Tüm Panayırların Heyulası
Öykü

Yenişah

Yenişah sarayın koridorlarındaki sesin peşinden gidiyordu. Adımlarını küçük ancak hızlı atıyordu. Kimsenin onu görmemesi lazımdı. Özellikler Merve Kalfa. Eğer yakalanırsa kafasını kopartabilirdi.

Ancak Yenişah için merak korkudan daha ağır geliyordu. Bu bir sultana yakışmayan bir huydu. Herkes, özellikle Merve Kalfa, bu huyunu kınardı.

Ses bir süre kesildi. Devam etmesi için birkaç adamın yüksek sesle konuşması gerekti. Yenişah konuşmaları duyduğu için mutluydu. Sarayın bu tarafına pek gelmezdi. Daha önce geldiğinden bile şüpheliydi.

Soğuk taşlara basarak ilerledi. Sarayın içine giren koridorda iri ve sakallı genç adamların at arabasından bir şeyler taşıdıklarını gördü. Adamlar yeni eşyaları getirmek için sarayın kapısına kadar gitmek zorunda kalıyorlar. Arabayı içeri almamışlardı. Ses çıkarmamak için.

Bir sütunun arkasından onların neler taşıdığını izleyen Yenişah. Odanın kapısından babasını baş vezirinin çıktığını gördü. Suratsız biri olan baş vezir her zaman itici bir insan olmuştu.

Kapıyı kilitledi. Anahtarı bir keseye koyduktan sonra koridorda yavaş yavaş ilerledi. Yenişah’ın kafasında binlerce soru belirdi.

Odasından pencereden çıkmıştı. Şimdi yine oradan girmesi gerekiyordu. Kapıdaki nöbetçilerin yokluğunu fark etmemiş olması için dua etti. Pencereden adımını attığında korkusu geçti ve şükretti. Kadife yatağına keyifle uzandığında sorular tekrar beynini yemeye başladı.

Babası seferden yarın öğle vakti gelmesi bekleniyordu. Neden gizli saklı bir şekilde eşyalar taşısın ki. Bu çok yanlıştı. Vezir dahi olsa şüpheli bir harekette bulunmuştu. Kafasından bunları geçirdi Yenişah.

Gözlerini kapadığında aklına kötü bir şüphe düştü. Vezirin babasını öldürmek istemesi. Olabilir miydi? Ne kadar seksen yaşında ve ölme noktasına gelmişte olsa böyle bir ihtimal vardı. Bu akşam ki şüpheli hallerden sonra ihtimal yükselmişti. Yenişah odaya girmesi gerektiğini düşündü. Gözleri baş vezirin üzerinde olacaktı.

***

Odası güneşle beraber ısınmıştı. Güneşin doğduğu çok olmuştu Yenişah gözlerini açtığında. Ona hizmet etmek için gelen iki genç kızın kapının orada durduklarını fark etti. Onlara gelebileceklerini söyledi. Hızlı adımlarla onun yanına gelen kızların ilgisi hep hoşuna giderdi.

Biri saçını taramaya başlarken diğeri giyebileceği elbiseleri gösteriyordu. Uzun mavi Hint Kumaşı ile yapılmış elbiseyi seçti. Daha önce giymiş ve oldukça rahat etmişti. Ayrıca ona tam oturuyordu. Tabi en büyük özelliği ise hem rahat hem de Merve Kalfa’nın onu eleştirmesine engel olabilecek kadar şıktı.

Giyinmesi ile yemeğini yemesi bir oldu. Hızlı yemek yiyordu. Annesi buna hep kızardı. Ancak arada bu davranışına güldüğünü gördüğüne yemin edebilirdi Yenişah.

Dışarı çıktı. Çınarların altında dolaştı. Birine oturdu ve çevreye bakınmaya başladı. Dün gece aklına geldi ve bir an için “Rüya mı gördüm?” diye düşündü. Kafasını toplamaya başladı ve gerçek olduğuna kesinlik getirdi. Karşıdan gelen ablası Hatice ona tebessüm etti. Sürmeli gözlerindeki sevgiyi uzaktan fark etti. Biraz yana kaydı çınarın dibinden. Ablasına yer açmak için. Onunda yakında evlenip gitmesini istemiyordu. Diğer ablaları evlenip kendi yuvalarını kurmuştu. Hatice’de yakında evlenecek ve yuvasını kuracaktı.

“Günaydın. Bücür Sultan” dediğinde ona gülümsemesine bir kez daha hayranlık duydu. “Günaydın, güzel Sultan” dedi Yenişah. Sabahları birbirlerini iltifat edip güne pozitif başlamalarını sağlıyorlardı.

