Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Uşunların İlk Sonuncusu Z-ER’in Hikayesidir

ilham alınan hikâye
UŞUN KOCA OĞLU SEGREK

Uşunlar, yıllar boyunca yer değiştirmiş, gittikleri her yerde büyük ailelerine yeni türler eklemişlerdi. Hareket ettikçe çeşitlenmiş, çeşitlendikçe birbirleriyle anlaşamaz olmuşlardı. Her adımda yeni insanlar toplarken, sonraki adımlar boyunca bir insanı daha geride bırakır oldular. Uşunlardan her kim ayrılırsa, yeni bir kent kurup kendine başka hayat inşa ederdi. Toylar düzenleyip yeni isimlerini duyurur, kendi kurallarını sıfırdan koyarlardı. Sonunda Uşunların aslı çareyi, yerleşip sınırlanmakta buldu. Yeni bir yere gitmeyecek, aralarına kimseyi dahil etmeyeceklerdi. İçine kapalı bu hayatın içinde farklı türlere yer yoktu. Zamanla içlerindeki karma türleri yaratan her kim varsa, başka yerlere sürüldü veya yok edildiler.

TEK’in kurduğu düzende Z geni taşıyanlar topluluktan tamamiyle men edilmişlerdi. En azından öyle sanılıyordu. Uşunların isyancısı ER’in hangi soydan geldiğinin hikayesi, kendi ağzından şöyle anlatılır:

* * *

Türümün son örneğiyim. Senelerdir gizlenerek yaşamayı başardım. Belki bir yerde benim gibi senelerdir gizlenmiş bir başkası daha vardır. Bu düşünceye tutunarak yaşayabildim zaten. Yoksa insanın, veya herhangi bir canlı türünün, koca gezegende tek başına olması tahammül edilemeyecek kadar korkunç bir düşünce, buna emin olabilirsiniz. Herkesin, her şeyin birbirine benzemeye başladığı dünyada, özellikle can sıkıcı bir durum bu. TEK’in hepimizi esir aldığı günden bu yana… Esir almak derken, bu benim görüşüm elbette. Hatta benden başka herkesin içlerinde bulundukları durumdan memnun olduğunu söyleyebilirim. Sonuçta hepsi ayrı ayrı TEK’in parçaları. TEK? Onu anlatmak için, yaşadığım dünyayı biraz anlatmam gerekecek.

Çocukluğum büyük, kapalı bir aracın içinde geçti. Karavan denilecek bu araç, son derece büyük olması nedeniyle başka bir ismi hak etse de, eskiler ona karavan diyordu. Tekerlekleriyle yollar, şehirler, coğrafyalar boyu hareket eden koca bir ev. İçinde müzisyenlerin, ozanların, dansçıların olduğu, eğlencesi hiç eksik olmayan ve sürekli gezen bir ev. Benim çocukluğum da şarkı söyleyip dans ederek geçmişti. Bizim ailemize ait danslar çeşit çeşitti. Daha doğrusu, gittiğimiz her yerde ailemize yeni üyeler eklendiği için, öğrendiğimiz her yeni dans veya müzik, artık ‘biz’e ait oluyordu. Birlik ve beraberliği kendine şiar edinmiş olanlardık biz. Bizden başka aileler hakkında anlatılanlara göre, savaşanlar, çalışanlar, öğretenler vardı, her ailenin temel bir görevi olurdu. Bizimkisi ise eğlendirmekti. Şenlikler düzenler, insanlara öğrettiğimiz müzik ve dansların karşılığında savunma yöntemleri öğrenir, avlanma tekniklerimizi pekiştirirdik. Aileler arası bilgi aktarımı bu sayede gerçekleşirdi. Bizim ailemize dışarıdan katılanlar olduğu gibi, bizden başka ailelere katılmak isteyenler de olurdu. Eskiden pek çok şeye olduğu gibi, buna da izin vardı…

Kalabalık bir aileydik ama geleneksel aile tipindeki anne-baba-çocuklardan oluşan bir aile sayılmazdı bu. Geleneksel ailedeki ‘sülale’ tanımına girecek kadar kalabalıktık, kuzenler, eşler, kuzen çocukları, torun kardeşleri, onların eşleri… Birkaç farklı kuşaktan gelmemizin yanısıra, birkaç farklı eş sahibiydik – ben değil tabii, üst kuşakların insanları. Benim zamanımda insanlar çoktan eşsiz olmuşlardı! Eşsizlik fikrinin sahibi, heybetli gövdesiyle gerçekten eşsiz bir ihtişama sahip TEK’ti. Gölgesinin üzerime düştüğü ilk an, çocuk bedenimle korkmuştum ondan. Sonra ne ben büyüdüm, ne o yaşlandı. Bitkilerin sırlarını keşfeden bir ekiple yakın ilişkiler kurduğunu bilirdik. Uzun süre bitki karışımlarıyla uğraşmış, sonunda yaptığı şeyle insanların farklılıklarını bulup çıkaran, büyük ihtimalle sonunda yok eden bir karışım elde etmişti. Bu maddeyi yiyen, TEK’in istediği tipte bir insana dönüşürdü. Z soyu işte böyle ortadan kalktı. Bendeyse işlemedi. Benim içimdeki başka bir şey yok olmuştu. Bunun sebebini sonra öğrenecektim. Şimdilik tek bildiğim, büyümediğim ve bu nedenle Z özelliklerimi dışarıya yansıtmamayı becerdiğim. Onlar mı küçük bir Z çocuğunu tanıyamayacak kadar beceriksizler, yoksa ben mi gerçekten onların arasına karışıp TEK’in bir parçası gibi davranabilecek kadar yetenekliyim, emin değilim.

Hareket etmeyi bırakıp da, içimizdeki başka türleri, genleri, özellikleri ortadan kaldırdığımızdan beri, hayat öylece geçip gidiyordu. Artık tek bir melodimiz ve aynı sıkıcı hareketlerden oluşan bir dansımız kaldığı için, yaptığımız her şey birbirinin tekrarına dönüşmüştü. Hala eğlenceden sorumlu aile bizdik ama kimse gelip kendilerini eğlendirmemizi istemiyor gibiydi. Belki de sorun bizim artık hareket etmeyi bırakmamış olmamızdı. Bilemiyorum. Hangisinin daha sıkıcı olduğuna, hangisinin bizim türümüzün asıl özelliğini ortadan kaldırdığına karar veremiyorum. Ama ben hareket edeceğim. Verdiğim karar bu. Hatta bulduğum çözüm. Bu sıkıcı ve hareketsiz evrenden çıkıp, diğer yerlerde neler olup bittiğini görmem, kendi türümden geriye kalan birisi varsa bulmam gerekiyor.

Yolculuğa başlayalı yarım evre oldu. Evre derken, ayın döngüsünün tamamlanmasını kastediyorum. Bizim türümüz, annelerimden birinin anlattığı kadarıyla doğadaki döngüyü bedeninden takip edebilme becerisine sahipmiş. Ama ben gelişimimi tamamlamadığım için bedenimin böyle bir özelliği yok. Dolayısıyla dünyada kalan son Z bensem, bundan sonra işimiz bitti demektir! Çocukluğumda öğrendiklerime göre, Z, Q ve T olmak üzere üç temel tür var ve bunlardan kendi kendilerine üreme özelliğine sahip olanlar sadece Z’ler. Tabii ki sağlıklı bedenlere sahip tam Z’ler. Benim gibi gizlenebilen, küçük ucubeler değil. T baskın tür, TEK’in isminin buradan geldiğini tahmin etmişsinizdir. Q ise bir geçiş türü. Her iki türle de ilişki kurup karma tipler yaratabiliyor. TEK’in huzursuzluğunun kaynağı aslında Q’nun işleviyle ortaya çıkan insan tipleriydi. Onlardan öyle rahatsız olmuştu ki, benim yolculuğa başladığımdan bu yana geçen süreden de kısa bir zaman içerisinde hepsini ortadan kaldırmıştı. Bugüngeriye kalanların hepsi birbirleriyle bu kadar benzeşmekten ve hep aynı şeyleri yapmaktan memnun gözüküyorlar. Rutinden, bütün gün aynı melodiyi tekrar edip durmaktan, ‘dans’ adını verdikleri o hareketleri makine gibi tekrar etmekten şikayet edeni şimdiye kadar hiç görmedim.

Yolculuk için geçmişte yaşadığımız karavanların bir minyatürünü yapmıştım.Benim boyutlarımdaki iki üç küçük canlının yaşayabileceği kadar bir alana sahipti. İçinde pek eşya yoktu zaten. Yabancı bitki türlerini tüketip kendimi riske atmama engel olacak kadar gıda maddesi almıştım yanıma. TEK’in karışımlarından da vardı. Ama kendim için kullanmaya niyetim yoktu. Eğer ihtiyaç duyarsam karşıma çıkan tanımlayamadığım türlere verir ve bu bitkilerin aslında neye yaradığını görebilirim diye düşünmüştüm. Bunun için cebime yaprakları ufalayarak elde ettiğim tozlardan koymayı ihmal etmemiştim. Biraz tehlikeli bulsam da yapmam gereken şeyler olduğuna emindim. Keşfetmem gereken bir dünya; karşısında küçücük bedenim ve tekerlekli aracımla ben, Z-ER. Seneler sonra içimden de olsa, ilk defa ismimin tamamını söylemiştim. Mırıldandım: “Z-ER.” Tek bir harf, içimdeki her şeyi değiştirmiş gibiydi. Kendimi güçlü hissediyordum artık. Diğer Z’lerin bir yerlerde varolduklarına emindim bu defa. Sanki onların sahip oldukları kudreti içimde hissediyordum. Hızlandım.

Vardığım ilk yaşam alanında, birbirine eziyet eden bir kalabalık vardı. Kimse bana bakmıyor, nereye gittiğimle ilgilenmiyordu. Merakla onları izleyip ne yapmaya çalıştıklarına anlam vermek istediğimde beni oradan uzaklaştırmak isteyen yaşlı bir insan oldu.

“Git buradan çocuk! Başına bela alacaksın.”

“Ben çocuk değilim.” Söyleyebildiğim bu olmuştu. Bütün anlamsızlığına rağmen.

“Çocuksam bile…” Tanımadığım, karşıma çıkan ilk kişiye bir Z olduğumu söyleyecek kadar delirmiş olamazdım. Sustum.

“Kimsen kimsin, bizden değilsin işte. Uzaklaş buradan, çabuk!”

O sırada yaşça daha genç, TEK kadar olmasa da iri gövdeleri olan T insanları üzerime yöneldiler. Korkmuştum. Galiba benimle konuşan kişi iyi niyetle uyarıyordu gerçekten. Uzaklaşmalıydım. Nasıl ki, ‘bizimkiler’ kendilerinden olmayanı zehirleyip ortadan kaldırıyor, yaşamalarına izin verseler de özelliklerinden yoksun bırakıyorlardı, belli ki bunlar kendilerinden olmayana eziyet ediyordu.

Koşup onların bölgesinden çıkınca görünmez olmuş gibiydim. Peşimden gelen koca adam, bir anda sakince geri döndü, işine yöneldi. Bu mesafeden seslerini duymuyor, sadece yüzlerindeki ifadeleri okuyabiliyordum. Sakinlerdi. Yere yatırdıkları kişinin derisini yüzerken yüzlerinde herhangi bir vahşet ifadesi yoktu, yaptıkları her neyse bir görev bilinciyle, yavaş yavaş yapıveriyorlardı. Ellerinin altındaki adamın da acı çeken bir tarafı yoktu hatta. Saçmaydı ama gördüklerim böyleydi. Belki de bulunduğum yerden bu şekilde izliyordum olan biteni. Tıpkı onların artık beni izlemeyi bıraktıkları veya umursamadıkları gibi. Belki bulundukları alanın dışına çıkamıyorlardı, ne fiziken ne zihnen. O yüzden beni takip edemedikleri gibi, varlığımı algılamıyorlardı da. Bu düşündüklerimin doğru olup olmadığına karar vermemin tek yolu, yola devam etmekti. Çıktım oradan. Aracıma binmiştim ki…

“Karışımlarımı almış nereye gidiyorsun bakalım? Seni küçük yağmacı!”

Yağmacı olmadığımı söyleyerek vakit kaybetmeyecektim. Belli ki bizden olan veya olmayan herkes bir yafta bulup söyleyiveriyordu. Yeri geldi mi çocuk, yeri geldi mi yağmacı, oluyordum. TEK değilsem eğer, kendim dışında başka bir şey olmam gerekiyordu.

TEK üzerime atıldı. Ama bu küçücük aracın içine sıkışmıştı bir kere. Çok şansı yoktu. O kendisini sıkıştığı yerden kurtarana kadar ben çevik bir hamleyle kendimi dışarı atabilmiştim. Koşuyordum. Onun attığı tek bir adım, benim can havliyle koşup yorulmamla eşdeğerdi, bu yüzden asıl benim şansım yoktu ama umudumu yitirmeden hareketimi sürdürdüm. O da, diğerleri gibi bir bölgeyi terk edemiyor olabilirdi, öyle ya. Şansımı denemeliydim.

“Gel buraya seni küçük Z-ER pisliği!”

Z-ER pisliği mi? Demek ismimi, yani türümü biliyordu. Duraksamıştım. Beni yanıltmak, şüpheye düşürüp hareketimi ağırlaştırmak için oynuyor olabilirdi elbette. Ancak bu aklıma gelene kadar duraksamıştım bile ve ayağım taşa takılmış, yuvarlanmaya başlamıştım. TEK’le aramızın açılması, onun tuzağına düşmemiş olmam iyiydi ama nereye gidiyor olduğumu bilmeden yuvarlanmam – eyvah! Nereye gidiyor olacağım? Uçurumdan aşağı, dünyanın sonuna doğru son hızla uçuyordum işte… Türümü kurtarayım derken, kendimi öldürüyordum. Şansın bu kadarı!

Durdum. Yumuşak bir zemine çarptığımdan olacak, üzerimi silkip kalkmayı başardım. Sapasağlamdım. Sadece sarsıntının, düşüşün yarattığı hafif bir baş dönmesi vardı ama bununla ilgili en ufak bir şikayette bulunacak değildim. Sakat kalsam, neredeyse ona bile sevinebilirdim. Sakatlanmamış bedenimle daha fazla ilgilenmek yerine geriye doğru baktım, TEK gözle seçemeyeceğim kadar uzağımda kalmıştı. Derin bir nefes aldım. Yolculuğuma yayan devam edecektim.

Uzun yürüyüşümün sonunda sadece çocuklardan oluşan bir aileye rastladım. Benim gibi küçük insanlar değil, basbayağı çocuklardı bunlar. Türlerini seçemiyordum ama çeşitlilik gösterdikleri her hallerinden belli oluyordu. Deri renkleri parlak olanlardan, kafalarının tepesinde ekstra organlar yer alanlara, farklı türlerin hakimiyetindeki bir bölgeydi burası. Kimbilir, TEK’in kendi topraklarından sürdükleri gelip buraya sığınıp kalmışlardı belki de. Bu düşünce, gerçekten çocuk olup olmadıkları sorusunu sormama neden olmuştu.

“Merhaba.”

Yanlarına yaklaşıp selam verdiysem de, hiçbirinden karşılık alamadım. Beni görmüyor, oyunlarına devam ediyorlardı. Dikkatlerini çekmek için iyice sokuldum. Hatta oyun gereği birbirine temas etmesi gereken ikisinin arasına girdim. Buna rağmen kimse farkımda değildi. Fark edilmemek, görülmemek çok canımı sıkmıştı. Bağırdım. “Bana bakın/kör müsünüz/buradayım işte/heeeeyy” türevi bir sürü şeyi peş peşe sıraladım. Kâr etmiyordu. En sonunda çareyi tozda buldum. Fark öldüren tozu. Hepsini TEK’e dönüştüreyim de, görsünler gününü, diye düşündüm. Utanç verici olduğunu biliyordum ama yaptım. Tozu püskürttüm. En azından neye yaradığını, nasıl çalıştığını görmem için bir fırsattı bu.

Tozun havaya karışmasından itibaren garip şeyler olmuştu. Bir kere ben fark edilmeye başladım, orası kesin. Çocukların hepsi, tuhaf bir canlıymışımcasına bana bakmaya, beni incelemeye başlamışlardı. Haksız olduklarını söyleyemem. Tuhaftım. Kimseye benzemiyor olduğum kesindi. Çocuklar bundan rahatsız olmuş olmalıydı. Belki tozun özelliği, insanlara rahatsız oldukları şeyleri göstermesiydi. Belki… Ağacın yaprakları yemeğe karışınca etkisi başka türlüydü, tozunu soluyunca başka… Kafa yormama kalmadan, esas etkiyi görmüştüm. Ne olduğunu anlamasam da, olanları anlatabilirim sanırım.

Suratı kanamaya başlayan bir çocuk vardı mesela. Durduk yere, bir yere çarpmamış ya da birisi vurmamışken, çocuğunkafasının orta yerinden oluk oluk kan akıyordu. Kan da durmuyordu, çocuğun ağlaması da. Akan onca kana rağmen ölmemesi işin en saçma yanıydı. Vücudundaki bütün kan bitene kadar sürecekti herhalde. Bekliyorduk.

Bir başka çocuk uçmaya başladı. Sanki bunca zamandır birisi ipinden tutuyordu da bırakmış, çocuk balon gibi havalanmıştı. Yükseliyor, yükseliyordu. Gözden kaybolmasını izledik hep birlikte. Nereye gittiğini bilmeden, öylece ardından bakakaldık.

Körebe oyunu içinde sıkışıp kalan bir grup çocuk vardı bunların dışında. Bir tanesi körebe olmuş kalmıştı. Gözüne bağlı bir şey yoktu ama gerçekten görmüyordu artık. El yordamıyla aranıyor, bir şeye temas etmeye çalışıyor gibiydi. Ama boşluğun içinde bir başına salınıp durmaktan rahatsız olduğu söylenemezdi. Aksine, an itibariyle geliştirdiği körebe-dansı onu son derece mutlu etmişe benziyordu. Öylece dolanıp duruyordu ortalıkta.

Herkesin kendi alemine daldığı bu yerde daha fazla durmama gerek yoktu. Göreceğimi görmüş sayılmam, çünkü hâlâ ne olduğunu çözememiştim ama en azından TEK’in amacıyla yaptığı şey arasında bir tutarsızlık olduğunu söyleyebilirdim. Bu da beni hedefime yaklaştırıyor gibiydi. Bunca başına buyruk insanın yaşadığı evrende, Z türü de kalmış olmalıydı. Haklıydım. Yanıma Q kökenli şekil değiştiriciler geldiğinde, artık umudumun boşa çıkmayacağını biliyordum. Gözlerinden çıkan boru gibi organların kulaklarına tutunduğu genç Q’lardan birisi, burnundan çıkan harfler yardımıyla bana bir şey anlatmaya çalışıyordu.

“O-r-a-d-a-z-i-n-d-a-n.”

“Zindan mı? Ne zindanı?”

“Z-h-a-p-i-s.”

Demek yok edilmeyenler bir yerde tutuluyorlardı. Bitkisel karışımların etki etmediği insanları ilkel yöntemlerle ayrıştırdıklarını düşündüm. Yola, yeni insanlarla birlikte devam ediyordum. Tıpkı eskiden Uşunların yaptığı gibi, çocukluğumda öğrendiğim gibi. Yolun gittiği yerden korkuyordum korkmasına ama… Cebimdeki tozların buna iyi gelebileceğini düşünüp kokladım. İyi mi geldi kötü mü bilemiyorum; kendimi bir anda zindanın önünde bulmuştum. Büyük, simsiyah penceresiz bir binaydı burası. Yerin altında yerin üstündekinden çok katı olduğunu tahmin ediyordum. Yerin üstünü de altına çevirdiklerini söyleyebilirim gerçi. Koyu, kaskatı, TEK’ten daha karanlık ve tekdüze bir yerin hemen dışında durdum, bekledim. Korkum geçmişti. Anlamıyordum. Yol boyu hissettiğim korku… yoksa…

“Evet, Z-ER, benden çaldığın karışımın asıl özelliği bu. Korkunla yüzleşmeni sağlamak. İnsanlar benden, benim otoritemden korktukları için buna boyun eğmeyi öğrendiler. Sense… Sense benden değil, başka aptalca bir şeyden korkuyordun. O yüzden sende işe yaramadı.”

TEK’in de yanıbaşımızda biteceğini bilsem, tozu koklar mıydım hiç! Q’lar? Onlar buradayken, TEK nasıl oluyor da onlara zarar vermiyordu?

“Ben de tozun etkisi altındayım. Normalde korktuğum şey bu yaratıklardır ama şu an onlara tahammül edebiliyorum. Tıpkı senin zindanın içine girebilecek olman gibi. Hadi bakalım, yolun sonuna geldin. İçeri gir de ne yapabileceksin görelim! Hah ha ha!” Cümlesi bittikten sonra, gerçekten ürkütücü, gürültülü bir kahkaha atmıştı. Bundan korkmam gerekirdi ama korkmuyordum işte. En başından beri TEK’ten değil, sadece onun fiziksel büyüklüğünden korkmuştum. Bedenimin küçücük kalmasının sebebi buydu belki. Büyümüştüm, asıl korktuğum şey büyümek miydi? Bilmiyorum ama herhangi birinin kişiliğinden, kendisinden korkmadığım kesindi. O nedenle, istemsizce boyun eğmemeyi başarmıştım.

Birisi kolumdan tutup çekti. Burnundan konuşandı bu. İçeride, karanlık koridorlarda bana hiç yardımı dokunmayacak olan. Derken karşımda şekli değişmeye başladı. Kulaklarındaki borular şimdi gözlerinden fışkıran iki çubuk gibiydi, ışıklı çubuk! Gözlerinden çıkan fenerlerle yolumuzu aydınlatıyordu Q–. İsmini bilmediğim yol arkadaşım önde, ben arkada karanlık koridorlara dalıp yürümeye başladık. Yürümek ne kelime, koşuyorduk. İleride yüksek, ağır olduğu her halinden belli bir kapının önüne geldiğimizde, beklediğim gibi bir şey olmadı: Yani Q’nun gözündeki fener, bu defa kesici bir alete dönüşüp kapıyı açmamızı sağlamadı. Ama içeriden birileri geldi. TEK’in parçaları, savaşçılar, köleler, ya da her ne derseniz. Bize düşman olmak noktasında hepsinin birleştiği kesindi!

“Gidin buradan. Yoksa içeride kalanların sonu olacak.”

“Sondalar zaten. Buradan daha kötü ne olabilir ki?”

“Emin ol bilmek istemezsin. Arkadaşlarınızın sizin yüzünüzden zarar görmesini mi istiyorsunuz?”

Düşündük. Onların burada olduklarını öğreneli ne kadar olmuştu ki? Ölüp gitseler haberimiz olmayacaktı. Şimdiye kadar türlü türlü acı çektilerse, bundan bile haberimiz yoktu. Sonuna kadar gidecektik. Cebimdeki son tozu bu adama mı harcamalıydım, içeridekilere mi saklamalıydım, karar veremedim. Bu sırada yukarıdaki yol arkadaşlarımın hepsi gelmişti. Birlikte daha güçlü olduğumuzu hissettim. Kalabalık olursak karşımızdakileri yıldırabilirdik belki. Fakat yine beklediğim gibi olmadı. Hepsi birden anlaşmış gibi üzerime saldırdılar. Belli ki anlaşmışlardı. Beni buraya getirmeleri, zindana atmak için bir oyundu. Güvenimi kazanmaya çalışmış ve başarmışlardı da. Hatta… Z türünden olup olmadığımdan emin olmak için zaman kazanmışlardı. Nasıl olmuş da böyle bir oyuna gelmiştim? TEK de şimdi yukarıdan bir yerden gelecek ve halimle dalga geçecekti. En çok buna bozuluyordum. Sen küçücük bedeninle kalk herkesin başındaki TEK adama kafa tut ve sonra düştüğün şu hale bir bak! Çok üzgündüm, çok… Ne yapacağım, bu durumdan nasıl kurtulacağım bilemiyordum artık. Tek çare… İçeridekilere bağlıydı. Tabii orada gerçekten birisi varsa? Her şey beni alt etmek için hazırlanmış bir tezgah olabilirdi. Türümün son örneği bendim ve yok ediliyordum… İşte olan biten buydu. Lanet olsun!

İçeriye girdiğimde yenilgiyi kabullenmiştim. Sonsuza kadar tek başıma bir zindanda çürümeyi de. Cebimdeki toz ancak kısa süreli bir uyuşturucu etkisi yapardı artık. Çeyrek evre bile sürmezdi belki etkisi. TEK’in yemeklere ne sıklıkla bu maddeden koyduğunu bilmiyorum sonuçta. Hiçbir şey bilmiyorum. “Kahretsin, kahretsin…”

“Şşş, sakin ol küçük Z.”

“Rahat bırakın beni.”

Cümlemi kurduktan sonra kimseden tepki gelmemesine şaşırmıştım. Gerçekten dediğimi yapıp beni rahat bırakmışlardı. Ama neden? Bunun merakıyla kafamı yerden kaldırdığımda yüzlerinde tebessümleriyle beni izleyen sayısı yirmiye yakın Z ile karşı karşıya olduğumu fark ettim. Burada üremiş olmalıydılar. Burada… bu…

“Gördüğün gibi, pek zindan sayılmaz, değil mi?”

Burası yeni bir yaşam alanıydı. Z’ler kendilerini var etmenin bir yolunu bulmuşlardı.

“Geride kalan kaç kişi olduğunu bilmiyorduk. Ama size ulaşmak için… yani belki de sadece sana… biraz daha zaman geçmesini bekleyecektik.”

“Sen bizden hızlı davrandın.”

Bir an bütün planlarını berbat ettiğini düşünmüştüm. Yüzüm asıldı. Tam özür dileyecektim ki, söze Z-ES ismindeki, sonradan ailemden olduğunu öğrendiğim kişi devam etti.

“Tam vaktinde geldin çünkü biz buradan çıkamıyorduk. Yani evet, koşulları iyileştirdik ama buradaki hayat tamamen bize özgü, TEK’in istediğinin farklı bir versiyonu gibi. Nasıl ki onlar dışarıda T’lerden ibaret aileler kuruyor, biz de burada kendi kendine her ihtiyacını karşılayan bir Z komünü inşa etmiş olduk. Ara türler, farklı yaşlarda çocuklar, vahşi ihtiyarlar, hiçbiri yok burada… Dolayısıyla bir mücadele alanımız yok, heyecanımız yok.”

“T’ler gibi TEKdüze…”

“Aynen öyle.”

“Peki ben ne yapacağım ki?”

“Sayende Q’lar da aramızda, görmüyor musun? Artık hep birlikte buradan dışarı çıkabiliriz. Birlikte çok daha güçlüyüz.”

“Emin değilim. TEK dışarıda. Adamlarıyla beraber. Savaşmak zorunda kalabiliriz.”

Bu sefer Q’lardan biri konuştu:

“Tozu unuttun mu? Son tozu, ne zamana saklaman gerektiğini bilememiştin hani? TEK’e kendi silahıyla saldırmanın zamanı şimdi.”

“Tozları size mi vermemi istiyorsunuz?”

“Hayır, bize vermen gerekmiyor. TEK üzerinde kullanmamız yeterli. Böylece farklılıklarınetrafında yaşamasına alışacak. En azından dışarı çıkıp yaşam alanlarımıza dönene kadar.”

“Peki sonra? Her şey yine eskisi gibi olmayacak mı?”

“Yeni bir TEK çıkana kadar, hayır. Artık onun miadı doldu. Hiçbir otorite sonsuza kadar sürmez, Z-ER. Kısa bir zafer elde ettik sayılır. Burada geliştirdiğimiz bazı ürünler ve bilgiler var. Eğer onları dışarıdakilerle paylaşırsak…”

Yukarıdan gelen sesler üzerine Z-ES’in konuşması yarıda kesildi. Acele etmeliydik. Ben TEK’in yüzüne asılmıştım. Küçük bedenimin böyle bir iş için kullanılabileceği aklıma bile gelmezdi. Adeta bir böcek gibi tutunmuştum yüzüne, bırakmıyor, beni savurup atmasına izin vermiyordum. Yapışmış ve elimdeki tozu ağzına burnuna yayıyordum. Hapşırarak savurdu beni. Düştüm. Gözlerimi açtığımda eski günlerdeki gibi bir karavanın içinde şarkıların sesiyle uyandım. Yeni melodiler duymayalı çok olmuştu. Arada geçen zamanda ne olduğunu kimseye sormadım bile. Şarkı söylemeye devam ettim.

* * *

Uşunlardan, sadece Z-ER değil daha başka pek çok Z küçük alanlarda hapis hayatlar yaşadıklarını fark etmemiş, gizlenmiş ve kendilerini tutsak etmişlerdi. TEK’in esareti altında değil, kendi cesaretsizlikleri altında kurban olanlar, kurbanlığa da tutsaklığa da mahkumlardı. Z-ER’in farkı yola çıkışıydı. Gerçekten zindana kapanmışlara kapı açan, farklılık getiren ve onları özgürleştiren ancak Uşunların isyancısı olmuştu. Bugün hala yollarda söylediği şarkılar da, kendisi unutsa bile, isyanın şarkılarıdır.

Seran Demiral

Fantastik kurgu türünde yayımlanan iki romanımın ardından çocuklar ve gençler için yazmaya başladım ve şimdilik Filozof Çocuklar Kulübü serisi ile Parmak Uçları çıktı ortaya, 2015’te yayımlanan Hayat Üretim Merkezi ise bilimkurgu türündeki ilk çalışmam oldu. Yeni romanlar yazmaya, distopik evrenler yaratmaya, çocukların dünyasına dalmaya devam ediyorum.

Uşunların İlk Sonuncusu Z-ER’in Hikayesidir” için 2 Yorum Var

  1. UŞUN KOCA OĞLU SEGREK hikayesiyle pek bağdaştıramadım öyküyü, belki de bu yüzden yazdıklarımı mazur görürseniz sevinirim.

    Z’nin yolculuğa başlaması anına kadar öyküyle bağ kurmak için aşırı derecede zorlandığımı söyleyebilirim ki sonrasında da ara ara kopmalar yaşadım. Tek’in Q’ların ne olduğu üzerinde teori üretmek istemediğimden yorum yapmak istemiyorum o konularda ama biraz daha karakterlerle bağ kurmamızı sağlayacak durumlar olsaydı hoş olurdu.

    “Z’ler kendilerini var etmenin bir yolunu bulmuşlardı.” cümlesinde Z’ler yaşayabilecekleri bir dünya var etmenin yolunu bulmuşlardı daha uygun olmaz mıydı? Bu tarz bazı cümleler okurken takılıp kalmama geri dönerek tekrar okumama sebep oldu.

    Bir de kafama takılan konu(anlamadım sanırım) Z’nin kullandığı hap onu Tek gibi mi gösteriyordu yoksa sadece Z değil gibi mi gösteriyordu?

  2. “Her adımda yeni insanlar toplarken, sonraki adımlar boyunca bir insanı daha geride bırakır oldular.” Bir önceki cümleyle bunun arasında bir zaman farkı var. İkisi arasındaki geçiş çok ani olduğu için bu cümlenin başına “zamanla” gibisinden bir anlatımsal geçiş eki koymanı tercih ederdim.

    “İçine kapalı bu hayatın içinde farklı türlere yer yoktu. Zamanla içlerindeki karma türleri yaratan her kim varsa, başka yerlere sürüldü veya yok edildiler.” Dil bilgisi konusundaki bilgim beni zaman zaman kararsızlığa sürüklüyor. Burada da aynısını yaptı. normalde, aynı zaman ekleri alacak kelimeler arka arkaya sıralanırken ilk kelimelere o ekler koyulmayabilir. Fakat burada bir çoğul ekinde aynısı yapılmaya çalışılmış. Belki bundan dolayı, belki de “kim”in kendi başına çoğulluk değil tekillik çağrıştırmasından dolayı sondaki “edildiler” biraz gözüme battı.

    “TEK’in kurduğu düzende Z geni taşıyanlar topluluktan tamamiyle men edilmişlerdi.” Kendi adıma, burada bir sorun göremiyorum fakat “TEK’in kurduğu bu düzende…” gibisinden bir referansla TEK’in ne olduğuna dair algının daha kolayca oluşmasını sağlaman gerekebilir.

    Nasıl bittiğine bakılırsa, öykünün bu ilk kısmının biraz daha “akedemi”yi çağrıştıracak şekilde yazılmasını tercih ederdim. Elbette, yazım tekniği ve diğer her şey yazarın tercihiyle belirlenmelidir fakat eski zamanı anlatan bir tarih kitabını okurmuş gibi hissedersem bu öyküden daha çok keyif alacağımı sezer gibiyim.

    Öyküdeki ‘biz’ vurgusu çok hoş olmuş.

    “geleneksel aile tipindeki”… Imm. Kendilerine ait kültürü olan bu toplumun “gelenek” kavramına giren aile yapısının kendi aile yapıları olması gerektiğini düşünüyorum nedense. Burada yazdığın “gelenek” kavramıysa, daha çok, buraların kültürndeki bir şerleri kapsıyormuş gibi… Elbette, öykünün ilerleyen bölümlerinde bir süpriz veya dokundurma yapmayacaksan.

    “Uzun süre bitki karışımlarıyla uğraşmış, sonunda yaptığı şeyle insanların farklılıklarını bulup çıkaran, büyük ihtimalle sonunda yok eden bir karışım elde etmişti.” Bildiğim kadarıyla, burada herhangi bir anlatım bozukluğu yok fakat okurken gözüm takıldı işte. Zarfları çok ters yerlerde duruyorlar gibi… “sonunda” derken, “yaptığı şey” olarak düşündüğüm “Uzun süre bitki karışımlarıyla uğraşma” işinin sonunu mu yoksa bulduğu şeyin -bir süreçte aktif olduğunu var sayarsak- etkisinin son noktasını mı kastettiğin pek anlaşılamayabiliyor. “Bulup çıkartmak” ile “yok etmek” elbette farklı şeylerdir fakat bazen, aynı şeye de karşılık gelirler. Özellikle, çıkartılan nesne, çıkartıldığı yerin dışındayken bir anlama sahip olamıyorsa. “farklılık” gibi… Yine de, bambaşka bir şeyi anlatmak için konudan bu şekilde bahsetmiş olabilirsin. Bakalım:)
    ve “sonunda” ile ilgili yukarıdaki sıkıntıyı “büyük ihtimalle sonunda yok eden” kısmında da hissediyorum :/

    “Bendeyse işlemedi. Benim içimdeki başka bir şey yok olmuştu.” İşlememek, etkide bulunmamak veya çalışmadan durmak tarzında bir anlama geliyor fakat, sanırım, beklenmeyen bir etkide bulunuyor bu karışım. Yani, etki ediyor :/

    Öykü çok hoşuma gitti, farklı bir dünya ve farkı bir anlatım. Fakat devamını okumak için şu an zamanım yok. Okudukça bir şeyler daha yazacağım. Hippie kültürüne yakın bir kültürle öykülerde karşılaşmayalı uzun zaman olmuştu 🙂 Teşekkür ederim.
    Bulunduğum yerde hava aşırı derecede sıcak, biraz asabi ve saldırgan yazdıysam eleştiriyi, özür dilerim. Daha sakin bir zamanda, güzelliğinin hakkını vermeye çalışarak okuyacağım. Umarım Kayıp Rıhtım’da daha fazla öykünü görürüz.

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *