Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Sarı Girdap

Sığır gönünden yapılma, kocaman körük inip çıkıyordu. Pos bıyıklı yaşlı demirci arasıra alevlerin içine daldırdığı uzun kızıl demiri örsünde dövüyordu. Yaşlı kasları yavaş yavaş sarkmaya başlasa da hala kendisinde iş olduğu belliydi. Kılları ağarmış kolu inip kalktıkça demirhaneyi tınlama kaplıyordu. Hemen karşısında daha genç hatta çok daha genç bir delikanlı elindeki ustaya göre küçük sayılacak bir çekiçle kendisine yardım ediyordu. Çekiçlerin kızgın çeliği dövdüğü sesler garip ama bir o kadar da kulağa hoş sesler bırakıyordu. Belki onuncu belki yüzüncü defa maşa ile tuttuğu çeliği kızgın korların arasına daldırdı. Vücudunu kaplayan her kılın dibinden fışkıran ter damlacıkları bedenleri toz ve dumanın kapladığı ortamda sihirliymiş gibi gösteriyordu.

Demirci Karpa ilerlemiş yaşına göre dinçti. Kocaman çekiçleri ve ağır balyozları rahatlıkla kullanmaya devam ediyordu. Çevrede hatta tüm krallıkta kendisiyle boy ölçüşebilecek usta sayısı o kadar azdı ki çaresiz işine devam ediyordu. Birkaç defa kendisine çırak almayı denemiş ama aksiliği ve huysuzluğu yüzünden o çıraklar kalıcı olamamıştı. Belki de mesleği kendisiyle birlikte yok olup gidecekti. Aslında kim olduğunu ve nereden geldiğini doğru dürüst bilen yoktu. Bir kanun kaçağı olduğu ve dağın yamacında yer alan bu yoksul köyde saklandığı iddia ediliyordu. Gerçi o kadar zaman önce gelmişti ki ancak yaşlılar hatırlıyorlardı Karpa’nın geldiği zamanı. Köyden bir kızla evlenmiş kendine köy evlerinin bittiği yerde mütevazi bir ev yapmıştı. O yıllardan beri Uzun boylu şişman demirci yıllardır köyün ileri gelenlerinden biriydi. İşte o Karpa yılların demircisi evinin altındaki demirhanesinde konuklarıyla birlikte işini yapmaya çalışıyordu.

İs içerisindeki yüksek tavanlı dükkan yıllardır bu kadar hararetli olmamıştı. Gençliğinde çok balta, kazma; savaş zamanlarında zırhlar, kılıçlar, kargılar dövmüştü ama onca iş kendisini bu kadar yormamıştı. Çoğu zaman köyün yaslandığı Ayıdağının yamaçlarında dolanır bulduğu kırmızı renkli toprağı sırtında taşıdığı küfesine doldururdu. İyi kalitede olmasa da bulduğu cevher müşterilerinin işini görmeye yetiyordu. Demirhanesinin bir bölümünde koca bir karavana büyüklüğünde Potası vardı. Getirdiklerini o potaya döker. Yine dağlardan getirdiği kara taşlardan elde ettiği alevlerde eritirdi. En son baskında ölen Reis Vata’nın görevlendirdiği adamlarla dükkanı hammadde yokluğu çekmezdi. Sadece Vata değil kim olsa köylerinin gurur olan böyle bir ustaya yardım ederdi.

O sabah, günün yükseldiği saatlerde Ovadan gelen iki yolcu bir eski dost ve onun yamağı genç adsız geldiğinde uzun zamandır çalıştırmadığı Potasının ocağını yakmıştı. İki yumruk büyüklüğündeki yıldız Taşını potaya attıklarında eritmek için bu kadar çaba göstereceklerini bilmiyorlardı. Hiçkimse dağlara Karpa’nın tarif ettiği yerlere gitmiş Karataşların en parlaklarını ve en ağırlarını toplayıp getirmişti. Alevler yalazlanmaya başladığı anlardan itibaren hiç durmayan körük saatlerce çalışmış anca eritebilmişti yıldızların armağanı olan taşı. Ve sonuçta körüğün yüzlerce kere inip kalmasının nihayetinde bir su gibi duru hale gelmiş olan maden ince uzun taş kalıbına akıtılabilmişti. İşte o andan itibaren çalışan diğer ocak ve körük Karpa’nın usta ellerinde şekle girmeye başlamıştı. Ve ancak akşamüzeri güneşin ufka iyice yaklaştığı saatlerde ele alınacak duruma gelmişti. Karanlık çöküp köyün meydanının tek meşalesi yandığında yaşlı demirci göz bebeğim dediği eserinin son rötuşlarını yapıyordu. O akşam Demircinin yaşlı ama hala güzel olan karısı Homa nefis yemekler hazırlamıştı.

Günün yorgunluğunu tüm hücrelerinde duyan iki konuk, artık yaşlansa ve kilo alsa da hala gençliğinin güzelliğini yansıtan evin hanımının tüm ısrarlarına rağmen Karpa’nın evinde kalmamışlardı. Son baskında ölen babasının yerine köy halkının neredeyse tamamının isteğiyle geçen Okta’nın yardımıyla köyün konuk evinde kalmışlardı. Köy inançlı insanlarla doluydu ama tapınağa veya bir ibadethaneye sahip olacak kadar büyük ve zengin değildi. O gece iyi bir uyku çekeceklerdi, özellikle de artık kendisine ait ve ustasının doğruysa çok iyi bir kılıca sahip olan Hiçkimse.