“Dün gece dışarı çıktım” dedi ve ablasına gördüklerini anlattı. Hiçbir atlamadı ve yorumunu katmadı. Kadınlar erkekleri eleştiremezdi. Padişahın kızı olsan dahi. Yenişah buna çok sinir olurdu. Anlattıklarını bitirdiğinde ablası biraz düşündü. Diyeceklerini tartarmış gibi. Söze başlarken Yenişah diyeceklerini anladı. Kuralcı Hatice.

“Erkeklerin işine karışmamak lazım Yenişah. Dün gece olanları unutsan iyi olur. Hem kız halinle sarayda da olsan nasıl dışarı çıkıyorsun?” son sözlerinde sesi sertleşmişti. Yenişah hiç düşünmeden pencereden” dedi. Dediği gibide pişman oldu. Yolunun üzerine kendi elleriyle taş koymuştu.

“Tamam.” dedi Hatice sesinde otorite oluşturmaya çalışarak “Bundan kimseye bahsetmeyeceğim.” Yenişah’ın gözleri parladı. “…ama bana söz ver. Bir daha geceleri dışarı çıkmayacağına ve erkeklerin işlerini karıştırmayacağına.” Yenişah biraz bekledi. Kafasını onaylarcasına salladı ancak Hatice ağzından duymak istediğini duyunca “Söz” dedi.

Eğitim saati gelmişti. Hat eğitimi vardı. Eğer derse geç gidersem Merve Kalfa kafasını kıracağını bildiğinden koşar adım eğitim bölümüne gitti.

Ablasının uyarılarını dinlemelimiydi? Ancak merakı içini yiyordu. Saray halkı tehlikedeyse, diye düşündü. Babasını tahtan indirmek isteyenler varsa. Kafası karıştı. Korku içine işledi. Düşüncelerle boğuşmaya başladı.

***

Kesinlikle başarılı olduğum bir nokta varsa kesinlikle bu hattaki yeteneğim, diye düşündü Yenişah. Başarılı olduğunu ve ablaları arasında en iyi olduğunu parşömene bakarak sürekli onaylıyordu. Hoca Nergis’i inceleme fırsatı buldu. Yaşlılıktan gözlerinin çevresi halkalarla dolmuştu. Yüzünde hafif hafif tüyler çıkmıştı. Yaşlılığın tüm belirtilerini üzerinde taşıyordu. Ama hiçbir şeyin gölge yapamayacağı bir ışığı vardı yüzünde. İşte Nergis Hoca’yı sevmesinin en büyük nedeni buydu.

“Galiba bitti, Sultanım” dediğinde düşüncelerden uzaklaştı Yenişah. “Eğer bittiyse bu günlük bu kadar.” Hafifçe gülümsedi. “Evet evet.” Dedi hızlıca. Odadan tam çıkacaktı ki Merve Kalfa kapıdan girdi. Dizlerini hafifçe kırdı Yenişah’a selam vermek için. Yenişah kafası dik bir şekilde durdu. Zaten boy farkı nedeniyle öyle durması lazımdı ama yüzündeki ifade ve içindeki üstünlük dik bir şekilde durması gerektiğini söylüyordu.

Merve Kalfa oldukça sert biriydi. Aslında Yenişah’a böyle davranmaması gerekiyordu. Yaşı küçükte olsa Yenişah bir sultandı. Merve Kalfa zekiydi. Yaşlılığını ve padişahın gözündeki yerin tüm meyvelerinden faydalanmasını biliyordu.

Yenişah, Merve Kalfa’yı bir kez şikayet etmeyi düşünmüştü. Latince dersinden kaçmıştı. Aslında sebebini dinleme zahmetinde bulunsaydı Merve Kalfa çok fazla tepki vermek zorunda kalmayacaktı. Kendisinden bile küçük bir çocuğun ağlamasını diye onunla tüm gün oturmuştu. Çocuk annesini kaybetmişti. Yenişah’ta kendisinden bile küçük bu çocuğu bırakamamıştı. İşte Merve Kalfa yakaladığı bir fırsatta Yenişah’ın kafasını şişirmişti. İşte bu olaydan hemen sonra Yenişah babasının odasına gitti. Ancak kapıyı çalamadı. Babasının bu işle ile uğraşmak istemeyeceğini düşündü. Söylese de bir şey değişmeyecekti. Merve Kalfa babasının gözünde iyi bir yerdeydi. Ne de olsa Merve Kalfa babasıyla da küçükken ilgilenmişti.

Kapıdan sert bir rüzgar esti. Yenişah dağılan saçlarını hafifçe kulağının arkasına itti. “Evet, Merve Kalfa bir şey mi olmuştu?” Merve Kalfa Yenişah geçsin diye hafifçe kenara çekildi. “Hayır, sultanım sadece size bir bakmak istemiştim.” Dedi cızıltılı sesi ile. “ Korkmayın Merve Kalfa hat sanatını seviyorum ve ilgileniyorum da sevdiğim bir işten kaytarmamı beklemiyorsun, değil mi?”

“Geçmişinizi düşünürsek böyle bir durumla karşılaşmayı beklemiyor değilim. Tabi ki istemem. Benim en büyük görevim sultanlarımın en iyi şekilde eğitim gördüklerinden emin olmak.”

“Her neyse. Dersimiz bitmişti. Dersim hakkında diğer bilgileri Nergis Hoca’dan alabilirsin.” Hızlı adımlarla dışarı çıktı. Merve Kalfa’ya beslediği kin her geçen gün artıyordu. Yaşlı, bunak, diye geçirdi içinden. Ne kadar sultan da olsan her insanın rahatlamaya ihtiyacı vardı. Merve Kalfa’nın korkusundan bu pekte kolay olmuyordu Yenişah için.

Merve Kalfa’ya olan sinirini ayağını sert bir şekilde yere vurarak atıyordu. Kafasının içi o kadar doluydu ki nereye geldiğinin farkında bile değildi. Yenişah bir anda durdu. Gece geldiği yerin tam kapısında duruyordu. Bu onu biraz tedirgin etse de yavaşça kapının kolunu çevirdi. Ancak kilitli olduğunu bir an için unutmuştu. İçinde bir hayal kırıklığı oluştu. Ama pes etmeye niyetli değildi. Odanın çevresinde dolaştı. Her oda da olduğu gibi küçük bir pencere vardı. Yetişkin biri için oraya girmek imkansızdı. Ancak Yenişah için son derece kolaydı. Tek bir sorunu vardı. Pencere onun için oldukça yüksekteydi.

Yenişah bu sorunu çözmek için çevreye bakınmaya koyuldu. Bir merdiven bulabilirdi. Hiç olmadı bir sandık. Ama nereden bulabilirdi. Merdiven olsa olsa ahırda vardır. Oradan buraya merdiveni getirmek oldukça zaman alırdı. Sandığı ise mutfaktan bulabilirdi. Hem buraya oldukça yakındı.

İlerledikçe mutfaktan gelen sesleri işitti. Yemek saatine az kalmıştı. Hazırlıklar saltanat ailesi içindi. Güzel yemek kokuları Yenişah’ın acıkmasına neden olmuştu. Karnından gelen sesleri unutup bir sandık bulmaya odaklandı.

Mutfak oldukça genişti. Oldukça da kalabalık. Gizlice bir sandık alamazdı. Pat diye giripte istemek oldukça tuhaf kaçabilirdi. En iyisi içeri girip biraz oyalanmak, diye düşünüp uyguladı.

Mutfağın kokusu onu her saniye daha çok cezp ediyordu. Karnı ses çıkarmıyor resmen bağırıyordu. Odaklanmak için kendine birkaç saniye tanıdı. Kendini dikleştirdi. Yüzüne masum bir ifade verdi. Mutfağa adımını attı Mutfağa daha önce geldi mi, emin değildi. Ama oldukça yüksek bir odaydı. Sarayın içine inşa edilmiş ayrı bir binaydı. Duvarlarda çeşitli sebzeler asılmış, kurutuluyordu. Onu gören bir kadın hizmetçi “Yenişah Sultan’ım “ dedi ve herkes bir anda Yenişah’a daha sonra yere bakıp dizlerini kırdılar.

Yenişah mutfağın bir anda sessizleşmesine şaşırdı. “İşinize devam edebilirsiniz. Kimse yanık yemek yemek istemez. Değil mi” deyip şişko kadına baktı Bir anda ses tekrar çoğaldı. Sanki Yenişah hiç gelmemiş gibiydiler. Bu onu sevindirdi. Hafifçe dolaştı. Alabileceği bir sandık aradı. Ama gözüne hiçbir şey çarpmadı. Dışarıda bir şey bulmak daha kolay olabilirdi. Mutfaktan yavaşça çıktı.

Hayal kırıklığı ile odasına doğru yürürken neredeyse onun yaşında olan bir erkek çocuğunu gördü. Önündeki boş sandıkları bir duvar dibine sıralıyordu. Yenişah’ın aç karnının çığlıklarını bastıran şey içindeki sevinç çığlıkları oldu. Biraz koştu biraz yürüdü. Çocuğun yanına vardığında “Bir sandık alacağım” dedi otoriteli bir ses tonu ile ama çocuğun üzerinde pek etkisi olduğu söylenemezdi. “Malasef veremem. Yoksa Aşçı boğazımı keser.” Dediğinde bunun bir şaka olduğunu anlaması için birkaç saniyenin geçmesi gerekti. “Ne yani Sultanı’na hayır mı diyorsun?” bu sefer sesi otoriteli değil de ağlak bir kız çocuğu gibi çıktığı için utanmıştı.” Sultanmış” deyip kafasını onaylarcasına sapladı. “Üstündeki yemek kokusu da bunu kanıtlıyor galiba. Yemeklerin Sultanı.” Yenişah çocuğun üzerine atlamamak için zor tuttu kendini. Bir sandık alıp kaçabilir miydi? İyi koşardı. Tabi bunu kimse bilmezdi. Çocuğun bir an için arkasını dönmesini bekledi. Çocuk arkasını döner dönmez iki sandık kapıp hızlıca koştu. Arkasına dönüp bakmadı sadece koşmaya odaklandı.

Havanın hafiften kararması Yenişah için büyük şanstı. Böylelikle kimse onu görmedi. Pencereye vardığında iki sandığı üst üste koyup pencereye uzandı. Kendini yukarı çekip kendini içeri attı. Şansı yine yanındaydı. Taş yere kafasını vurması yerine Çin’den gelen kaliteli kumaşların üstüne düştü. Kendini toparladı ve odayı keşfe çıktı. Oda iki katlıydı. Yukarıdan görünen aslında ikinci kattı. İlk kat aşağıdaydı. Böyle bir mimari Yenişah’ın oldukça hoşuna gitti. Hayran kalmıştı. Aşağı katta inmeden önce üst katta dolaştı. Antikalar oldukça fazlaydı. Kılıçlar, kalkanlar duvarları kaplıyordu. Aşağı katta inmek için merdiveni kullanmak üzereydi ki geldiği pencereden bir ses işitti. Hemen bir antikanın arkasına saklandı. Gelen kişiyi görmek için uzandı ancak yanlış zamanda. Gelen kişi o çocuktu. O da Yenişah’ı görmüştü. Onu suçlar gibi bir bakış ile bakıyordu. “ Senin burada ne işin var” diye bağırdı. “ Sana hesap vermek zorunda değilim” dediğinde Yenişah bir cevap bulamadı. Tehdit etmeği düşündü ancak kendide aynı suçu işliyordu. Tabi Yenişah’ın hatası affedilebilirdi ama çocuk ceza alırdı. En iyisi susmaktı. İkisi birbirinden bağımsız bir şekilde oda da dolaştılar. Uzun bir süre orada kaldılar. Her bir kılıcı her bir tabloyu her bir kumaşı incelediler. Ortak bir yerde durdular. Bir halıya bakakaldılar. Uçlarındaki püsküllerden işlemelerine kadar altın gibi patlıyordu. Yenişah bir ucundan tutup halıyı yere koydu. Rulo gibi sarılmış olan bu halıyı hem çocuk hem de Yenişah, hem üzerine yatıyor hem de yavaş yavaşça açıyorlardı. Halı tamamen açıldığında ikisi de sanki bulutların üzerindeymiş gibi hissettiler. Gözlerini kapadılar ve her bir hücrelerinin her bir iplikle rahatlamalarını hissetiler.

Yenişah gözlerini açtığında tavan ile çok yakın olduklarını hisseti. Bu çok tuhaftı. Elini kaldırsa dokunacakmış gibiydi. Hemen yanındaki çocuğu dürttü. Çocuk gözleri açar açmaz bir çığlık attı ki Yenişah kulakların kapamak zorunda kaldı. Hafifçe yere baktılar. Neredeyse dört metre yukarıdaydılar. İkisi de korkudan ne yapacaklarını bilemiyordu. Halıyı indirmek için bir şeyler yapmaya kalkıştılar. Üzerinde hafif hafif zıpladılar. Nameli sözler söylediler. Artık umutları tükenince dua ettiler ancak hiçbir şey olmadı.

Havada bir alının üzerlerinde kalmalarının yanı sıra daha kötü bir şey oldu. Kapının kolu yavaşça döndü. Bunun üzerine Yenişah buradan çıkalım diye içinden geçirdi. Kapı açılır açılmaz halı hızla dışarı çıktı. Bu sefer çığlık atan Yenişah oldu. İkisi de düşmemek için halının iki ucundan tuttular. Yenişah öndeydi. Aşağa bakmaya cesaret edemiyordu.

Dengede olduklarını düşünüce hafifçe arkasını döndü. Çocuğun yüzüne bakmak için ancak o sağ tarafına bakıyordu. Yenişah’ta aynı yöne baktığında yaşadığı şehre hayran kaldı. Kız kulesinin üzerinde uçuşan martılara baktı. Yüzen gemilerin ışıklarını açmalarına ve güneşin veda edişine.

Bu manzaranın tadını soğuk rüzgar kesti ve ikisini de kendine getirdi. Halı kendiliğinden gidiyordu. İstanbul’u arkalarında bırakıyorlardı. Büyük bir soru kafalarında canlandı. Aşağıya nasıl ineceklerdi?

Bir Yorum Yap

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır.Yıldızlı olan alanların doldurulması zorunludur. *