geçiyor, bazıları kendini imha ediyor ve başka daireler oluşuyordu.

Koridorda ilerkerken hissettiğimin mesleki bir heyecandan fazlası olduğunu farkettim. Laboratuvar terapinin hastadan saklanan kısmıydı. Yani yasal değildi. Her ne kadar mucizevi bir başarı getirse de kaygı uyandıran bir tarafı da vardı ve bunu kapının önüne geldiğimde hissetmiştim. Cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açtı.

Laboratuvar hayal ettiğimden daha küçük ve ilkeldi. Bir tıp laboratuvarından çok…neye benziyordu bilmiyorum. Son teknoloji olan tek şey ahşap masaların üzerindeki çeşit çeşit cihazlardı. Diğer her şey oldukça kullanılmış ve mütevaziydi. Masraftan kaçılıyormuş gibi bir ambiyans vardı dürüst olmak gerekirse… Ya da merdiven altı… Her masada birer kişi oturuyordu, hepsi işiyle meşguldu. Öyleki girdiğimizde bize kısa bir bakış atıp, masalarına yanaştığımızda Ali hocaya selam verip pür dikkat işlerine dönüyorlardı.

“İşte insanları burada iyileştiriyoruz.” Sağımdan gelen bu neşeli ses Ali Nesir’de pek rastlanan bir şey değildi “Sağ taraftan” ve sesindeki keyif oranı gitgide artıyordu.

Daireyi oluşturan renkli zerreler şimdi bir yörüngeyi takip ediyormuşçasına, gitmeleri gereken yeri biliyormuşçasına kırılmaya, zikzaklar oluşturmaya ve tekrardan her bir tarafa dağılmaya başladı. Çizgiler suda özgün bir resim çiziyor, bir harita oluşturuyordu.

Önünde durduğumuz masada cam silindir tüpler vardı. “Bu tüplerde hastadan aldığımız tükürük örnekleri var.” Tamam, tükürük örneklerinin konuyla ilgisi olduğunu biliyordum. Hemen yanındaki masada birisi bu tüpteki sıvıyı mikroskop altında bazı müdahaleler yapıyordu. Ardından sıvıyı tekrar tüpe aktarıp mikrodalga fırına benzeyen bir aletin içime koyuyordu. “Sıvıyı çoğaltıyoruz çünkü bize en az 20 cc lazım bu sıvıdan.” Demek burada yapılan işlem bu imiş… Hayretle diğer masaya kaydı gözüm. “Ya burada?”

Derin bir nefes aldı ve bir süre sessiz kaldı.. Şimdi bildiğin gülüyordu. “Burada mucizenin ilk aşaması gerçekleşiyor.”

Anlayamadığım bir takım pratiklerle çoğaltılan sıvı iki farklı tüpe ayrılıyor ve tüplerin birine lacivert renkte başka bir sıvı damlatılıyordu. Ali Nesir’in gitgide kıvrılan dudağı ve kırışan kazayaklarından bu işe duyduğu hayranlık açık seçik okunabiliyordu. Keyifli halinden aldığım cesaretle boğazımı temizleyip sordum. “Hocam, bu damlatılan nedir?” Işıldayan gözlerle bana döndü

“Bir çeşit yapay enzim, biz mürekkep diyoruz.”

Anlıyormuş gibi görüneyim diye yüzümdeki her bir kas kasılıyordu. “Gel” arkasını dönüp yürümeye başladı. Yanından geçtiğimiz her bir cihazı durup incelemek istesem de kendimi tutuyordum.

Laboratuvarın kapıya en uzak köşesinde koskoca bir masa ve üzerinde altıgen şeklinde kocaman kaplar vardı. İçleri saydam yoğun bir sıvıyla doluydu. Altıgen havuzların taban kısmında bazı şekiller, kısaltmalar, sayılar ve oradan oraya çekilmiş düz ve dalgalı çizgiler vardı. Ellerini masaya koyup ağırlığını masaya vermişti. Aynı yere bakıyorduk ama ben hayretler içindeyken, o gururla, kendini beğenmişlikle izliyordu eserini. Havuzu inceleyip bunun ne tür bir alet olduğunu anlamaya çalışıyordum. Masanın yanında tüplerle dolu bir raflar vardı. En öndekilerden bir tanesini alıp üzerinde yazıyı okumam için tuttu. Nilüfer Topçu. Son hasta. “Bu hastaya ne tanısı koymuştun?”

Damarlanan lacivert çizgiler anlatmak istedikleri şeyi detaylandırıyordu, bazıları ise çekinik davranıyor, elini eteğini toplayıp gövdeye dail oluyorlardı. Mürekkkebin sıvı üzerinde kendince bir harmonisi, bir dansı vardı.

“Künt duygulanım bozukluğu olduğundan şüphelenmiştim.” Hemen düzelttim kendimi, “yani bu tanıyı koydum.” O kadar keyfi yerindeydi ki gafımı bile görmezden geldi. Tüpün kapağını açıp damlalığa lacivert sıvıdan birkaç damla aldı ve havuzun ortasına özenle iki damla bıraktı. “Bakalım teşhisin doğru mu..” kollarını gergin göğsünün üzerine kavuşturdu. Neye şaşıracağıma şaşırmış halde durumu anlamak için beynimi son zerresine kadar kullanıyordum. Bize doğruyu bu havuz mu söyleyecekti? Bir süre süre sonra suya damlatılan renki damlaların suda hareket ettiklerini fark edip dikkat kesildim. Lacivert çizgi şuurluymuşcasına ilerkerken boğazımdan derin -benim olup olmadığını anlayamadığım bir ses çıktı “Hocam.. “

“Bu damlattığımız mucizevi enzim yani mürekkep sayesinde hastadan aldığımız tükürük örneğindeki bazı mineralleri aktive ediyor ve bu mineraller, genetik kodlar, görmüş olduğun havuzun içinde bana hastanın kişisel haritasını çiziyor. Çocukluk travmaları, aile bağları hatta ilk gençlikte yaşadığı duygusal tecrübeler gibi birçok konuda güçlü verimiz oluyor. Çünkü yaşanılan her şey bedende bir tohum gibi saklanıyor.” Anlattığı şeyin akıl almazlığı karşısında soluksuz kalmıştım. Anlayıp anlamadığımdan bile emin değildim. Tekrar tutkuyla ışıldayan gözlerini bana çevirdi. Bu kez hiç olmadığı kadar güçlü bir duygu, alev alev kaynayan, gözlerinden suratıma fışkırabilirmiş gibi gelen bir neşe, sevinç, hayır aşk vardı gözlerinde.

“Yani insanların yıllar içinde demlenen mürekkeplerini damlatıyor, bu mürekkebin suya yazdığı hikayede beyinlerinin kıvrımlarını görüyor, benliklerini okuyorum.”

Kıpırdamadan dururken düğüm olmuş düşüncelerimi kelimeye dökmenin bir yolunu düşünüyordum. O esnada laboratuvarın kapısı gürültüyle açıldı. Siyah, cılız bir silüet koşar adım yanımıza geldi. Zorlukla aldığı ufak soluğu vermeden konuşmaya başladı. “Ali hocam, bittik. Bittik hocam. İnsanların bilgilerini sanal platformlara sattığımızı öğrenmişler.”

 “Nasıl öğrendiler bilmiyorum hocam, öğrenmişler hocam. Tutuklanacağız! Bittik biz, bittik!”