Kam gözlerini araladığında odanın dışında hareket eden bir gölge gördü. Yerinden doğrulup pencereye yaklaştığında bahçede çalışanın Hiçkimse olduğunu anladı. Genç adam oyuncağıyla oynamaya çalışan çocuklar gibiydi. Gecenin karanlığında savrulan parlak çelik yıldızların ışığında şimşek gibi çakıyordu. Havaya savrulduğunda parçası olduğu gökyüzüne yıldızlara ulaşmaya çalışıyor gibiydi. Kendisini izleyen Rahibi görünce durdu ve nefes nefese, “Ben fazla kılıç görmedim ama bu kadar hafif olanının anımsamıyorum” dedi. Uzun çelik karanlıkta bir kere daha parıldadı ve havayı yardı. “Hadi gir artık içeri yarın sana bir program yaparız çok çabuk oyuncağını kullanmayı öğrenirsin” dedi. İçeri geçip yatağına yattı. Beş dakika sonra içeriyi kesif bir ter kokusu kaplamıştı, ama Kam o kokuyu duymayacak kadar derin uykuya dalmıştı.

Birkaç saat sonra köy halkı ve köyün konuk odasındaki konuklar derin uykudayken siyah giysiler giymiş iki gölge ilk evlere varmıştı. Bazı evlerin bahçelerinde bulunan birkaç köpek havlamaya başlamışlardı. Bir tanesi yıkık bahçe duvarını aşıp gölgelerin yanına yaklaştı, tam üzerlerine atılacakken, gölgelerden uzun boylu olanı sol elini kaldırdı ve dur der gibi köpeğe kararlı bir şekilde uzattı. Hayvan çakılmış gibi birden durdu, ardından kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırarak gerisini geriye bahçesine döndü. O an diğer havlamalarda kesilmişti. Gölgeler sanki oralardan her gün geçiyorlarmış gibi rahatlıkla tozlu yollarda ilerleyip küçük meydandaki konuk evine vardılar. Daha zayıf olan gölge kapıyı çalmak üzereyken kapı yağsız menteşenin gıcırtısıyla açıldı. “Buyrun Danışman Kang Son” İki yabancı sessizce içeriye aktılar.

“Kıdara, benim geldiğimi nasıl anladın” dedi uzun boylu olan yabancı. “Önce köpekler havlamaya başladı ve ardından birden sustular, bu güce sahip kaç kişi tanıyorsunuz ki… Odanın içindeki tek kandil yanıyordu. Uzun boylu yabancı üzerindeki pelerininin başlığını geri ittiğinde Hafif çekik gözlü, yüzü dövmeli ve kırış kırış olan kel bir baş ortaya çıkmıştı. Odadaki diğer yatakta yatan genç adam bütün gün demir döven kaslarının yorgunluğuyla yattığı yerde kıpırdamadan uyuyan genç adama aldırmadan konuşmaya devam ediyorlardı.

Değerli konuğumuz sizden bir şey rica edecekti, o nedenle şu an buradayız” Kam, alıcı gözle kral Keta’nın saray danışmanının yanındaki kişiye baktı. Ufak tefek olması dışında hiçbir özelliği yok gibiydi. Odada sessizlik oldu, yağ lambasının titrek alevi duvarlarda dans ediyordu. Yabancı sözlerine derin bir nefes aldıktan sonra devam etti. “Prenses Lanida, sizlerin kraliyet duvarına astıklarınızı okumuş. Kahramanlıklarınızın henüz farkına varılmadığını ama ikinizin de iyi birer yiğit olduğunu düşünüyor. Danışman Kang Son söze girdiğinde ikinci yabancı kafasındaki şapkayı geri itti. Önce kızıla yakın saçlar göründü ardından ufak tefek bir yüz ve kocaman iki göz. Gözler gece gibi siyahtı.

Ben, Kuzgun kral tarafından işgal edilmeye hazırlanılan İkta ülkesinin prensesiyim. İkta, krallığınızın güney batısında çok uzaklarda küçük bir ülke. Birkaç ay köyümüze gecenin karanlığında gelen kanatlı bir canavar dadandı. Bir söylentiye göre bu ejderha Kuzgun karlın ejderhalarından biriymiş. Yılıp kendisinden yardım istememizi beklediği söyleniliyor. Kral babam beni uzaklara ülkenize gönderdi. Bir yardım bulmaktan çok sığınmacı olarak burada kalmamı istedi.

Prensesim bu yardım işi tamamen politik bir sorun. Bizim krallığımızda askeri anlamda güçlü bir krallık değil. Kralımız Keta babasından kendisine miras kalan ittifaklarla barışı korumaya çalışıyor. Siz, asıl söylemek istediğiniz konuya gelin isterseniz.

Benim doğduğum köy, yani annemin köyü bir dağ köyü. Babam, bir av sırasında o köye uğrayınca annemlerin evlerinde kalmışlar. İşte o zaman babam annemi görmüş beğenmiş. Ve evlenmişler. Şimdi sorun o köyde. Kendisini prenses olarak tanıtan kız ağlamaklı oldu. Geçenlerde, sizin duvara astığınız en son macerayı okuduğum günlerde…

“Prensesim affınıza sığınarak sormak istiyorum, ne zaman yani hangi zamanlarda fırsat bulup yazdıklarımızı okuyorsunuz” Bu bir yalanlama mıydı, danışman Kang Son araya girdi. Prensesim kendisini saraydan çok halka ait sayıyor. Bu nedenle kılığını değiştirerek dışarıya çıkabiliyor. “Evet, bu yönümle bir köylü kızı olan anneme çekmişim sanırım.” Omuzları hafice dikildi söyleyecekleri gurur veriyor olmalıydı. “İyi ata binerim ve kendime göre iyi kılıç kullanırım” İşte o an uyuduklarını zannettikleri genç adam yattığı döşekten doğruldu. “İşte bunu denemek isterim” dedi. Elinde yatmadan önce hemen yanına koyduğu kılıcı vardı.

Biri kılıç mı dedi. Prensesin gözleri parlamıştı. “Siz meşhur Hiçkimse olmalısınız” Delikanlının yanakları hafifçe kızardı. “Hani kim olduğunu anımsamayan kahraman” Uzun saçlı yiğit yol arkadaşı Şamana baktı. “Kim olduğunu ve nereden geldiğini bulacağız. Az bir eksiğimiz kaldı” dedi. “Silahın hazır ve sadece bir binite ihtiyacımız kaldı.” Durdu gözleri zayıflamaya başlayan yağ lambasına kaydı. Yerinden kalkıp odadaki küçük pencerenin içindeki lambalardan birini aldı ve yaktı. “Biliyorsun kuru kuru macera peşinde koşmuyoruz bir yandan da senin aileni araştırıyoruz. Maceraların kraliyet duvarına asıldıkça birileri nasıl olsa seni tanıyacaktır. Genç prenses oturduğu rahatsız eden sandalyeden kalktı. Delikanlının elindeki ince uzun parlak çeliği aldı. Elinde şöyle bir tarttı. “Dengeli ve oldukça hafif, bakalım yeteri kadar keskin mi? Cebinden ipek bir mendil çıkardı, havaya attı. Dalgalanarak yere düşmeye başlayan beyaz kumaşın altına kılıcı uzattı. Mendil daha kılıcın keskin kenarına değer değmez iki parçaya bölünmüştü. Havada bir iki savurdu, her darbesi diğerinden daha hızlıydı. Keşişin elindeki kandile doğru savurdu fitilin üzerindeki isler titreşti ve bir girdap oluşturdu. Bir daha ve ters yönde savurduğunda daha büyük bir is dalgası oluştu. Ani bir hareketle kılıcı delikanlının ayaklarının dibine fırlattı.

Sanırım bu kılıç daha önce yazdığınız Yıldız Taşından dövüldü” Evet leydinin yazdıklarını okuduğu konusunda kuşkuları azalmıştı. Yine de emin olmak için bir cümle daha sarfetti Şaman

“O zaman Gambaatar’ı da tanıyorsunuz”

“Tabii ki Hem Gamba’ dediğiniz o barbarı hem de eski köylünüz Rasa’yı biliyorum. Eğer yukarılara çıkacak olursanız zalim Kuzgun krala ulaşırsınız ki bu da ortak düşmanımız var demektir. Çekik gözlü danışman araya girdi “sınavınız bittiyse bırakın prensesim isteğini söylesin.”

Ülkemden, annemin köyünden gelen yurttaşlarım iyi haberler getirmediler. Kuzgun Kralın adamları geldikten sonra oralara bir ejderha dadanmış dediler. Kim işgalcilere itiraz ediyorsa ve kim hakkını savunmak istiyorsa evini başına yıkıyormuş. Sizden ricam o ejderi haklamanız. Belki o zaman işgalciler giderler ve halkım özgürlüğüne kavuşur” Ev sahibi sayılabilecek iki adam gözgöze geldiler. Kam ağzını açmak üzereydi ki Hiçkimse atıldı “Bizim için bir şereftir, siz yeter ki köyünüzün yerini tarif edin. Danışmanda söze girdi ve “Eğer siz o işi halleder ve namınıza yakışan bir hikayeyle dönerseniz benimde sizlere bir armağanım olacak” dedi.

“O iş kolay, köye varmadan birkaç mil aşağıdaki kavşağı biliyorsunuz.” Güney batıya yönelip, Haayna dağlarını aşan yolla, Ayı dağlarına ulaşan ve şimdi kaldıkları köyden geçen bu yolun ayrımında bir han vardı. Yol ikibin metreyi aşan dağları döne döne aşıyor ardından çılgın suların hayat verdiği Cina ırmağının suladığı geniş ve verimli bir vadiye varıyordu. Orada tam yolların kavuştuğu yerdeki iki katlı taş bina, anımsadın mı? Genç savaşçı nereyi kastettiğini anlamamıştı ve anlamadığını açık olarak belli ediyordu. Kam araya girmek zorunda kaldı

Tesa’nın hanı, yemekleri çok lezzetli olmasa da kendi ürettiği şaraplarıyla ünlüdür, orayı biliyoruz. Bu defa söz sırası sarışın prensesteydi.

Bana kötü haberleri getirip yardım isteyen yurttaşlarım bu gece orada kalacaklardı. Onlar sizlere seve seve yardımcı olacaklardır. Yarım saat sonra köyün dışında veda yaşanıyordu. Kraliyet danışmanı Kang Son ve İkta’nın güzel prensesi köyün epey dışarısındaki arabalarına bindiler. İki adam, tek atın çektiği araba karanlığa karışasıya kadar gidenleri izlediler. İki adamında kafasında farklı düşünceler vardı. Şaman, her türlü hileyi hurdayı çok iyi bilen bu adamın ne tür oyunlar peşinde olduğunu anlamaya çalışıyordu. Belki de pısırık oğlunu İkta’nın kralı yapmaya çalışıyordu. Genç adamsa kıza hayran kalmıştı. O kapalı odada dar mekanda nasılda kılıç sallıyordu, gündelik kıyafetlerle halkın arasına karışıyordu ve en önemlisi kraliyet duvarına astıkları maceraları, başkaları okumasa bile okumuştu. Tabi hemen aklına kaldığı köyün güzel kızı geldi.

Tan ağarana, ortalık ışıyana kadar yol almışlardı. Hana vardıklarında Hancı Tesa, yolcuların erkenden yola koyulduklarını söylemişti. Gittikleri yön belli olduğu için hızlı bir yürüyüşler öğle olmadan yolcuları yakalamışlardı. Uzun süreli seyahate alışkın olmayan üç kişilik bir heyet dinlene dinlene yol alıyordu. Çiftçiden halliceydiler, iyi giyinmeye çalışmışlardı ama kılıkları oraların yabancısı olduklarını hemen ele veriyordu. Biri köyün beyinin yardımcısı olan esmer tenli orta yaşlı diğer ikisi daha genç adamlardı. Kısa bir tanışma faslından sonra tekrar yola koyulmuşlardı. Üç gün sürecek yola çıkmaya hazırdılar ve temennileri bu yolculuğun hiçbir sorun yaşanmadan bitmesiydi. Bir de prenses Lanida’nın kendileri için vaat ettiği yardımın iki kişi olmasını yadırgamışlardı. Üstelik iki kişinin biri orta yaşı geçmiş sakallı bir adam diğeri yeni yetmelikten yeni çıkmış gibi görünen bir delikanlıydı. Bu iki kişi kendilerini o mel’un canavardan nasıl kurtaracaktı. Kam, kendilerinin öncü olduğunu asıl kuvvetin arkadan geleceğini söyleyerek onlara umut vermeye çalışmıştı.

Güney batıya Haayna dağlarının ötesine giderseniz sizi derin bir vadi karşılayacaktır. Cina ırmağının açtığı bu vadi boyunca yaya olarak iki gün yol almanız gerekir. Önce hızlı bir şekilde yokuş aşağı ineceksiniz. Bu yolun hemen paralelinde akan derin ve soğuk sular birkaç fersah sonra durulmaya başlayacaktır. Ardından hafif bir eğimle iki gün boyunca ilerlerseniz küçük bir göl olan ve ırmağa adını veren Cina’ya varırsınız. Oraya vardığınızda ırmağın sularının göl sularına karıştığı yerde yol ikiye ayrılır. Biri sola, batıya yönelir diğeri sağa doğuya. Batıya giden yol daha bozuk bir zemine sahiptir doğuya gidense geniş ve rahat bir yoldur. Yolcularımız kötü görünse de batıya döndüler.

Öğle saatlerinde Cina gölü bir hayli gerilerde kalmışken gurup yavaşça durdu. Yol kenarında, dikilmiş düzgün bir taş gördüklerinden adamlardan yaşlıca olanı diğer iki arkadaşına bakıp gülümsedi. İkta ülkesinin sınırına gelmişlerdi. Uzun yıllar önce, iki ülkenin kralının katıldığı sade bir törenle o taş oraya dikilmişti. Kısa bir moladan sonra tekrar yola koyulduklarında ev sahibi durumuna geçen adamlarda belirgin bir neşe görülüyordu. Güneş ufka yaklaşırken uzaklarda bir tepeyi göstererek şarkılar söylemeye başladılar. Bir saat sonrada zirvesine, yüksek duvarların ardındaki düzlüğe evlerin kondurulduğu yamacın eteklerindeydiler. Geniş s çizerek tırmanan yolu aşmak üç gün yürüyüşten sonra bir hayli zor gelmişti beş kişilik kafileye.

Yukarı vardıklarında çoktan fark edilip hazırlıklar yapıldığını anlamışlardı. Prenses tevazu gösterip köy dese de oranın kasaba olduğunu büyük kapının ardına geçer geçmez anlamışlardı. Tırmandıkları yamacın üzerinde böyle geniş bir düzlüğün olması şaşırtıcıydı. Sonradan işin aslının doğal olmadığını, çalışkan insanların tırnaklarıyla bu düzlüğü yaptıklarını anlamışlardı. Kasabayı çepeçevre saran surların üzerine çıktığınızda tüm İkta krallığını görebiliyordunuz. Hava kararmaya başladığı için uzakta karlı dağların yamacındaki İkta kentinin ışıkları rahatlıkla görülüyordu.

Tüm yorgunlukları hazırlanan mükellef yemekte geçmişti. Büyük taş salonun ortasına kurulmuş olan uzun masanın etrafında yirmiye yakın erkek vardı. Yemek esnasında konu hakkında detaylı bilgiler almışlardı. Yaşlandıkça kendini salan köyün efendisi yani prensesin amcası kısa boylu şişman bir adamdı. Çok konuşan ve gülmesini seven Efendi Bayara, durumu kendilerine anlattı. Sorun ne zaman ve nereden geleceği belli olmayan sarı ejderdi. Yukarılardan göğün bilinmeyen derinliklerinden geliyor avına yaklaştığında kanatlarını büzerek dönerek saldırıyordu. Onun geçtiği yerlerde büyük bir girdap oluşuyordu. O nedenle bu yaratığa sarı Girdap adını vermişlerdi. Bu yüzden hava karardıktan sonra kimse dışarı çıkmıyor, sur nöbetçileri gece saatlerinde kendilerine ayrılan gözlem mazgallarında bekliyorlar.

“Peki, sözünü ettiğiniz sarı canavarın ortaya çıktığı günlerde kasabanıza gelen bir yabancı oldu mu? Aslında Şamanın sorduğu soru, hem Efendi Bayara’nın hem de diğer ileri gelenlerin aklına gelmeyen bir soruydu bu. Bir zaman birbirlerine baktılar. Olumsuz anlamda başlarını salladılar. “Kasabamız yol üzerinde olmadığı için sık gelenimiz gidenimiz olmaz” Kısa bir sessizlikten sonra konuklarla yemek yeme şerefine erecek kadar saygın kabul edilen bir yaşlı adamlardan biri öksürdü. “Lordum, Payal var” dedi. İşte o zaman kafalar tekrar sallanmaya başladı. Kıdara ve Hiçkimse birbirlerine baktılar

Payal, yabancı sayılmaz, kendisi uzun yıllar önce kasabamızı terk edip dünyayı dolaşacağını söyleyen başıbozuktu. Yaşlanınca geri geldi ve virane haline gelen babasının evine yerleşti.” Gençliğinde kazandığı altınları harcayarak yaşayıp gidiyor. Plan yaşlı adamın kafasında belirmişti. Biri Payal’ı gözleyecek diğeri surlarda nöbet tutacaktı. Gecenin ilerleyen saatlerinde yorgun bedenler kendileri için hazırlanmış odada oldukça rahat döşeklerde uykuya dalmışlardı.

Ne kadar süre geçtiğini tanrılar bilirdi ama bağırışlarla uyandılar. Hiçkimse, yatağının kenarına uzattığı kılıcına sarıldı ve odadan fırladı. Bir dakika sonrasında surlara tırmanan merdivenlerdeydi. Havada keskin bir çığlık yankılanıyordu. İki kişinin yanyana yürüyebileceği genişlikteki surlarda karanlığı taradı. Yüz metre kadar ilerisinde sarı gölgeyi gördü. Uzun pençeleriyle kavradığı nöbetçiyle havalanmak üzereydi. O yana doğru koşarken kılıcını kınından sıyırmıştı. Ama o yaklaşmadan sert bir rüzgar kendisini karşıladı. Beş altı metre uzunluğundaki gövde kanatlarını açıp havalanmıştı. Hafif yükseldikten sonra kanatlarını kıstı bir burgu gibi dönerek yükselmeye başladı. Oluşturduğu hava akımı hissedilir bir girdap oluşturuyordu. Ejderhanın kahkahayı andıran tiz sesi, pençeleri arasındaki zavallı nöbetçinin acı çığlıkları ve Hiçkimsenin meydan okuyuşları birbirine karışmıştı gecenin karanlığında. Ahali evlerinde dışarıya çıktığında Sarı Girdap çoktan gözden kaybolmuştu. Meydanda toplanan kalabalık arasında feryat koptu, kaçırılan genç nöbetçinin karısıydı bağıran.

Kam, akşamki masada kendileriyle yemek yiyen birini kalabalık arasında gördü. Sessizce yanına yaklaştı ve adamdan kendisini başıbozuk, Payal’ın evine götürmesini istedi. İki sokak ötedeki eve vardıklarında pencereye yaklaştılar. Odadaki zayıf yağ kandilinin ışığında, saçı sakalı birbirine karışmış bir adamın korku içerisinde köşede saklandığını gördüler.

Sabah daha gün doğmadan kapı aralandı ve bir gölge dar sokakta ilerlemeye başladı. Kasabanın az kullanılan yan kapılarından birinden çıktı ve patikalardan birinde ilerlemeye başladı. Peşinden gelen gölgenin farkına varamayacak kadar acele ediyordu. Bu yolculuk bir saatten fazla sürdü. Önce düzlüğe indi, ardından kuzeye, kayalık dağlara doğru yöneldi. Hava aydınlanmaya başladığında dağdan kopup yuvarlanmış kayaların arasında kayboldu.

Yaşlı şaman izlediği Payal’ın nasıl olup kaybolduğuna anlam verememişti. Gürültü yapmamak için azami dikkat göstererek ilerledi. Zirvelerden yuvarlanmış bir ev büyüklüğündeki granit kayanın ardındaki dar boşluğu gördüklerinde içten içe sevinmişti, yılların verdiği alışkanlıkla tedbirli adımlarla mağaranın içine girdi. Hafif bir eğimle yükselen dar koridoru geçti. Önüne taştan oyulmuş basamaklar çıktığında kendisini nelerin beklediği konusunda iyi kötü fikir sahibi olmuştu. Ama çıkması gereken basamakların bu kadar çok olacağına ihtimal vermiyordu.

Döne döne yükselen basamakları elden geldiğince çabuk çıkmaya çalıştı, çünkü kaçırılan nöbetçinin sağ olma olasılığı vardı. Üstelik sorunu kaynağında çözebilecekti. Bir zaman sonra yukarıda hafif bir ışık belirdi, ardından sesler duyulmaya başladı. Yolun sonuna vardığında yere uzandı ve sürünerek yaklaşmaya çalıştı. Geniş bir mağaranın ortasında kocaman bir ateş yanıyordu. İki adam orta yerde bağırarak konuşuyordu. Biraz ötelerinde sarı girdap dedikleri yaratık eğitimli alıcı kuş gibi uzanmış sahibinin emirlerini bekliyordu. İri, pullu ayaklarının yanında az önce kaçırdığı genç nöbetçi duruyordu.

“Hani işi bu kadar uzatmayacaktık, halkıma zarar vermeden sadece korkutacaktık. Senin bu canavar insan etinin tadını aldıkça kuduruyor. İştahı artıyor, sonunda seni bile parçalar.

Beni kandırmaya çalışma, bu tür sarı ejderler biri kendisini davet etmeden bir yere gelemediğini biliyorsun. Eğer sen kendisini çağırmazsan kasabanızdan kimseye zarar vermez. Senin o altın hırsın yüzünden oluyor bunlar” Payal ağlamaya başladı.

“ben hırslı bir değilim, sadece talihsizim ve kumar gibi bir batağa saplandım. O nedenle sizin bu iğrenç teklifinizi kabul etmek zorunda kaldım. Şimdi ben o insanlara ne cevap vereceğim” Gölgelerin arasında bekleyen şaman hafice sürünerek yaklaşmaya başladı. Sarı ejder dediklerinde bu türün davet edilmeden bir yere giremeyeceğini biliyordu. O yüzden kasabaya en son kimin geldiğini sormuştu. Biraz daha yaklaştı. Alevlerin ışığında pulları parıldayan vahşi yaratık hissetmiş gibi kıpırdandı. Sahibi Sarı Girdabın huzursuzluğunu anladı. “Kim var orada” diye bağırdığında kanatlı sürüngen gözlerini yaşlı adamın bulunduğu noktaya dikti. İşte ne olduysa o an oldu.

“İşte tamda ben durumu anlatacaktım” dedi. Akşam kasabaya gelen iki yabancı var, sanırım sizleri arıyor. Üstelik buraya gelmiş olabilirler. Şaman ikinci kişinin kim olduğunu anlamıştı, dudaklarından “Kuzgunun leş yiyicisi Gamba” kelimeleri döküldü Sesin geldiği yöne dönen iri yarı adamın dudaklarından da bir kelime döküldü “Kıdara” Bir an kısacık bir an pullu yaratıkla şaman gözgöze geldi. O göz açıp kapama süresi kadar kısa an etkilenmek için yetmişti. Başını çevirmeye çalışsa da ayakları çakılı gibi kalmıştı olduğu yerde. Haydut’a zahmet etmeden tutsağını bağlamak kalmıştı yalnızca. Kirli sakallı iri kıyım adam az önce konuştuğu sessizce ağlamaya devam eden Payal’a dönerek “Sen kasabaya dön” dedi. Adam süklüm püklüm geri döndü. Daha birkaç adım atmamıştı ki arkasından böğürtüyü andıran bağırış koptu “Biraz acele et” Bir yandan Şamanı bağlarken diğer yandan orada duran pullu sarı yaratığa döndü. Kocaman elleriyle hayvanın boynunu okşamaya başladı.

“Sana artık sınır bırakmıyorum, git kasabayı yerle bir et” Sözlerini bitirmeden solucan hantal gövdesini taşımakta olan ayaklarıyla birkaç adım attı, olduğu yerde döndü, girip çıktığı mağaraya yöneldi. İri bedenini boşluğa saldığında açılan kanatlarıyla uçmanın tadını çıkarmak istiyor gibiydi. Aşağıya doğru düşerken tiz çığlığı boşlukta yankılandı, güçlü zar kanatlar açıldı. Geniş bir yay çizerek ok gibi yükselmeye başladı. Gökyüzünde sarı bir leke olana kadar yükseldi. Ani bir hareketle dalışa geçti ve kendi ekseninde fütursuzca dönmeye başladı. Hayvan, sahibine gösteri yapıyordu. Gambaatarın kendisini izlediği mağaranın girişinden bir kulaç mesafeden neredeyse kayalıkları sıyırıp geçti. Gamba, ağız dolusu bir kahkaha attı, sırtını kayalara verip tutunmak zorunda kalmıştı havadaki girdaptan korunmak için. Uzun sivri kuyruğunu keyifle sallayarak kasabanın yönünde uzaklaştı. Bu sonuç Kuzgun kralın istediği bir sonuç değildi. İkta ile ilgili geleceğe yönelik planları olmalıydı ve bu yıkımı hoş karşılamayacaktı.ama içindeki öfke anca bu şekilde dinebilirdi. Aklına kullandıkları casus geldi, gözlerini kısıp aşağıyı taradığında minicik bir gölgenin kasabanın aksi yönde uzaklaştığını gördü.

Hiçkimse tüm aramalarına rağmen yaşlı yol arkadaşıyla ilgili bir bilgi alamamıştı. Sordurduğunda Payal’ın da evde olmadığını öğrendi. Bir şeyler olacağını seziyordu. Vakit sabahın ilerlemiş saatleriydi ne yapacağına karar vermek için surlara tırmandı. Gözünün erişebildiği her yeri dikkatlice tarıyordu. Nöbetçilerle konuşup bilgi almak üzereyken uzaklardan gelen tiz çığlığı duydu. Sesin geldiği yöne döndüğünde uzaklardan yaklaşan yaratığı gördü. Konuşmak istediği nöbetçi her kulede olan mazgallı bölüme girdi. Genç adam surlarda tek başına kalmıştı kılıcını çekti ve beklemeye başladı. Yıldız taşının marifetlerini görmek için iyi bir fırsattı bu. Önce sarı gölge üzerinden geçiş yaptı. Havalandı ve az önce efendisine yaptığı gibi yükseldi yükseldi. Birden dalışa geçti.

Hiçkimse, daha öncede ejderhalarla savaşmıştı üstelik bu diğerlerine göre küçük bile sayılabilirdi. Ayaklarını genişçe açtı kılıcının kabzasını sıkıca kavradı ve hamlenin gelmesini bekledi. Ama beklediği hamle direk olarak gelmedi. Dönerek yere düşer gibi hızlanan canavar daha yaklaşmadan istediği girdabı oluşturmuştu. Tehlike havada topaç gibi dönerek yaklaşıyordu. Elinde kılıcı bekledi, an be an rüzgarın şiddeti artıyordu. Daha sarı tehlike yaklaşmadan girdabı hissediliyordu. Elbisesi ve saçları fırtınaya yakalanmış gibi savruluyordu. Ejderha surları yalar gibi geçti. Kasabanın üzerinde alçaktan uçtu. Evlerin çatıları doğramaları yerlerinden kopacakmış gibi sarsılıyordu. Belli ki hayvan oyun oynuyordu. İleriden geniş bir daire çizerek geri döndü. Isınması bitmiş daha da hızlı dönmeye başlamıştı. Bir kere daha evlerin üzerinden geçti, bu defa bazı çatılar uçmuş, sağa sola savrulmuştu. Hiçkimse, kendini taş zemine atarak bu tehlikeyi savuşturdu. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu ejdere yaklaşabilse belki kılıcının tadına baktırabilecekti ama oluşturduğu girdap yüzünden ayakta bile duramıyordu.

Ejderha, üçüncü kere yaklaşırken aşağıdan bir ses duydu. Bir gurup asker binaların birinden ağır bir ok çıkarmaya çalışıyorlardı. İki kişinin zorlukla kurabildiği mekanizma ahşap ayaklar üzerine kurulmuştu. Hemen yardımlarına koştu. Zorlukla basamakları çıkardılar. İşi eğlenceye dökmüş olan girdap olabilecekleri sezdiğinde mekanizma kurulmuştu. Kendisine yardım eden iki asker sağdan ve soldan mekanizmaya bastırıyordu. Ejder savaşçısı, yayı kurdu ve sarı gölgenin yaklaşmasını beklemeye başladı. Hayvan istem dışı tehlikeyi fark etmiş kendi ekseninde dönmekten vaz geçerek kullanmadığı silahını alevlerini kusmaya hazırlanıyordu. Üç yiğit beklediler, kalpleri deli gibi atıyordu. Ya yıllarca anlatılacak kahramanlık yapacaklardı veya alevlerde kavrulacaklardı. Beklediler heyecanla sabırla beklediler. Yakıcı sıcaklığı hissettiklerinde Hiçkimse, kurulu zembereği bırakacak tetiğe bastı. Bir kol kalınlığındaki ve bir adam uzunluğundaki ok fırladı. O an üç yiğit kendilerini yanlara savurdular.

Kader kendilerine gülüyordu. Ok, hedefini bulmuştu ama bekledikleri gibi gırtlağına veya gözüne değil ayağına isabet etmişti. Yinede gücüne oldukça güvenen yaratık aldığı darbeye şaşırmıştı. Kalın dal derisini kaplayan pulları geçmiş sağ ayağına saplanmıştı. Yine çığlık attı ama bu defa çığlığında acı ve öfke vardı. Hızla döndü geriye geldi. Yavaş uçuyor ve kendisine bu kötülüğü kimin yaptığını anlamaya çalışıyordu. Alçaldı alçaldı. Zar gibi kanatları ustalıkla ayakları surlara indirdi. İşte o zaman Hiçkimse yerinden doğruldu. İki çift göz birbirlerini tartmaya başladı.

Uzaklardan duyulan çığlıkla birlikte Şamanın gözleri açıldı. Yara alan ejderhanın etkisi azalmıştı. O zaman bağlı olduğunu anladı ve sesin ne olduğunu anlamaya çalışan düşmanını fark etti. Yerinden yavaşça doğruldu ve kedi gibi sessizce yaklaşmaya başladı. Mağaranın kenarında dikilen iri yarı adama olanca kuvvetiyle yüklendi. Elleri çözülü olsa darbesi daha etkili olabilirdi ama adam sadece sendeledi. Kendisine saldıran adamı görünce öfkeli bir kahkaha attı. “Bakıyorum Sarı civcivimin etkisinden kurtulmuşsun” dedi. “Benim yiğidim, senin sarı civcivini haklamış olmalı” Adamın endişesini yüzüne vurmuştu. “Sarı Girdap Kuzgun Kralın en iyi silahlarından biri, O yenilmez” bir yandan da korkuyordu, ya gerçekten Sarı Girdap yenildiyse. O zaman hemen yardımına koşmalıydı. Arkasından bağıran şamana aldırmadan merdivenlere koşmaya başladı.

Birkaç saniye sürdü bakışmaları ama onları izleyen iki asker için saatler geçmiş gibiydi. Akşam kendilerine içki ısmarlayan arkadaşlarına hiç korkmadık diyecek olsalar da kalpleri deli gibi atıyordu. İlk hamle Hiçkimse’den geldi. Hızını aldı ve koşarak rakibine saldırdı. Karşılığında beklediği hareket gelmişti. Ejderha tüm nefesini vererek alev kusmuştu. Surun üzeri alevlerle kavrulmuştu. Üç askerde kendilerini yere yapıştırdılar. Üzerlerinden geçen kavurucu hava sırtlarını yakmıştı. Yerde yuvarlanarak üzerlerindeki ısıyı soğuk taşlara yansıtmaya çalıştılar. Hiçkimse, kurulu yay gibi yerinden doğruldu. İkinci bir alev dalgasına fırsat vermeden Sarı Ejderin boynunun altına vardı. Elindeki yıldız çeliğini tüm öfkesiyle ve tüm gücüyle çenesinin altındaki yumuşak dokuya sapladı. İşte o zaman çok uzaklardan duyulabilecek ve kendisine doğru gelmekte olan sahibinin yolunu değiştirmesine neden olacak bağırış koptu. İkinci ve üçüncü darbelerden sonra dikenlerle kaplanmış gibi duran baş ince uzun boyundan ayrılacakmış gibi sallanmaya başladı. İki saniye sonrasındaysa gürültüyle surların dibine yuvarlandı.

O gece ve ertesi gün tüm kasabalılar festival yapıyorlardı. Kahramanlarımızın yola çıkması iki günlerini almıştı. Allahtan, Kasabanın lordu olan cömert Bayara, kendilerini kurtaran iki aslana birer at vermişti. Bu zafer İkta kralı için çok büyük anlam taşıyordu. Geriye dönüp Kuzgun Krala durumu açıklamaya çalışacak olan Gambaatar içinse büyük bir felaketti.

Cevdet Denizaltı

Ben Cevdet Denizaltı; tercih ettiğim şekilde olursa Aziz Hayri. İzmir’de Eşrefpaşa’da doğdum. Önce Çınarlı Endüstri Meslek Lisesini sonra Erkek Sanat Yüksek Öğretmen Okulunu bitirdim. Makine Teknolojisi bölümü öğretmeni olarak görev yapıyorum. Okumayı, araştırmayı, yazmayı seviyorum. Tür ayrımı yapmam, bilimkurgu, fantastik kurgu ve tarihi romanlar favorim. Poe ve Tolkien hayranıyım.

Sarı Girdap” için 2 Yorum Var

  1. Koridor adlı öykünüzün devamını okumak isterdim. Bu ay onunla ilgili bir devam hikayesi okuyacağım düşünmüştüm. Anlaşılan hayal gücü başka çalışmış J “Hiç Bilmeyenler için Salur Kazan’da” ise başka bir şey var. İlk olarak fikir çok net, kesin ve bana gore orjinal. Yüzen ve uçan adalar üzerine konuşlanmış Yurt ve Oba kurgusu için öncelikle tebrik ederim. Bu ayki hikayeniz için; Demir dövmek çok kutsal bir görev. Dinler Tarihi (örneğin Mircea Eliade gibi akademisyenler) ya da Mitoloji konulu akademik analizler; kutsallarla olan iletişim once avcılar, sonra demirciler ve daha sonra şamanlar tarafından yürütüldüğünü sebepleriyle anlatır. Bu yüzden demirci karakterini her zaman çok sevmişimdir. Yine bu yüzden onun ne kadar çok çalıştığını ve terlediği anlatmak için başka bir yöntem bulabilirsen, bunu “sadece emek” sahibinden “mistik-emek” sahibine çevirmebilirmişsin gibi geldi. Hele ki Demirci’nin Demir/Yıldız Taşı/Gökten Düşen Kutsal Maden’le ilgili kişisel ilgisi/özeni/ gibi aralarında bir ilişki yaratabilirsen tadından yenmez. Yani “Demirci en özenli işini yaptığını biliyordu.” Kısmı sana kocaman bir alan açabilecekken o kısmı hızlı geçmişsin. Yine de genel kurguda yeterli ve güzel bir çalışma olmuş. Aklındaki hikayeyi daha önce yazdıklarından tanıyorum. Ama artık bir karar vermelisin “Yıldız Taşında” Keşiş, “Tizmengen’in Oyuncağında” Rahip ve bu hikayede, Kam/Şaman olarak geçen karakteri net bir yere oturtmanı bekliyorum. Hiçkimse bir kahramansa ve Ejderhaların yaşadığı bir dünyada yaşıyorsa bence ona, bilge bir şaman öğretmen çok yakışır. Çünkü o karakter bir yerde bir tür öğretmen figüründe, başka bir yerde koruyucu bazen aktif bazen pasif… Hatta bazen Hiçkimse’ye yiğidim haydi davran diyor, bazen kendi işini kendi görüyor. Git gellerini anlıyorum ama hikayelerinden okuduğum kadarıyla karakterleri netleştirmeye yakınsın. Merakla bekliyorum… Bir de nedense ben isimlere biraz takıyorum.Hikayedeki isimlere bakarsak; Demirci Karpa’dan başka bir karakter ismi ona yakışmazdı, aynı şekilde Kuzgun Kral, Homa da öyle ama İkta çok farklı bir dünyadan gibi (antik vari bir çağrışım), Vata’yı ise Star Wars’a yakıştırdım. Yani çok evrensel bir isim. Nepal/Hindistan bölgesinde Veda adı verilen yazılı kaynakların evrensel enerji hakkında bir çok bilgi verdiğinden bahseden bir çok kaynak var. Belki duymuşsundur. Bu yazılı eserlerin, bütünsel Tıbbı anlatan kolu, Ayurveda, bildiğimiz ismiyle Alternatif Tıp, bu metinleri temel aldığı söylenir ve Vata (Pitta-Dosha ile birlkte) üç temel yaşam enerjisinden biridir. Belki bu yüzden bana çok evrensel geldi. Bence bu ismi harcama ve uzay-zaman çizgisinde bir hikayende kullan J Hiçkimse ise bence çok başarılı bir buluş. Onu daha yakından tanıt bize, meraklandır, şaman/kam/öğretmenin derin bilgisi olabileceğini hissettirdin, güzel noktaydı. Bunun hakkında daha çok okumak isterdim. Hikayenin anlatımı ise, hızlı, akıcı, detaylı. Gözünde canlandırdığını görebiliyorum. Elinize ve Düş Gücünüze sağlık.

  2. Arkadaşım Dipsiz
    Öncelikle okuduğun ve eleştirdiğin için teşekkür ederim. Sıraladığın düşüncelerine ve sorularına olabildiğince cevap vermeye çalışayım.
    Koridor hikayesini kısa öykü olarak düşündüm ama potansiyeli farkdince devam edebileceğime karar verdim. Hikayenin merak uyandırması beni ayrıca memnun etti.
    Salur Kazan övgüleri için de ayrıca teşekkür ederim, inanın çok moral verdi.
    Hiçkimseye gelince; Bir sitemin dışa vurumuydu. Yazdıkları okunmayan birinin kahramanını şekilden şekile sokması temeline dayanıyordu. Galiba ekim 2013 tarihinde yayınlanmıştı. Sonra bu fikir gelişti ve sizin de dediğiniz gibi karakterleriyle yerine oturmaya başladı. İsimler, yerler ve özellikle zaman konusunda hala tereddütlerim var. Yeri gelmişken söylemeliyim ki isimleri beğenmenize sevindim.
    Demir dövmenin üzerinde durmalıydım. Uzun uzun anlatıp sıkıcı olmasını istemediğim için de biraz kısa kesmiş oldum.
    Ana kahramanım Ejder savaşçısı olsa da Şamanımız Kıdara ön plana çıkmaya başladı. Kıdara veya Kıdır size tanıdık geldi mi bilmiyorum. Geçen haftalarda kurgu iskelesine gönderdiğim Sonsuzluk Gözesi hikayesinde anlatılanlar size tanıdık bir hikaye olarak gelebilir. Bir ikili yaratılıyor sanırım. Bilge kişi ve yiğit olarak birbirini tamamlayan ikili. Bu arada Kıdara önce keşiş olsun istemiştim. Bir hekimde olabilirdi. Sonra o zamanlarda yaygın olan irili ufaklı dinlerin arasında yaşayan hem hepsini hatmetmiş hem de hepsinin üzerinde olan bir din adamı bir rahip olmasını uygun görmüştüm. İnanın kendisine rahip veya Keşiş derken içim rahat değildi. Şaman veya kam yerine tam olarak oturdu.
    Birde kafamın içinde dolanıp duran bu seriye bağlayabileceğimi düşündüğüm denemelerin bir toplamını çıkarmaya çalıştım. Ejder Savaşçısı Hiçkimse ki hala kendisi kim olduğunu bilmiyor ve itiraf etmeliyim ben bile bilmiyorum. Kuzgun Kral, Kristal, Denizaltı, Satılık gezegen, Kambur prens, Kaos günü, Tizmengenin oyuncağı, Yıldız taşı ve Sonsuzluk Gözesi. Sanırım iyi bir kaynak buldum verimli çalışabilirsem daha çok daha denemeler çıkaracağım bu işten yani umarım…
    Sonuç olarak ukumanıza ve beğenmenize çok sevindim ve belirttiğiniz unsurlara dikkat edeceğim

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *