Öykü

Pilotlar Düşerken Bombalara Paraşüt Bağlanır

Arkasında bıraktığı enkaza ve göğe yükselen dumana aldırış etmeden koştu ve aniden durdu. Kötü bir şey yapıp farkedildiğini anlayan küçük çocuklar gibi başını omuzlarına gömüp sinsice etrafına baktı. Duyduğu seslerin sadece yalnızlığının ıspatı olduğunu anlayınca doğruldu ve yavaş adımlarla kayalık arazide yürümeye başladı. Attığı her adımda birbirine sürten taşların çıkardığı sesler eşliğinde yürürken etrafındaki manzaraya bakmaktan kendini alamıyordu. Bir kanyonun iki tepesinden birinin kıyısında yürüyordu. Kanyonu ortadan yaran nehrin nemli havasını içine çekiyor, su taneciklerinin derisiyle temas ettiği anda hissettiği ferahlık onu daha önce hiç olmadığı kadar mutlu ediyordu. Etrafta yeşillik namına pek bir şey olmaması onu rahatsız etmiyor aksine çevresindeki kayalıkların akıl almaz koyu renk kuşağı bu kanyonu gözünde çok daha güzel yapıyordu. Nehrin sağında ve solunda yükselen iki kayalık levha çizgi çizgi kızıl ve kahverengiye çalan renk tonlarıyla aşağıya doğru iniyor, nehir kıyısında ise yosunlar palete biraz yeşil bulaştırıyordu. Tepesindeki beyaz bulutlara gözünü dikti ve “Tanrı.” dedi hırıltılı bir sesle. “Burayı yaratırken bütün kahverengi tonların ortasına fırçasıyla umarsızca baştan aşağıyı bir mavi çizgi çekmiş. Baksana şuna canım, bir kanyon bu kadar çirkin ikiye bölünür mü?” Üzerinde yürüdüğü devasa kayalık levha yavaş yavaş nehir seviyesine doğru inmeye başladı. Nehir seviyesine yaklaşana kadar bütün renk tonları siyaha bürünmüştü, paletteki her bir renk aniden geldikleri tek renge bulanmış ve sonrasında çıkışındaki saf beyaza ulaşamamanın hüznüyle eski hallerine kavuşmuştu.. Nehir seviyesine indikten sonra kıyıya kadar geldi ve sırtındakileri aceleyle toparlayıp elini yüzünü yıkadı. “Olmadı” dedi yüksek bir sesle. “Bir daha deneyelim.”

Farklı bir şey denemek istedi, paraşütü açmamak için kendini diretmişti ama ayağı boşluğa değdiği andan itibaren içindeki dürtüyü bir türlü baskı altına alamamıştı. Gözünün kapalı oluşu zihninde son gördüğü görüntülerin dolaşmasına sebep oluyor ve sanki kanyonla beraber dünyanın merkezine düşüyormuş gibi hissetmişti kendini. Bu sefer farklı bir karar aldı ve arkasında sürünen paraşüte aldanmadan yürümeye başladı. Nehri takip edip bittiği yeri bulacaktı. Kaçırdığı fırsat için kendini bu şekilde cezalandırıyordu, belki de ölene kadar yürüyecekti.

Neyse ki kendini cezalandırışı tam bir fiyaskoya dönüşmüştü, on beş dakikalık bir yürüyüşün ardından farkettiği şey kanyonun ortasından akan nehrin onu koca bir şelaleye getirmiş olmasıydı. Halbuki onun için dünyanın sonuna kadar yürüyüp dünyanın içerisinde sürüklendiği boşluğa akan bir nehrin içinde yüzmek daha iyi bir seçenek olacaktı. Hiç iyi bir fikir değildi, yüzme de bilmiyordu zaten. Kendi kendine sinirlenip koşar adımlarla geri döndü. Hızlı hızlı düştüğü yere doğru yürüdü ve levhanın dibindeki patikadan yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Elleriyle kavradığı her taş parçasının kopup kendisini aşağıya sürüklemesini beklerken kendini yeniden levhanın tepesindeki son basamakta buldu. Yukarıya çıkarken arkasından boşluğa sallanan paraşüt levhadan yukarı son adımını atacakken sivri bir taşa takılmıştı. Dikkatlice yırtmadan paraşütü kurtarıp düzlüğe çıktı ve birkaç adım atıp kayalığın dibine yanaştı. Yeniden nehre yukarıdan bakmanın keyfine varmıştı. Sanki evrendeki bütün boşluğu içine çekmek istermişcesine bir nefes alıp boşluğa adım attı. “Unutma oğlum, hayatında atacağın her adım seni refaha götürsün.” demişti zamanında babası. Sırtüstü süzülürken bulutlara gözünü dikti, kanyonun iki tarafı kahverengi ve kızıl renk tonlarıyla çevriliydi. Bembeyaz bulutlar hızlıca etrafını sardı, bütün vücudunu kaplayıp kafa hizasında bir düğüm oldu. Nehir çoktan suyunu kurutmuş, yatağını açmıştı. İki levhanın arasına toprak yağıyordu, bütün renkler karışıp huzursuz bir siyaha bulanmıştı tekrar.

Yaşlı adam bir eli buz gibi mermerde, ayakta zor duruyordu, nefes alıp vermekte zorlanıyor, içindeki yoğun hüzün ciğerlerini bastırıyordu. Ağzından dökülen kelimeler zor duyuluyordu: “Bilmiyordum ki.” dedi. “Unutmuşum, sanki attığı her adımda bacağını ileriye doğru benim ittirdiğimi…. unutmuşum.” Nefesi kesildi, gözleri buğulandı, kendini dizlerinin üzerine bıraktı. Sadece kendisinin duyabileceği bir tonda konuşmaya bir devam etti. “Onu cam bir fanusa kapattım, sonra bulutlara fırlattım. Beyaz bulutlara… Şehirler dize gelirken o cam fanusun kudretiyle… Binalar çukurlara doldu, toprak doldu bütün çukurlara… Bilmiyordum pilotlar düşerken, bombalara paraşüt bağlanacağını, bilmiyordum…”

Pilotlar Düşerken Bombalara Paraşüt Bağlanır” için 2 Yorum Var

  1. Başlangıçta sarmalayan tasvirler ve meraklandırma metin daha içrek bir şekle bürününce zorlamaya başlıyor. Bu da kendi içine dönük sonunun vuruculuğunu anlaşılmaz kılıyor.
    Kişi kendi bildiği şeyleri unutup yazdığı metni yeniden okumalı bazen. Sizin bildiğiniz ve anladığınız her şeyi okuyucu anlayamayabilir.
    Deneme ve şiir gibi türlerde içrek anlatımlar söz sanatlarıyla kamufle edilip herkeste başka çağrışımlar yaparak güzellenebilirler. Fakat öyküler bu durumlar için oldukça nankör metinlerdir.
    Bu kadar güzel cümleleri, anlaşılamayan kişye özel bir sona kurban etmek biraz haksızlık.

  2. Daha fazla paragraf başı, daha fazla virgül kullanmalısın. Kurgu, tasvir ve üslup olarak harika bir öykü; belliki yazabiliyorsun. Ancak içerikte aynı dengeyi bulamadım. Herkesin tarzı farklıdır, fakat okuyucuya ulaşmayan bir öykü?

    Seçkideki ilk öykün, belki biraz heyecan, belki de kısıtlı zaman seni etkilemiş olabilir. Gelecek ayki öykünü bekliyorum. Kalemine sağlık.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *