Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Obliu

Not: Bu öyküyü okumadan önce, SERAPHİM adlı öyküyü okumanız olay örgüsünü kavrayabilmeniz açısından kesinlikle yararlı olacaktır.

Orada bir yerde kendisini duyan birilerinin ya da birisinin olduğuna inanıyordu. Kimisi onu hayalci diye nitelendirirdi, onun kimilerini kör olarak nitelendirmesi gibi. Onun düşüncelerini ötekilerden ayıran tek bir unsur vardı, daha fazlasını öğrenmek ama bunu öğrendiğinden fazlasını anlatarak yapmak. Anlatırken öğrenmek her insana bahşedilmiş bir armağan değildir. İnsanlara nice armağanlar verilmişse bile, tüm bireylerin onların her birine kısıtlı yaşam sürelerinde ulaşması olası değildir. Bunun sebebi özgür iradenin ölüm ile sınırlanmasıdır. Ölüm insanlarca seçilebilir bir armağan değildir, ansızın gelip alır ve gider. Ancak Obliu ortada bir seçim olduğunu düşünmediğinden değil, sadece olması gerekmediğini hayal ettiği için yaşlanmıyordu. Denildiği gibi, anlattığı kadarını alırdı, öğrendiği kadarını değil.

Obliu ve Enoch, bir genç adam ve yaklaşık onun yaşlarında çırağı. Aslında Obliu herhangi bir zanaatın ustası değildi, bazıları onu gezgin bir masalcı şeklinde anlatsa bile bu gerçekten onu betimlemeye yeterli midir bilinmez. Obliu sadece kendisiydi. Enoch onun yanında nispeten daha saf görünürdü. Obliu’nun gezmiş bilmişliğinin yanında Enoch hep dünyayı – veya dünyaları – henüz yeni yeni anlamaya başlamış biri gibiydi. Obliu dağınık kuzgun siyahı saçlarının altında sıradandı, onu anlatmak için kelimeleri seçmek zordur çünkü çehresindeki hiçbir şey yeterince belirgin veya ayırt edici değildir. Oysa Enoch temiz yüzlü, yirmilerinde ve geniş gülümsemeli neşeli biriydi. Onun tanımını dinleyen herhangi biri Enoch’u herhangi bir zamanda ve herhangi bir mekânda tanıyabilirdi.

İkisi nasıl görünürlerse görünsünler birlikte her zaman çok badire atlatmış gibi dururlardı. Hem de kimsenin hayal edemeyeceği kadar çok badire. Yolculukları ikiliyi Yohn adındaki şehre getirmişti. Şehrin üzerinde durduğu dünyanın kemikleri titrerdi. Her gün irili ufaklı sayısız deprem olur ancak teknoloji ve insanların bilgi ile donanımlı olmaları hiçbir zaman bunun tehlikeli bir vaziyet olduğunu düşündürmezdi. Öyle ki şehrin bu diyara kurulmasının nihai sebebi depremlerdi, sallantılardan enerji üretiyorlardı.

Obliu bu diyara gelmeyi yeni şeyler öğrenmek için istemişti, insanların neler yapabileceklerine her defasında şaşırmaktan sıkılmış Enoch ile beraber görebildiği kadar yeri görmek ve bilgiye doymaktı hayali. Enoch ile nasıl tanıştıkları ve evreni – ya da evrenleri – usta çırak olarak gezmeye karar verdikleri başka bir hikâyedir. Ancak bilinmeli ki her şey henüz başladığında Enoch sadece bir çocuktu. Obliu o zamandan beri tek bir gün dahi yaşlanmadı. Bunu birkaç yıl içerisinde kendisi de tuhaf bulmaya başlamış olacak ki anlam getirmeye çalıştı. İkisinin vardıkları sonuç Enoch’un kendi ırkından her insanın doğması gerektiği üzere tek bir kanat ile doğmak yerine kanatsız doğmasının sonucu tanrının onu farklı bir nitelik ile donattığı yönündeydi. Bunu daha önce de görmüştüler, çok çirkin insanların ne kadar barışçıl ve mutlu yaşayabildiklerini ya da çok küçük insanların gereğinden fazla zeki olduklarını. Bunun da aslında bir farkı yoktu. İkisi de tanrıya bir şekilde inanıyorlardı, ancak yine ikisi de ona isim takmayı reddediyorlardı. Yıllardır birlikte yürüyorlardı ve bir topluluğun öteki ile tam olarak aynı inanca sahip olduğu gibi bir duruma henüz rastlamamışlardı. Onlar da kendilerine göre bir topluluk sayılırlardı, seçimleri kendilerine aitti.

Yüksek teknoloji ve yaşam şartları ile uygarlığın en tepe noktalarında olan Yohn halkı doğa ile barışıktı. Öyle ki elektrik üretmek için bir şeyleri yakmak gibi bir barbarlığı tarih kitaplarından dahi çıkarmışlardı. Böylesine bir şeyin utanç kaynakları olması inanılır gibi değildi ancak Yohnlular için petrolün, kömürün ve odunun enerji için kullanılması fikri bir küfür sayılıyordu. Enerji üretmek için deprem ve su kullanıyorlardı. En yakındaki işlek ve geniş Gohn nehrindeki hidroelektrik santralinden üretilen enerji, şehir içindeki taşıtların çalıştırılmasına bile yeterli olmuyordu ancak onlar başka yöntemler keşfetmişlerdi. Doğayı en az kirletecek ve yaşam kalitesini arttıracak yöntemler. Su pili adını verdikleri küreler kullanıyorlardı. Aslında bu basit kürelerin içinde hidroliz edilmiş hidrojen ve oksijen vardı. Birleştiklerinde su ve bir miktar enerji üreten bu pilin boyutları Obliu’nun doğduğu dünyadaki şartlara göre sadece küçük bir lambayı birkaç saat aydınlatabilecek kadar etkiliydi. Ancak Yohn için boyut önemli değildi, her şey sıkıştırılabilir veya küçültülebilirdi. En az güç taşıyan küre bile ortalama bir apartmanın aylık elektrik ihtiyacını karşılayabiliyordu.

Enoch nükleer enerji ile ilgili hiçbir şeye rastlamadı, ancak Obliu onun savaşlarda Yohn’un üzerine inşa edildiği dünyada çok karanlık bir geçmişi olduğunu sezdiğini söylediğinde konunun üzerine gitmedi. Petrol ve kömür bile bu denli öfke yaratabiliyorsa uranyumun adı geçtiğinde insanların neler yapabileceğini kestirmek güç değildi. Yohn ile ilgili en ilgi çekici durum sadece yedi yaşındaki bir çocuğun bile bir yetişkinin aklına sahip olmasıydı. İnsanlar yaşamları boyunca onlara gerekli olacak tüm bilgileri doğuştan edinmiş halde dünyaya geliyorlardı. Akıl ve mukayese yetenekleri yerli yerinde olduğu için aile gibi bir toplum temel taşı gelişmemiş hatta eskilerde kalmıştı. Doğurganlık bile önemli değildi, insanlar başka dünyalarda “Tanrıyı taklit etmek” olarak betimlenebilecek eylemler gerçekleştiriyorlardı. O dünyalarda insanlara Yohn’u anlatmaya kalksa Obliu’yu taşlayabilirlerdi bile. Kaldı ki buna benzer pek çok olay gelmişti başına. Bazen içinde bulunduğu toplumun neler yapabileceğini tam olarak ön göremiyordu. Bu konuda Enoch daha çok sağduyu sahibi olan kişiydi.

Yohn’da insanları suç işlemekten alı koyan herhangi bir unsur bulunmuyordu. Kanun veya polis yoktu, yönetmelikler insanları kısıtlamıyor ve toplum ortak hafıza ve bilinç ile tek bir organizma gibi hareket ediyordu. Her Yohn doğumlu insan beynini ortak veri tabanına bağlanmak için kullanabilirdi, nerede ona ihtiyaç duyuluyorsa ya da kendisi birilerine ihtiyaç duyuyorsa buna ulaşabilir ve hayatta kalmak ile ilgili bir dürtüymüşçesine gerekeni yapardı. Aslında herhangi bir Yohnlu ile muhabbet ettiğinde Obliu’nun kazandığı izlenim karşısındakinin herhangi bir dünyalı gibi olduğu yönündeydi. Ancak öyle geniş bir bilinç ve görüye sahipti ki Obliu istemeden onu kıracak ya da sarf edeceği ona göre komik olmayan ama karşısındakini güldürebilecek bir laf ederse, Yohnlu buna nasıl karşılık vermesi gerektiğini gayet iyi biliyordu. Sorun buydu, mükemmeldiler.

Obliu onların insan olduğunu düşünmemeye başlamıştı. Enoch ise onlara hayran kalmıştı. Kanatlarının olmadığını görebiliyordu ancak sanki çift kanatlı melekmişler gibi özgürdüler. Akılları özgürdü, kimse tarafından yönetilmiyor tek bir organizma gibi davranıyorlardı, her biri mutlu ve mesuttu. Enoch ile Obliu bu konuda anlaşılacağı gibi anlaşmazlığa düştüler ve Enoch yolculuğuna bir süre tek başına devam etmesi gerektiği sonucuna vardı. Obliu ona gitme diyemezdi çünkü her ne kadar Enoch onun çırağı olsa bile ona öğrettiği bir şey yoktu yani eğittiği söylenemezdi. Tek başına da onunla olduğu kadar çok şey öğrenebilirdi. Ayrıca evrende birbirlerini bulmaları bu denli kolay başka iki varlık bulunamaz. Obliu Enoch’dan uzaklaştığında yaşlanmaya başlayıp başlamayacağını da merak ettiği için kararını gönülden onayladı ve ayrıldılar.

Bölüm 1: Yalnızlık

Enoch yıllarca Obliu ile asla hayal edemeyeceği şeyler görmüştü ve deneyimlemişti. İlk öğrendiği şey insanlara ve insana pek benzemeyen diğer ırklara asla ama asla ölümsüz olduğunu söylememesi gerektiğiydi. O da sanki onlardan biriymiş gibi davranmak genel bir kabul ediliş süreci başlangıcıydı. Eğer Enoch’u kabul etmezlerse ona bırakın en değerli sırlarını anlatmayı o sabah kahvaltıda ne yediklerini bile anlatmıyorlardı dahası insanlar kendileri gibi olmayanlardan her zaman her dünyada nefret etme eğilimindeler. Enoch’un Obliu’dan ayrıldığından beri en çok gitmek istediği yer onun doğduğu yerdi. Dünya’yı görmek istiyordu. Kendi dünyasını istila etmeye çalışan varlıklar ile tanışmak istiyordu. Yohnluların olmadıkları her şey olan o insanları anlamak ve değerlerini ölçmek istiyordu. Obliu buna hiçbir zaman karşı çıkmamıştı, sadece eğer bunu Obliu’nun yanında yapsaydı onu da değerlendirmiş olacağını düşündüğü için önermemeyi seçmişti. Ancak zaman içinde Obliu’nun evrendeki var olmuş ve olabilecek hiçbir canlı ile tam anlamıyla ortak yönü olamayacağını anladı.

Obliu ona dünyalar arası yolculuk yapmayı ilk öğrettiğinde korkmuştu. Çünkü çok garipti, uykusunda konum değiştirmekti özetle olan biten. Rüyalarında gezdiğin yere taşımaktı bedenini. “Eğer rüyanda göreceğin şeyi seçebilecek kadar kuvvetli bir aklın varsa her şeyi yapabilirsin” demişti ona. Süreç aslında pek çok dine göre yasaktı, bir tabuydu. Çünkü kimilerinin melek olarak adlandıracakları güçlerin ışığının çalınması ile ilgiliydi her şey. Evrenin işleyişi ile birlikte akmaktı Obliu’ya soracak olsalar. “Bir yaprak düşerken esen rüzgâr ile beraber düşmesi gereken yerden daha uzağa giderse bu bir suç mudur?” Fikri sarsılmazdı ancak kabaydı. Asla tam manasıyla irdelenemeyecek bir gizem kalmıştı işin içinde Enoch’a ayrıntılı açıklamayı yaptığında bile. İşlemi ona öğretmesi tam bir yılını almıştı. Enoch bunu düşününce gülümsemeden edemedi. Uykuya yatmak için gözlerini kapattı ve açtı. Göz kırpmak gibiydi. Bir an önce karanlık bir otelde Yohn’dayken şimdi yeşil çimenler üzerinde parlak tek bir güneşin altında öğle vakti yüzüne çarpan ılık hava ile kutsanıyordu. İlk düşündüğü şey havanın daha seyrek olduğuydu. Yeterince oksijen alamıyordu sanki. Hoş hiç oksijen olmasaydı bile ölmeyeceğini keşfetmişti. Oksijensiz ve sıfır basınçlı ortamda Enoch günlerce hayatta kalabiliyordu. Tek yapması gereken biraz uyumak ve başka bir yere gitmek oluyordu. Bu işi Obliu’dan daha kısa sürede yapıyordu ancak daha verimli yapamıyordu. Obliu seyahat etmek için tüm bir gece uyurdu, ancak onun asla hata yaptığını görmemişti. Enoch’un aksine gözlerini hiç uzay boşluğunda açmazdı.

Havanın boğukluğuna rağmen çimenlerin serinliği ferahlatıcıydı. Yerde boydan boya yattığı için titreşimleri fark etmesi uzun zaman almadı. Başını kaldırıp baktığında sarı, metal, dev gibi ve ona doğru gelmekte olan hantal bir makine gördü. Ardında ona benzeyen ama dikkatli baktığında pek de benzemeyen sarı ve siyahın tonlarında pek çok diğer makine seçti. Solunda, biraz uzakta kalan ormana doğru sabit hızla geliyorlardı. İki ordunun çarpışmak üzereyken anın durması gibi olan o anı anımsattı bu Enoch’a. Makinelerin ormanı talan etmek üzere olduklarını anlaması için dünyalı olmaya gerek yoktu. Kendi dünyasında ülkenin lordu istilayı tek başına püskürttükten sonra onların savaş makineleri ve taşınabilir fabrikalarının güzelim ormanlarına neler yaptıklarını görmüştü. Enoch taraf tutmazdı, ona göre saf kötülük yoktur. Her şey görecelidir, buradaki insanlar bu işlemin yaşamları için vazgeçilmez olduklarına inanmasalar elbette doğayı yok etmezlerdi. Kim kendi kolunu durduk yerde pıhtılaşmıyorsa kesebilir? Enoch her zaman olaylara ılımlı yaklaşırdı, zaten Obliu’nun onu yanına almaktaki öncelikli veya tek sebebi bu olsa gerekti. O çoktan makineleri ya da ormanı unutmuş yürüyüşe geçmişti bile. Etrafındaki yaşamın motifleri an geçtikçe keskinleşti ve sonunda yok olmaya başladı. Bu genel bir durumdu, yakınlarda bir şehir olduğu anlamına geliyordu. Esasında Enoch Obliu ile ilgili olabilecek en alakalı yere gitmeyi düşlemişti ancak kendisini tamamen rastgele bir konumda bulduğunu var sayıyordu. Yoksa Obliu düşündüğünden daha düşünceli bir doğa düşkünü müydü? Sanmıyordu.

Her zamanki şemasını izliyordu. Önce yaşam topluluğunun farkındalık seviyelerini test eder, bunu da mümkün olan en yakın öğrenim merkezine giderek gerçekleştirirdi. Ardından İnsanların garipseyen bakışları altında onlar ile ilgili önemli ön bilgisi ile giyim tarzını değiştirmek için uğraşacaktı. Obliu bununla hiç ilgilenmezdi. İnsanlar da onu her nasılsa garipsemezdi. Enoch bunu hiç anlayamadı çünkü sonuçta Obliu pejmürde gri çuval veya kadife bozması ucuz kumaşlardan temiz paçavralar giyerdi. Obliu gülümsemesi ve hikâyeleri ile gönülleri çelerdi. Kimse onun ne giydiğine ilk birkaç saniyeden sonra değer vermez ve dinlerdi. Sadece dinlerlerdi. Enoch büyükçe bir binanın avlusuna girerken merak etti, “acaba şu anda ne yapıyordur?”

Girdiği binada kendi yaşlarında yüzlerce insan gördü. Görünüşe bakılırsa hemen hepsi farklı kalite ve renkte kıyafetler giymişlerdi. Obliu’nun kendi ülkesi ile ilgili anlattığı kısıtlı bilgiyi yanlış anımsamıyorsa burası bir lise değildi, daha yüksek bir öğrenim kurumuydu. Kişiler onun kendisine göre tuhaf duran pamuklu gömlek ve şık kesim keten pantolonuna kafayı takmış gibi görünmüyorlardı. Sanki ‘isteyen istediğini giyebilir, ne olursa olsun ama sadece olsun’ gibi bir sözsüz yasa benimsenmişti. Gözüne kestirdiği birkaç kişiye sorular sordu. Enoch matematik ile ilgilenirdi ve bir diyarın bilgi düzeyini ölçmek için matematik öğreten insanlarını incelerdi. Sonunda kendisini kalabalık bir sınıfa sokmayı başardığında sınıfın büyüklüğü ile büyülendi. Böylesine büyük bir mekânda nasıl bir eğitimin verileceğini tahmin bile edemiyordu. Sonuçta kendi dünyasına fizik kanunlarını eğip bükerek ulaşmış insanlardı bunlar. Amacı ne olursa olsun bu büyük bir adımdı. Kendisi ve Obliu gibi başkalarının da diğer dünyaları adımlamak için yolculuğa çıkabileceği düşüncesi harikaydı. Obliu’nun da aynısını düşüneceğini sanmıyordu ama kim umursar, bilim yürüyor.

Sınıfta ders başladığında Enoch’un hayalleri yerle bir oldu. Kendisini profesör olarak nitelendiren bir adam koyu yeşil tahtaya yumuşak kireç ile hızlı hızlı bir şeyler yazıyor millette gıkını çıkarmadan dikte ediyordu. Teknik bir tarafa yazılanlar tarih öncesine ait gibiydiler. Yohn’da insanlar öğrenim görmüyorlardı çünkü bununla doğuyorlardı ancak bu dünyadaki tahtaya yazılan bilgiler büyük olasılık ile akıllarına ilk doldurulanlardan olurlardı. Sadece temelleri gördü, gelişmemiş fikirler ve zaten bakmasını bilen herkesin görebileceği şeyler. Gün boyunca türlü binaya ve kata gitti ve nice derse girdi. Aralarından sadece sosyoloji ile ilgili biri ilgisini çekti çünkü korkutucu bir masal gibiydi. Kalabalığın arasında yalnız kaldığını son akşam dersinden çıktığında hissetti. Herkes evlerine dağılırken sanki çevresindekiler ile onların çevresindekiler birbirlerini hiç tanımıyormuşçasına uzaklaşıyorlardı. Öyle ki bu genç insanların tüm gün boyunca birlikte vakit geçirdiklerine inanamadı. Sanki aralarında aşılmaz camdan duvarlar vardı, konuşabiliyor ve birbirlerini görebiliyordu ama samimiyet ve paylaşım yok denecek kadar azdı. Sadece işlerine geldiği için ötekilere katlandıkları ve bunu yaparken gülümsedikleri gibi korkunç bir fikre kapıldı. Fikri dağıtmak için uzun uzadıya uğraştı ama yapamadı. Son bir yere daha bakmalıydı; Kütüphaneye.

Bölüm 2: Kütüphane

Tüm gece bir gölge gibi güvenlik görevlilerinin arasından sızarak ve saklanarak kütüphaneyi arşınladı. Enoch doğruluğu göreceli olan fikirlerin doğruluğu kesin olan bilgiler kadar değer görmesine anlam veremedi. Bazı fikirlerin ölümlere sebep olması ya da birtakımının dünyayı değiştirecek kadar güçlü olmasına daha çok şaşırdı. Duyguların öne fazla çıktığı bir dünyaydı bu. Onca kitabın arasında hiç olmayacak bir rafta büyük olasılıkla oraya yanlışlıkla konulmuş bir kitap seçti gözleri. Cildi beyaz deridendi. Onu yerinden alıp usulca kapağını incelediğini fark etmesi rüya gibi birkaç saniyeydi. Neden böyle hissediyordu bilmiyordu. Obliu’nun “Bazen olması gereken bir şeyin olmadığını ya da olamaması gereken bir şeyin olduğunu hissedersen oradan uzaklaş, ne olursa olsun kaç ve ardına bile bakma” dediğini anımsadı. Anlatmaya çalıştığı his bu muydu acaba? Öyle ise bile artık çok geçti. Kapağın cildi parmaklarının temas ettiği noktalardan kararmıştı bile. Zifir siyah bir mürekkep hokkası masaya içindekileri saçmışçasına boya tüm kapağı ve sayfaları kapladı. Sonunda aklının da kitap gibi karardığını hissetti. Neler oluyordu böyle? O bunu düşünürken kitap Enoch’a konuştu.

“Tek kanatsızların oğlu ve hikâyecinin kardeşi Enoch. Dilin bana bunu söyler, zihnin bunu anlatmaz. Aklın bulanık, korku ve yargılar ile dağılmış. Kızgın değilsin ve bu seni özel kılıyor. Özelsin çünkü egosuna yenilmeden onu besleyip büyütmüş birlikte yaşamış birisisin. Ah, o da nesi? Hayatının aşkını mı arıyorsun yoksa? Dünyaları bunun için dolaşmak oldukça büyük bir israf oysa. Hmm, belki de değildir. Ben bunu anlayamam, söyle bana Enoch sence beyaz kitap neden orada en olmaması gereken yerdeydi?”

Enoch ne diyeceğini bilemedi. Adeta küçük dilini yutmuştu. Hayattaydı ancak duyuları onu uyarmıyordu. Sadece varlığı ile oradaydı. Duymuyor, görmüyor, temas etmiyor, koklamıyor veya tatmıyordu ama biliyordu. Nedense burada uzun süre durursa bilgisinin de duyuları gibi eriyip gideceğini düşündü, öyle olmasalar bile. “Ben sadece yanından geçip gidiyordum, oradaydı ve tek bildiğim bu”. Konuşmacısı sessiz kaldı, sanki devamını bekliyordu. Dilinin konuşmasını değil zihninin anlatmasını istiyor gibiydi. “Oradaydı… Çünkü… hmm belki bana anlatması gerekenler vardır?” Bunu bir soru gibi söylemişti çünkü gerçekten emin değildi ancak cevabın bu olması gerektiğini duyumsadı iliklerinde, bir his algılayabilmesine sevinmişti ve sebebini dile getirmekten kaçınmamayı seçmişti. Sessizlik tekrar konuştu,

“Demek anlatacakları vardı. Öyle ise dinle bakalım belki anlatacakları gerçekten çok önemlidir, kim bilir. Aradığını bulabilirsin bile.”

Gözleri tekrar görmeye başladığında kendisini kütüphanede o rafın önünde elinde kapkara bir kitap ile yerde yatar buldu. Sabah olmuştu ve kütüphanenin duvarlarını boydan boya, yerden tavana kaplayan geniş pencereler içeriye saldıkları ışık ile ona işkence etmek istiyor gibiydiler. Günü normalde yeni bir dünyaya geldiğinde acilen izlediği akış şemasını izleyerek geçirmesi gerekiyordu. Daha sağlık kurumlarını gezecek ve insanların toplandıkları mekânlarda konuşmalara katılacaktı. Henüz gezdiği okulda sanat ile ilgili çalışmalar görmüştü ancak ona yeterli gelmemişlerdi. Gerçek eserleri görmek istiyordu, bu dünyanın miraslarını ve geçmişinde insanlarının yaptıkları müthiş şeyleri görmeyi istiyordu. Ancak tüm istekleri adeta elindeki huşu uyandıran kitap ile temizlendi ve beyninde boşalan rafa kalktılar.
Kitabın sayfaları tek başlarına okunduklarında çok anlamlı değildiler. Sınırların kaldırılmasından bahseden kısımlar okuyabildiği kısımlardı. Sanki yer yer harfler bulanıklaşıyordu ya da algısından kayıp gidiyorlardı. Kitap sadece ona anlatmak istediklerini göstermekte kararlı gibiydi. Enoch sabırsızlanmaya başladı. Sanki işin anahtarı buymuş gibi kitabın sayfaları tüm duyularını sarmaladı. Olayları sanki kendisi de içindeymiş gibi izlemeye başladığında ruhu çoktan başka bir diyardaydı. Kitap ona anlatıyordu.

Bölüm 3: Kılıcın ve Ejderhaların Efendisi

Çok uzun vakitler önce, henüz saniyeler dizilmeye başlamışken en tepede üç kişi dururdu. Birinin tacı ateşten, tahtı kömürdendi. Ötekinin tacı yoktu ve tahtı buzdandı. Sonuncusunun diğer ikisinin üstünde hükmü yadırganamazdı ve tacı ışıktandı, tahtsızdı. Konuşmaları ışıksız, ateşsiz ve buzsuz diyarların topraklarında yankılanırdı. Sonsuz dinginlik ve huzur ışığın efendisinin toprağı eğip bükmesi ile baş gösterdi. Onun nefesi ile toprak can buldu ve ne tahtsız nede taçsız ancak öteki üçü kadar vakur biri karşılarında dikildi. İsim ya da çehre değildi onu o yapan, sadece yalınlığıydı. Ateş, ışığın eserini beğendi ve onun kulaklarına kendi bilgeliğinden fısıldadı. Buz ise sadece izlemek ile yetindi. Toprak üzerinde hiçbir hak talep etmek niyetinde değildi. Hayır, onu ne kıskandı ne de sevdi. Buradan sonrasını zaten başka dillerden, insanlardan ya da kitaplardan pek çok kez okudun. Ateşin efendisi sürgün edildiğinde buz ışık ile yüzleşti. Çünkü ışık yarattığı insanları buza muhtaç kılmıştı. Üstelik en yumuşak haline ihtiyaçları vardı. Buzun niyeti bunu reddetmek değildi, onun isyanı ateşin sürgününeydi. Işık gücünü insanlara göstermekten hiç kaçınmadı, kendini onlara anlatmaktan ama göstermemekten ya da hep özgür olduklarını söyledikten sonra saydam zincirleri çekiştirmek ve ‘hale benimsiniz’ şeklinde anımsatmaktan. Sadece zeki olanlar bunu daha sonraları hissettiler ve büyüyü yarattılar ama bu başka bir hikaye. Buz gelen ağır ayak seslerini ateş bilgeliğini insanlara fısıldarken hissetmişti. Buzun tek söylediği “Bırak gitsinler” oldu. Sadece buydu, sonucu umursamadan cevabı aldıktan sonra ateşin yanına gitmekti niyeti. Ancak ışık ona öyle bir iş etti ki ateş bile bunu tahmin edemezdi. Buzu yok etti, kendisi olmayan her şey olarak kıldı onu. Onun düşüncelerinde ve cisminde yeri olmayan yokluğun kendisiydi artık. Buz tüm varlığını kaybederken yanında alabildiği son şeyi de götürdü. Bu korkunç bir karşı koyuştur ve sadece bilmesi gerekenler bilir. Buz ışığın suretine büründü. Yüzünü onun yüzü kıldı ve soldu gitti. Işık bunun olacağını bilemezdi çünkü buzu kendi görüşünün çok uzaklarına yollamıştı. Zamanın çengel atamadığı biriydi artık, gelecek ve geçmişin dışındaki birisinin ne yapacağı kestirilemez. Buz adını işte o gün seçti. Henüz galaksiler güneşlerini yeni yeni kusarlarken, yıldızlar keşmekeş içindeki girdaplarda yokluğa maddeyi taşırken o vücut buldu karanlığın içinde. Adı Obliu oldu. Senin kardeşin bildiğin adamın isminin kaynağıdır o. Yine kardeşin bildiğin adamın sana anlatmamayı seçtiği kişidir, belki anlatmak istemiştir ama yapamadı. Sadece duymak bile bunu, ağır kılar en hafif kalpleri. Ne kadar acıdır bilir misin her şeyini kaybetmenin ve tek başına sonsuza dek yaşam kaynağından uzak kalmanın düşüncesinin? Başıboş, hiçliğin düzlüklerinde asla son bulmayan derinliklere kadar her gün yürümenin ve tek bir zerre umut taşıyamamanın ağırlığı kestirilemez. Ancak Obliu gücünün idrakine kısa sürede vardı. Kısa sürede diyorum çünkü zamanın onun için bir anlamı yok. Belki de bize kıyasla sonsuzluğa kadar beklemiştir. Anladı ki yokluk varlıktan daha genişti. Işığın efendisinin böyle bir hata yapabileceğini düşünemezdi çünkü o hatasızdı. Ancak yine gördü ki sadece kendi hükmünde geçerliydi bu. Sınırlarını gördü ve alay edercesine onun sınırlarında gezindi. Işık onu hissedebiliyordu ancak elinden daha fazlası gelmiyordu. İşin komiği Obliu’nun da elinden fazlası gelmiyordu. Ta ki sınırlarda delikler açabildiğini keşfedene kadar. Bunu yapması ile kendi yüzünü tanrının yüzü ile bir yapması arasında aslında bir zaman dilimi bulunmamakta ancak ölümlü zihinlerin anlaması için bu şekilde anlatmak zorundayım. Maddeyi an içinde sürekli olarak emmeye başladı. Doymaksızın alıyordu, durmadan kendi yokluğuna katıyordu ne bulursa. Deliklerin çift yönlü olduğunu keşfettiğinde afallamış olmalı. Zamanın düzlüklerini tırpan karşısında ayrılan ekinler gibi delik deşik yaptı. Tüm öfkesini kustu. Ancak sonunda sakinleşti. Nede olsa ışık sabrı sonsuz bir varlıktı. Durmaksızın aynı kararlılıkta ne yapıyorsa devam ederdi ve ona öfkelenmenin hiçbir alemi yoktu.

Obliu bir oyun oynamakta karar kıldı. Deliklere yakın olduğunda zamanı tabire uygunsa iliklerine kadar hissediyordu. Böyle zamanlarda elini uzatıp birkaç belaya bulaşırdı. İnsanların hayatlarına karışırdı ancak ateşin efendisinin bugün bile canlıların kalplerinde estirdiği kasırgalar ile kıyaslanamazlar. O daha derin çalışırdı, bu yüzdendir neredeyse hiçbir ölümlünün onu tanımaması. Tanrıya yani ışığa ait üç oğul aldı. Biri kardeş katiliydi, öteki uslanmaz bir tövbekâr, sonuncusu ise hiç doğmamış bir bebekti. Ruhları kendi buzdan kalbinde tuttu. Geriye ona ait kalan tek şeyde. Işığın elinden ne yaparsa yapsın alamayacağı tek şeyde. Düşünceleri ruhları hamur gibi yoğurdu. Tek bir fikir diğer her şeyi bastırdı; tanrısızlık. Amacı çok basitti. Öyle bir insan ruhu modifiye edecekti ki o asla tanrının hükmünden etkilenmeyecekti. Kalbi, aklı ve birleşik ruhu tamamen yokluğa ait olacaktı. Bu her ne kadar Obliu’nun ona hükmedeceği anlamına geliyormuş gibi görünse de yokluk o denli kudretlidir ki Obliu bile kendi uşağına hükmedemez. Bu tanrının kendisinden bir tane daha yaratmasına benzetilebilir. Obliu eserine son kez baktıktan sonra onu dünyalardan birisine ekti. Karanlığına tekrar uzun zamanlar boyunca çekildi.

Eserinin bir adı yoktu Enoch. Adsızlıktı kaderi, tek kaderi kadersizliğiydi. Herhangi bir şey herhangi bir gün herhangi bir anda onun başına gelebilirdi ve bu tamamen kendisine ait kararların ve etrafında olmasını seçtiği kişilerin kararlarının eseri olurdu. En ürkütücü yanı dokunduğu her şeyin üzerinden tanrının hükmünü almasıydı. En ölümcül hastalıklardan birisine yakalanmışlara bir kere dokunması onlara şans verirdi. Ölecekleri kesin olmalarına rağmen belki ayaklanıp hayatlarına devam da edebilirlerdi. Umutsuzluktan umut yaratırdı veya umudu olduğu yerde yok ederdi. Ömrü boyunca inancından caymamışlara dokunduğunda inancını sorgulamaya başlar halde bırakırdı onları. Ya da monoton bir yaşam süren insanlardan birisine dokunuşu ile o kişi farkına bile varmadan onu akıl almaz maceralara yelken açtırtabilirdi.

Zaman içerisinde ona isimler verdiler. Çünkü aynı senin kardeş bildiğin adam gibi dünyaları gezerdi. Kendisi gibi birilerini arardı. Hatta buldu, ironiktir bulduğu kişi onu o kılan kişinin tek dostuydu. Dostun Obliu sana anlatmış olmalı. Seraphim, alacakarga. İsimsizliğin ve kadersizliğin efendisinin yol arkadaşı oldu sonsuzlukta bir sonraki hasmını arayan alevden gelen kuş. İkisi beraber halen hem yoklukta hem de varlıkta arzuladıkları gibi dolaşırlar. Ne tanrının ne de Obliu’nun onlar üzerinde kesin birer hükmü yoktur. Son olarak sana anlatmam gereken son şeyi anlatacağım. Dostun Obliu’nun sana benden bahsetmemesinin tek sebebini. Bu hikâyeyi her anlatışımda tek bir fazladan ayrıntı vermek zorundayım ve o birilerinin kendisinden çok şey bilme düşüncesini kaldıramaz. Ancak anlatacak tek bir kelime dahi kalmadı. Sana onun adını vereceğim, Seraphim yani ilk ejderhanın, alevden gelenin yol arkadaşı ve efendisinin adını. Kılıcı ile kesmesini değil kesmemesini bilen adamın şanını. Aslında oldukça basittir ama kimse bilmez çünkü kimse ona gerçek bir tane vermeyi denemedi. Adı Etchrador’dur, anlamı tanrının dilinde “Kılıcın ve Ejderhaların Efendisi”.
Bölüm 4: Şafak

Enoch kütüphanede sabahladığı ikinci günün sonunda rezalet haldeydi. Leş gibi kokuyordu ve öğrencilerin ilgisini çekmeye başlamıştı. Bunun yeni yeni olmaya başlaması ayrı bir konuydu. Enoch duyduklarına inanamıyordu. Kitabı aldığı rafa aynen bırakmıştı. Bırakır bırakmaz beyaza dönmesini beklemişti ama olmadı. Sadece orada bir sonraki kurbanını bekler gibiydi. Öğrendiklerinin doğruluğunu kabul etmekte güçlük çekmesi bir yana doğru olmaları tamamen kesin olsa ve canı gönülden inansa bile bu pek çok eski inancını darmadağın ediyordu. Dostu Obliu büyük olasılıkla yokluğa gitmeyi denemişti. Başarısız olduğunu aklında canlandırabiliyordu. Onun hayal kırıklığını hissetti. Gerçek Obliu ile tanışmak isterken buldu kendisini. Belki de Etchrador ile tanışmak isterdi, gönlünden neler geçtiğini kendisi de bilmiyordu. Adını sadece kendisinin bildiği üç ruhlu kadersiz adam. Obliu kadar kudretli ancak onu tanımayan adam. Altı kanatlı ilk ejderha, kuzgun Seraphim’in efendisi olan adam. Kampus avlusundan salaş kılığı ile çıkarken kapının önünde onu bekleyen dış metal cepheri parlatılmış şık görünümlü geniş bir taşıt gördü. Kapısı ardına kadar açıldı. İçindeki her kimse onu davet ediyordu. Enoch kimi görmeyi beklediğini bilmiyordu. Çok yorgundu. Obliu’nun yanına geri dönüp ciddi bir uyku çekmeyi düşünmeye başlamıştı bile.

Kafasını kapı boşluğundan içeriye uzattığında gayet aydınlık olduğunu gözlemledi. Bir adam bol kesimli ve normalde temsil ettiği tarzın aksine rahat görünen takım elbisesi altında kendinden emin bir ifade ile ona bakıyordu. “Tek kanatlı Enoch acaba bendeniz ile güzel bir brunch yapmayı kabul eder mi?” Soru daha çok emir gibi çıkmıştı. Enoch öyle olmasaydı bile içeriye girmeye dünden razıydı. Her zaman ilgi çekici olana yönelme eğilimindeydi.

Takım elbiseli adamın ellerinde bej kumaş eldivenler vardı. Toza ve mikroba fobi besleyen insanlar görmüştü Enoch daha önce. Adam onun aklından geçenleri okumuşçasına gülümsedi ve “Sadece kazaları engellemek için” dedi. Enoch onu anlamadı, ancak anlayacaktı. Araç sessiz çalışıyordu. Bu dünyada malum kitap kazası yüzünden arzu ettiği gibi gezememişti ancak bu aracın ötekilere kıyasla daha değerli olduğu izlenimine kapıldı. Konuşmayı başlatan eldivenli adam oldu, “Seni alıkoyduğum için özür dilerim, istediğin zaman gitmekte özgürsün.” Adamın yüzünde katıksız bir samimiyet vardı. Enoch ne diyeceğini bilemedi ve ilk aklına gelenleri söyledi, “Beyefendi gerçekten çok büyük bir egonuz var.” Adam şaşırdı, “Benim egom yok, sıfır, hiç olmadı ve olmayacak.” Yüzü ifadesizleşmişti cümlenin sonuna doğru. Bu kez gülümseyen Enoch oldu, “Bunu söyleyebilmek için muazzam bir egonuz olmalı.” Adam kafasını salladı, “Aptal değilsin öte yandan kokuyorsun. Seninle konuşacaklarım var.” O bunu söylediğinde araba durdu ve adam kapıyı açtıktan sonra bir an duraksadı, dönüp Enoch’a “kim olduğuma dair henüz bir fikrin yoksa ipucu vermek isterim, ‘kılıç ile kesmesini değil kesmemesini de bilen’ diye yankılandı sesi zihninde. Adam göz kırptı ve araçtan indi. Enoch’un kalbi duracak gibi oldu. Adamın hemen ardından kapıdan indi ve bu dünyaya ilk geldiğinde kendisini yerde yatar bulduğu çimenliklerin önünde olduklarını gördü, ileride birisi daha vardı. Arkasına baktığında ne araç vardı ne de yolun orada olduğunu gördü. Tekrar adama döndüğünde takım elbisenin yerini Obliu’nunkiler ile kıyaslanabilecek paçavralar ve siyah ipekten örülmüş uzun bir kıyafetin aldığını gördü. Adamın ardından şafak doğuyordu, ışık gözünü aldı ve arkadaki sureti tam olarak seçemedi. Adamın ellerinde sargılar vardı. ‘Kazalardan kaçınmak için’ diye düşündü, insanlara dokunamayan, kitabın anlattıklarından sonra beliren ve kılıçtan bahseden birisiydi özetle. Şüphe etmesine gerek yoktu, bu Etchrador’du ve büyük olasılık ile adını öğrendiğini biliyordu. Ancak bir şey oldu. Tüm anın gerginliğini alıp götüren çok basit bir şey. Öyle ki Enoch her şeyi unuttu. Gerçekten unuttu. Kendi adını ve diğer her şeyi, gezgin olmasını, yolculuklarını, yaşamını, arzularını… Hepsini değil elbette. Buzdan kalbi halen yerinde duran gerçek Obliu gibiydi. Karşısında çift kanatlı aşkı duruyordu. Adını unuttuğu adamın kızı, Mathilda. Şafaktan bir melek gibi çıka gelmişti.

 

Obliu” için 5 Yorum Var

  1. Açıkçası söylediklerinin üzerine epey farklı bir beklentiyle başlamıştım okumaya, ama beklediğimden çok daha sürükleyici çıktı yazı. Diğer öykülerin neredeyse hepsiyle ilgili olmasının da bunda etkisi büyük olabilir. Gerçekten merak ederek okudum.

    Bunlar bir kişinin başından geçenler değil. Bunlar duyumlanan, görülen veya yaşanılan şeylere dair fikirlerin yansımaları. Özellikle yalnızlık kısmındaki görüşlere neredeyse tamamıyla katılıyorum.

    Karakterlerin temellerini görmek çok iyi oldu. Yaptıklarına ve yaşadıklarına daha anlayışla yaklaşabiliyoruz. Bir şeyler bilmek ve daha çok zevk alabilmek için öncekileri okumak lazım ama her yazın gibi bu da bence bağımsız bir öykü (baştaki notu kastediyorum).

    Bir de sanırım ilk yorum yaptığım öykülerinden “Küre”den sonra bu da sağlam bir ütopya sunuyor. Aslında karşılaştırma ve dediğim gibi bir tahlil sunuyor. Sende o havayı yakalamak epey güzel oluyor 🙂 Bir de Genkai’nin olaya gireceğini düşünmemiştim. Görünce şaşırdım gerçekten.

    Tekrar tebrikler.

  2. Okuduğun için teşekkürler,
    İlk başlarken “hiç” bir şeye bağlamayacaktım. Kafamda “kılıçla kesmesini değil kesmemesini bilen bir usta daha yücedir” gibi bir fikir vardı ve bunun üzerine yürüyecektim. Her nasılsa kendi evrenimin yaratılış süreci ile ilgili bilgilere giriş yaptım. Ben bunları biliyordum ve tek başıma biliyor olmak gizemli görünmüyordu; Gerçek değil gibiydiler. Şu anda da değiller ancak başkalarının bilebilecek olması ihtimali güzel bir duygu. Mathilda son paragrafta geldi aklıma “Dur ya neden olmasın ?! Nİhahahah” gibi bir moda girmiştim hatta ^^

    Hadrhune tüm hikaye ile oldukça alakadar bir karakter, Etchrador’u yazmakta ne kadar hevesliysem, Genkai’deki Hadrhune’u da yazmak için de o kadar hevesliyim.

  3. Seraphim’den daha farklı bir tadı vardı değil mi? Ben okurken oradaki çevrenin artık efsanelerde kalmış bir kurgudan ibaret olduğunu anlatıyormuş gibi hissettim. Epik bir hava katıyorsun sanki hikayeye, yanında yine melankoliksel durum devam ediyor gibi. Sürükleyicilik zaten her hikayede artan bir ilgiyle hissettiriyor kendini.

    Enoch’un keşfi, yalnız kalışı, beyaz kitap ise çok güzeldi. En beğendiği kısım dünyanın varolmasını anlattığın bölümdü. Çok iyi olmuş. Ellerine sağlık!

  4. Okudum. Zor oldu ama okudum. Diğer hikayelerine göndermeler yapman güzel bir ayrıntı olmuş. Özellikle de son kısımda Mathilda’yı görmek beni oldukça şaşırttı. O “Nihahahah” benim içinmiş yani 🙂

    Hikayelerini genel olarak beğensem de şunu kabul etmeliyim ki benim anlayışımın çok ötesindeler. Okuduklarımı bir araya getirmekte ve hikayenin yan anlamlarını anlamakta zorlanıyorum. Bu kötü bir şey… Çünkü senin yazdıklarını takip etmeyi gerçekten istiyorum fakat bunu hakkını vererek başaramıyorum.

  5. @Mit
    Haklısın, bu hep değiştirmeye çalıştığım bir özelliğim ola geldi. Bunun gerçekleşmesinin tek sebebi ise kendi evrenimden kaçamamam. Hani çok sevdiğin bir dizi olur ve bırakamazsın ya, buna benziyor. Neler olacağını ben de bilmiyorum çoğu zaman, başka hikayeler yine pek çok vakit ilgimi çekmiyor. Belki narsistimdir hikayeler konusunda ama kendi yazdığımı okumayı seviyorum. Eski hikayelerin üzerinden geçiyorum şu aralar, Kırmızı’yı tekrar yazacağım tüm bu olan bitenler ışığında.

    Kendi başına ayakta durabilen hikayeler yazmaya çalışmaya devam edeceğim, elimden geldiği kadar. Okuduğun için teşekkür ederim, bu benim için lüks haline gelmeye başlayan bir eylem.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *