Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Özgürlük

“yalan.” Diye mırıldanıyordum. “rehineyim ben. Özgürlüğe karşı rehine. Bedelimse hayatım. Ölmeden özgür olmayacağım.”

Merhaba. Ben klişeyim. Tanıdınız mı beni? Hani “iyi misin?” sorularına “iyiyim abi, sen?” diye cevap verenlerinden. İyi olmasam bile kurarım bu cümleyi. Hatta bazen somurturum,ama ağızdan çıkan cümle aynıdır. O kadar iki yüzlüyüm işte. Dostlarıma olan cevabım da değişmez. Bazen aklımdan geçmiyor değildi. “ne boka yarar lan bu dostlar, dertlerimi söylemedikten sonra?”. Ama yok. Ne kadar düşünsem ve kendime sosyal mesaj versem de cevap aynı. Sadece sözle kalsa iyi. Yalancı ve yavşak bir sırıtma da yüzüme oturur, aslı olmayan bu cümleleri söylerken. Dişlerimi göstermeyecek şekilde dudaklarım hafifçe kıvrılır,şirinliğimi yaptıktan sonra malum cavabı veririm. Sonra da pişman olurum. Veririm ama, asla şaşmaz. “ay mert nasılsın?” iyiyim beyinsiz, sanane. Çok da sikindeydi. Daha önce beş dakika muhabbetimiz yok yaptığın yavşaklığı 10 yıllık arkadaşlarım yapmıyor. Böyle diyemiyor tabi insan. “iyiyim ya, sen nasılsın? Ablan girebildi mi üniversiteye?” ha buna da ayarım. Umurumda olmayan şeyleri sormak konusunda üzerime yoktur. Ama nedendir bilinmez, sormazsan kötü adamsın. Suratsızın, dürüstün, dobra adamın tekisin. Adam olan yalan söyler, karşısındakini kırmaz. Sen sıçmışsın. Git ve bizi yalanlarla dolu ama mutlu dünyamızda yalnız bırak, buraya ait değilsin.

Sen ölüsün.

Toplum insanları nasıl da yönlendiriyor. Hani derler ya “insanlar özgürdür.” Nah özgürdür. Toplumun yönlendirmeleri ve “ahlak” kuralları alıkoyuyor seni. İstediğini yapamazsın. Yaparsan kötü adamsın. Ama özgürsün: yalan söylemekte.

Ama bu gün diğerleri gibi olmayacak. Hayır, komşumuz Hasibe Teyze’nin haberinden sonra eskisi gibi olmak doğaya küfür gibi olurdu. Bu sabah geldi kapıma. Uyuyordum. Kapı bir iki kez çalınca uyanıp hemen kapıya koştum. Açtığımda karşımda 50 li yaşlarının başında, gençliğindeki güzelliğinin soluk kırıntılarını yüzünde barındıran hasibe teyze çıktı karşıma. Güleç suratı taştan yapılmış gibi sertti.

Giydim hemen gülümseme maskemi ve gerçek benin görülmemesi için nezaket denen canavarın ardına saklandım. “günaydın abla. Hayırdır?” abla. Aramızda nerdeyse 30 yaş fark var ve benim ona hitabım; abla. Hee abla. Yok o değil teyze demeyi de denedim ve abla demenin faydalarını daha iyi anladım. Göz göre göre yalan söyledim, kadın mutlu oldu. Dedim tamam. Düzenine göre oyna, karlı çıkan sen olursun. Çok pragmatik bir yaklaşım gibi gelebilir ama aslında sadece mimlenmek istemedim. Yanlış anlaşılmasın; Saygısız çocuk olmak umurumda bile değil. Ama ne kadar sivriyseniz o kadar göz önündesiniz demektir. Ben sadece bu insanlık zırvalarından uzakta, kendime karşı açık sözlü olabileceğim şekilde yaşamak istiyordum. Bu yüzden uydum kurallara, bozmadım mutlu dünyalarını. Salaklar.”teyze mi? Yok bari nine deseydin!” e derdim ama ağzıma sıçarsın diye korkuyorum. Yoksa ben seni gayet babaannemin yerine koyabilirim. Ama Allahın belası nezaket ve toplum kuralları ve tabiî ki sen götümden kan alırsınız. Yok efendim,ablamsın sen. Canımsın.

Hasibe teyze heykelden suratını bozmadı.’ Garip’ diye düşündüm. Bu kadın ne zamandır şen şakrak, yalancı kahkahalar yerine somurtmayı seçiyordu.

Derin bir nefes aldı. “evladım. Ben.. eh…nasıl diyeyim…” Hadi be kadın çıkar ağzından baklayı. Dramatik hareketlerin seni ne seksi ne de karizmatik yapıyor, kabullen bunu. Hareketlerin ikimize de işkenceden başka bir sonuç getirmiyor.

Hafifçe gülüp-allah belamı versin- teşvik ettim kadını “ne oldu hasibe abla? Meraklandım vallaha.” Bir sırıtma daha.

Hasibe sonunda konuşmaya karar vermiş olacak ki “evlat. Mert. Bilirsin seni severim.” Hafifçe gülümseyip kafamı biraz eğdim. Ah ulan ah. “ama bu haberi vermek komşunuz olarak bana düşüyor heralde.” Gözlerime baktı ve ilk kez samimiyeti gördüm. Korktum. “baban dün akşam trafik kazasında öldü evladım.” Bana beklenti içinde bakmaya başladı.

Yaklaşık bir dakika bir şey demedim. Sonunda “teşekkürler-teşekkürler?-hasibe abla.” Deyip kapattım suratına kapıyı. Tuvalete gidip elimi yüzümü yıkadım. Çişim de vardı biraz ama sıçratma pahasına klozetin kapağını kaldırmadım ve işedim. Ellerimi de yıkamadım. Salona gittim. Televizyon açıktı. Kadın programlarında sahte kahramanlar haklıyla haksızı ayırıyor, kendilerince haksızın beynini sikerken haklıya ellerinden gelen her yardımı sunuyorlardı. Sunucu da yüzünde hafif bir yalancı üzüntüyle dayak yiyen kadına bakıyor, ellerini kadının omuzlarından eksik etmiyordu. Adam karısının dayak yemeyi hak ettiği konusunda inatla kendisini savunuyordu. Sunucu karizmatik olduğunu düşündüğü bir şekilde ayaklandı ve platformun ortasına alımlı bir şekilde yürüyerek dayakçı kocayla yüzleşti. Üzerinde kapitalizmin tüm gerekleri vardı. kırmızı elbisesi ince omuzlarına geçirilmişti ve elbisesinin kopçağı sağ omzunda seksi bir şekilde yamuk duruyordu. Altın bir kolye kuğu gibi boynunu süslüyor ayakkabıları ben buradayım diye bağırıyordu. Acaba kadın üzerindekilerin parasıyla Afrikalı kaç aileye yardım edeceğini bilse ne yapardı? Umurunda olur muydu? Zannetmiyorum. Kelime ustasıdır o. Yüzünde üzgün ve umursayan ifadeyle “televizyon karşısındakilere sesleniyorum. Aldığınız her kot pantolon bir Afrikalı kardeşimizin ölümüne sebep oluyor. Taşlama işi yüzünden kardeşlerimizin ciğerleri çöküyor. Gelin bu işe bir dur diyelim.” Evet hep birlikte dur diyelim tamam mı? Hadi bak bir dene. Üç deyince, ok mu? 1…2…3. DUR! Oh be artık Afrikalılar ölmeyecek ve sunucu kadın da o akşam kapitalizm dininin ibadet yeri olan alış veriş merkezine gitmeyecek. İstanbul’lu Ali, Kongolu Malik’e “gel kardeşim. Gel de yemeğimizi paylaş” diyecek. Ne kadar kolay. Hep birlikte bir “dur” deyince oluyormuş değil mi? E ‘dur’umuzu dedik, şimdi eğlenme vakti. Kafamızı boş yere bunlarla doldurup kendimizi üzmeyelim. Bize düşen dur demek, gerisi devletten.

Sunucu Kadın dayakçı adama yaklaştı ve sesini hafifçe yükselterek “kazım bey. Kendinize gelin. Bu ülkede hukuk var düzen var, karınızı dövemezsiniz. Sizi engelleriz.” Çok tatlı değil mi? Bence gayet cüretkar ve olumlu bakıyor olaylara. Karısını döven hayvan, ondan da hayvan olan seyirciler tarafından yuhalanırken, sunucu kadının suratındaki ego-tatmin ifadesini anlatmama gerek yoktur sanırım.

Değiştirdim kanalı. Dünden kalan Portekiz liginden maçların özetlerini gösteriyordu kanal. İzledim. Severim Portekiz ligini, golleri afili oluyor ve göz zevki veriyor. Maçlar bitince gözlerimin acıdığını fark ettim. Dün gece geç yatmıştım ve hala uykuluydum. Mutfağa gittim ve kendime bir sandviç hazırladım. Çok özenmedim. Peynir salam domates falan ne bulduysam koydum. Domatesi severim ama bunlar biraz ezikti. Ne yapalım. Yemeğimi sessizce yedim. Bitince ayağa kalktım ve hafifçe gerindim. Gittim yatağıma, uyku çabuk buldu beni.

Yine kapı ziline uyandım. Sırt üstü yatar hale gelip iki kapı zili boyunca daha gözlerimle tavanı gezdim. Örümcek yuva yapmıştı kalasların birleştiği noktaya. Alması zor olacak.

Kapılar ısrarla çalmaya devam etti. Yapacak daha iyi bir işim olmadığından kalktım, açtım. Yaklaşık 10 tane hüzünlü yüz bana bakıyordu. Gözlerime taciz edercesine bakıyor, şefkat sunuyorlardı. Hasibe hanım da aralarındaydı. Ne diyeyim bilemedim, bu yüzden kapıdan çekildim ve salona doğru yürüdüm. Kapıdakiler de bunu davet olarak algılamış olacaklar ki, yavaşça içeri girmeye başladılar.

Oturdum tekli koltuğa ve gelenleri süzdüm. İkili üçerli gruplar halinde geldiler içeri ve önlerine gelen koltuklara huşu ile yerleştiler.

İşkence başladı. “evladım. Kaybın için ne kadar üzgün olduğumu bilemezsin.” Allah bin türlü belanı versin be adam. Siktir git işine. Hayatında benimle üç kelime zar zor konuştun. Acaba bu sabaha kadar adımı biliyor muydun? Şimdi biliyor musun? Senin için ben Mert miyim yoksa babası ölen zavallı çocuk mu? Sökmez bana bu melankolik hareketler. İçini biliyorum ben senin. Yalancı piç. Nasıl üzülebilirsin. Babamı daha önce gördün mü? Adını biliyor musun be hayvan?

Sessiz kaldım.

Melahat hanım “canım babanı çok severdim, kaybın için çok üzgünüm. Allah sabır versin.” Allah belanı versin. Buruşturma suratını acıyla. Şu an nasıl hissediyorsan öyle davran. Gül be kadın gül. Bu bile bana daha çok anlamlı gelir. Yalanlarını al götüne sok.

Bu çok yakındı ama yine sessiz kaldım.

Kemal amca konuştu ve ben artık özgürdüm. “çok iyi adamdı merhum ,çok seve-“

“Yalan!” kendi sesim beni bile şaşırttı. Bağırmak istememiştim ama pişman değildim. Belki daha iyi bile olmuştu. Ama önemli değildi, ben artık dizginlenemez bir ırmaktım. “göt herif, geçen kahvehanede babamın ne şerefsiz adam olduğundan bahseden sen değil miydin? Ha? Babam arsız herifin teki değil miydi? Çöplerini hep kapı önüne koyup apartmanı kokutmuyor muydu? Sen onu uyardığında seni takmayan o adam değil miydi ha? Nasıl üzülebilirisin? Her ölenin ardından ona üzülür,onu sevmeye mi başlarsın? Hitler hakkında ne hissediyorsun? Yahudileri yaktı maktı ama çok iyi adamdı, ha? Bu mudur? Ne bakıyorsun? Konuş lan konuş! Geberesice bir şey söyle. Bağır çağır. Küfret. Vur, öldür beni. Katilim olsan sana daha fazla saygı duyardım. Yalan söyleme artık.” Ağladığımın farkında değildim. “rehin verilmiş bu lanet hayatta hepiniz kalleş birer tefecisiniz. Allah hepinizin belasını versin. Ne anlarsınız lan birinin ölümünden, nasıl bana karşı anlayışlı olabilirsiniz? Siz öldürdünüz lan babamı. Ben öldürdüm. Hepimizin parmağı var bu işte. Gebereyim. Geber.” Adamın üzerine yürümeye başladığımı kemal amcaya iki adım kala fark ettim. Komşular tuttu beni. Ciğerim yırtılırcasına bağırıyordum. Ne dediğimi hatırlamıyorum. Söylediklerim iyi şeyler değildi ama en ufak pişmanlığım yok. Az bile yapmışım.

Bir süre daha bağırdım. Adamın yüzündeki o şaşkın ifadeyi hatırlayınca gülesim gelir hala. Beni tutan kadınlara baktım. Birisi Nuriye teyzeydi. Kemalin karısı. Sağ elimle tüm yalanları reddedercesine kadına tokat attım. Kadın koltukların üstüne düştü. Kemalin yüzü kızardı ve öfkeli bakışları içimden geçti. İşte görmek istediğim ifade. “piç kurusu. Baban gibi şerefsizin tekisin.” Ayaklandı. Bir kahkaha koyuverdim. Ölürsem, diye geçti kafamdan bir düşünce, yine de bu gün ben muzafferim, hayata ve onun yalanlarına karşı.

Ölmedim.

Neden bilmiyorum ama birden yere düşüvermiştim. Daha demin beni kemalden uzak tutmaya çalışanlar şimdi beni yere düşmeyeyim diye sarmalamışlardı. Kemalin öfkesi uçtu gitti. Suratına hayatımda gördüğüm en sinsi, en zavallı duygulardan biri hakim oldu: acıma. Öfkemden kulaklarım patlayacak gibi oldum. “şerefsiz!” diye kükredim. “bakma bana öyle. Bakma! Sen benden daha mı iyisin? Acınacak olanlar asıl sen ve senin gibi beyinsizler. Topunuz gitmelisiniz bu dünyadan. Dünyaya ve yaratıcıya birer küfürsünüz siz. Rüya olanı yaşıyorsunuz. Uyandığınızda bok gibi kalacaksınız.”

Meliha hanım alnıma elini koydu. “yanıyor. Hastaneye gitmesi lazım.” Yüzü endişeliydi.

“yalan.” Diye mırıldanıyordum. “rehineyim ben. Özgürlüğe karşı rehine. Bedelimse hayatım. Ölmeden özgür olmayacağım.”

“çabuk beyin kanaması geçirecek.” Zar zor duydum bu sözleri . “ ali, arabanın anahtarlarını al evden. Hastaneye yetiştirelim çocukcağazı.”

Kemal amca kucakladı beni kapıya koşturdu. Sonrası karanlık…

Muzaffer olmak…bu gün zafer benim… rehin yaşamımı, belki kendimin değil ama babamın canıyla satın aldım. Artık bana yalandan sırıtıp günaydın diyen birine teşekkür etmek zorunda değilim. Kötü müyüm? Neden olmasın? Kötünün iyilikten daha doğru olduğunu kim söylemiş? Ahlak kuralları mı? Sanmıyorum. Bu gün zafer benim. Tek bildiğim bu… Özgürüm…

Özgürlük” için 15 Yorum Var

  1. Uzun zamandan beri okuduğum en güzel hikayelerden biriydi. “Toplum insanları nasıl da yönlendiriyor.” cümlesi ile başlayan paragraf mükemmel bir anlatıma sahip. Kaleminize sağlık.

    1. Yayınlanan ilk hikayemin tarafınızdan böyle bir yorum alması, beğenilmesi, benim için çok önemli. Bu yorumu okuyunca ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz.

  2. ahah alayına isyan. doğru şeyleri yanlış şekilde savunan bir adam gördüm ben. sanki her insan sinsi bir yılanmış gibi gözüküyor ama her gülümseyen insan yalancıktan gülmez. komşularının ablasının nereyi kazandığını çok merak eden insanlar da var. Ahlak kuralları.. ahlak olmasa yaşayamazdık diye düşünüyorum. bahsettiğim ahlak adına insanları boğmak değil tabii. tüm iyi davranışlar, aç insanlara yardım etmek, özgürlük için savaşmak, birisinin sorunlarıyla ilgilenmek..

    şu ölüm konusu doğru. dedemden biliyorum. normalde iki laf etmeyen insanlar ölümünde doluşurlar. bu psikolojiyi de anlayamıyorum. acaba “öldü kurtulduk” diye mi düşünüyorlar, yoksa “adam kötüyse kötüydü, öldü gitti bari son görevimizi yapalım” diye mi?.. belki sırf topluma uymak için gidiyorlardır. bilmiyorum. sadece insanların fesatlık içinde yüzen varlıklar olduğunu düşünmek istemiyorum..

    kaleminize sağlık..

    1. Öncelikle öykümün içeriğinin rastgele bir isyan olarak düşünülmesinden dolayı üzgünlük duyduğumu belirtmeliyim:) Aslında öykümün içeriğinin felsefesi, hayatım boyunca üzerine düşündüğüm bir konu. Bu düşünce son zamanlarda berraklık kazandı ve bunu öyküme düzgün bir şekilde aktardığıma inanıyorum.
      Öykünün düşüncesine gelince; dışarıdan büyük ihtimalle duygusuz olarak gözükeceğim ama, üzerine ciddi ciddi düşünmenizi istiyorum.
      “tüm iyi davranışlar, aç insanlara yardım etmek, özgürlük için savaşmak, birisinin sorunlarıyla ilgilenmek..” demişsiniz. Peki bu davranışlar ‘doğru’ mudur? Tamam, bu davranışlar iyidir. İyilik adına yapılan hareketlerdir. Ama iyiliğin ‘doğru’ olduğunu kim söylemiş? Ya da kötülüğün ‘yanlış’ olduğunu? Bir insan kötülüğü seçerse, bizim buna yanlış deme veya onu yargılama hakkımız var mıdır?
      Öykümde aslında, insanların iyilik kavramının mutlak doğru olmamasına rağmen neden sürekli iyi olmaya çalıştığı idi. Bizi iyi olmaya iten şey ne? İyilik kavramı özgürlüğü savunur.Bu iyilik koşullaması ve kötülüğün ‘yanlış’ olarak aksettirilmesi bizi sabitlemez mi? Bu durumda özgür iradeden veya özgürlük kavramından söz edilebilir mi? Özgür olarak ‘kötülük’ ü seçen birinin yargılanması, iyilik yapmaya zorlanması, çünkü ‘iyilik’ kavramının mutlak doğru olmadığı halde, mutlak doğruymuş gibi kabul edilmesi, özgürlük dolayısıyla da iyilik kavramıyla çatışmaz mı? Buradan iyi insanların aslında kendilerini kandırdıkları, yani iyiliğin bir diğer şartı olan dürüstlük kavramıyla ters gittikleri sonucuna varamaz mıyız?
      Ben bu soruları yanıtlamak, en azından sorarak gündeme getirmek amacıyla bu öyküyü yazdım. Amacım kesinlikle körcesine bir isyan veya arka planı düşünülmemiş zayıf fikirleri yansıtmak değildir. Sadece yukarıda sorduğum sorulara cevap aramaktır.

      Yorumunuz için teşekkürler.

  3. Uzun uzun bir şeyler yazacaktım; ama bir türlü hepsini toparlayamadım. Ne “alayına isyan” adı altında yanlış şekilde savunmak diyebilirim, ne de sizin öykünüzün içindeki şeyleri sizin söylediğiniz kadar açık olarak gördüm.

    Güzel yerleri vardı öykünün, özellikle sonu, adamın acıma duygusuna karşı iyice sinirlenmesi ve ateşi var yanıyor eyvah durumları.. Öte yandan televizyondaki kadın programı kısmı gibi bazı yerleri de bir o kadar beğenmedim.

    Kesinlikle içi boş, sığ duygularla yazılmış demem öykünüz için; ama sanki bana öyle geldi ki bahsi geçen konularda kafanız söylediğiniz kadar net değil, ve bu yüzden kafası karışık bir öykü olmuş;

    ya da

    bahsi geçen konular kafanızda fazlasıyla net; ama sizin bu düşünceleriniz öyküye yeterince giremiyor, ya da kafanızda net olan şeyler, kağıt üzerinde o kadar da tatmin edici durmuyor, ve bu yüzden kafası karışık bir öykü olmuş.

    Kusura bakmayın iyice uzun uzun yazmak isterdim, şurasını böyle beğendim, burasında böyle bir şekilde geliştirilebilir; ama ben de sözcüklere oturtamadım söylediklerimi tam.

    Kaleminize sağlık.

    1. Öncelikle yorumunuz için teşekkürler. Aydınlatıcı oldu. Henüz düşüncelerimi tam yansıtamadığımı öğrendim. Ne diyeyim? Çalışacağız.

  4. alayına isyan derken, insanlar hep iki yüzlüymüş iması taşıdığı için ve bu durumdan yazarımızın ne kadar hoşnutsuz olduğunu gördüğüm için yazmıştım (: neyse. tekrar tekrar okudum yorumunuzu öyle pek bi felsefi derinliği olan biri değilimdir de. sadece bir kaç şey söylemek istiyorum.

    iyiliğin “doğru” olduğunu kim söylemiş? çok güzel bir soru. böyle bir konuda hüküm insanlar eliyle verilmiş olamaz elbet. çünkü doğrular ve yanlışlar insandan insana değişir sabit bir kaynaktan alınmadığı zaman. herkesin kendi yanlışını ve doğrusunu kendisini seçtiği bir yerde yaşanabilir mi? hayat olabilir mi öyle bir yerde? “adalet” ten, “hukuk”tan, “huzur”dan, “güvenlik”den ve dahi bir “hayat” tan bahsedilebilir mi öyle bir yerde? iyi davranışın doğru olduğu da ilahi bir kaynaktan gelir zaten, dinden evet. ama çevremize bakıyoruz her türlü kesimden iyi insanlar çıkıyor, çünkü zaten insanın yaratılışı “iyi” olması yönündedir. fıtratımızda vardır yani. neden yaptığını bilmezsin ama aç bir kediye sırf içinden geldiği, acıdığın için bir kap süt verirsin, bunun gibi.

    bir insan kötülüğü “seçtiğinde” onu yargılayabiliriz, evet. insana özgür irade, seçim verilmiştir ama her şeyin bir bedeli ve sonucu var. nedir ki kötü olan, ne anlarsın? misal, sırf gücü olduğu için bir babanın çocuğuna vurması. adam vurmayı seçti, peki -altını çizerek söylüyorum- buna hakkı var mıydı? kötülük markete gidip bi’ paket süt almak değil takdir edersiniz ki, lütfen bu şekilde bakın olaya. kötülük hakkınız olmayan bir şeyi yapmaktır. o zaman savaş suçlularını yargılamayalım, çünkü onlar kötü olmayı seçti, herkesin seçim hakkı var?..

    kötülük yapan bir insanı kim iyilik yapmaya zorlamış ki? bu onu “iyilik yapmaya zorlamak” mı, yoksa zaten yapması gereken şeyleri yapmasını istemek midir? evet, iyilik yapmak zorunda değil kimse, eğer bir hesap vereceğini düşünmüyorsa tabii. ama bunun sonuçlarını da göze alması gerekir bu durumda. afrikada ölen çocuklara bir kap yemek vermiyorsa, kendisi de açlıktan ölürse bir parça ekmek istemesin kimseden. iyilik insan olmanın, vicdanlı olmanın bir gereği acizane fikrim. sürekli iyilik yapmaya uğraşanlar da inançları olan, bir dava uğrunda çalışan insanlardır. . çoğu insan da daha önce dediğim gibi”fıtrat”ına (bu kelimeyi araştırabilirsin netten) uygun olduğu için, iyiliği doğru bulduğu için iyilik yapar. ki zaten dünyaya genel olarak göz attığında, birbiriyle hiç alakası olamayan insanların iyi yada kötü saydıkları çok şey ortaktır. taciz, şiddet, adam öldürme, hırsızlık vs. her yerde suç, anlatabiliyor muyum?

    körcesine bir isyan veya arka planı düşünülmemiş zayıf fikirleri yansıttığınızı söylemek gibi bir ima mı içermiş yorumum? öyle bir şey söylemek gibi bir amacım yoktu, üzgünüm (: (şuan tam kafamı toplayamıyorum, umarım anlaşılmıştır yorumum..)

  5. İsyan kelimesi açıklığa kavuştuğu için sevindim öncelikle 🙂

    “bir insan kötülüğü “seçtiğinde” onu yargılayabiliriz, evet. insana özgür irade, seçim verilmiştir ama her şeyin bir bedeli ve sonucu var. nedir ki kötü olan, ne anlarsın? misal, sırf gücü olduğu için bir babanın çocuğuna vurması. adam vurmayı seçti, peki -altını çizerek söylüyorum- buna hakkı var mıydı? kötülük markete gidip bi’ paket süt almak değil takdir edersiniz ki, lütfen bu şekilde bakın olaya. kötülük hakkınız olmayan bir şeyi yapmaktır. o zaman savaş suçlularını yargılamayalım, çünkü onlar kötü olmayı seçti, herkesin seçim hakkı var?..” demişsiniz.

    Buraya takıldım. Hak meselesine. Sizin demek istediğiniz kötü adamın, benim yukarıda belirttiğim üzere haksızlık yapamayacağı mı? Peki size kötü adamların hakkı takmayacağını çünkü seçtikleri doğrunun bunu kapsamadığını söylesem? Büyük olasılıkla yukarıda yaptığım yorumdan bir alıntıyla, o zaman neden yargılama hakkından bahsettiğimi sorgulayacaksınız.
    Ama benim yargılama hakkını bulmadığım kişiler, kendilerini iyi olarak tanımlayan kişilerdir. Zira onların doğrusu haktır ve kötüleri yargılayarak onlara haksızlık ederler. Fakat bu doğru kötü adamlar için geçerli değildir. Adam zaten kötü neden güç onda olduğu için sırf haksızlık olacak diye küçük bir çocuğa vurmasın ki? Tamam bu kötü bir şey, ama yanlış mı?

    “kötülük yapan bir insanı kim iyilik yapmaya zorlamış ki? bu onu “iyilik yapmaya zorlamak” mı, yoksa zaten yapması gereken şeyleri yapmasını istemek midir?” demişsiniz. İşte yukarıda söylediğim şey bu: Yapması gereken nedir? İyilik midir, kötülük müdür? Cevap aradığım sorular da bu zaten.

    ” evet, iyilik yapmak zorunda değil kimse, eğer bir hesap vereceğini düşünmüyorsa tabii. ama bunun sonuçlarını da göze alması gerekir bu durumda. afrikada ölen çocuklara bir kap yemek vermiyorsa, kendisi de açlıktan ölürse bir parça ekmek istemesin kimseden.” demişsiniz.
    Ben de size soruyorum: Neden istemesin? Zamanında kötülük yapan ve Afrikalılara yemek vermeyen birinin bir zaman aynı duruma düştüğünde yemek istememesi, önceden yaptıklarının eşit şekilde kendine dönmesidir. Ki bu da adalet kavramının açık halidir zaten. Gerisi malum değil mi? Kötü adamın adaletle işi olmaz ve onu görmezden gelerek önceden yaptıklarının hesabını vermek zorunda olmaz.

    ” ki zaten dünyaya genel olarak göz attığında, birbiriyle hiç alakası olamayan insanların iyi yada kötü saydıkları çok şey ortaktır. taciz, şiddet, adam öldürme, hırsızlık vs. her yerde suç, anlatabiliyor muyum?” demişsiniz.
    Bunu ahlak kurallarıyla açıklayabilirim. Ahlak kuralları öykümde de söylediğim gibi insanı bağlar ve koşulsuz bir biçimde yetişmesini önler. Evrensel ahlaki kurallar da haliyle mevcut. Hırsızlığın ve adam öldürmenin yanlış olması gibi. Pek tabi bu ahlak kurallarıyla yetiştirilen insanlar iyiliğin doğru kötülüğün yanlış olduğunu söyleyeceklerdir.

    İnsanın fıtratının iyiliğe endeksli olması konusunda da size katılmıyorum. Ya da daha doğrusu insanın fıtratının iyiliğe endeksli olduğu için iyiliğin doğru olması sonucuna varılması durumuna katılmıyorum. Sırf insanın doğasında iyilik varsa (ki bunu da henüz kabul etmiş değilim; aksini gösteren pek çok örnek var.) iyilik doğru olmamalıdır.
    “iyi davranışın doğru olduğu da ilahi bir kaynaktan gelir zaten, dinden evet.” demişsiniz.
    Müthiş isabetli bir cümle. Demek istediğim de bu. İnsan insanın doğrularına karar veremez. Bunu ancak üstün bir varlık mümkün kılabilir. Ve kutsal kitaplara ve dinlere inanılma durumunda doğru olan iyiliktir. Ki iyiliği doğru kılmaya kudretleri de vardır. Kendim de bir Tanrı inancına sahip biri olarak iyiliği doğru olarak kabul ediyorum. Ama eğer kabul ettiğim doğru bana kötülük emretseydi, ben de kötü biri olurdum.
    Fakat burada küçük bir sorun var. O da dini kabul etmeyen insanlar(yanlış anlaşılmasın, yargılamıyorum.). Eğer bir insan dini kabul etmiyorsa o zaman kötü olmak veya olmamak tamamen ona kalmıştır.

    Yorumunuzu okurken iyilik kavramının doğru olduğunu kabul etmeniz, ötesine bakmanızı biraz zorlaştırmış. Kendim için de geçerli bu. Ben de iyilik gözlüğü altında görürüm olayları. Ama biraz teorik olarak düşünecek olursak görmemek gerek. İyilik adına daha adil olabilmek için.

    Yorumunuz için teşekkürler.

  6. evet haklısınız, iyilik kavramını doğru olarak kabul eden birisiyim.
    demek istediğim şey, kötü adamın haksızlık yapamayacağı değil, zira pek çok kötü adam gayet rahat bir şekilde haksızlık yapmakta ve yapıyor ve inanıyorum ki yapacakta. dünya bu şekilde devam ediyor, kötüler ve iyilerin savaşı. kötülük ve iyilik değişmiyor, değişen kişiler ve zaman.

    yani diyorsunuz ki; iyiler kendi doğruları üzerinden kötülük yapanları yargılıyor, ama kötü adam iyilerin doğrularına zaten inanmıyor, o zaman iyiler kötü birini yargılarsa bu haksızlık olur. neden kötülük yapan biri yargılanıyor, çünkü sizin istemediğiniz bir şeyi size zorla yapıyor veya yaptırıyor. sırf gücü olduğu için size vuruyor, benim doğrum böyle diyerek bu işten kurtulamaz ki. ya da benim doğrularım yok diyerek. isterse en inançlı, ister en inançsız kişi olsun, ortada bir fiil var. elinizden alınmış bir özgürlüğünüz, bir hayatınız, bir idealiniz var. çektiğiniz acılar var. burdan hak konusuna gidiyorum çünkü insanların eşit olduğunu ve bu eşitlikte de herkesin eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünüyorum. sırf birinin güçlü diye size zulmetmesi ve “benim doğrumda bu” veya” senin doğruların beni ırgalamaz” diyerek size her türlü zulmü yapması, kabul edilemez bir şey.

    israil askerleri zamanında filistinli bir gencin kolunu kıvırıp, dirseğini taşla ezdiler. bu yaşandı ve televizyonlarda çıktı. ben bunu yapan insanları yargılayamayacak mıyım yani? insanlık mı bu? insansak, hepimiz eşitsek, sırf diğeri daha güçlü diye birine zulmedemez. yaparsa da yaptığının karşılığını görmelidir.

    afrikalılara yemek vermeyen kimse, belki hiç bir zaman aç kalmayacak dünyada. ya da aç kalıp yardım isteyecek bunu bilemeyiz. ama eğer kendisi de o duruma düştüğünde açlıktan ölmeyi göze alıyorsa yapmayabilir iyilik. kastettiğiniz buysa bunda özgür elbet. yine örnekler üzerinden gitmek istiyorum. olay açlık meselesi değil de ya bir cinayet olsaydı. bir mafya babası gencecik bir çocuğu öldürtüyor ama kendisi keyif içinde bir hayattan sonra ölüp gidiyor. adalet nerde? eğer insanlar eşitse, o zaman o gencin de eceli gelene kadar yaşamaya hakkı vardı. yani yaşamalıydı, yaşayabilmeliydi.

    fıtratın iyi olduğunu ve insanın aslında iyiliğe eğimli olduğuna katılmayabilirsiniz, saygım sonsuz. ama şunu belirtmek isterim, iyilik plansız, gelişigüzel yapılırken kötülüğü mutlaka tasarlamanız gerekir. bu da aslında iyilik yapmanın doğal olan olduğunu gösterir. buna neden katılmadığınızı az buçuk tahmin edebiliyorum, bazı insanlar öyle işler yapıyorlar ki, onların “insan” olduğuna inanamıyorsunuz. çünkü insanın içinde nefis gibi (ya da can, artık ne derseniz) bir duygu, bir dürtü var. içinizden bir sürü şeyi yapmak gelir, güzel gibi görünen bu şeyler ise ya size ya da karşınızdaki kişiye felaket getirir. canı zengin olmak istiyor, para istiyor ve zorla başkasının ülkesine girerek orayı talan ediyor, yakıp yıkıyor, asıyor kesiyor.. geriye sadece acı kalıyor. insan yapısı gereği iyiliğe eğimli ama iradesi var sonuçta. iyiliğe eğimli dediysem, iyilik yapmak üzere doğmuştur demek istemedim. kalbi katılaşmamış her insanın içinden gelir iyilik. fıtrattan geldiği için doğru kabul edilmiyor iyilik, fıtrattan geleni din emrettiği için doğru kabul ediliyor. bağlantılı yani. Allah yarattığı varlıkların iyilik yapmasını emrediyor ve doğru olanın bu olduğunu söylüyor. ama zorlamıyor da, irade veriyor onlara. herkesin yaptığı veya yapmadığı şeyden de sorumlu tutulacağını, cezasını vaya mükafatını da göreceğini söylüyor.

    son olarak zaten yapması gereken şeyleri istemek derken, sorumlulukları kastetmiştim. hayata karşı bile, sırf yaşamak için onca sorumluluğumuz varken, insanlara karşı olmasın mı? yemek yemeden, uyumadan, banyo yapmadan yaşamaya devam edemiyoruz o halde pek tabii insanlara karşı da sorumluluklarımız var. en basitinden yemek yediğiniz tabağı kaldırmak gibi. ağlayan birisini teskin etmek gibi..

    (:

  7. “yani diyorsunuz ki; iyiler kendi doğruları üzerinden kötülük yapanları yargılıyor, ama kötü adam iyilerin doğrularına zaten inanmıyor, o zaman iyiler kötü birini yargılarsa bu haksızlık olur. neden kötülük yapan biri yargılanıyor, çünkü sizin istemediğiniz bir şeyi size zorla yapıyor veya yaptırıyor. sırf gücü olduğu için size vuruyor, benim doğrum böyle diyerek bu işten kurtulamaz ki. ya da benim doğrularım yok diyerek. isterse en inançlı, ister en inançsız kişi olsun, ortada bir fiil var. elinizden alınmış bir özgürlüğünüz, bir hayatınız, bir idealiniz var. çektiğiniz acılar var. burdan hak konusuna gidiyorum çünkü insanların eşit olduğunu ve bu eşitlikte de herkesin eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünüyorum. sırf birinin güçlü diye size zulmetmesi ve “benim doğrumda bu” veya” senin doğruların beni ırgalamaz” diyerek size her türlü zulmü yapması, kabul edilemez bir şey.”
    dediniz.
    Ama kabul etmesi ne kadar zor olsa da teoride bunu yapmakta özgür. Çünkü hak kavramını kabul etmiyor.

    “israil askerleri zamanında filistinli bir gencin kolunu kıvırıp, dirseğini taşla ezdiler. bu yaşandı ve televizyonlarda çıktı. ben bunu yapan insanları yargılayamayacak mıyım yani? insanlık mı bu? insansak, hepimiz eşitsek, sırf diğeri daha güçlü diye birine zulmedemez. yaparsa da yaptığının karşılığını görmelidir.”

    Bakın. Tamam, bu davranışlar çok kötü ve şerefsizce. Ama yanlış değil. Çünkü mutlak yanlış ve mutlak doğruları sadece üstün varlıklar tanımlayabilir. Bu da üstün varlık ı kabul etme veya etmeme meselesidir. Adam kötülüğü seçmiş. Adam kötü, şerefsiz. Ama yanlış değil.

    “afrikalılara yemek vermeyen kimse, belki hiç bir zaman aç kalmayacak dünyada. ya da aç kalıp yardım isteyecek bunu bilemeyiz. ama eğer kendisi de o duruma düştüğünde açlıktan ölmeyi göze alıyorsa yapmayabilir iyilik. kastettiğiniz buysa bunda özgür elbet. yine örnekler üzerinden gitmek istiyorum. olay açlık meselesi değil de ya bir cinayet olsaydı. bir mafya babası gencecik bir çocuğu öldürtüyor ama kendisi keyif içinde bir hayattan sonra ölüp gidiyor. adalet nerde? eğer insanlar eşitse, o zaman o gencin de eceli gelene kadar yaşamaya hakkı vardı. yani yaşamalıydı, yaşayabilmeliydi.”

    aynı konu bakın tekrar ediyorum. Bu adil değil. Ve bunu yapan kişiler iyi olamaz. Ama biri bunu yapmayı seçmişse yanlış bir şey yapmaz. Bu sadece kabullenme ve doğruların izinden gitme meselesi.

    Yazdığınız diğer paragraflarda da hemen hemen aynı tema var. Bu yüzden genel bir cevapla bitireyim.
    Dediğim gibi iyilik mutlak doğru değildir, çünkü Tanrı inancını kabul etmeyen insanlar mevcut. Bu da mutlak bir doğru olmasını engeller.
    Sanırım şurada anlaşamıyoruz. Ben size kötüleri alkışlayın demiyorum. Onlar kötü, haksız. Ama onların yanlış bir şey yaptığını söyleyemezsiniz. Kötü bir şey yaptıklarını söyleyebilirsiniz ama günümüzde ve önceki zamanlarda da kabul edilenin aksine kötülük ve yanlış kavramları aynı şey değillerdir.

    Biraz koşullanmadan düşünürseniz sizin de aynı kanıya varacağınıza inanıyorum.

  8. İlk hikayeniz olmasına rağmen tam anlamıyla aynı düşünceleri paylaşıyoruz. Gerçekten güzel bir hikaye kaleminize sağlık…

  9. Okuduğum ilk öyküydü. Gerçekten harika. Genç bir insanın psikolojisini mükemmel işlemişsiniz. Başarılarınız devamı dileğiyle.

  10. mutlak doğru-yanlış tartışması Kuranda anlatılan hz. musa ve hızır arasında geçen hikayeye götürdü beni. tabi ki doğru nedir yanlış nedir kendi aklımızın yettiğinden ötesini bilemeyiz. bu anlamda herkese göre kötülük olan bir fiil bizim için iyi olabilir ve hikayenin sonu bu fikrin altını biraz daha çizebilirmiş sanki..

    1. Haklısınız. Bu benim ilk öykümdü, istediklerimi tam yansıtamadım.
      Şimdi biraz daha geliştiğimi düşünüyorum.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *